Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2015 Çarşamba


Avrupa cemiyetinin ortaçağdaki farklı sınıflara ayrılmış halini göz önüne getirdiğimizde Türk cemiyetinde hangi özellikleri arayacağımız ortaya çıkıyor. Bazı araştırmacılar tarafından, asaletini  evladına devreden Senyörler,  Türk beylerine benzetilmiş, Senyörler arasındaki mevki farkları ile Türklerdeki "Orun-Ülüş" telakkisi arasında münasebet kurulmağa çalışılmıştı. Böylece eski Türklerde bey'lerin asiller sınıfını meydana getirdiği söylenerek Türk toplumunun da farklı sınıflardan meydana geldiği iddia edilmiştir. Sosyal yapı bakımından Feodal Avrupa için dahi kölelik, esas unsur olarak kabul edilmeyip bütün ağırlık toprak köleliği diyebileceğimiz "Serfliğe verildiğine göre[1], biz de bu yolu takip ederek esas ağırlığı "serflik" üzerinde toplayacağız.
Lawrence Krader, Orta Asya'daki sınıfların ve politik birliklerin Avrupa'daki şekilden farklı olduğunu söylemektedir[2]. Yine aynı müellife göre bu farklar, Türk devletlerinin teşkilatlanma şeklini feodal teşkilat şeklinden uzaklaştıran farklardır[3]. Krader'in orta Asya'da gördüğü sınıfları kimler meydana getiriyordu? Bunlar farklı sosyal sınıflar mı idi? Yoksa pek çok kişinin yaptığı gibi her ayrı özellik, farklı haklara sahip bir sınıf teşkili için kafi görülerek mi bu sonuca varılmıştı. Bildiğimiz gibi sınıf, aynı statüde bulunan fertlerin yani aynı sosyal hayat tarzını paylaşan fertlerin meydana getirdiği sıralanmaları gösteren bir kategoridir[4]. Sınıfların meydana gelmesi için gerekli olan statü ise bir ferdin toplum içinde işgal ettiği yer olup;
a) Erişilen yani başarı yolu ile kazanılan statü ve
b) Verilen statü 
olarak ikiye ayrılmaktadır[5].
Burada Avrupa'daki Senyörlerin durumunu göz önüne getirmekte fayda vardır. Senyörler, genellikle ikinci şekil (verilen) statüye sahip idiler. Fakat bazen kazanılan statü durumu da görülüyor. Mesela 1323'de Banus Stephan, kendisine Bulgar hanının zevcesini getirdiği için Grgur Stipançiç'e beş köyü timar olarak vermişti[6]. Stipançiç'in timarı ona kazanılan bir statü vermesine rağmen onun timarı, oğullarına geçmek üzere verildiği için[7] Stipançiç'den sonrakiler ikinci türden bir statüye sahip olmuşlardı. Senyörlerin büyük çoğunluğu haksız olarak aslında hak etmedikleri halde büyük arazilere sahip oldukları için[8], verilen statü'yü işgal ediyorlardı. Feodal sınıflı cemiyette geniş araziye sahip olmak, askerliği meslek edinmek veya ruhani zümreye mensup olma özelliklerini görmüştük. Bu üç şart, merhum Kafesoğlu'nun belirttiği gibi yüksek tabakaların teşekkülünde rol oynayan en önemli şartlardır[9].
İktisat bahsinde daha ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, eski Türklerde ziraat umumi iktisadiyat içinde pek az bir yer tutuyordu. Esas ağırlığı hayvancılığın meydana getirdiği İslam öncesi Türk Devletleri'nde, toprak pek ehemmiyetli olmadığından büyük malikaneler ve bu malikanelerin etrafında bir toprak aristokrasisi görülmez[10]. Mülkiyet bahsinde daha açık olarak göreceğimiz bazı özellikler, çiftçilerin bir kudretliye sığınarak topraklarını da ona devretmesi neticesini önlemiştir. Çiftçi veya ailesi yahut da arazisi bir dış tehlikeye maruz kaldığı zaman boy beyi işe karışırdı. Çünkü her bey, kendi boy'unun menfaatlerini korumağa mecburdu. Vazifesinin karşılığını halktan vergi veya angarya hizmetler şeklinde alması için hiç bir yetkisi yoktu. Hükümdarlıktan da üstün olan "Töre", bey'in beyliğini, kağan’ın kağanlığını her an elinden alabilirdi. Çünkü en mühim işlerden birisi, töre'nin tüz (düz, iyi) tatbik edilmesi idi[11].
Türk töresi, aynı tüz'lük ilkesi ile halkın farklı hak ve imtiyazlara sahip sınıflara ayrılmasına da engel teşkil ediyordu. Böylece Töre'nin halkın sömürülmesine mani olması, iktisadiyatta toprağa bağlı olunmaması, ve askerliğin Türkler arasında ayrı bir meslek olarak sayılmaması, her Türk'ün aynı zamanda iyi savaş terbiyesi almış bir muharip durumunda olması[12], Türk cemiyetinde bir zengin, asil ve asker sınıfının ortaya çıkmasına mani olmuştu. Askerliğin bir meslek sayılmaması, aynı zamanda halkın menfaatine uygundu. Çünkü eski Türklerde paralı askerlik bulunmadığından Türk beyleri komutan ve Türk halkı da onun askeri idi. Akınlar ve galibiyetler, halka ganimet sağladığı için sıkı bir disiplin ve bey-halk ilişkisi ortaya çıkmıştı. Bu ilişki ortadan kalktığı zaman ne başarılı akınlar ve ne de devlet, ortada kalmayacaktı[13].
Eski Türk devletleri, siyasi mahiyette olup, dini mahiyet taşımadığı için din adamları imtiyazlı bir sınıf teşkil etmezlerdi[14]. Zaten Türk cemiyet yapısının esas vasıflarından birisi, imtiyazlı sınıfların bulunmaması idi[15]. Türk devletlerinde herkes çalışkanlığına ve kabiliyetine göre yüksek makamlara çıkabilirdi. Hatta zaman zaman halk içinden gelmiş olmak, Han'lık tahtına oturmaya bir engel teşkil etmiyordu[16].
Kutadgu Bilig'de gördüğümüz "Hizmetkar zenginleşirse Bey nam kazanır ve bu namı dua ile ebedi kalır. "sözleri[17], bey'lik hakkını kazananların maiyetlerinde bulunan kişilerin refahı ve zenginleşmeleri için çalışması gerektiğini ve ancak bu şekilde kendi namlarını yürütebileceklerini göstermektedir. Demek ki bey'ler, başkalarının sırtından geçinerek değil refahıyla sorumlu oldukları halkın zenginleşmesiyle ancak itibar kazanabiliyorlardı.
Birçok Rus ve Avrupalı tarihçiyi Türklerin farklı haklara sahip sınıflardan müteşekkil olduğu şeklinde bir fikre sahip kılan sebeplerden birisi de eski Türk abidelerinde görülen "Kara kemikli budun" tabiri[18] idi. Fakat son araştırmalar ile kara kemikli budun tabirinin halk'ı ifade ettiği ancak, halkı alçaltacak bir özelliği bulunmadığı yani halkın adi insanlar olarak görülmediği[19], kara tabirinin aslında alçaltıcı değil aksine büyük, kudretli, saygıdeğer bir seviyeyi ifade ettiği anlaşılmıştır. Bu tabirin asalet sınıfının altındaki bir adi tabakayı belirtmekten değil "asıl büyük kalabalık,  budun" teşekkülünü ifade etmek zaruretinden doğduğu anlaşılıyor[20].
İkinci bir mesele de Orun-Ülüş telakkisidir. Türk devletleri'nde resmi yemeklerde ve toplantılarda görülen bu telakki, Avrupa'daki feodal soyluluk statülerine benzetilmiştir. Bilindiği gibi Avrupa'da feodal Senyörler, asalet sırasına göre derecelenirler ve birbirleri ile münasebetlerinde bu asalet derecelerini göz önünde tutarlardı. Senyörlerin aralarındaki bu mevki farkı, devlete karşı olan hizmetlerine göre ayarlanmaktan ziyade onların iktisadi kudretlerine bağlı idi.
