Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2016 Cumartesi

11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç 


Türk Devrim'i, 20.yüzyılın niteliğini tam olarak kavrayamayan, politik yetersizlik içindeki dar bir kadroyla gerçekleştirildi. Devrim'e önder olarak katılanlar içinde, girişilen işin gerçek boyutunu kavrayanlar küçük bir azınlık durumundaydılar. Mustafa Kemal dışında; çağın koşullarını, geçerli dünya düzenini, bu düzenin ekonomik-politik dayanaklarını, emperyalizmi, ulusal bağımsızlığın önemini anlayan ve bu anlayışa uygun politika geliştiren insan çok azdı. Devrim'in kuramcı ve uygulamacısı tek başına Mustafa Kemal Atatürk'tü. Kurtuluş Savaşı'na katılıp yararlılıklar gösteren Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar gibi önde gelen komutanlar, kendilerini tanzimat batıcılığının etkisinden kurtaramıyor; önem ve boyutunu tam olarak kavrayamadıkları devrim atılımlarından ürküyorlardı.

Kazım Karabekir'in Genel Başkan, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar'ın Başkan Yardımcısı,Ali Fuat Cebesoy'un Genel Sekreter olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1924'de kuruldu ve devrim atılımlarına hazırlanan Mustafa Kemal'e karşı muhalefet başlattı. Kurucuları anti-emperyalist bir savaşın komutanları olmasına karşın, parti programı, bugünkü IMF isteklerine benzer ekonomik yaklaşımlar içeriyordu. Londra'da yayımlanan ve Kurtuluş Savaşı'na karşıt yayınlarıyla öne çıkan 'Times' gazetesi 14 Kasım 1924 tarihli sayısında, bu 'yeni' partiyi, 'Mustafa Kemal'in her adımını' eleştirdiği için kutlamış ve Türkiye'deki "İngiliz çıkarlarının korunması" umutlarını bu partinin başarısına bağlamıştı. Fırka programında şunlar söyleniyordu: "...Parti, limanlara giriş ve çıkışta alınan gereksiz gümrük vergilerinin derhal kaldırılmasını savunur... İç ve dış transit ticaretinin gelişmesini önleyen tüm kısıtlama ve engeller kaldırılacaktır. Ulusal sanayinin korunması için getirilen kısıtlamalar kaldırılacak, ithalattan alınan gümrük vergileri azaltılacaktır. Ekonomiyi yeniden inşa etmenin zorunluluğu karşısında, yabancı sermayenin güvenini kazanmaya çalışılacaktır. Her türlü tekelin, bu arada devlet tekellerinin de çoğalmasına karşı çıkılacaktır. Merkezi yönetim biçimi yerine, yerel yönetimler gerçekleştirilecektir. Ülkede liberalizm uygulanacak, devlet küçülecektir. Halkın dini inançlarına saygı gösterilecektir..."

Rauf Orbay, 1924 yılında Meclis'te yaptığı konuşmada Cumhuriyet ilanı ile hilafetin kaldırılmasından başka herhangi bir devrim henüz yapılmamış olmasına karşın; "Devrimler bitmiştir. Devrim sözü sermayeyi ürkütüyor" demişti. 1924'de Başbakan, 1930'da da Serbest Fırka'nın Başkanı olan Fethi Okyar da benzer düşüncede bir kişiydi. Meclis'te, birçok yasa, tutucu milletvekillerinin ikna edilmesiyle çıkarılıyordu. İsmet İnönü, verilen görevi başarıyla yerine getiren iyi bir uygulamacıydı, ama düşünce yapısı olarak emperyalizmi kavrayamamış bir tanzimat aydını'ydı. Türk Devrimine önderlik edebilecek, sosyal, ekonomik, tarihsel kültüre ve anti-emperyalist bilince sahip değildi.

Devrimlerin gerçekleştirilmesi, Türk halkının Mustafa Kemal'e gösterdiği güvene, devrimci kararlılığına, örgütsel yeteneğine ve sahip olduğu yüksek bilinç düzeyine dayanıyordu. Devrimci kararlılığından ödün vermiyor, ülkenin gerçek kurtuluşu için sonuna dek gideceğini söylüyordu. 3 Mart 1925'de parti gurubunda yaptığı uzun konuşmasını şu cümleyle bitirmişti "Devrimi, başlatan tamamlayacaktır."

Devrim, kendisini koruyacak kadroları tam olarak yetiştiremeden, Atatürk 1938 yılında öldü. Atatürk'ün yerine, "en uygun kişi" olarak İsmet İnönü getirildi. İnönü'nün, 1938-1950 arasındaki, "milli şef" konumu ve geniş iktidar yetkileriyle sürdürdüğü yönetim dönemi, Atatürkçü politikanın temel ilkeleriyle çelişen uygulamaların yer aldığı bir dönem oldu. Atatürkçülükten geri dönüş süreci, yaygın bir kanı olan 1950'de değil, bu dönemde başladı.

*

Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra, 11 Kasım 1938'de toplanan TBMM, İsmet İnönü'yü oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçti. Önderini yitirmenin acısını yaşayan Türk halkı bu atamayla fazla ilgilenmedi ve seçimi genel olarakDevrim'den Ödünler 1938-1950 uygun buldu. İsmet İnönü, usulen istifa etmiş olan Celal Bayar'ı hükümeti kurmakla yeniden görevlendirdi. Ancak, kurulan yeni hükümette önemli iki değişiklik vardı. İçişleri BakanıŞükrü Kaya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Araş yeni hükümette yer almıyordu. Cumhuriyet devrimlerinin uygulamasında, en önde görev almış bu iki önemli bakana,İnönü'nün isteği üzerine hükümette görev verilmemişti.

