Yakın Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yakın Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2023 Pazartesi


 “Kadir Mısıroğlu'nun hacıları dolandırdığı mahkeme huzurunda nasıl ispat edildi?


"Ölenin ardından konuşmak, bizim örfümüze pek uygun değil...

Ama rahmetli, bir çok ölen hakkında çok şey söylemiş, çoğu iftira olan yakıştırmalar yapmayı adet edinmişti.

Pek vicdan sahibi değildi.

O zamanlar Ortadoğu Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapıyordum.

Bir gün elime bu şahsın gençliğinde yaptıklarına ilişkin belgeler ulaştığı gibi, olayın canlı şahitlerinden de dinleme fırsatı bulmuştum.

"Hocaların Hocası" namıyla bilinen merhum İlahiyatçı Mehmet Müftüoğlu'yla yaptığı ortaklık içinde, hacca gitmek için başvuran hacılarımızın parasını nasıl buharlaştırıp zimmetine geçirdiğini" uzun uzun dinledim.

O günlerde bir de Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'a "pezevenk" demiş ve fakat daha sonra, "Ben öyle birşey demedim." diyerek ortalara düşmüştü.

Oturdum bunun bütün geçmişini kaleme aldım.

Hayatı boyunca yaptığı rezaletleri bir bir yazdım.

Ve tabi Mehmet Akif Ersoy'a yaptığı hakaretleri de gündeme getirdim.

Üstelik İNGİLİZ vatandaşlığına geçtiğini de anlattım.


Kadir Mısıroğlu'nun seleflerinden vatan haini Mustafa Sabri

Yazı çok ilgi gördü ve ulusal basının tamamında yer aldı.

Kadir Mısıroğlu çıktı bana ağır mı ağır bir cevap verdi. Ve dedi ki "yazıda yer alan her şey iftiradır, dava açıp kendisiyle hesaplaşacağım." "Buyur Aç" dedim.

Sanıyorum elimde hiç bir şey olmadığını düşünüyordu. Şahsıma 10.000 TL tutarında bir tazminat davası açtı ve kendisine iftira ettiğimi, söylenenlerin hepsinin yalan olduğunu ileri sürdü.

Mahkeme huzurunda tek tek ne kadar iddiam varsa ispatladım.

Bilirkişiler, ses kayıtları üzerine inceleme yaptı ve Kadir Mısıroğlu'nun Mehmet Akif Ersoy'a "pezevenk" dediğini tespit ederek, mahkemeye bu yönde rapor sundular.

Hacıları dolandırdığına ilişkin iddialarım da mahkeme huzurunda ispatlanmış oldu.

İngiliz vatandaşlığına geçmeyi bile savundu. "Çok kibar davrandılar, ülkemde görmediğim nezaketi İngilizlerden gördüm" gibi saçma sapan şeyler söylemeyi tercih etti.


Kadir Mısıroğlu'nun seleflerinden vatan haini Ali Kemal



Uzatmayayım. Davayı ben kazandım, Kadir Mısıroğlu kaybetti. Ağzına geleni saydı. Bir hayli kin kustu. Muhatap olmadım. "Tarihçilik" adı altında zehir kusan bu şahsın gerçek kimliğini gözler önüne serdim.

Kimseyle derdim yok...

Ama gençlerimizi kendi ecdadına, kendi mazisine, kendi devlet büyüklerine ve tarihine kim düşman ediyorsa; mazisi mutlaka bir çamur deryasıdır.

Bunu göstermek istedim.

Sabah öğrendim ki ölmüş kendisi...

"Kul Hakkıyla gelmeyin" diyen Yüce Allah'ın huzuruna yüzlerce kişinin hakkıyla gidiyor.

Bir tanesi de benim...


Atatürk ile omuz omuza varlık ve İstiklal mücadelesi veren yüzlerce Türk din adamından, Özbekler tekkesi şeyhi Şeyh Ata Efendi.



Allah bu milleti, gönlü güzel insanlarla doldursun, Millet olarak rehberimiz, müfteriler değil, gönül kapısını herkese açan Mevlana karakterli önderler olsun."”