Türk devletlerinde ise meclis toplantılarında, resmi yemeklerde hangi boyun nereye oturacağı, etin hangi kısmını yiyeceği, töre hükümlerine göre tespit edilirdi. Kağanlar, keyfi arzularına göre boyların veya boy beylerinin orun'larını değiştiremezlerdi[21]. Topluluğun içindeki herkesin ülüş'ü (pay) de aynı şekilde töre hükümleri ile tespit edilirdi. Bir kimsenin ülüş hakkı, başarısıyla yükselebildiği gibi başarısızlığıyla da düşebilir ve hatta tamamen kaybolabilirdi[22].
Meclislerde ve ziyafetlerde kişilerin oturacakları yerleri yani orunlarını gösteren "Yasavul" ve "Bökevul"lar bulunurdu. Yasavul veya bökevulların yanlış hareketleri veya ihmalleri sonucunda bir kabileye kendi orunundan aşağısı gösterilirse, o kabile, hakkı olan orun'unu ister ve icap ederse kavga eder, özür dilenmezse buna sebep  olan kabileye düşman olarak toplantıyı terk ederdi[23].
Orun-ülüş telakkisinin harp sonlarında ganimet dağıtılırken de ortaya çıktığını söyleyen A. inan'ın fikrinin[24] yanlış olduğunu söyleyen İ. Kafesoğlu, bunun ancak Moğollar zamanı için geçerli bir tespit olabileceğini bildirmektedir[25]. Asya'da orun ve ülüş telakkisinin son devirlere kadar yaşadığı görülmektedir. M. F. Gavrilov, Özbeklerde ve L. P. Potapov'da Altaylarda orun ülüş telakkisinin milli adetlerde halen yaşadığını tesbit etmişlerdir[26]. Memleketimizde de bugün dahi Gaziantep  Barak’ları, Siverek Karakeçilileri, Ege ve Akdeniz kızılbaş Türkmenlerinde değişik şekillerde yaşadığı belirtilen[27] bu telakkinin hiç bir zaman sınıf farklılıklarını gösteren özelliklere sahip olmadığı açık olarak görülmektedir.
Dingeldest ve Krader'in kabul ettiği gibi herkes kendini kendi atasından beri soylu sayar. Herkes, atası ile öğünür. Yalnız aralarında bir öncelik veya üstünlük hakkı vardır. Bu da ziyafetlerde et kesmek ve et ülüşmekle ortaya çıkar[28]. Eğer resmi yemeklerde herkesin her istediği yere oturamadığı, herkesin yerinin belli olduğu bu toplantıları, feodal Senyörlerin asalet zincirine benzetirsek, günümüzde modern devletlerde de protokol ve rütbelerin kesinlikle belirlendiğini ya görmezlikten gelmeliyiz ya da bu modern devletleri de feodal sayıp memurları da Senyörlerin yerine koymalıyız. Her iki durumda da yanlış bir sonuca varacağımıza göre, Türk Devletlerindeki resmi toplantılarda beylerin ve boyların mevki ve pay anlayışının feodal sistemle alakası olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Zaten Türk beylerinin hiç bir yönüyle feodal Senyörlere benzemediğini de daha önce görmüştük.
Eski Türkler, iktisadi hayatlarını asıl olarak hayvancılığa dayandırıyorlardı. Ziraat, pek önemli bir yer tutmuyordu. Bu yüzden de büyük malikaneler ve bu malikanelerde çalışan serf'ler, Türk Devletleri'nde yaşama imkanı bulamamıştır[29]. Fakat Hunların Çin ile yaptıkları savaşlarda elde ettikleri esirleri memleketlerine getirerek tarlalarında köle olarak kullandıkları[30], sürülere bu kölelerin  baktıkları söylenmektedir[31]. J. Deer, göçebe olarak gördüğü Türk Devletleri'nin bir imparatorluk haline geldiği zaman kölelerin ve yabancıların üzerinde yükseldiğini ve bu kölelerin de köleleri, cariyelerin de cariyeleri bulunduğunu söyleyerek imparatorluğun büyüklüğünü köle sayısıyla ölçecek kadar emin görünüyor[32].Bu tarihçileri Türklerde kölelik meselesinde bu kadar emin konuşmaya sevk eden nedir?, Gerçekten de Türklerde kölelik ve serflik var mıydı? Yukarıda sınıf mücadelesine yer verilmeyen bir sosyal yapıya sahip olduğunu gördüğümüz Eski Türk Devletleri, bu sosyal yapı içinde kölelik ve serfliğe yaşama imkanı vermiş miydi?
Hunların harp esirlerini köle olarak kullandıkları bilinmektedir. Fakat bu köleler nasıl bir statüye sahiptiler? Toprağa bağlı yani serf hükmünde mi idiler? Bu kölelerin sayıları ne kadardı? soruları aklımıza geliyor.
Köle kelimesine Orhun kitabelerinde ve eski Türkçe yazılı diğer kaynaklarda rastlanmamıştır. Kitabelerde geçen ve bazı tarihçiler tarafından köle manası verilen kul kelimesini[33]., köle değil ancak, siyasi ve medeni bazı haklarını kaybeden kişiler için kullanmak lazımdır. Çünkü Türk Devletleri'nde esirlerin gerçek manası ile mülkten ve haktan mahrum köleler olmadıkları, ancak bazı siyasi ve medeni haklarını kaybettikleri anlaşılmaktadır[34].
Tabgaçlarda ve iç Asya Uygurlarında köleliğin asli Türk bölgelerinde değil, Çin ve iç Asya sahasında görülmüş olması da Türk idaresinin halkça yadırganmayan sosyal ve hukuki kaidelere dokunmamasına bağlı olmalıdır[35]. Hunların savaş esirlerini köle olarak çalıştırdıklarını kabul edecek olursak karşılaşacağımız bazı tarih kayıtları, bizi bu fikirden caydıracaktır. Mesela: "Asya Hun Kağanı Hu-han-yeh, Çindeki Han hanedanının Yüan adlı imparatoruna bir mektup göndererek sınırlarda oturan Çinli askerlerin kaldırılmasını rica etmiş ve bunun üzerine imparator'un danışmanı Hou-ying, imparatora şöyle söylemişti: "Bizim sınırlarımız içinde yaşayan köleler, pek sıkıntı çektiği için Hsiung-nu'lara (Hun) kaçmak isteyenlerin sayısı pek çoktur. Onlar, Hsiung-nu memleketinde insanların ızdırapsız ve zahmetsiz yaşadıklarını duyduklarını fakat sınırdaki bekçi teşkilatının pek sıkı olduğundan dolayı Hsiung-nu topraklarına kaçamayacaklarını söylüyorlar. Fakat buna rağmen onlar, sık sık sınırlarımızdan dışarı kaçmaktadırlar."[36] şeklindeki vesikada Çinli danışman, bize Çin'deki kölelerin Hun memleketine rahat etmek için kaçtıklarını böylece bildirirken, daha sonraki asırlarda kurulan Avrupa Hun Devleti hakkında da buna benzer bir kaynak bulunmaktadır. Bu kaynakta yer alan habere göre, Attila'nın başkentinde bir Bizanslı, Bizans'ta insanın baskı altında tutulduğunu, kanunların tatbik edilmediğini, Hun memleketinde ise hür olduğunu ve korkusuzca yaşadığını söylüyordu. Bu Bizanslı savaş  sırasında Hunlara esir düşmüştü[37].
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki İslam öncesi Türk Devletleri'nde sosyal sınıf farkları ve çatışmaları görülmüyor. Bey'ler, bir asilzade sınıfı meydana getirmediği gibi toprak köleliğine (serflik) ve şahsi köleliğe fırsat verilmemiştir. Bozkır Türk devletleri, öyle bir yapıya sahipti ki Çin’deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı. Eski Türk Devletlerinde fakirlerin çoğunu çalışabilenlerin değil de sakat ve yetimlerin meydana getirmesi, oldukça ilgi çekicidir. Zira sınıf eşitsizliğine dayanan toplumlarda asiller en zengin, köylüler ve köleler ise her zaman en fakir tabakaları meydana getirmişlerdir. Türklerde ise başlıca fakir tabakaları şunlardı:
1) Közsüz (kör),
2) Oldurum (kötürüm), 
3) Aksak
4) Tul-yetim (dullar, yetimler),
5) Çıgay (Fakir)[38].