1939 Martı'nda, milletvekili adaylarının tümünü İnönü'nün seçtiği erken genel seçimler yapıldı. Aday belirlemede kullanılan ölçüt ve seçilen adayların niteliği, Atatürk dönemi uygulamalarında değişiklik olacağını gösteriyordu. Atatürk'ün güven duyup uzun yıllar birlikte çalıştığı devrimci kadro milletvekili yapılmamıştı. Buna karşın, Cumhuriyet devrimlerini kavrayamayıp Atatürk'le siyasi çatışma içine giren, Terakkiperver Fırka kurucuları dahil, muhalif unsurlar Meclis'e alınmıştı. Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapan ve ilk inkilap tarihi derslerini veren Prof.Hikmet Bayur'un Atatürk'ün ölümünden sonraki uygulamalar için görüşleri şöyleydi:"... Atatürk ölür ölmez, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Mesela, Atatürk'e bağlı olan bizleri İnkılâp derslerinden aldılar. Kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı."

*

Atatürk'ün yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, açıkça söylenmeyen ve yazılmayan ancak davranış biçimleriyle ortaya konulan sistemli bir politikaya dönüştürüldü. Bu politikanın somut sonucu; devlet politikalarında Atatürk veAtatürk dönemiyle "araya mesafe koyma" eğilimiydi. İnönü, "milli şef"ti ve herşeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler günün gereklerine uymak durumundaydılar. Atatürk'ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Onlarla birlikte görünmek, devlet katında, yükselmeyi önleyen bir olumsuzluk haline gelmişti.

1939-1950 arasındaki 12 yıl, Kemalist atılımların durdurulduğu, geri dönüş sürecinin başladığı, çelişkilerle dolu bir geçiş dönemidir. Etkisini henüz yitirmemiş olan devrim ilkeleriyle, geri dönüş uygulamalarının iç içe geçtiği bu dönemde, Batı'yla uzlaşılmış, ve yeniden emperyalizmin etki alanına girilmiştir. İngiltere ve Fransa'yla 1939'da imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması, yoğunlaşarak günümüze dek gelen bu sürecin başlangıcı olmuştur.

İsmet İnönü 1960'larda, Abdi İpekçi ile yaptığı bir konuşmada şöyle söylüyordu; "Demokratik rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş oluyorduk." Değerlendirmedeki dikkat çekici yan, "büyük otorite ile büyük reformların yapılması döneminin" yalnızca değişmiş olması yönündeki saptama değil, "değişmesi gerektiği" yönündeki kabuldür. Burada devrimci dönemin, nesnel koşullar nedeniyle sona erdiği değil, devrimcilikten vazgeçildiği söyleniyor. Oysa Kemalist düşünce ve eylem, sürekli devrimi kabul ediyor ve "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz" "Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur" diyordu. Görüşler arasındaki niteliksel karşıtlık, dünya görüşlerine dayanan yapısal bir farklılık mıydı, yoksa zaman içinde yeni koşulların neden olduğu düşünce değişikliği miydi ? Bu sorunun yanıtını, İsmet İnönü'nün, Mustafa Kemal'e 1919 yılında, henüz İstanbul'da iken yazdığı mektupta aramak gerekir; "Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir."

*

Atatürk'ün ölümünden yalnızca altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939'da İngiltere, 23 Haziran'da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine, bu anlaşmalarla ilgili olarak, "Türkiye'nin bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine verdiğini" söyledi. Deklarasyonlara göre taraflar; "Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı" kabul ettiler. Anlaşma üzerine İngiltere Başbakanı Arthur ChamberlainAvam kamarasında yaptığı konuşmada "erkek millet" diye Türkiye'yi övdü. Alman gazeteleri ise "Nankör Millet Türkiye" başlıklarıyla çıktı. Bu iki deklarasyon, daha sonra 19 Ekim 1939 tarihinde "Üçlü İttifak Anlaşması" haline getirildi. Bu anlaşmanın yapıldığı günlerde, İngiltere ve Fransa, Almanya ile savaş halindedir ve 2.Dünya Savaşı sürmektedir.

Kemalist politikalardan ilk ödün, Atatürk'ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda verilmiş, 15 yıl önce savaşılan Batı'yla ittifak içine girilmişti. Oysa Atatürk, bağımsızlığa özen gösterilmesini, özellikle Batı'yla ittifak anlaşmaları yapılmamasını istemişti. Ölümüne yakın "Türkiye tarafsız kalmalıdır, bir ittifak içine girmemelidir'" diyerek vasiyet niteliğinde önermelerde bulunmuştu. Ancak, yerine geçenler, ölümünden yalnızca 6 ay sonra, Batı'yla ittifak anlaşmaları imzalamışlardı.

İttifak Antlaşması yapılan İngiltere, 1918'de "Türkiye'yi yok etmeye kararlı olduğunu" açıklıyor, "Türklerin vahşi talancılar olduğunu" ve "Anadolu'dan uzaklaştırılacaklarını" söylüyordu. 1930 yılına dek süren Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyor ve Musul'u almak için, Türkiye karşıtı her türlü eylemin içinde yer alıyordu. Türkiye böyle bir ülkeyle, hem de dünya savaşı sürerken ittifak anlaşması yapıyordu. İngiltere ve Fransa ile yapılan 1939 üçlü ittifak anlaşması, hem anti-Kemalist sürecin başlangıcı, hem de buna bağlı olarak Türkiye'nin tekrar Batı'nın etkisine girmesinin kabulü anlamına geliyordu.