Yücel Bulut


21 Mart 2015 Cumartesi

Acaba Türk milleti kadar dünya üzerinde kendisine yalan söylenen bir başka millet var mıdır? Gün geçmiyor ki, bu millete onlarca yalan yüzlerce defa söylenmesin… Türk millî kimliğine yapılan her saldırı, mutlaka bir yalana dayanıyor. En önemli makamlardan, en önemli gazetelerden, en önemli televizyonlardan, en önemli yazarlardan, en önemli kürsülerden duyuyoruz bunları üstelik. Bilen birileri de çıkıp, cevap vermiyor işin garibi. Ne yazıyorlar, ne çiziyorlar ve ne de söylüyorlar… Düşünün ki, bu ülkenin 150'ye yakın üniversitesi var ve bu üniversitelerde görevli binlerce, belki on binlerce bilim insanı var ama gelin görün ki -görece de olsa- yine yalanlar kazanıyor.[1]
Türk milleti yaklaşık 170 yıldır ve Türk millî devleti kuruluşundan beri, yalanlar üzerine inşa edilen bir Kürtçülük meselesiyle meşgul ediliyor. "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" diyen bir milletin mensubu olarak bizler, yalanlar üzerine inşa edilen bir meselenin 170 yıl sürmesini ve gün geçtikçe de halledilemez bir boyut kazanmasını anlamakta elbette zorluk çekiyoruz. Ama unutmamak gerekir ki, deşifre edilen her yalandan sonra, sistemli şekilde bir başkası piyasaya sürülüyor. Üstelik bu "yalan rüzgârı" 170 yıldır maddi-manevi her türlü imkânla destekleniyor ve ne acı ki, yalanlara maruz kalanlar, gerçeği ortaya çıkarmak için gerekli çabayı göstermiyor.
Kürtçülerin ve onların pirleri sayılan yabancı devlet görevlisi araştırmacıların yüzlerce yalanı var. Bunları saymakla bitirmek mümkün değil. Hele münferit çalışmalarla, hiç mümkün değil. Ama son günlerde Kürtçü çevrelerden şu yalanı çok daha sık duymaya başladık: "Biz Kürtler, bin yıllardır buradayız. Siz Türkler geldiğinizde de biz buradaydık. Anadolu'daydık. Burası bizim yurdumuz." Hatta daha ileri giderek Anadolu'yu 11 bin yıllık Kürt yurdu ilan edecek kadar pervasızlaşanlar da yok değil.[2] "Taşları bağlayıp, köpekleri serbest bırakmak", böyle bir şey olsa gerek…
Tarihi kaynaklara baktığımızda, Kürtçülerin bütün iddiaları gibi bunun da temelsiz olduğu anlaşılmaktadır. Tarihi kaynaklar, ittifak halinde Kürtlerin Ortadoğu'da ilk görüldüğü bölgenin genel olarak Musul-Urumiye hattı olduğunu göstermektedir.[3] Yine aynı kaynaklardan, Anadolu'nun güneydoğu kesimlerine önce Müslüman Araplarla gelen Kürtlerin, Oğuz Türkleri ile Doğu Anadolu'ya da yayıldıkları anlaşılmaktadır. Türkler, Kürtler ve Araplar, güney-doğudan Anadolu'ya girdiklerinde bu topraklarda Süryaniler, Ermeniler, Rumlar ve kısmen de Yahudiler yaşıyordu.[4] Urfa ise bu etnik yapıyı anlamada ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır: Urfalı Mateos'un aktardığına göre, 1031 yılında Urfa'nın Kürtlerin eline kısa bir süreliğine geçmesi üzerine,[5] Urfa emirinin karısı "Kürdler gelip Arapların baba yurdu olan şehri zaptettiler ve kocam emir Udair'i öldürdüler" diye feryat ediyordu.[6] Alp Arslan'ın Suriye seferi sırasında (1070), Urfa'da 20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk askeri olmak üzere toplam 34 bin kişi yaşıyordu.[7] Hatta kaynaklardan Kürtlerin geçmişten beri kesif şekilde yaşadıkları anlaşılan ve Irak'ta bulunan tarihi Şehrizûr[8] şehrinde bile, önce Keldanilerin meskûn olduğunu, Sasaniler zamanında ise Arapların geldiğini biliyoruz.[9] Şehrizûr'da Kürt varlığına, ancak 9. yüzyılda şahit oluyoruz.[10]
Şimdi bu bilgileri bilmez, toplumun geneline yaymazsak, kimi Kürtçü yazarların, Şanlıurfa'nın il sınırları içerisinde bulunanbir höyüğü "Kürt" ilan etmesini[11] ve bunun gibi yüzlerce gülünçlüğü nasıl deşifre edecek ve Kürt çocuklarının temiz dimağlarını bu tür yalanlardan nasıl koruyacağız?
Özetle, bu yalanların önüne geçmek ve gerçekleri ortaya çıkarmak için Kürtlerle ilgili bütün ana kaynaklara ulaşmak, tabir yerinde ise bunları didik didik etmek gerekiyor.
Kürtlerle ilgili ilk kaynaklar, Arap-İslâm akınları sırasında Fars ve Arap müelliflerin yazmış olduğu eserlerdir. Öncesinde (Türk tarihi içersinde Kürt isimli topluluklarla ilgili kayıtları saymazsak) tek satır bile yoktur. Rus müellifler bu durum için "7. yüzyıldan önceki Kürt tarihinin bütün katmanları karanlığa gömülmüştür"[12] deseler de, (ki doğrusu 9. yüzyıl olmalı) neden bu tarihin karanlığa gömüldüğünü ve neden Kürtlerin Kavimler Göçü'nün hemen ardından Orta Doğu'da "birdenbire" ortaya çıktığını izah edemezler.
Ne var ki, 7. yüzyıldan sonraki tarihi de tahrif etmekten geri durmazlar. Hatta temel kaynakların dili konusunda bile yaparlar bu tahrifatları. Rus tarihçilere bakarsak, Kürtlerle ilgili "Temel kaynaklar, Arap ve Pers dillerinde (Kürt dilinde çok azdır) yazılmıştır."[13] Temel kaynakların Arapça ve Farsça yazıldığını zaten biliyoruz da, hangi temel kaynak Kürtçe ile yazılmıştır, doğrusu bunun cevabı şimdiye kadar bulunmuş değildir. Hani, ilk Kürtçe metinlerin Evliya Çelebi tarafından kaydedildiğini ve ilk Kurmançça eserin Ahmed Hani tarafından yazıldığını[14] bilmesek, Kürtçe ile yazılan ana kaynakların da olduğuna inanmak durumunda kalacağız. Allah'tan ki, işin aslını biliyoruz da, yemiyoruz bu palavraları…
Şimdi Kürtlerle ilgili kıymetli bilgiler veren temel kaynaklardan bazılarına kronolojiye uygun olarak bakalım:[15]
847, 'Ubayd-u'llah bn Xurdâdbeh (öl. 913), Kitâb al-masâlik va'l mamâlik[16]
891, Ahmad bn al-Vazih al-Ya'qubî (öl. 905), Kitâb-u'l-buldân[17]
892, Ahmad bn Yahya al-Balâzirî, (öl. 897), Futûh al-buldân[18]
919, Abû İshaq İbrâhîm bn Muhammad al-Fârisî al-İstaxrî (öl. ?), Kitâb-u'l-masâlik va'l mamâlik
920, Abû 'Alî Ahmad bn 'Umar İbn Rusta(öl. ?), Al-A'lâq-u'l-nafisa
932 öl., Muhammad bn Carir al-Tabarî (öl. 932), Ebu Cafer el-Taberî, Târîx-u'lu-mam va'l-mulûk[19]
957 öl., 'Ali bn Husayn al-Mas'udî (öl. 957), Muruc-u'-zahab va ma'âdin-u 'l-cavâhir[20]
957 öl., 'Ali bn Husayn al-Mas'udî (öl. 957), Ebul Hasan el-Mesûdî, Kitâb al-tanbîh va'l-işrâf
976, Abü'l-Qâsim İbn Havkal (öl. ????), Kitâb-u'l masâlik va'l mamâlik
985, Muhammad bn Ahmad al-Muqaddasi, (öl. ????), Ahsan-u'l-taqâsim fi ma'rifat-i'l-aqalim
1010, Firdevsi, Şehnâme[21]
1029 öl., Abû Alî Ahmad İbn-u Miskivayh, (öl. 1029), Tacârib-u'l-umam va ta âqub-u'l-himam
1036 öl., Abû Nasr Muhammad bn Abd-i'l-Cabbâr al 'Utbî (öl.1036), Târix-u'l-yamînî
1176, Ahmad bn Yûsuf bn 'Alî bn al-Azraq al-Fâriki (öl. 1176), Tarix-i mayyafariqin
1088 öl., Nâsir-ı Xusrev, Sefername[22]
1107, İbn-el Belhi (öl. ?), Farsname[23]
1185, İbn Cubeyr (öl. ?), Seyahatnâme[24]
1229 öl., Yâkût al-Hamavî (öl. 1229), Mu'cam-u'l-buldân
1231, 'İzz-u al-dîn İbn-u'l-Asîr, (öl. ?), Al-Târix-u'l-kâmil
1274, Ahmad bn Xallikan (öl. 1282), Vafiyât-u'l-a'yân
1318 öl., Reşideddin Fazlullah Hemedanî, Cami et-Tevarih
1331 öl., Malik-u'l-Muayyad 'İmâd-u'l-din İsma'il Ab-û'l-Fida, Kitâb-u'l-muxtasar fi axbâr-i'l-başar
1349 öl., Şihab-u'i-din İbn Fazîl-i 'hah al-Umari (öl. 1349), Masâlik-u'l-abşâr va mamâlik-u'l-amsar
1350 öl., Hamd-u'llah al-Mustavfi al-Qazvinî (öl. 1350), Nuzhat u'l-qulüb
1402, Nizâm-u'id-din Şâmî (öl. ?), Zafernâme[25]
1405 öl., İbn Haldun (öl. 1405), Mukaddime[26]
1471, Qazi Abu Bakr al-Tahrânî al-İsfahanî (öl. ????), Kitâb-u diyâribekriya[27]
1454 öl., Şaraf-u'd-dîn 'Ali Yezdî (öl. 1454), Zafernâme
1483 öl., Kemalleddin Abdurrezzak Semerkandî, Matla'as-Sa'adayn vel Mecma'el-Barahyn
1520 öl., İdris-i Bitlisi (öl. 1520), Selim Şah-nâme[28]
1596, Şaraf Xan bn Şams-u'd-din Bitlisî (öl. ?), Şarafnâme[29]
Görüldüğü üzere Kürtlere ait ana kaynakların çok önemli bir kısmı Türkçeye hâlâ tercüme edilmemiştir. Oysa bu eserler, yabancı araştırmacılar tarafından adeta didik didik edilmiş, istedikleri her şekilde yorumlanmıştır. Türkçeye çevrilen eserlerden anladığımız kadarıyla, yabancı araştırmacılar bu kaynaklardaki bilgileri çarpıtarak yorumlamış ve Kürtleri, Türklük çatısından kopararak ayrı bir ulus yaratmanın argümanı olarak kullanmışlardır. Üstelik bunlar Türk tarihinin de ana kaynakları arasında yer almaktadır…
Kürtçülüğün ideolojik manada mağlup edilmesi için öncelikle bu eserler ve Kürtler hakkında parça-parça bilgi bulunan kaynaklar ivedilikle Türkçeye kazandırılmalıdır. Çünkü bu eserleri inceleyen yabancı ve Kürtçü araştırmacılar, bu eserlerdeki kimi gerçekleri saklayarak yahut teğet geçerek yalandan bir Kürt tarihi inşa etmişlerdir. Türk bilim insanlarından bu eserleri inceleyip, kimi gerçekleri ortaya koyanlar da vardır şüphesiz. Ama bunlar oldukça azdır ve bu konularda verilen ürün sayısı son derece yetersizdir. Özelde Kürt kökenli yurttaşlarımıza ve diğer ülkelerdeki Kürt etnik kökenli insanlara, genelde ise bütün Türk milletine gerçekleri göstermek bugünkü Türk aydınının ve akademisyenlerinin namus borcudur. Türk bilim insanları en kısa sürede, bu eserleri Türkçeye çevirmeli ve inceleyerek, Kürtlerin etnik kökenlerini ve yayılma seyirlerini bilimsel şekilde ortaya koymalıdırlar. Aksi takdirde her Allah'ın günü, onlarca yalanı binlerce kez duymaya devam edeceğiz. Daha da kötüsü, Türkiye'nin ve Türk milletinin birliğine yönelik gün geçtikçe güçlenen etnik-ırkçı hareketlerin önünü almak zorlaşacaktır.