[1] M. Bloch, Feodal Toplum, s. 546
[2] L. Krader, Peoples of Central Asia, s. 155
[3] L. Krader, aynı eser, s. 155-156
[4] A.K. Bilgiseven, Genel Sosyoloji, İstanbul 1982, s.159; O. Türkdoğan Türk Tarihinin Sosyolojisi, C. I, s.84
[5] O. Türkdoğan, aynı eser, s. 86
[6] C. Truhelka, "Bosna'da Arazi Meselesinin Tarihî Esasları", Türk Hukuk, İktisat Tarihi Mecmuası. c.I. İstanbul 1931, s.54
[7] C. Truhelka, aynı eser, s. 54
[8] A. Rambaud, Histoire de la civilisation Française, C.I, s.122
[9] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 228
[10] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 228
[11] Bakz. Kutadgu Bilig, R.R. Arat Tercümesi, Ankara 1979, beyit:453-454
[12] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 229
[13] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 203
[14]  İ. Kafesoğlu, TMK, s. 229; İ. kafesoğlu, Kutagu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki yeri, İstanbul 1980, s.23
[15] İ. Kafesoğlu, K.Bilig ve…, s.14, Z. Gökalp, Türklerde Milli İktisat Devreleri, Makaleler, C.8, Ankara 1981, s.91; O. Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, C.I. , s.131
[16] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 201
[17] Kutadgu Bilig, Beyit: 2993
[18] M.Ergin, Orhun Kitabeleri, İstanbul 1983, s. 68
[19] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 202; İ. Kafesoğlu, TMK, s. S.229
[20] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 229-230; O.Pritsak, ‘Karahanlılar’, İslam Ans. C.IV, İstanbul 1977, s. 251
[21] A. İnan, "Orun ve Ülüş Meselesi", Türk Hukuk İktisat Tarihi Mecmuası C.I. İstanbul 1931, s. 121
[23] A. İnan, aynı eser, s. 127-128
[24] aynı yerde
[25] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 231
[26] L.P. Potapov, "Göçebelerin iptidai Cemaat Hayatlarını Anlatan Çok Eski Bir Adet", İ.Ü.Ed.Fak.Tarih Dergisi, C.XI, Sayı:15, İstanbul 1960, s. 71-82
[27] M. Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, İstanbul 1977, s. 55
[28] B. Ögel, Türk Devlet Anlayışı, C.I, s.81
[29] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 231
[30] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 201
[31] W. Eberhard, ‘Eski Türk Devletlerinin Ekonomisi Hakkında incelemeler I’, Belleten, C. IX. Ankara 1945, s. 490
[32] J.Deer, aynı eser, s. 165
[33] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 201
[34] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 227
[35] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 227
[36] M.Mori, aynı eser, s. 224
[37] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 225
[38] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 204

2023 Dergisi: Yeni kitabınız hayırlı olsun. Konu oldukça ilginç görünüyor. Kayıp Türkler: Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri. İlginç olması dışında, bu konuyu çalışmanızın sebepleri nelerdir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Biliyorsunuz, ben zaten etnik konuları çalışan biriyim. Etnik konularla ilgili çok sayıda yayımlanmış çalışmam var. Kürtler ve Zazalar konusunu çalışırken birçok kaynakta Kürtleşen ve Zazalaşan Türkmen aşiretlerine temas edildiğini görmüştüm. Ancak bunların sayısı hakkında net bir bilgim yoktu. Herhalde bunlar az sayıda olmalı ki, şimdiye kadar Türk bilim insanları bu sahadan uzak kalmış, diye düşünüyordum. Çünkü konuya temas eden çok sayıda akademisyen var, ancak bunlar hakkında müstakil ve gerçekten kapsayıcı çalışma yok. Bu arada okurlarım, kendi aşiretleri ile ilgili sorular yöneltmeye başladılar. Onlara bakarken, aşiretlerin çok büyük bir kısmının aslında Türkmen kökenli olduğunu gördüm. Ayrıca saha çalışmalarımda Türkmen kökenli olduğunu ifade eden birçok Zaza ve Kürt aşireti ile karşılaştım. Böylece bu alanda büyük bir boşluk olduğunu fark ettim ve konuyla ilgili çalışmaya başladım.




2023 Dergisi: Çalışmanızda sadece Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mi yer verdiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır, sadece Kürtçe, yani Kurmançça ve Soranice konuşan aşiretler değil. Zaza ve Lor aşiretlerini de çalışmanın kapsamına dâhil ettim. Çünkü aynı adı taşıyan aşiret, bir yerde Zazaca, bir başka yerde ise Kurmançça konuşuyor; ama bunlar Türkmen kökenli. Mesela Hormek, Abbasan ve Kureyşan aşiretleri böyle. Ayırmak zor. Anlaşıldığı kadarıyla Türkmen aşiretleri çoğalıp bölündükçe dillerini temas ettikleri zümrelere göre değiştirmişler.



2023 Dergisi: Bundan Zazaların ve Lorların Kürt olduğu anlamını mı çıkarmalıyız? Çünkü kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” yazıyor.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” olması, okur için sadece kolaylık olması bakımından. Yoksa önceki çalışmalarımda Zazaların ve Lorların, Kürt olmadığını defalarca yazmıştım. Bu görüşümü bu kitapta da tekrarladım zaten.