*

Oysa Mustafa Kemal, Batı'nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini her yönüyle ele almış, Batı'yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişkiye girmemişti. Kurtuluş Savaşı'nın en zorlu günlerinde, 1921 sonlarında şunları söylüyordu: "İlkbahara kadar üç ay içinde bu silahları elde edemezsek diplomasi kanallarıyla bir çözüm yolu aramak zorunda kalacağız. Bunu arzu etmiyorum. Biliyorum ki Batı ile uyuşma, Türkiye'nin kaçınılmaz olarak kökleştirilmesi anlamına gelecektir." Bu sözler, savaşın olanaksızlıkları ve silah ihtiyacının yarattığı gerilimlerin duygusal dışa vurumları değildir.

Aynı yıl, Türk Kurtuluş Savaşı'nın uluslararası boyutunu açıklarken şunları söylemiştir: "Bana göre Türkiye, Doğu ve Batı Dünyası'nın sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum, bir yanı ile yararlı iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı emperyalizminin Doğu'ya yayılmasını durdurabileceğimiz için, Türkiye'yi öncü olarak gören bütün Doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan, bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü, Doğu'ya yönelen saldırıların bütün ağırlığı, öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. Türk halkı bu konumu ile gurur duymakta ve Doğu'ya karşı bu görevi yerine getirmekten mutlu olmaktadır."

Mustafa Kemal, Türk Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalist niteliğini tüm boyutlarıyla saptar ve saptamalarını eyleme dönüştürür. Batı emperyalizmi için şunları söyler: "Biz, Batı emperyalizmine karşı yalnızca kurtuluşumuzu sağlamak ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla Türk milletini emperyalist politikalarına araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz."

ABD Türkiye'ye Yerleşiyor

ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan Batı dünyasının yeni lideri olarak çıktı. Savaşın gerçek galibi, "gelişmenin, barışın ve demokrasinin" temsilcisi olarak "göz kamaştıran" bir varsıllığa sahipti. Onunla iyi ilişkiler kurmak, dost olmak ve yardımına "hak kazanmak", "hür dünyaya" katılarak, "özgür ve uygar" olmanın, kaçırılmaması gereken fırsatıydı. Dünyanın önemli bir bölümü böyle düşünüyordu. ABD ve Amerikan yaşam tarzı, tüm dünyayı saran bir modaydı.

Oysa bu "moda"nın arkasındaki gerçek, yoksul ve güçsüze yaşam şansı vermeyen genel, yaygın, örgütlü ve zora dayanan yeni bir dünya sistemiydi. Bu sistemin ekonomik ve politik amaçları içinde; azgelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme, ulus çıkarlarına sahip çıkma ya da bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlara yer yoktu. Yeni düzen, bunları yok etmek üzere geliştirilmişti.

Türkiye, Yeni Dünya Düzeni'ne katılmada dünyadaki bütün azgelişmiş ülkeler içinde en 'istekli' ülke oldu. Daha 20 yıl önce, emperyalizme karşı, dünyadaki ilk başkaldırı hareketini başarmış olan bir ülkenin bu durumu, gerçek anlamda bir ulusal dramdı. Kemalist mirasın açıkça reddedilmesiydi.

1939 Üçlü İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batı'ya bağlanma süreci, savaşın bitmesi ile olağanüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmemesine karşın, ABD'nin isteği üzerine 'çok particiliği' kabul etti ve 24 Ekim 1945'te kurulan Birleşmiş Milletler'e girdi. BM'den sonra kurulan hemen tüm uluslararası örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye oldu. 14 Şubat 1947'de Dünya Bankası, 11 Mart 1947'de IMF, 22 Nisan 1947'de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948'de Marshall Planı, 18 Şubat 1952'de NATO, ve 14 Aralık 1960'da OECD'ye katıldı. Bunlardan başka, sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB'ne açtı. IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye'nin katıldığı tüm uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batı'ya bağımlılığın arttırılması ve egemenlik haklarının törpülenmesiydi.

*

ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, daha savaş bitmeden 23 Şubat 1945'te imzalanan anlaşmadır. Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma, TBMM'nde 4780 sayıyla yasalaşmıştır. Anlaşmanın temel özelliği; adının "Karşılıklı Yardım Anlaşması" olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıdır. Anlaşmada, koruyucu hükümler olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil, hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD'nin "hakları" koruma altına alınmaktadır. Anlaşmanın 2.maddesi şöyledir: "T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ne temin edecektir." Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması elbette mümkün değildir. T.C. Hükümeti, ABD'ne hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.

İkinci anlaşma, 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen bir kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü, dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve geri götürülmesi pahalı olan, eskimiş savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye'ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Bu anlaşma, Türkiye'yi her yönden bağımlı hale getirecek anlaşmalar dizisinin öncülerindendi ve ulusal güvenliğe zarar veren ağır koşullar içeriyordu.

Anlaşma'nın birinci bölümünde, "T.C. Hükümeti, ABD Dış Tasfiye Komisyonunun Türkiye dışında satışa çıkardığı, kullanım fazlası malzeme ve donatımlardan, ihtiyaçlarına denk düşenleri satın almak istediğinde, bu alımın 10 milyon dolarlık bölümü için, iki hükümet aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir" deniliyor ve koşullar sıralanıyordu. I. ve III. alt maddelerinde, borç olarak verilen 10 milyon doların, geri ödeme biçimi belirleniyordu: "Birleşik Devletler, faiz dahil taksitlerin resmi rayiç üzerinden Türk Lirası olarak ödenmesini de isteyebilecektir. Türk Lirası ödemeler, T.C. Merkez Bankasında özel bir hesaba yatırılacak ve Birleşik Devletlerin arzusuna göre; kültürel, eğitimsel ve insani amaçlara ya da Birleşik Devletler tarafından Türkiye'de kullanılan memurların harcamalarına tahsis edilecektir."