[1] Elbette burada sorumluluk sahibi ve çalışkan çok değerli bilim insanlarımızı bu sözlerden tenzih ederiz.
[2] Cemşit Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 15 vd.
[3] Bir örnek için bkz.: El-Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân, Çev: Mustafa Fayda, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002, Kürtlerle ilgili bölümler ve Anadolu şehirlerinin anlatıldığı kısımlar.
[4] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1973, s. 231
[5] Kürtlerin eline geçici bir süre geçen Urfa şehri, daha sonra Bizanslılara teslim edilmiştir. Şiddetli direniş karşısında Kürtler, Urfa'yı terk etmek zorunda kalmıştır.
[6] Olayların tafsilatı için bkz.: Urfalı Mateos, Vakayi-Nâme (Papaz Grigor'un Zeyl'i ile), Çeviren: Hrant D. Andreasyan, TTK Yayınları, Ankara 1987, s. 53-54
[7] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1973, s. 232
[8] Şehrezûr/Şehrizor: Yeri kesin olarak tespit edilememekle birlikte Musul'a yakın olduğu bilinen tarihi şehirdir. Osmanlı döneminde önce Bağdat'a, daha sonra Musul'a bağlı bir sancaktı. Detaylar için bkz.: Tahir Sezen, Osmanlı Yer Adlar, s. 480
[9] V. Minorsky, "Şehrizûr", İA
[10] El-Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân, s. 480
[11] Cemşit Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 15 vd.
[12] M. S. Lazarev (Ed.)-Ş. X. Mıhoyan (Ed.), Kürdistan Tarihi, Çeviren: İbrahim Kale, Avesta Yayınları, İstanbul, 2007, s. 27; Her ne kadar çeviride "MÖ 7. yüzyıl" denilse de, (s. 27) metinden ve zaten bilgilerimizden bir dizgi yanlışı olduğu anlaşılmaktadır. Yazarın özgün ifadesi "MS 7. yüzyıl" olmalıdır. Kaldı ki, bu da doğru bir ifade değildir, Doğrusu 9. yüzyıldır.
[13] M. S. Lazarev(Ed.)-Ş. X. Mıhoyan(Ed.), Kürdistan Tarihi, Çeviren: İbrahim Kale, Avesta Yayınları, İstanbul, 2007, s. 27-28
[14] Detaylar için bkz.: Ali Rıza Özdemir, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek: Kürtler ve Türklük, Kripto Yayınları, Ankara, 2010, s. vd.
[15] Kaynakların özgün transkripsiyonları için bkz.: Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Tarihte Usûl, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981, s. 179 vd.
Kalın yazılanlar ve dipnotlarda açıklaması verilen eserler, tespit edebildiğimiz kadarıyla Türkçeye çevrilmiş olan ve Türk araştırmacıların dolaysız olarak yararlanabileceği kaynaklardır.
[16] İbn Hurdazbih, Yollar ve Ülkeler Kitabı, Çev.: Murat Ağarı, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2008
[17] Ya'kubî, Ülkeler Kitabı, Çev.: Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, İstanbul, 2002
[18] El-Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân, Çev: Mustafa Fayda, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002; (Tam metin)
[19] Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Çeviri: Zâkir Kadiri Ugan -Ahmet Temir, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Yayınları; İstanbul, 1992 (Tam metin, 5 kitap)
[20] Mesûdî, Murûc ez- Zeheb (Altın Bozkırlar), Çeviren: D. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2004; (Sadece Türkler ve komşu halklarla ilgili kısımlar)
[21] Firdevsi, Şehnâme, Çeviren: Necati Lugal, MEB Yayınları, İstanbul, 1992 (Tam metin,4 kitap)
[22] Nasır-ı Hüsrev, Sefername, Çeviren: Abdülvehap Tarzi, MEB Yayınları, Ankara, 1950; (Tam metin)
[23] "İbnu'l-Belhî, Farsname", Çeviren: Prof. Dr. Abdulhalik Bakır, Ortaçağ Tarih ve Medeniyetine Dair Çeviriler, kendi yayını, Ankara, 2008; (Tam metin)
[24] İbni Cübeyr, Endülüs'ten Kutsal Topraklara-Seyahatname, Çeviren: İsmail Güler, Selenge Yayınları, İstanbul, 2004 (Tam metin)
[25] Nizamüddin Şâmi, Zafernâme, Çeviren: Necati Lugal, TTK Yayınları, Ankara, 1987; (Tam metin)
[26] İbn-i Haldun, Mukaddime, Çeviren: Halil Kendir, Yeni Şafak Yayınları, İstanbul 2004; (Tam metin)
[27] Ebu Bekr-i Tihranî, Kitab-ı Diyarbekriyye, Çeviren: Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001; (Tam metin)
[28] İdrîs-i Bidlîsî, Selim Şah-nâme, Haz.: Hicabi Kırlangıç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001; (Tam metin)
[29] Şeref Han, Şerefname; Kürd Tarihi, Çeviren: M. Emin Bozarslan, Deng Yayınları, İstanbul, 1998; (Tam metin)