2023 Dergisi: Bölgede Kürtleşme sadece Türkmenlerde mi görülmüş?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır. Sadece Türkmenler değil; Araplar, Gürcüler, Çerkezler, Arnavutlar, Çeçenler, Ermeniler… Birçok halk Kürtleşmek durumunda kalmış. Bunun nedenleri pek çok. Bunlara da kısaca temas ettik, ancak esas itibarıyla Kürtleşme nedenleri ile Kürtleşen Türkmen aşiretlerinin deşifresini yaptık. Çünkü çalışmamızın kapsamı bu…



2023 Dergisi: Aşiretlerin Türkmen kökenli olduğunu ortaya koyarken hangi kaynaklara dayandınız?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Özellikle hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kaynaklara yöneldim. Aşiretlerle ilgili tartışmalı bilgilerden uzak durmaya çalıştım. Kendi saha çalışmalarım dışında, aşiretlerin Türkmenliğini gösteren üç önemli hususu temel aldım. Bunlardan birincisi, tarihi kaynaklar. Dönemde yaşamış değişik müelliflerin kaleme aldığı tarih ve coğrafya kitapları ile özellikle Osmanlı resmi kayıtları yol gösterici oldu. İkinci olarak, aşiretler hakkında aşiret mensuplarınca yapılan münferit çalışmalar ve açıklamaları dikkate aldım. Çünkü aşiret mensupları, aşiretin kültürüne ve sözlü aktarımlarına herhangi bir rezerv olmaksızın ulaşabilen insanlar. Son olarak, değişik bilim insanlarının yapmış olduğu saha çalışmaları üzerinde durdum.



2023 Dergisi: Ne kadar aşiret tespit ettiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: 200 kadar aşiret için başlık açtım. Ancak kitabın akışı içerisinde temas ettiğim aşiretlerin sayısı herhalde 300’ü aşar. Bir de bunların kabileleri var. Diğer taraftan Osmanlı belgeleri üzerinde yapılacak kapsamlı çalışmalarla bu sayının daha fazla artacağı muhakkaktır.



2023 Dergisi: Neden “etnik coğrafya” bakımından incelediniz konuyu?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Aslında süreç kendiliğinden gelişti. Çalışmaya etnik coğrafya yaklaşımıyla başlamamıştım. Sonra baktım ki, çalışmanın iskeleti/dokusu etnik coğrafya temelinde oluşmuş. Aslında bu bir bakıma iyi de oldu. Çünkü coğrafyanın birçok dalı gibi etnik coğrafya da, ülkemizde hak ettiği ilgiyi görmemiş bir alan. Ben henüz Türkiye coğrafya literatüründe etnik coğrafya kavramına rastlamadım. İlk kez bu çalışma ile kullanılmış oluyor. Ülkemizde coğrafyayı sadece okullarda öğretilen bir ders olmaktan çıkarıp gerçek değerine ve saygınlığına kavuşturmak, bütün coğrafyacıların üzerine düşen ortak bir ödev. Bunun bir yolu da, coğrafyacıların ülke sorunlarına, pratik çözümler üretmesinden geçiyor. Yıllarca bölücü çevrelerin insafına terk edilen etnik çalışmalara, coğrafyacıların bilimsel düzeyde ve büyük bir cesaretle el atması, bu şekilde etnik kökenli sorunlara pratik çözümler üretmesi, bu yolda atılacak önemli adımlar arasında sayılmalı. Diğer taraftan konu, bugüne kadar genellikle sosyologlar tarafından çalışılmış. Ancak yaptığım literatür incelemelerinde konunun daha çok etnik coğrafyanın çalışma alanına girdiğini fark ettim. Ve bu coğrafi perspektifin literatüre zenginlik kattığını düşünüyorum.



2023 Dergisi: Konunun günümüze kadar ciddi manada araştırılmaması bir eksiklik değil mi?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hiç şüphesiz, çok büyük eksiklik hem de. Bu konu erken devirlerde yapılmış olsaydı, bugün bu kadar büyük sıkıntılar yaşamıyor olurduk. Konuyu bilimsel temelde ilk defa Ziya Gökalp çalışmış. Ziya Gökalp’ten sonra bu konu, Türk bilim insanları tarafından ihmal edilmiş. Sadece bu konuda Prof. Mehmet Eröz’ün bazı çalışmaları olmuş. Son dönemlerde de Prof. Dr. Orhan Türkdoğan var. Oysa şimdiye kadar konu didik didik edilmeliydi. Aşiretler tek tek irdelenmeliydi. Arşivler taranmalıydı. Saha çalışmaları yapılmalıydı. Üstelik bu iş teröre harcadığımız parayla, belki de bin defa yapılırdı. Ne yazık ki, yapılmamış. Umarım bundan sonra yapılır.



2023 Dergisi: Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.



2023 Dergisi: Kimler var mesela?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. SonraBen de Türk'üm, Allah başka bir keder vermesin diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, “Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak” demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…



2023 Dergisi: Burada “Kişi kendini ne hissederse odur”a geliyoruz sanki?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Doğru olan bu. Kişi kendini ne hissederse odur. Etnik kimlikler üstümüze yapışmaz, isteyen değiştirebilir. Ancak tuhaf olan durum, burada bir çifte standart olması yahut ikiyüzlülüğün yapılması. Biri kendini Kürt hissederse Kürt oluyor ama diğeri Türk hissederse “asimile” olmuş oluyor. Mesela Mehmet Mir Dengir Fırat’a geçenlerde sordular: Aşiretiniz Rışvan aşireti Türkmen kökenliymiş, diye. Ne diyorsunuz, filan. Gerçekten de Rışvan aşireti Türkmen kökenli; üstelik Oğuz’un İğdir boyundan. Fırat’ın verdiği cevap dikkat çekici: "Umurumda değil. Umurumda olsa DNA testi yaptırırdım. Zaten soy, sop insanların kendi tercihi değil ki. 400-500 sene önce ne olduğum beni ilgilendirmiyor. İnsan kendisini nasıl hissediyorsa odur."



2023 Dergisi: Türk olmak, bu kadar kötü bir şey mi, bunlara göre?
Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtçülük, Türk düşmanlığı üzerine bina edilmiş bir ideolojidir. Kürtçülük ideolojisinin birkaç ayağından biridir Türk düşmanlığı. Bu manada Kürtçü jargonda Türklüğün aşağılanmasını ve Türk düşmanlığını görmemek tuhaf olurdu. Sözde “Türk” olduğunu iddia eden kişinin Türk olduğunu söyleyip arkasından “Allah başka keder vermesin” demesi, bu zihniyetin doğal bir sonucu. Ancak burada şu soruların cevabı önemli: Türklük, bu insanlara ne vaat ediyor? Bugün Türk olmanın ne gibi bir avantajı var? Kürtleri bırakın, Türk olmak, bugün Türkmen, Yörük, Manav vb. Türk kitlelere ne kazandırıyor? Bugün için Türklük yahut Türk olmak, kitleler için bir avantaj sağlamıyor. Geçmişte de sağlamıyordu. Osmanlı’da da bu böyleydi. Türklük, Türkmenlik dezavantajlı kimliklerdi. Bugün mesela tuhaf bir şey görünce “Burası Türkiye” demiyor muyuz? Yahut tuhaf bir şey yaşayınca/yaşanınca“Türk aklı işte” diyerek alay etmiyor muyuz? Ne yazık ki, “Türk”ün kaderi hep bu olmuş. Özetle, kitlelerin Türklüğü kabul edip özümsemesi için, Türk kimliği kitleleri bazı avantajlarla teçhiz etmeli.