ABD, bu anlaşmayla çok yönlü kazançlar elde etmektedir. Elindeki savaş artığı malzemeyi satmakta, Türkiye'yi bu malzemelere ait yedek parça bağımlısı haline getirmekte ve Türkiye'de faaliyet gösterecek personelinin giderlerini Türkiye'ye karşılatmaktadır. Bu işler için hiçbir masraf yapmamaktadır. Kültürel, insani ve eğitimsel faaliyetlerin ne anlama geldiği, bugün daha iyi görülebilmektedir. Kimlere ya da hangi örgütlere ne miktarda ve ne amaçla yapıldığını yalnızca Amerikalılar'ın bildiği yardımlarla, ABD Türkiye'deki gücünü hızla arttırmış, toplumun her kesiminden kendisine bağlı insan yetiştirmiştir.

Anlaşmanın ikinci bölümünde de Türkiye için kabul edilemez nitelikte hükümler vardır. İkinci bölümün birinci maddesi şöyledir; "ABD Dış Tasfiye komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı, ilgili mümessiller arasında görüşülecektir. Türk Hükümeti malzemeyi bulunduğu yerden ve bulunduğu gibi alacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye'ye geçmeyecek, ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir."

Anlaşmaya göre Türkiye, satın almak istediği malzemeyi yerinde nasılsa, kırık, bozuk işlemez ya da tamire muhtaç olsa da alacak, ABD bozukluklar için herhangi bir yükümlülüğe girmeyecektir. Ayrıca satın alınan malzemenin mülkiyet hakkı Amerikalılar'da kalacaktır. Çünkü 23 Şubat 1945 tarihli ilk anlaşmanın 5.maddesine göre Türkiye, ABD Başkanı gerek görürse, bu malzemeleri, parası ödenmiş olsa da geri vermeyi kabul etmiştir.

Anlaşmanın imzalandığı 1947 yılında, Atatürk'ün "en yakın çalışma arkadaşı" İsmet İnönüCumhurbaşkanıdır. O günlerde devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu vardır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının ardından 25, Atatürk'ün ölümünden ise sadece 9 yıl geçmiştir.

*

12 Temmuz 1947'de imzalanan Askeri Yardım Anlaşması "Karşılıklı Yardım Anlaşması"nın doğal uzantısıydı ve 1952'de imzalanacak olan NATO'yla ilgili, ikili ve çok taraflı anlaşmaların ön hazırlığı niteliğindeydi. Belirgin özelliği, önceki anlaşmalarda olduğu gibi, ABD'nin belirleyici olmasıydı. Anlaşmanın 2. maddesi şöyleydi: "Türkiye Hükümeti yapılacak yardımı, tahsis edilmiş bulunan amaç doğrultusunda kullanabilecektir. Birleşik Devletler Başkanı tarafından atanan... misyon şefi ve temsilcilerinin görevlerini serbestçe yapabilmesi için, Türkiye Hükümeti her türlü tedbiri alacak, yardımın kullanılışı ve işleyişihakkında istenecek olan her türlü bilgi ve gözlemi, her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır."

Bu anlaşmanın ne anlama geldiğini, Türkiye 17 yıl sonra karşısına çıkan somut ve acı bir gerçekle öğrenecektir. Kıbrıs bunalımında, Kıbrıslı Türkleri korumak için son çare olarak yapılması düşünülen askeri harekat, ABD tarafından, bu anlaşmanın 2. ve 4. maddeleri gerekçe gösterilerek önlenmiştir. ABD Başkanı Johnson, o zaman Başbakan olan İsmet İnönü'ye ünlü mektubunu göndermiş ve bu mektupta şunları yazmıştı: "Bay Başkan, askeri yardım alanında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında yürürlükte olan iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda var olan, askeri yardımın veriliş hedeflerinden başka amaçlarla kullanılması için, Hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu koşulu tamamen anlamış olduğunu, çeşitli kereler, Birleşik Devletler'e bildirmiştir. Var olan koşullar altında, Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından verilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına, Amerika Birleşik Devletlerinin izin vermeyeceğini, size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim."

İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal

ABD, anlaşmalarda kendince eksik gördüğü konuları, Türk Hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Örneğin; "Askeri Kolaylıklar Anlaşması"mn imzalandığı gün, ABD bir nota vermiş ve bu nota Türk Hükümetince hemen kabul edilmiştir. Amerikan personeline, diğer NATO ülkelerinde olmayan ayrıcalıklar tanıyan bu nota, TBMM'nin gündemine bile getirilmemiştir. Notanın 2.maddesine göre, Türkiye'ye giren ve çıkan Amerikan askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemiyecektir. O yıllarda Türkiye'de değişik yerlerde 30 binden fazla Amerikan askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye'de iş yapacak olan Amerikalı müteahhit ve çalışanlarına kadar genişletildiği gözönüne alındığında, konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Amerikalıların ülkelerine dönerken kullandıkları ev eşyalarını, gümrüksüz satabilmeleri bile bu anlaşmada yer almıştı.

23 Haziran 1954 tarihli "Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Vergi Muafiyetleri Anlaşması" ikili anlaşmalar zincirinin tamamlayıcı bir devamıdır. Yalnızca Amerikalılar'ın yararlandığı bu özel anlaşma, Türkiye'deki ABD varlığını, adeta devlet içinde devlet haline getiriyordu. Amerikalılar Türkiye'deki çalışmalarında; vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak yasaüstü bir konum elde ediyorlardı. Bu konum, 19.yüzyıl kapitülasyonlarını bile aşan ayrıcalıklar içeriyordu.

Türk hükümet yetkilileri, ikili anlaşmaların sayısal fazlalığının, Türkiye açısından öneminin ve anlaşmalar arası bağlantıların doğurduğu karmaşık sorunları çözebilecek bilgi ve ilgi eksikliği içindeydiler. Yapılan anlaşmaların kaç tane olduğu, hangi bakanlığı ya da bakanlıkları ilgilendirdiği, ne zaman yapıldığı, süresinin ve uygulama sorunlarının neler olduğunu bilen bir devlet kuruluşu yoktu. Amerikalılar bu durumdan yararlanıyor ve zaman zaman, anlaşma maddelerinde olmayan uygulamaları da varmış gibi öne sürüyorlardı.