13 Ekim 2014 Pazartesi

Öyle günlerde yaşıyoruz ki, hakikaten sinirlerimizin çok iyi test edildiği bir dönemdeyiz. Her gün televizyonlara çıkan birileri kendisinin Kürt olduğunu, Kürtlerin varlığının inkâr edildiğini, anayasada Kürt kimliğinin tanınması gerektiğini, yetmedi Türk kelimesinin de çıkarılmasını ve Kürtçenin de ana dil olarak tanınmasını istiyor. Bu hikâye dinleyenlere öyle masum geliyor ki, sade vatandaşlarımız değil, gazete haberleri ile dünyayı tanıyan sözde bazı aydınlarımız, onlara yaranmayı fırsat bilen sanatçılarımız bu taleplere az ya da çok hak veriyor. Hatta korkusundan sonradan tornistan yapanlar, kendisinden tiksinenler bile oluyor. Öte yandan son yıllarda devlet destekli hale gelen Kürtçülük hareketi karşısında gerçekleri bilen aydınlarımız ise gene kişisel korkular nedeni ile selameti susmakta buluyor. Önceki yazılarımdan birinde size Washington merkezli BipartisanPolicy Center düşünce kuruluşunun, Ekim 2013’de yayınlanan “Retorikten Gerçekliğe” başlığıyla ABD’nin Türkiye politikası üzerine bir raporundan bahsetmiştim. Eski ABD Ankara Büyükelçileri MortonAbramowitz ve EricEdelman’ın başkanlığında, Henry Barkey ve Michael Makovsky gibi isimlerin yazdığı bu raporda ABD’nin Türkiye ve başbakan Erdoğan’a bakışı yanında Kürt sorununa yaklaşımı da anlatılıyordu. O raporda bir şey dikkatimi çekti. Raporun sonunda yer alan sözlük (glossary) bölümünde Kürtlerle ilgili şöyle bir açıklama yapılmıştı; İran kökenli bir halk (Iranianpeople). İşin aslı Kürtlerin geçmişi ile ilgili hemen hemen tüm çalışmalar, hatta Kürt milliyetçilerinin çalışmaları bile Kürtlerin geçmişi ve tarihi ile ilgili bir sonuca varamamıştır. Neden varamamıştır? Kürt dediğimiz insanların kökleri nedir? Kürt tanımlaması gerçekte nereden gelmektedir? Bu konuyu “Kürtler Neden Devlet Kuramaz” isimli kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Devlet olmak için ‘millet’ olmak lazımdır. Kendilerini Kürt olarak ifade eden bu kişilerin talepleri ne kadar mesnetlidir. İşte bu makalede bunları bir kez daha sorgulayacağız.