2023 Dergisi: Kürtleşen Türkmen aşiretlerine bu haliyle milli aidiyetlerini kazandırmak mümkün değil mi yani?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette mümkün; dünyada mümkün olmayan hiçbir şey yok. Ancak bunu sadece bir kitaptan beklemek mümkün değil. Öncelikle belirlenmiş kesin hedefler, iyi bir plan ve disiplinli çalışmak gerekiyor. Konuyla ilgili çalışmalardan çıkan sonuçların devlet politikası olarak uygulanması yahut sivil toplum örgütleri tarafından profesyonel bir plan çerçevesinde ve güçlü şekilde desteklenmesi gerekiyor. Ne yazık ki, böyle bir şey de yok. Her şeyden önce, bu çalışmayla bir gerçeği ortaya koymak istedim. Bu çalışma, etnik kökenlerini gerçekten merak eden ve bu konuda araştırmaya koyulan kişiler için yol göstericidir. Zaten bunun sonuçlarını şimdiden almaya da başladım. Yani samimi olanlar, bu kitaptan nasibini alıyorlar. Herkesi ikna etmek gibi bir derdim de yok açıkçası. Alan alır; almayan almaz. Ancak gerçek budur. Coğrafya, tarih ve kültürel kodlar bize bunu gösteriyor. Diğer taraftan kişiler, etnik kimliklerini değiştirebilirler. Yani kişi, bir kimlikle doğmuşsa bunu ölene kadar üzerinde taşımak zorunda değil. Zaten bugün Kürtçü hareket içinde ve PKK’ya yakın duran hatta PKK’nın yönetiminde olan “Türk” kökenli kişiler var. Daha önce de ifade etmiştim. Bu konudaki çalışmaların sistemli şekilde artması, aşiretler bazında yeni çalışmaların yapılması ve kamuoyu ile paylaşılarak bu bilgilerin kitlelere aktarılması gerekiyor. Çünkü soy ve ırk üzerinden politika üreten ve terör yapan kadroları, kendi silahı ile vurmak en iyisi…



2023 Dergisi: Kürtleşen bu Türkmen aşiretlerine milli aidiyetlerini vermek için başka neler yapılabilir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtleşen ve Zazalaşan aşiretlere Türklük kimliğini iade etmek için, Kürtleşmeyi ve Zazalaşmayı yayıldığı yoldan ve yayılma çemberini kuşatarak geriletmek gerekir, diye düşünüyorum. Öncelikle bir veya birkaç enstitü kurulmalı. Buralarda coğrafyacı, tarihçi, sosyolog, etnolog, halk bilimci, antropolog, iletişim uzmanı, reklamcı, yönetim bilimci, psikolog,  (…) gibi birçok alandan uzmanlar çalışmalı. Türkiye’deki bütün üniversitelerden (fakülte ve yüksekokullar dâhil olmak üzere) Kürtlerle ve Kürt aşiretleri ile ilgili yapılan bütün araştırmaların (kitap, makale, tez vb.) tam metinleri ile yabancıların çalışmalarını ihtiva eden büyük bir bilgi bankası teşkil edilmeli. Arşiv ve saha araştırmaları yapılmalı. Kürtleşen Türkmen aşiretleri hakkında çalışılmalı ve bu çalışmalar yayımlanmalı. Enstitülerin periyodik dergileri olmalı. Bunun dışında akademik olduğu kadar, popüler birçok dergide de bu çalışmalar yayımlanmalı. Çalışmaların sonuçları özellikle Kürtleşen aşiretlerin mensuplarına iletilmeli ve etkili propagandası yapılmalı. Uzmanlar televizyonlarda gazetelerde sıklıkla yer almalı ve konu gündemden düşürülmemeli. Aşiretlerle de iletişime geçilmeli ve sürece dâhil edilmeli. Yani özetle bilimin yolundan gidilmeli ve elde edilen sonuçlar kitlelere kabul edilebilecek şekilde iletilmeli… Yoksa Alevilere denildiği gibi, “Hz. Ali namaz kılıyordu, sen neden kılmıyorsun” gibi kaba ve gerçekten tepki çeken yollar izlenmemeli. Bu tavır teper. Yapmaz, yıkar.



2023 Dergisi: Teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Ben teşekkür ederim.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Öyle günlerde yaşıyoruz ki, hakikaten sinirlerimizin çok iyi test edildiği bir dönemdeyiz. Her gün televizyonlara çıkan birileri kendisinin Kürt olduğunu, Kürtlerin varlığının inkâr edildiğini, anayasada Kürt kimliğinin tanınması gerektiğini, yetmedi Türk kelimesinin de çıkarılmasını ve Kürtçenin de ana dil olarak tanınmasını istiyor. Bu hikâye dinleyenlere öyle masum geliyor ki, sade vatandaşlarımız değil, gazete haberleri ile dünyayı tanıyan sözde bazı aydınlarımız, onlara yaranmayı fırsat bilen sanatçılarımız bu taleplere az ya da çok hak veriyor. Hatta korkusundan sonradan tornistan yapanlar, kendisinden tiksinenler bile oluyor. Öte yandan son yıllarda devlet destekli hale gelen Kürtçülük hareketi karşısında gerçekleri bilen aydınlarımız ise gene kişisel korkular nedeni ile selameti susmakta buluyor. Önceki yazılarımdan birinde size Washington merkezli BipartisanPolicy Center düşünce kuruluşunun, Ekim 2013’de yayınlanan “Retorikten Gerçekliğe” başlığıyla ABD’nin Türkiye politikası üzerine bir raporundan bahsetmiştim. Eski ABD Ankara Büyükelçileri MortonAbramowitz ve EricEdelman’ın başkanlığında, Henry Barkey ve Michael Makovsky gibi isimlerin yazdığı bu raporda ABD’nin Türkiye ve başbakan Erdoğan’a bakışı yanında Kürt sorununa yaklaşımı da anlatılıyordu. O raporda bir şey dikkatimi çekti. Raporun sonunda yer alan sözlük (glossary) bölümünde Kürtlerle ilgili şöyle bir açıklama yapılmıştı; İran kökenli bir halk (Iranianpeople). İşin aslı Kürtlerin geçmişi ile ilgili hemen hemen tüm çalışmalar, hatta Kürt milliyetçilerinin çalışmaları bile Kürtlerin geçmişi ve tarihi ile ilgili bir sonuca varamamıştır. Neden varamamıştır? Kürt dediğimiz insanların kökleri nedir? Kürt tanımlaması gerçekte nereden gelmektedir? Bu konuyu “Kürtler Neden Devlet Kuramaz” isimli kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Devlet olmak için ‘millet’ olmak lazımdır. Kendilerini Kürt olarak ifade eden bu kişilerin talepleri ne kadar mesnetlidir. İşte bu makalede bunları bir kez daha sorgulayacağız.