*

İkili anlaşmalar, 21. yüzyılda, Türkiye'nin geldiği düzeyin hala stratejik belirleyicileridirler. Toplum yaşamında, hiçbir hükümetin karşı çıkmadığı ya da çıkamadığı düzeyde yerleşik durumdadırlar. Bağımsız ulusal politika belirleme ve uygulama, düşünsel planda bile gündemde değildir. Devleti küçültüp güçsüzleştirmeyi amaç edinmiş politikacılar, her dönemde değişik parti adlarıyla yönetime gelmekte ve bu uygulamalara devam etmektedirler. Bunlar, ulusal çözülme ve toplumsal gerilimlerin kaynağı haline gelen sorunların nedeni olarak, küresel politikaların Türkiye'ye taşınmış olmasını değil, tam tersi, yeterince taşınmamış olmasını, görmektedirler. Hükümet etme yetkilerini sonuna dek bu yönde, çoğu kez yetkilerini de aşan biçimde kullanmaktadırlar.

Kemalist politika, Türkiye'de, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda uygulamadan kaldırılmış durumdadır. İkili ve uluslararası anlaşmalar bunun açık kanıtlarıdır. Bu anlaşmaları imzalayıp uygulayan hükümet yetkilileri, ya da bunların hizmetindeki üst bürokratlar, eylemlerinin ne anlama geldiğini bilirler, ama kendilerini genellikle Atatürkçü olarak gösterirler. Bunların Atatürkçü bir politika uyguladıklarını söylemeleri ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamaları, yalnızca toplumsal gerçeklikle uyuşmayan, güvenilmez ve iki yüzlü bir davranış değil, aynı zamanda sistemli ve bilinçli bir politikanın amaçlı davranışlarıdır. Dayanakları yurt dışında olan politikalar, Türkiye'de yarım yüzyılı aşkın süreden beri, toplumsal yaşamın hemen her alanını kapsayarak Atatürkçülük adına uygulanmış ve ne yazık ki devlet politikası haline getirilmiştir.

1945-1950 arasında temelleri atılan ve daha sonraki dönemde etkisi ve uygulama alanları genişletilerek sürdürülen dışa bağımlı resmi politika, o denli yerleşik hale gelmiştir ki, ihtilaller ve darbeler dahil, hiçbir iktidar değişikliği bu politikayı değiştirmemiş tersine güçlendirmiştir.

*

27 Aralık 1949 da imzalanan Eğitim İle İlgili Anlaşma; Türk Milli Eğitimine yön verecek olan yönetim istenç (irade)ine, ABD'nin önce ortak edilmesi, daha sonra belirleyici olmasını sağlayan bir anlaşmadır. Anlaşmanın sonuçları, en ağır biçimiyle bugün yaşanmaktadır. Türk milli eğitimi artık, yönetim biçiminden içeriğine kadar her yönden milli olmaktan uzaktır ve 'planlanmış' bir bozulma içindedir. Ulusal eğitimin çözüm bekleyen sorunları, özel kişi ve gruplara bırakılmış, paralı eğitim yaygınlaştırılmıştır. Öğrenciler, okul bitiren ancak bir şey öğrenmeyen kimliksiz bir kitle haline getirilmiştir.

AKP Bursa Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Üyesi Faruk Ambarcıoğlu, 21 Mayıs 2005'te yaptığı açıklamayla durumu açıkça ortaya koymuştur. Özel bir dersanenin verdiği ödül töreninde konuşan Ambarcıoğlu, Milli Eğitimi, "devletin sırtındaki yük" olarak değerlendirerek özelleştirilmesi gerektiğini ileri sürdü ve "özel eğitim kurumları ülkenin geleceğine yatırım yapmaktadırlar. Bu nedenle, onlara madalya verilmeli, teşvik edilmelidir. Onlar devletin sırtındaki yükü alıyorlar" dedi.

27 Aralık 1949 tarihli "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma"nın en önemli özelliği, Türkiye'de kazanılacak Amerikan yanlısı kadroların eğitilme biçiminin saptanması ve bu iş için gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Belirlemeler aynı zamanda, Amerika'nın Türkiye'ye göndereceği uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD'ye, Türkiye'de "yardım" edip "işbirliği" yapacak, geleceğin "Türk" yöneticilerini yetiştirmek üzere, Amerika'ya götürülecek olan Türk öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlilerinin konumları da bu anlaşmayla belirlenmektedir.

Eğitim Anlaşmasıyla başlayan süreç ABD açısından o denli başarılı olmuştur ki, bugün Türkiye'de Amerikan yanlısı eğitim almamış üst düzey yönetici kalmamış gibidir. Sözü edilen Anlaşmanın birinci maddesi şöyleydi: "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafindan tanınacaktır." Kurulacak komisyonun yetki, işleyiş ve oluşumu ile ilgili olarak 1.1 ve 2.1 alt maddelerinde şunlar vardır; "Türkiye'deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletler'deki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dahil olmak üzere finanse etmek... Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın ataması ABD Dışişleri tarafindan uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafindan tesbit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır."