Kürt Tarihi Tezi
Kürtler, tarihte hiçbir zaman bağımsız bir devlet olamamış, daima, o çevreye hâkim devletlerin yönetiminde kalmışlar, her dönemde bağımsız olmak için çeşitli güçlerin tahrik ve teşvikleri ile başkaldırmışlardır. Bugün Kürt adını alan topluluklar, tarihi gelişiminin bir sonucu olarak ağırlıkla Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört devlet arasında bölünmüş bulunmaktadır. Bazıları birkaç Kürt köyü nedeni ile bu ülkelere Ermenistan’ı da ilave etmektedir. Kürtlerin kökeni ve Kürtçenin ne kadar ayrı bir dil olduğu ile ilgili tartışmalar hala ucu açık ve tahminlere dayalıdır. Kürtlerin kökeni konusunda dil’e bakmak bir fayda sağlamamaktadır; Kürtçe’de biraz Arapça, biraz Farsça ve Türkçe dışında pek az sözcüğe rastlanmıştır. Kürtlerin farklı din ve mezheplere mensup olmaları (Sünni, Şii, Alevi, Nasturi, Yezidi, Keldani, Yakubi, Süryani, Yahudi, Yezidi, Hıristiyan gibi), farklı dil, lehçeler ve alt lehçeler konuşmaları onların bir arada yaşamasını ya da bir devlet olması için gerekli alt yapıyı sağlamamaktadır. Ortadoğu’da kendilerine Kürt adı verilen bir topluluk bulunduğu gerçek ise de, bu insanlar dil bakımından homojen bir durum arz etmemektedir. Kürtçe diye tanımlanabilecek ve tüm Kürtlerin ortak olarak anlayabileceği tek bir dil mevcut olmayıp, dört ana grupta çeşitli lehçeleri kullanmaktadırlar.Kürt tarihi yaratmaya çalışanlar romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler ve destan üretenlerdir.
Kürtlerin tarihi ve bir ulus oldukları ile ilgili iddialar temel olarak bir kaç kaynak referans gösterilerek yapılmaktadır. Bunlardan en önemlisi Şeref Han adıyla bilinen Bitlis beyinin “Şerefname” adlı elyazısının orijinali olduğu iddiası ile Rus ordusu için çalışan Fransız oryantalist François B. Charmoy tarafından çevrilen ve Saint Petersburg’da basılan kitaptır. Şerefname’yi Rus subayları sözde İran’daki el yazması eserler içinde bulmuş, Çarın hizmetinde olan Charmoy ise şekillendirmiştir. Kitabının pek çok bölümünde Charmoy, Kürtleri de bu kitaba dâhil etmek için bazı uydurmalar yapmış hatta intihalde bulunmuştur. Şerefname’yi çevirenler konar-geçer anlamındaki ‘Ekrad Taifesi’ ifadesini “Kürt Ulusu’ olarak tahrif etmişlerdir. Kısaca Batı, Ekrad’tan bir Kürt ulusu yaratmaya çalışmıştır. Rus ordusu içinde Ermeniler ile ilgili propaganda çalışmaları yapan ve daha sonra Kürt tarihi yazmakla görevlendirilen iki bilim adamı gerçekte ise Rus subayı olan Vladimir Minorsky ve Basili Nikitine tarafından yazılan kitaplar ise 1940 yılından sonra basılmıştır. Şerefname’den sonra en çok ilgi gören kaynaklardır. Doğu bilimcileri olan Minorsky ve Nikitine, Birinci Dünya Savaşı esnasında Rusların Basra’ya inme hedefleri için Kürtleri ayaklandırmaya çalışıyorlardı.

Siyasi Kürtçülük hareketinin ideolojik bir boyut olarak ortaya çıktığı 1898 yılından itibaren ‘Kürt Tarihi’ yaratma gayretleri de görülmeye başlanmıştır. Ancak, tarihte Kürtler ile ilgili en küçük bilimsel bir işaretin olmayışı yukarıda da ifade edildiği gibi V.Minorsky, Basile Nikitine, Mehrdad R. İzady, Cemşid Bender, Bilal Aksoy, Gürdal Aksoy gibi yerli ve yabancı araştırmacıları bir takım teoriler üretmeye sevk etmiştir. Bu nedenle Kürt tarihi çalışmaları bilimsel temelsizlik nedeni ile daha çok Kürtlerin yaşadığı kabul edilen coğrafyalarda yaşayan önceki ırklar ile bağlantı kurma arayışına yönelmiştir. Sonuç olarak, ortada herhangi bir geçerli kaynağa dayanmayan Kürt tarihi kurgusu vardır. Ancak, hiçbir Kürdolog henüz Kürtlerin kökenini bilimsel olarak kanıtlarıyla bulamamış, bu konuda sadece çeşitli iddialar ortaya atılmıştır. Kürtlerin kökeni ile ilgili ortak kanaat şu şekilde özetlenebilir. Kürtlerin atalarının Turanî kavimler olarak Zağros Dağları bölgesinden gelmesi M.Ö. 2. yüzyılda İskitler ile başlamış, M.S. 3. ve 4. yüzyılda Hunlar ile birlikte sürmüştür. M.S. 226’da güçlü Sasani İmparatorluğu’nun kurulması ile Orta Asya’dan gelen Turanî kavimlerin akınları kesilmiş ve Zağros Dağlarındaki Turanî kavimler burada bulunan İrani kavimleri ile karışmaya başlamıştır. Zağros Dağlarında yerleşik bulunan İrani kavimler Lor ve Lekler ile karışarak büyük ölçüde ırk ve dil değişimine uğramışlardır. Böylece günümüzün Kürt halkının ilk tohumları atılmıştır. Zağros Dağları Mezopotamya’nın doğu sınırı olması nedeni ile çok sayıda Bizans-Sasani savaşına sahne olmuş ve bu savaşlar Kürtlerin dağlarda yerleşmesine yol açmıştır.