Kürt Tarihi Tezi
Kürtler, tarihte hiçbir zaman bağımsız bir devlet olamamış, daima, o çevreye hâkim devletlerin yönetiminde kalmışlar, her dönemde bağımsız olmak için çeşitli güçlerin tahrik ve teşvikleri ile başkaldırmışlardır. Bugün Kürt adını alan topluluklar, tarihi gelişiminin bir sonucu olarak ağırlıkla Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört devlet arasında bölünmüş bulunmaktadır. Bazıları birkaç Kürt köyü nedeni ile bu ülkelere Ermenistan’ı da ilave etmektedir. Kürtlerin kökeni ve Kürtçenin ne kadar ayrı bir dil olduğu ile ilgili tartışmalar hala ucu açık ve tahminlere dayalıdır. Kürtlerin kökeni konusunda dil’e bakmak bir fayda sağlamamaktadır; Kürtçe’de biraz Arapça, biraz Farsça ve Türkçe dışında pek az sözcüğe rastlanmıştır. Kürtlerin farklı din ve mezheplere mensup olmaları (Sünni, Şii, Alevi, Nasturi, Yezidi, Keldani, Yakubi, Süryani, Yahudi, Yezidi, Hıristiyan gibi), farklı dil, lehçeler ve alt lehçeler konuşmaları onların bir arada yaşamasını ya da bir devlet olması için gerekli alt yapıyı sağlamamaktadır. Ortadoğu’da kendilerine Kürt adı verilen bir topluluk bulunduğu gerçek ise de, bu insanlar dil bakımından homojen bir durum arz etmemektedir. Kürtçe diye tanımlanabilecek ve tüm Kürtlerin ortak olarak anlayabileceği tek bir dil mevcut olmayıp, dört ana grupta çeşitli lehçeleri kullanmaktadırlar.Kürt tarihi yaratmaya çalışanlar romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler ve destan üretenlerdir.
Kürtlerin tarihi ve bir ulus oldukları ile ilgili iddialar temel olarak bir kaç kaynak referans gösterilerek yapılmaktadır. Bunlardan en önemlisi Şeref Han adıyla bilinen Bitlis beyinin “Şerefname” adlı elyazısının orijinali olduğu iddiası ile Rus ordusu için çalışan Fransız oryantalist François B. Charmoy tarafından çevrilen ve Saint Petersburg’da basılan kitaptır. Şerefname’yi Rus subayları sözde İran’daki el yazması eserler içinde bulmuş, Çarın hizmetinde olan Charmoy ise şekillendirmiştir. Kitabının pek çok bölümünde Charmoy, Kürtleri de bu kitaba dâhil etmek için bazı uydurmalar yapmış hatta intihalde bulunmuştur. Şerefname’yi çevirenler konar-geçer anlamındaki ‘Ekrad Taifesi’ ifadesini “Kürt Ulusu’ olarak tahrif etmişlerdir. Kısaca Batı, Ekrad’tan bir Kürt ulusu yaratmaya çalışmıştır. Rus ordusu içinde Ermeniler ile ilgili propaganda çalışmaları yapan ve daha sonra Kürt tarihi yazmakla görevlendirilen iki bilim adamı gerçekte ise Rus subayı olan Vladimir Minorsky ve Basili Nikitine tarafından yazılan kitaplar ise 1940 yılından sonra basılmıştır. Şerefname’den sonra en çok ilgi gören kaynaklardır. Doğu bilimcileri olan Minorsky ve Nikitine, Birinci Dünya Savaşı esnasında Rusların Basra’ya inme hedefleri için Kürtleri ayaklandırmaya çalışıyorlardı.

Siyasi Kürtçülük hareketinin ideolojik bir boyut olarak ortaya çıktığı 1898 yılından itibaren ‘Kürt Tarihi’ yaratma gayretleri de görülmeye başlanmıştır. Ancak, tarihte Kürtler ile ilgili en küçük bilimsel bir işaretin olmayışı yukarıda da ifade edildiği gibi V.Minorsky, Basile Nikitine, Mehrdad R. İzady, Cemşid Bender, Bilal Aksoy, Gürdal Aksoy gibi yerli ve yabancı araştırmacıları bir takım teoriler üretmeye sevk etmiştir. Bu nedenle Kürt tarihi çalışmaları bilimsel temelsizlik nedeni ile daha çok Kürtlerin yaşadığı kabul edilen coğrafyalarda yaşayan önceki ırklar ile bağlantı kurma arayışına yönelmiştir. Sonuç olarak, ortada herhangi bir geçerli kaynağa dayanmayan Kürt tarihi kurgusu vardır. Ancak, hiçbir Kürdolog henüz Kürtlerin kökenini bilimsel olarak kanıtlarıyla bulamamış, bu konuda sadece çeşitli iddialar ortaya atılmıştır. Kürtlerin kökeni ile ilgili ortak kanaat şu şekilde özetlenebilir. Kürtlerin atalarının Turanî kavimler olarak Zağros Dağları bölgesinden gelmesi M.Ö. 2. yüzyılda İskitler ile başlamış, M.S. 3. ve 4. yüzyılda Hunlar ile birlikte sürmüştür. M.S. 226’da güçlü Sasani İmparatorluğu’nun kurulması ile Orta Asya’dan gelen Turanî kavimlerin akınları kesilmiş ve Zağros Dağlarındaki Turanî kavimler burada bulunan İrani kavimleri ile karışmaya başlamıştır. Zağros Dağlarında yerleşik bulunan İrani kavimler Lor ve Lekler ile karışarak büyük ölçüde ırk ve dil değişimine uğramışlardır. Böylece günümüzün Kürt halkının ilk tohumları atılmıştır. Zağros Dağları Mezopotamya’nın doğu sınırı olması nedeni ile çok sayıda Bizans-Sasani savaşına sahne olmuş ve bu savaşlar Kürtlerin dağlarda yerleşmesine yol açmıştır.

Kürt, Kürdistan ve Kürt Edebiyatı Yaratma Gayretleri
Tarihte Kürt sözcüğünün geçtiği ilk eser Arap gezgin Mesudi’nin seyahatnamesidir (M.S.943). Mesudi, ilgili bölümde şunları yazar: “Kürtlere gelince, insanlar onların kökeni konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.” Mesudi’den 650 yıl sonra Şerefname’de de aynı soy tartışmasına girilecek ancak Kürtlerin soyu bulunamayacaktır. Şerefname’de hiçbir şekilde ‘Kürdistan’ ve ‘Kürt’ kelimeleri geçmez. Hitit döneminden Türk fethine kadar Kürdistan terimi olmadığı gibi Selçuklu döneminde de Anadolu coğrafyası üzerinde böyle bir tespit ve terim mevcut değildir. İlhanlılar döneminde İran-Irak sınırındaki Cibal denen dağlık bölge Kürdistan olarak anılmakta idi. Osmanlı döneminde ise Tanzimat sonrası idari değişikliğe kadar 500 yıllık bir evrede resmi kayıtlarda Kürdistan diye anılan bir bölge söz konusu değildir. Osmanlı fermanlarında yer alan Kürdistan ifadesi bir coğrafya olmaktan çok eyalet, sancak, kaza gibi idari birimler içinde yer almış izafi bir terimdir. Bugünkü adlandırma tamamen 19. yüzyılın bir kurgusudur.Kürdistan, Selçuklu Sultanı Sancar tarafından kullanılmış, bugünkü İran ve Irak bölgesinde bulunan Zağros’ta doğrudan merkeze bağlı bir eyalettir. Bu eyaletin valisi de Türk’tür, Kürt değildir.Kürdistan terimi. “Kürdistan” yine “ekrad”dan türetilmiş, dağda yaşayan, konar-göçer kabilelerin mekânı anlamında kullanılmıştır. Bunun böyle olduğunu Evliya Çelebi’nin seyahat notlarını okurken daha iyi anlamaktayız.