Kullanma yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanı'nın karar vereceği harcamaların nereden sağlanacağı ise, Anlaşma'nın giriş bölümünde belirtilmektedir; "T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan Anlaşma'nın birinci bölümünde belirtilen" kaynakla. Bu kaynak ise, ABD'in Türkiye'ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı T.C.Merkez Bankası'na, Türk Hükümet'ince ödenen paralardan oluşan bir kaynaktır. T.C. Hükümeti bu anlaşmalarla, kendi parasıyla kendini bağımlı hale getiren bir açmaza düşmektedir. ABD ile yapılan ikili anlaşmaların tümünde ortak olan bir özellik vardır; Bu anlaşmalar planlı bir bütünsellik taşır ve birbirleriyle tamamlayıcı bağlantılar içindedir. Burada görüldüğü gibi, Eğitimle İlgili Anlaşma'nın kaynağı, Borç Verme Anlaşması'nın bir maddesiyle karşılanır.

Anlaşma'nın 5.maddesi en dikkat çekici maddelerden biridir. Bu madde yukarıda açıklanan işleri yapma yetkisinde olan ve Türkiye'nin bağımsızlığını dolaysız ilgilendiren kararlar alabilen "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu" un kuruluşunu belirlemektedir; "Komisyon, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD'nin Türkiye'deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir."

*

Milli Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını "etkin" bir biçimde sürdüren, personel politikalarından ders programlarına, imam-hatip okulu açılmasından yüksek islâm enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek çok konuda stratejik kararlar "önerebilen"; "Milli Eğitimi Geliştirme" adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook'tan ayrı olarak, adı Howard Reed, unvanı "Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız Başdanışmanı" olan, bir başka "etkin" Amerikalı daha vardı.

Amerikalıların Türk Milli Eğitimine 1949'dan beri süregelen "ilgileri", günümüze dek hiç eksilmedi. Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından yatılı bölge okullarının işlevsizleştirilmesine, "vakıf üniversitelerinden" yabancı dilde eğitime dek yaratılan karmaşa ortamında; paralı hale getirilen Türk Milli Eğitimi bugün, altından kalkılması güç sorunlar içindedir. İmam ve hatip adayları ait oldukları mesleğe değil, harp okulları dışında, hemen tüm üniversite ve yüksek okullara yöneldiler. Atatürk'ün çok önem verdiği eğitimin birliği ilkesi, yasanın yürürlükte olmasına karşın, eylemsel olarak ortadan kaldırıldı. Durumdan rahatsız olan insanlarımız, gelinen noktanın gerçek nedenlerinin; Amerikalıların Türk Milli Eğitimine elli yıldır duydukları "ilgide" yattığını göremediler. Bunları, salt "oy avcısı" siyasetçilerin özgür iradeleriyle verdikleri ödünler sandılar.

Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1968 yılında şunları söylüyordu: "Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz." 12 Eylül Darbesi'nden sonra Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'in 15 yıl sonraki söylemleri Sunay'dan farklı değildi: "İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930'lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum."

Yeni Dünya Düzeni politikalarının, azgelişmiş ülkeler için öngördüğü "dinsel eğitim" ya da "eğitimin dinselleştirilmesi", ikili anlaşmalarla büyük boyut kazandı. Eğitimin birliği, "dinsel eğitimde birlik"'e kaydı. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlarının bile insiyatif kuramadığı bir kurum haline geldi. Binlerce Türk ABD'ne, "eğitilmek-etkilenmek" için gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye'ye, "eğitmek-etkilemek" için geldi. Amerika'ya gönderilen Türk personelin büyük çoğunluğu Bakanlığın kilit noktalarında görev aldılar. Bu işleyişi açık bir biçimde gösteren Podol Raporu'nu burada anımsatmakta yarar var. "Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatı"nın (AID), Türkiye'deki çalışmalarında elde ettiği "verimi" saptamak üzere 1968 yılında Ankara'ya gönderilen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda şunları yazıyordu: "Yirmi yıldan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı, bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bir bakanlık ya da İktisadi Devlet Teşekkülü (bugünkü adıyla KİT) hemen hemen kalmamıştır. Genel Müdür ve Müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecileri indoktrine etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde de durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte, yüksek sorumluluk mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması doğru bir karardır."

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni'ne, teslim olurcasına katıldı. Verdiği siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri ilişkilerden kültüre, sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başlattığı ödünler süreci, 1950'ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak CHP'den farklı nitelikte olmayan Demokrat Parti, 1950'de iktidara geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri'ne, "herhangi bir tehdid durumunda" ve "çağrı üzerine" Türkiye'ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.

Demokrat Parti'nin hevesle katıldığı Batı'ya bağlanma politikasının temelleri, esas olarak CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası haline getirilmişti. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960'da yabancı gazetecilere şunları söylemiştir: "Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir."

İkili ya da çoklu anlaşmalar, Türkiye açısından en ağır sonuçları, eğitim ve ekonomi alanında verdi. Birlik ilkesi bozulan eğitim, kısa bir süre içinde milli niteliğini yitirdi, ya İngilizce kaynaklı Batıcılığa ya da Arapça kaynaklı tutuculuğa kaydı. Ekonomik karar ve ilişkiler, tümüyle dışarıda belirlenir oldu. Devletçilik ortadan kaldırıldı, devlet işletmeleri montaja dayalı yabancı yatırımlarına yardımcı duruma geldi. ABD petrol şirketlerine yakınlığıyla tanınan ve varsıl bir iş adamı olan M. W. Thornburg'a hazırlatılan ve "Türkiye: Bir Ekonomik Değerlendirme" adını taşıyan rapora uygun olarak ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, tüketime yönelik ara mallar üretimine yönelindi. Thornburg raporunda şunlar söyleniyordu: "Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil; hizmetlerimizin, geleneklerimizin ve ideallerimizin yatırımını da yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım alanı elde etmiş olacağız"

Türkiye, Atatürk'ten sonra yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili anlaşmayı, 1 Nisan 1939'da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939'da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, Türkiye Amerika'ya "gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü" tanımıştı. Ayrıca, ABD sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu.