Kürt, Kürdistan ve Kürt Edebiyatı Yaratma Gayretleri
Tarihte Kürt sözcüğünün geçtiği ilk eser Arap gezgin Mesudi’nin seyahatnamesidir (M.S.943). Mesudi, ilgili bölümde şunları yazar: “Kürtlere gelince, insanlar onların kökeni konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.” Mesudi’den 650 yıl sonra Şerefname’de de aynı soy tartışmasına girilecek ancak Kürtlerin soyu bulunamayacaktır. Şerefname’de hiçbir şekilde ‘Kürdistan’ ve ‘Kürt’ kelimeleri geçmez. Hitit döneminden Türk fethine kadar Kürdistan terimi olmadığı gibi Selçuklu döneminde de Anadolu coğrafyası üzerinde böyle bir tespit ve terim mevcut değildir. İlhanlılar döneminde İran-Irak sınırındaki Cibal denen dağlık bölge Kürdistan olarak anılmakta idi. Osmanlı döneminde ise Tanzimat sonrası idari değişikliğe kadar 500 yıllık bir evrede resmi kayıtlarda Kürdistan diye anılan bir bölge söz konusu değildir. Osmanlı fermanlarında yer alan Kürdistan ifadesi bir coğrafya olmaktan çok eyalet, sancak, kaza gibi idari birimler içinde yer almış izafi bir terimdir. Bugünkü adlandırma tamamen 19. yüzyılın bir kurgusudur.Kürdistan, Selçuklu Sultanı Sancar tarafından kullanılmış, bugünkü İran ve Irak bölgesinde bulunan Zağros’ta doğrudan merkeze bağlı bir eyalettir. Bu eyaletin valisi de Türk’tür, Kürt değildir.Kürdistan terimi. “Kürdistan” yine “ekrad”dan türetilmiş, dağda yaşayan, konar-göçer kabilelerin mekânı anlamında kullanılmıştır. Bunun böyle olduğunu Evliya Çelebi’nin seyahat notlarını okurken daha iyi anlamaktayız.

Kürtler için tarih yaratma çabası onlara ayrı bir dil yaratma çabası ile paralel olarak yürümüştür. Tarihsel olarak “Kürt” adı yoktur, yani Kürtçede Kürt’ün anlamı bulunmamaktadır, bu tür gayretler son iki yüzyılın ürünüdür.Bugün konuşulan Kürtçenin, Farsçanın bir lehçesi olduğu kanıtlanmıştır, Kürtçe, bağımsız bir dil değil, Fars dilinin bir şubesidir. Kürtler, yaşadıkları ülkeye göre Latin, Arap ve Kiril harfleri kullanmakta, ortak bir alfabeleri bulunmamaktadır. Anadolu’daki Kurmançi dışında İran, Irak, Suriye gibi ülkelerde Gorani, Badinani ve Sorani lehçeleri kullanılmaktadır. Zazalar ve Aleviler Kürt değildir. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt nüfusu esasen Şah İsmail’in Anadolu’ya yönelik çabalarını engellemek için Yavuz tarafında sınır boylarına yerleştirilmek üzere Irak’tan getirilen Kürt gruplardır. Bu dönemden sonra pek çok Türk beyliği Kürtlere karışmıştır. Diyarbakır, bir Kürt şehri değildir. Diyarbakır (Diyar-ı Bekir) ismi şehri işgal eden Arap aşireti lideri Bekir bin Vali’den gelmektedir. Yakın zamana kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk nüfusu daha fazla idi. Doğu Anadolu’daki pek çok Türkmen ve Ermeni köyü etrafındaki Kürt aşiretlerinin etkisi ile zamanla Kürtçe lehçelerini kullanmaya başlamış ve kendini Kürt sanmaya başlamışlardır.

Kürtlerin dili ve edebiyatı diye tanıtılan eserler de çalıntı ya da tahrifat yapılarak günümüze gelmiştir. Çünkü ellerinde, Kürtçe dedikleri dil veya lehçe ile yazılmış metinler yoktur. En eski denilen metinler bile 1700’lü yıllara kadar geri gider. Kaldı ki 1700 ile 1900 arasında Kürtçe eser sayısı 50’yi, yazar sayısı 10’u bulmaz. Kürtçülerin tek övünç kaynağı olan en ünlü eser Mem-u Zin (Mem o Zin) adı verilen destandır. Ahmede Hani tarafından 1968 yılında yazılan eserin orijinal metin yoktur. Ancak, Mem-u Zin’in, Türk Destanı Mem-i Alan’dan bir derleme olduğu ortaya çıktı. Şerefname’de anlatılan hikâyeleri ve efsaneleri de daha sonra Kürtçüler, Kürt efsaneleri olarak adlandırmışlardır. Bu efsaneler Türk, Fars ve Arapların kendi ulusal efsaneleridir. Kürtçülerin diğer bir büyük tahrifatı tarihte Büğdüz Aman olarak geçen Oğuz beyinin adının Boğdaz Ermene olarak değiştirilmesidir. Böylelikle Aman yerine Ermene kelimesi geçirilmiş ve Ermeni bağlantısı kurulmuştur. Kürtçülerin diğer bir gayreti ise Selahaddin Eyyubi’yi Kürt gibi göstermektir. Eyyubilerin kökeni olarak gösterilen Divin, bir Türk kentidir. Kentin halkı Arşaklı Türkleridir. Oğuz Türklerinin Kınık Boyu’ndan Selçuklular Doğu Anadolu’ya ve Azerbaycan’a geldiklerinde, bölge zaten diğer Kıpçak ve Oğuz boyları tarafından Türkleştirilmişti.