Kürtler için tarih yaratma çabası onlara ayrı bir dil yaratma çabası ile paralel olarak yürümüştür. Tarihsel olarak “Kürt” adı yoktur, yani Kürtçede Kürt’ün anlamı bulunmamaktadır, bu tür gayretler son iki yüzyılın ürünüdür.Bugün konuşulan Kürtçenin, Farsçanın bir lehçesi olduğu kanıtlanmıştır, Kürtçe, bağımsız bir dil değil, Fars dilinin bir şubesidir. Kürtler, yaşadıkları ülkeye göre Latin, Arap ve Kiril harfleri kullanmakta, ortak bir alfabeleri bulunmamaktadır. Anadolu’daki Kurmançi dışında İran, Irak, Suriye gibi ülkelerde Gorani, Badinani ve Sorani lehçeleri kullanılmaktadır. Zazalar ve Aleviler Kürt değildir. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt nüfusu esasen Şah İsmail’in Anadolu’ya yönelik çabalarını engellemek için Yavuz tarafında sınır boylarına yerleştirilmek üzere Irak’tan getirilen Kürt gruplardır. Bu dönemden sonra pek çok Türk beyliği Kürtlere karışmıştır. Diyarbakır, bir Kürt şehri değildir. Diyarbakır (Diyar-ı Bekir) ismi şehri işgal eden Arap aşireti lideri Bekir bin Vali’den gelmektedir. Yakın zamana kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk nüfusu daha fazla idi. Doğu Anadolu’daki pek çok Türkmen ve Ermeni köyü etrafındaki Kürt aşiretlerinin etkisi ile zamanla Kürtçe lehçelerini kullanmaya başlamış ve kendini Kürt sanmaya başlamışlardır.

Kürtlerin dili ve edebiyatı diye tanıtılan eserler de çalıntı ya da tahrifat yapılarak günümüze gelmiştir. Çünkü ellerinde, Kürtçe dedikleri dil veya lehçe ile yazılmış metinler yoktur. En eski denilen metinler bile 1700’lü yıllara kadar geri gider. Kaldı ki 1700 ile 1900 arasında Kürtçe eser sayısı 50’yi, yazar sayısı 10’u bulmaz. Kürtçülerin tek övünç kaynağı olan en ünlü eser Mem-u Zin (Mem o Zin) adı verilen destandır. Ahmede Hani tarafından 1968 yılında yazılan eserin orijinal metin yoktur. Ancak, Mem-u Zin’in, Türk Destanı Mem-i Alan’dan bir derleme olduğu ortaya çıktı. Şerefname’de anlatılan hikâyeleri ve efsaneleri de daha sonra Kürtçüler, Kürt efsaneleri olarak adlandırmışlardır. Bu efsaneler Türk, Fars ve Arapların kendi ulusal efsaneleridir. Kürtçülerin diğer bir büyük tahrifatı tarihte Büğdüz Aman olarak geçen Oğuz beyinin adının Boğdaz Ermene olarak değiştirilmesidir. Böylelikle Aman yerine Ermene kelimesi geçirilmiş ve Ermeni bağlantısı kurulmuştur. Kürtçülerin diğer bir gayreti ise Selahaddin Eyyubi’yi Kürt gibi göstermektir. Eyyubilerin kökeni olarak gösterilen Divin, bir Türk kentidir. Kentin halkı Arşaklı Türkleridir. Oğuz Türklerinin Kınık Boyu’ndan Selçuklular Doğu Anadolu’ya ve Azerbaycan’a geldiklerinde, bölge zaten diğer Kıpçak ve Oğuz boyları tarafından Türkleştirilmişti.

Kürtçülük Faaliyetleri
11. ve 12. yüzyıllar, Selçuklular ile birlikte Azerbaycan, Anadolu, Suriye, Mezopotamya gibi bölgelerin birer Türk yurdu olmasına tanıklık etmiştir. Özellikle Azerbaycan ve Doğu Anadolu’nun bir bölümü bu yüzyıllarda Türkmen boylarının toplanma sahası görünümündeydi. 11. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren başlayan büyük Oğuz göçü ve Türk hâkimiyeti siyasi istikrarı sağlamış ve bu coğrafyaya yeni bir kimlik kazandırmıştır. Bu yeni kimlik “Türk Kimliği”dir. 11. yüzyıldan itibaren bölgedeki Türk kimliği ve Türk damgası Küçük Asya’nın etnik, siyasi, kültürel ve ekonomik yapısını şekillendirmiş ve bu yapı günümüze kadar gelişerek, özünden bir şey kaybetmeden devam edip gelmiştir. Anadolu’nun, Kafkasya’nın, Mezopotamya’nın velhasıl Orta Doğu’nun bu siyasi yapısı içinde “Kürt” adı altında toplanan unsurlar tamamen Türk tarihinin tabii seyri içinde yer almışlardır. 1826-1828 yıllarındaki İran-Rus Savaşı sonunda yapılan Türkmençay anlaşmasıyla İran'da Kürt nüfusunun bulunduğu topraklar Rus egemenliği altına girdi. Hemen akabinde Ruslar, Kars ve Ardahan'ı da işgal ettiler. Böylece Avrupa o dönemki müttefiki olan Osmanlı dolayısıyla Kürt nüfusu ile karşılaştı. Rus yetkililer İran ve Osmanlı'ya karşı Kürt kartını kullanabilmek için tarihin ilk Kürdoloji çalışmalarını başlattılar.

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Türkler ve Kürtler kendilerini Sünni Müslüman olarak görüyor, etnik milliyetçiliğe pek rağbet etmiyorlardı. Başkent İstanbul’da yaşayan bazı Kürtlerin ayrılıkçı düşünceleri 20. yüzyıl ile başladı. 2. Meşrutiyet'in getirmiş olduğu özgürlük ortamında Kürtçülük akımının temellerini kökünden değiştirip emperyalist güçlerle dirsek temasına sokacak olan dernekler ve fikir kulüpleri ortaya çıktı. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na sadık kalmışlardı. Savaşın hemen ardından bir grup Kürt, kendilerini Anadolu’daki direniş hareketiyle özdeşleştirdi ve onu destekledi. Musul Sorunu döneminde birbiri ardınca ortaya çıkan ve tamamen emperyalizmin bir oyunu olan Kürt hareketlerinin, Anadolu’da 1938’den sonra büyük çapta durduğu ve sakinleştiği görülür. 1961 Anayasası’nın getirdiği hak ve özgürlükler ise sadece sol düşüncenin değil önce sol düşünce içinde olmak üzere Kürtçü hak ve tanınma taleplerinin dile getirildiği kanallar ortaya çıkardı.