Aynı yıl İngiltere'den 37 milyon sterlin, Fransa'dan 264 milyon frank; 1942 yılında Almanya'dan 100 milyon mark borç alınıyor ve bu borçlarla T.C. Hazinesinin borç yükü yüzde 266 oranında arttırılıyordu.

*

Türkiye'nin ABD başta olmak üzere 1945'den sonra Batı'ya yönelmesiyle ekonomik dengeler hızla bozulmaya başladı. 1946 yılında ABD'nden 10 milyon, 1947'de IMF'den 5 milyon dolar borç alındı ve şartlı borçlanma dönemi başladı. 1946 yılında Türk lirası yüzde 119 oranında devalüe edildi ve 1 dolar 128 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. 1950'ye gelindiğinde, Türkiye'nin dış borcu 775 milyon liraya yükselmiş, dış ticaret açıkları artmayı sürdürüyordu. Açık çok fazla değildi ama 1930-1938 arasındaki 8 yılda sürekli fazla verilirken, 1950'de dışsatım dışalımın ancak yüzde 92,2'sini karşılıyordu.

Sanayi, tarım ve madencilikte ulusal üretime yönelmeyi önleyen politikalar, Batı etkisinin artmaya başladığı yıllardan sonra aralıksız uygulandı. Verilen raporların, "önerilen" programların ortak özelliği, Türkiye'de sanayileşmenin önlenmesi ve kendi kaynaklarını değerlendirme olanaklarından yoksun bırakmaya yönelmiş olmasıydı. Dorr Raporu, Thornburg Raporu, NATO politikaları, ve IMF programlarının tümü bu amaca dönüktü.

Türkiye'den istenen; devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesiydi. Atatürk'ten sonraki politika değişikliğinin en belirgin göstergelerden biri, demiryolları yapımı konusundaki gelişmelerdi. 1927-1938 arasındaki 11 yılda, 3028 kilometre yeni hat yapılarak, Türkiye'deki demiryollarının toplam uzunluğu 7100 kilometreye çıkarılırken, 1938-1950 arasındaki 12 yılda 600 kilometre yeni hat yapılmıştı. 1950'den 2005 yılına dek geçen 55 yıl içinde yapılan demiryolu miktarı ise, yalnızca 697 kilometredir.

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği, kredi ya da yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman, üretimden uzak durmayı içermesidir. Üretimi yapılmak istenen mal, bol ve ucuz, hatta hibe olarak hemen emre hazırdır. Yaptırım ya da yardım, adı ve biçimi ne olursa olsun, yabancılardan gelen isteklerin tümü, Türkiye'de üretimi, özellikle de sanayi üretimini önlemeye yöneliktir. Türkiye; sivil havacılık yatırımlarını genişletme, Sivas'ta dizel motor fabrikası kurma, nitelikli çelik üretimine hazırlanırken, kabul edilen Thornburg Raporu nedeniyle bunların tümünden bir anda vazgeçildi.. 


 PROF.DR. METİN AYDOĞAN

27 Nisan 2016 Çarşamba

Geleneksel Türk okçuluğu ile ilgili araştırmalar büyük oranda eski okçuluk risâlelerinden devşirilen bilgi merkezlidir. Dolayısıyla, Türk okçuluğunu merak eden ve konuyla ilgili araştırma yapacak herkes Osmanlı Türkçesi bilmekte ya da öğrenmektedir. Sadece okçuluk değil, Harf Devrimi öncesi yüzyıllara ait hemen her konu hakkında bilgi ve belge, belki biraz da “galat-ı meşhur” olarak “Osmanlıca” denen, kısmen modifiye edilmiş Arap harfleriyle yazılan Saray Türkçesi ile kaleme alınmıştır.

Türk milleti tarihi boyunca belki de en fazla alfabe değiştiren milletlerdendir. Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabelerinin yanı sıra, Türk hükümdarların egemenliğindeki karışık tebânın oluşturduğu toplumlarda, Türk dili başka alfabelerle de yazılmıştır. Cumhuriyet İnkılâplarının başlıcalarından olan Latin alfabesinin kabulü, Türkçe fonetiğine Arap harflerinden daha uygun bir alfabeye olan ihtiyacın başlattığı sürecin son noktasıdır. Bu ihtiyacı ilk fark eden ne Mustafa Kemal, hattâ ne de Türkiye Türkleridir. Gerçekleştirip sürdürülmesini sağlayacak karizma, irâde, liderlik ve planlama becerisi olan ilk kişi ise Mustafa Kemal’dir. Bu bağlamda Harf inkılâbının ardındaki rasyonel sebepler kamuoyuna eksik, yanlış ya da taraflı intikâl ettirilen sözlerle değersiz hale getirilmektedir.

Aşağıdaki makale Şinasi Acar üstâdın kaleminden çıkmış olup, Arap alfabesinin Türkçe vokalleri karşılamadaki yetersizliği üzerinden Harf İnkılâbını değerlendirmemizi sağlayacak önemli bilgiler içermektedir. Makale Osmanlı Bilimi Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanmış olup, sitemize üstâdın izniyle konmuştur.

Şinasi Acar*
Yazının Kısa Tarihçesi
Bilimsel verilere göre, insan soyunun üç milyon yıl kadar önce ortaya çıktığı sanılıyor. Yaklaşık 6.000 yıl öncesine değin, insanlar duyarak ya da görerek öğrendikleri bilgileri belleklerinde saklıyor ve sözle ifade ediyorlardı. İnsanların geçimlerini avcılıkla sağladıkları süreçte, avcılık tekniklerini öğrenmeleri için bellekleri yeterli olmaktaydı. Avcı toplumlar, çok sınırlı sayıda bireyin sürekli hareket halinde olduğu bir toplum modeli oluşturmuştu. Avcının çocuğu ya da çırağı, avcılık tekniklerini ve silah yapımını babasına ya da ustasına bakarak ve onu taklit ederek öğreniyordu. Ancak, sıra bir arkadaşına av yerlerini ya da av yollarının uygun noktalarını göstermeye geldiğinde, resim ve kroki çizme gereksinmesi ortaya çıkıyordu. Resimler hangi av türünden söz edildiğini, krokiler ise avın nerede bulunduğunu ve o noktaya nasıl ulaşılabileceğini gösteren iletişim araçlarıydı.