Kürtçülük Faaliyetleri
11. ve 12. yüzyıllar, Selçuklular ile birlikte Azerbaycan, Anadolu, Suriye, Mezopotamya gibi bölgelerin birer Türk yurdu olmasına tanıklık etmiştir. Özellikle Azerbaycan ve Doğu Anadolu’nun bir bölümü bu yüzyıllarda Türkmen boylarının toplanma sahası görünümündeydi. 11. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren başlayan büyük Oğuz göçü ve Türk hâkimiyeti siyasi istikrarı sağlamış ve bu coğrafyaya yeni bir kimlik kazandırmıştır. Bu yeni kimlik “Türk Kimliği”dir. 11. yüzyıldan itibaren bölgedeki Türk kimliği ve Türk damgası Küçük Asya’nın etnik, siyasi, kültürel ve ekonomik yapısını şekillendirmiş ve bu yapı günümüze kadar gelişerek, özünden bir şey kaybetmeden devam edip gelmiştir. Anadolu’nun, Kafkasya’nın, Mezopotamya’nın velhasıl Orta Doğu’nun bu siyasi yapısı içinde “Kürt” adı altında toplanan unsurlar tamamen Türk tarihinin tabii seyri içinde yer almışlardır. 1826-1828 yıllarındaki İran-Rus Savaşı sonunda yapılan Türkmençay anlaşmasıyla İran'da Kürt nüfusunun bulunduğu topraklar Rus egemenliği altına girdi. Hemen akabinde Ruslar, Kars ve Ardahan'ı da işgal ettiler. Böylece Avrupa o dönemki müttefiki olan Osmanlı dolayısıyla Kürt nüfusu ile karşılaştı. Rus yetkililer İran ve Osmanlı'ya karşı Kürt kartını kullanabilmek için tarihin ilk Kürdoloji çalışmalarını başlattılar.

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Türkler ve Kürtler kendilerini Sünni Müslüman olarak görüyor, etnik milliyetçiliğe pek rağbet etmiyorlardı. Başkent İstanbul’da yaşayan bazı Kürtlerin ayrılıkçı düşünceleri 20. yüzyıl ile başladı. 2. Meşrutiyet'in getirmiş olduğu özgürlük ortamında Kürtçülük akımının temellerini kökünden değiştirip emperyalist güçlerle dirsek temasına sokacak olan dernekler ve fikir kulüpleri ortaya çıktı. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na sadık kalmışlardı. Savaşın hemen ardından bir grup Kürt, kendilerini Anadolu’daki direniş hareketiyle özdeşleştirdi ve onu destekledi. Musul Sorunu döneminde birbiri ardınca ortaya çıkan ve tamamen emperyalizmin bir oyunu olan Kürt hareketlerinin, Anadolu’da 1938’den sonra büyük çapta durduğu ve sakinleştiği görülür. 1961 Anayasası’nın getirdiği hak ve özgürlükler ise sadece sol düşüncenin değil önce sol düşünce içinde olmak üzere Kürtçü hak ve tanınma taleplerinin dile getirildiği kanallar ortaya çıkardı.

1971 yılında Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Kürtçü faaliyetleri nedeni ile kapatıldı. 1975-1980 yıları arasında Türkiye’de solun aşırı derecede bölünmesi Kürt solunu da etkiledi. Böylece, Özgürlük Yolu (Sovyetik), Kawa (Maoist), Rızgari (Sovyet-Çin bölünmesinden bağımsız) gibi örgütler ortaya çıktı. PKK da, Marksist-Leninist bir örgüt olarak aynı dönemde kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde günümüze kadar devam eden Kürtçü bölücülük faaliyeti, kuruluşu aslında 1973 yılına kadar geri giden ancak eyleme geçtiğini 1978 yılında açıklayan PKK terör örgütü faaliyetleri ile başladı. Kürtlerin yaşadığı sorunlar ve acılarda özellikle Kürt aydınının sorumluluğu büyüktür. Çünkü bu aydınlar, yanlış bilgilendirmeler ve propagandaların etkisi ile kendi soydaşlarına, içindeki yaşadıkları hükümetlerine ihanet etmenin acı sonuçlarını hala toplumumuza yaşatmaktadırlar.Kürt kardeşlerimiz, son dönemde Kürtlerin ayrı bir millet olarak inkâr politikası ile karşı karşıya olduğu, Cumhuriyetin kurulmasında Kürtlerin payı ve haklarının verilmediği, Kürtlere temel haklarının (kimlik, ana dilde eğitim vb.) olmadığı gibi savlarla kendi ülkelerine düşman edilmeye, ayaklanmaya teşvik edildi.