1971 yılında Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Kürtçü faaliyetleri nedeni ile kapatıldı. 1975-1980 yıları arasında Türkiye’de solun aşırı derecede bölünmesi Kürt solunu da etkiledi. Böylece, Özgürlük Yolu (Sovyetik), Kawa (Maoist), Rızgari (Sovyet-Çin bölünmesinden bağımsız) gibi örgütler ortaya çıktı. PKK da, Marksist-Leninist bir örgüt olarak aynı dönemde kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde günümüze kadar devam eden Kürtçü bölücülük faaliyeti, kuruluşu aslında 1973 yılına kadar geri giden ancak eyleme geçtiğini 1978 yılında açıklayan PKK terör örgütü faaliyetleri ile başladı. Kürtlerin yaşadığı sorunlar ve acılarda özellikle Kürt aydınının sorumluluğu büyüktür. Çünkü bu aydınlar, yanlış bilgilendirmeler ve propagandaların etkisi ile kendi soydaşlarına, içindeki yaşadıkları hükümetlerine ihanet etmenin acı sonuçlarını hala toplumumuza yaşatmaktadırlar.Kürt kardeşlerimiz, son dönemde Kürtlerin ayrı bir millet olarak inkâr politikası ile karşı karşıya olduğu, Cumhuriyetin kurulmasında Kürtlerin payı ve haklarının verilmediği, Kürtlere temel haklarının (kimlik, ana dilde eğitim vb.) olmadığı gibi savlarla kendi ülkelerine düşman edilmeye, ayaklanmaya teşvik edildi.

Ortadoğu bölgesinde ağırlıklı olarak dört devletin sınırları içinde yaşayan ve çeşitli din, mezhep, dil ve kültüre sahip Kürtler, 1800’lü yıllardan bu yana maalesef bölge ile ilgili çeşitli menfaatleri olan birçok devlet tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda kullanılmışlardır. Bunların gerçekliği, ilgili devletlerin bugün tamamen açılan devlet arşivlerinde açıkça görülmüştür. Kürtlerin bu devletlerde genelde feodal bir yapı, aşiret ve kabile benzeri içe kapalı toplum yaşantısı içinde bulunmaları da, reislerinin kendi menfaatleri doğrultusunda aşiret mensuplarının ve masum insanları kullanılmasına ve sonuçta büyük zararlar görmelerine neden olmuştur.Yaşadıkları bölgeler ve devletler itibariyle genelde nispeten sarp ve dağlık arazi kesimlerinin seçilmesi, o bölgelerdeki diğer etnik yapılara ilave olarak Kürtlerin de sosyal, ekonomik ve eğitim alanlarında gelişimlerini engellemiş, bu bölgelere devletlerin siyasi nedenlerle veya coğrafi şartların dikte ettirdiği zorluklar nedeniyle yaptığı yatırımlar yeterli seviyeye ulaşmamıştır. Bu hususlar, Kürtlerin içinde yaşadıkları devletlere ve hükümetlerine duyduğu güvenin azalmasında, başka devletler tarafından istismar edilip kullanılmalarının başlıca malzemesi olmuştur.

Sonuç Yerine
Bugün Anadolu topraklarında yaşayan Kürt kardeşlerimizin büyük çoğunluğu bağımsız bir devlet peşinde değildir. Bu ülkenin bir ferdi olarak birlikte yaşamaktan mutlu ve devletine bağlı kişilerdir. Onların sorunları daha çok ekonomik ve sosyaldir. Bunun için de öncelikle güvenlik sorunu halledilmelidir. Güvenlik sorunu ise onları kalkan yaparak sözde bağımsız bir Kürt devleti kurma peşinde, kendi siyasi emelleri peşinde koşan terör örgütü ve siyasi uzantılarından kaynaklanmaktadır. Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma hayali, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak bu coğrafyada yaşayan herkese bugüne kadar olduğu gibi acılar çektirmeye devam edecek bir gayrettir. Bunun nedenlerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz;

- En başta da söylediğimiz gibi devlet olmak için millet olmak lazımdır. Farklı ülkelerde yaşayan Kürtler için ayrı bir ırk, ortak bir dil ve hatta din ve tarihten bahsetmek mümkün değildir. Irak, Suriye, İran ve Türkiye Kürtlerinin bir arada yaşaması ve ortak bir kültürü paylaşması mümkün değildir. Irak’ın kuzeyindeki Barzani örneğinde görüldüğü gibi diğer ülkelerdeki Kürtler ile iletişim kurma zorluğunun da ötesinde biri diğerini kendi bölgesinde istememektedir.
- Uluslararası konjonktür dört devletin sınırlarının arasında ayrı bir Kürt devletine hiçbir zaman müsaade etmeyecek, böyle bir boşluk her zaman baskın olan komşu devletlerden biri tarafından doldurulacaktır. Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi ABD’nin bölgesel çıkarları ve bölgedeki petrolü çekmek için suni olarak oluşturulmuş, geçici bir Amerikan adasından başka bir şey değildir. Batılı güçlerin bir Kürt devleti kurma illüzyonu, bu çıkarlardenkleminin geçmişte olduğu gibi tuzağıdır.

- Bugün Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı bağımsız bir Kürt devleti hayali ile etkilemeye çalışan PKK ve siyasi uzantılarının tasfiye olması daha önce de yapıldığı gibi çok zor değildir. Terörle mücadeleye dönülmesi halinde, Irak’ın kuzeyine yapılacak orta ölçekli bir harekât bile 1990 öncesi ve 1994-1995 yıllarında olduğu gibi PKK’nın kısa sürede bir kez daha tasfiyesini sağlayacaktır. KCK operasyonlarında görüldüğü gibi devleti istihbaratı uyumamakta, PKK’ya siyasi yollardan destek olanları da aynı akıbet beklemektedir.

- Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı olduğu ve zamanı gelince bu hakkı kullanacakları yönündeki uluslararası hukuka yönelik beklentiler de boştur. Bu hak 1970’li yıllara kadar sadece sömürge durumuna düşmüş ülkelere tanınmıştır. BM düzenlemeleri her şeyden önce devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı esasına göre yapılmıştır. Bunun istisnası devletin ancak söz konusu insan grubuna farklı muamele yapmasıdır ki, Türkiye için bu hiçbir zaman söz konusu olmamıştır.

1920’li yıllardan itibaren Kürtlerin yaşadığı dört ülkeden demokrasi ve insan hakları açısından en gelişmiş devlet olan Türkiye’de, etnik kökeni Kürt olan vatandaşlarımızın gerek anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler ve gerekse insan hakları konusunda tanınan haklar ve esaslar nedeniyle ekonomik, siyasi ve sosyal haklar anlamında en gelişmiş Kürt nüfus oldukları görülmektedir. Kürt etnik kökenli vatandaşlarımız Türkiye’de azınlık veya ayrı bir yerli halk değil, bu devletin kurucu asli unsurlarından birisi olarak Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir. Kürtlerin en fazla özgür olduğu, en iyi eğitim aldığı, en rahat ettiği ve ülke yönetiminin her kademesinde görev aldığı tek ülke Türkiye’dir. Hepimiz, Türkiye Cumhuriyetinin eşit haklara sahip vatandaşları olarak, kimsenin ırkını, dinini, inancını hor görmeden ve onu ötekileştirmeden, kendi kültürlerini de muhafaza ederek, ortak bir gelecek ve karşılıklı hoşgörü ve barış anlayışı içinde bu devletin geleceği için birlikte neler yapabiliriz, bunun için çalışmalıyız. Bu, takip edilecek tek rasyonel ve demokratik yoldur. Biz, Türkler ve Kürtler, et ve tırnak gibi bin yıldır birlikte yaşamız aynı tarih ve kültürü paylaşmış bir milletiz. Ziya Gökalp’in 1922 yılında dediği gibi; “Hangi Türk Kürtleri sevmiyorsa Türk değildir, hangi Kürt Türkleri sevmiyorsa Kürt değildir.”