Ortadoğu bölgesinde ağırlıklı olarak dört devletin sınırları içinde yaşayan ve çeşitli din, mezhep, dil ve kültüre sahip Kürtler, 1800’lü yıllardan bu yana maalesef bölge ile ilgili çeşitli menfaatleri olan birçok devlet tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda kullanılmışlardır. Bunların gerçekliği, ilgili devletlerin bugün tamamen açılan devlet arşivlerinde açıkça görülmüştür. Kürtlerin bu devletlerde genelde feodal bir yapı, aşiret ve kabile benzeri içe kapalı toplum yaşantısı içinde bulunmaları da, reislerinin kendi menfaatleri doğrultusunda aşiret mensuplarının ve masum insanları kullanılmasına ve sonuçta büyük zararlar görmelerine neden olmuştur.Yaşadıkları bölgeler ve devletler itibariyle genelde nispeten sarp ve dağlık arazi kesimlerinin seçilmesi, o bölgelerdeki diğer etnik yapılara ilave olarak Kürtlerin de sosyal, ekonomik ve eğitim alanlarında gelişimlerini engellemiş, bu bölgelere devletlerin siyasi nedenlerle veya coğrafi şartların dikte ettirdiği zorluklar nedeniyle yaptığı yatırımlar yeterli seviyeye ulaşmamıştır. Bu hususlar, Kürtlerin içinde yaşadıkları devletlere ve hükümetlerine duyduğu güvenin azalmasında, başka devletler tarafından istismar edilip kullanılmalarının başlıca malzemesi olmuştur.

Sonuç Yerine
Bugün Anadolu topraklarında yaşayan Kürt kardeşlerimizin büyük çoğunluğu bağımsız bir devlet peşinde değildir. Bu ülkenin bir ferdi olarak birlikte yaşamaktan mutlu ve devletine bağlı kişilerdir. Onların sorunları daha çok ekonomik ve sosyaldir. Bunun için de öncelikle güvenlik sorunu halledilmelidir. Güvenlik sorunu ise onları kalkan yaparak sözde bağımsız bir Kürt devleti kurma peşinde, kendi siyasi emelleri peşinde koşan terör örgütü ve siyasi uzantılarından kaynaklanmaktadır. Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma hayali, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak bu coğrafyada yaşayan herkese bugüne kadar olduğu gibi acılar çektirmeye devam edecek bir gayrettir. Bunun nedenlerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz;

- En başta da söylediğimiz gibi devlet olmak için millet olmak lazımdır. Farklı ülkelerde yaşayan Kürtler için ayrı bir ırk, ortak bir dil ve hatta din ve tarihten bahsetmek mümkün değildir. Irak, Suriye, İran ve Türkiye Kürtlerinin bir arada yaşaması ve ortak bir kültürü paylaşması mümkün değildir. Irak’ın kuzeyindeki Barzani örneğinde görüldüğü gibi diğer ülkelerdeki Kürtler ile iletişim kurma zorluğunun da ötesinde biri diğerini kendi bölgesinde istememektedir.
- Uluslararası konjonktür dört devletin sınırlarının arasında ayrı bir Kürt devletine hiçbir zaman müsaade etmeyecek, böyle bir boşluk her zaman baskın olan komşu devletlerden biri tarafından doldurulacaktır. Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi ABD’nin bölgesel çıkarları ve bölgedeki petrolü çekmek için suni olarak oluşturulmuş, geçici bir Amerikan adasından başka bir şey değildir. Batılı güçlerin bir Kürt devleti kurma illüzyonu, bu çıkarlardenkleminin geçmişte olduğu gibi tuzağıdır.

- Bugün Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı bağımsız bir Kürt devleti hayali ile etkilemeye çalışan PKK ve siyasi uzantılarının tasfiye olması daha önce de yapıldığı gibi çok zor değildir. Terörle mücadeleye dönülmesi halinde, Irak’ın kuzeyine yapılacak orta ölçekli bir harekât bile 1990 öncesi ve 1994-1995 yıllarında olduğu gibi PKK’nın kısa sürede bir kez daha tasfiyesini sağlayacaktır. KCK operasyonlarında görüldüğü gibi devleti istihbaratı uyumamakta, PKK’ya siyasi yollardan destek olanları da aynı akıbet beklemektedir.

- Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı olduğu ve zamanı gelince bu hakkı kullanacakları yönündeki uluslararası hukuka yönelik beklentiler de boştur. Bu hak 1970’li yıllara kadar sadece sömürge durumuna düşmüş ülkelere tanınmıştır. BM düzenlemeleri her şeyden önce devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı esasına göre yapılmıştır. Bunun istisnası devletin ancak söz konusu insan grubuna farklı muamele yapmasıdır ki, Türkiye için bu hiçbir zaman söz konusu olmamıştır.

1920’li yıllardan itibaren Kürtlerin yaşadığı dört ülkeden demokrasi ve insan hakları açısından en gelişmiş devlet olan Türkiye’de, etnik kökeni Kürt olan vatandaşlarımızın gerek anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler ve gerekse insan hakları konusunda tanınan haklar ve esaslar nedeniyle ekonomik, siyasi ve sosyal haklar anlamında en gelişmiş Kürt nüfus oldukları görülmektedir. Kürt etnik kökenli vatandaşlarımız Türkiye’de azınlık veya ayrı bir yerli halk değil, bu devletin kurucu asli unsurlarından birisi olarak Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir. Kürtlerin en fazla özgür olduğu, en iyi eğitim aldığı, en rahat ettiği ve ülke yönetiminin her kademesinde görev aldığı tek ülke Türkiye’dir. Hepimiz, Türkiye Cumhuriyetinin eşit haklara sahip vatandaşları olarak, kimsenin ırkını, dinini, inancını hor görmeden ve onu ötekileştirmeden, kendi kültürlerini de muhafaza ederek, ortak bir gelecek ve karşılıklı hoşgörü ve barış anlayışı içinde bu devletin geleceği için birlikte neler yapabiliriz, bunun için çalışmalıyız. Bu, takip edilecek tek rasyonel ve demokratik yoldur. Biz, Türkler ve Kürtler, et ve tırnak gibi bin yıldır birlikte yaşamız aynı tarih ve kültürü paylaşmış bir milletiz. Ziya Gökalp’in 1922 yılında dediği gibi; “Hangi Türk Kürtleri sevmiyorsa Türk değildir, hangi Kürt Türkleri sevmiyorsa Kürt değildir.”