Tarım toplumunun ortaya çıkmasını izleyen dönemde ticaret o denli gelişmiştir ki gerekli bilgiler artık kişinin belleğinde tutulamayacak kadar çoğalmıştır. Tarım, insanları bir yere yerleşmeye ve bir arada yaşamaya zorlamıştır. Bunun sonucu toplumdaki birey sayısı artmış, ortak yaşam “İş bölümü” gereksinmesini doğurmuş ve iş bölümü iletişim konularını çeşitlendirmiştir. Örneğin, tohumları ne zaman ekmenin doğru olduğunun saptanması, kimi astronomik verileri bilmeyi gerektiriyordu. Hele iş ürünü toplayıp satmaya geldiğinde, ölçülendirme, ambalajlama, taşıma, fiyat saptama, hesap tutma gibi pek çok bilgiye gereksinme duyuluyordu. Bütün bu bilgileri kişini belleğinde tutmasına olanak yoktu. Üstelik bir yerden bir yere taşıma sırasında karışmaması için çuvallara, sandıklara yerleştirilen ürünlerin işaretlenmesi gereksinmesi, bir tür etiketleme işlemini zorunlu kılıyordu.

Kil tablet üzerinde Sümer çivi yazısı örneği.
Yazının ilk kez Sümerler tarafından icat edildiği kabul edilir.
Etiketleme için ilk akla gelen, ambalajın üstüne, içindeki ürünün resmini çizmekti. Daha sonra ürünlerin alıcıya eksiksiz ulaşması için ambalajları mühürleme işlemi gündeme gelince, ürün resimleri bu kez mühürlerin üzerine çizilmiş ve bunun sonucu “bir sözcüğü resmederek yazı yazma”nın, yani ilk “logogram”ların (sözcük simgesi) adımları atılmıştır.

Bir sonraki aşama hece simgelerinden oluşan işaretlere, yani “sileber”lere geçiştir. Bunun en güzel örneği Eski Mısır “hiyeroglif”leridir. Buradaki resimlerin her biri bir heceyi temsil eder. Birkaçının yan yana gelmesiyle sözcükler oluşturuluyor; eğer yazan ve okuyan bu simgelere karşılık gelen seslerin ne olduğunu biliyorsa, bilgi bir yerden başka bir yere taşınabilir hâle geliyordu.¹

Son aşama hece simgelerinden “harf simgeleri”ne geçiştir ki bunun sonucu alfabeler doğmuştur. Ancak, ilk alfabelerde kısa sesli harfler kullanılmamıştır. Bu alfabeler, günümüzde internet üzerinden chat yapmakta ya da cep telefonlarında mesaj atmakta kullanılan kısaltmalara benzeyen bir tür simgesel yazım biçimindedir. Çünkü o dönemde aynı alfabeyi kullanan insanlar, zaten aynı dili konuşmaktaydı. Bunlara örnek olarak İbrânî ve Arap alfabeleri gösterilebilir.
Bu alfabelerin en büyük sakıncası okuyucunun yazılan kelimeyi bilmemesi hâlinde, yani onu daha önce duymamış ve yazılışını görmemiş olması durumunda, o sözcüğü doğru olarak okuyamamasıdır. İlk kez Eski Yunan’da kısa sesliler de alfabeye eklenmiş ve kolayca okunabilir bir yazı oluşturulmuştur.Romalılar bu tarz alfabeyi onlardan almışlardır.

Yazının ortaya çıkması, insanın aklında tutabileceğinden çok daha fazla bilginin saklanmasını ve başkalarının istifadesine sunulabilmesini olanaklı kıldığı gibi, bu bilgileri elden geçirilerek geliştirilmesini, değiştirilebilmesini ve çoğaltılıp elden ele dolaştırılarak yayılmasını da sağlamıştır. Ancak, halkın okuması amacıyla kitap üretme düşüncesi için M.Ö 6. Yüzyıla, Atina tiranı Peisistratos’a kadar beklemek gerekecektir. Ondan önce yazılan kitapların hemen tamamı, yalnızca ruhban sınıfına hitap eden dinsel içerikli kitaplardır. Metinlerin devamlı olarak el altında bulunması, insanları onlar hakkında düşünmeye, onları eleştirmeye ve onların benzerlerini üretmeye yönlendirmiştir. Bilim ortaya çıkışının, bilgiyi halka taşımak için kitap yayımlanmasıyla başladığı söylenebilir.
Türkçe’de kullanılan Arap alfabesinin sorunları
Türkler İslâmiyet öncesinde Uygur alfabesini kullanıyorlardı.² İslamlığı kabul etmeleriyle birlikte –Kurân’ın Arapça indirilmiş ve Arap yazısıyla yazılmış olmasından dolayı- kullandıkları alfabeyi zamanla terk etmişler ve dillerini Arap yazısı çerçevesine sokmak zorunda kalmışlardır. Türkler Arap alfabesine dayalı bu yazı sistemini Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü izleyen yıllara değin kullanmışlardır.
Türk toplumunun “şifahî” bir toplum olduğu, üst düzeyde gelişmiş bir sözlü geleneğe sahip bulunduğu söylenir. Dil bilim ve grameri seven bir toplum olduğumuz da söylenemez. Bunda öğrenilmesi güç Arap alfabesinin önemli bir etkisi olduğu kuşkusuzdur. Esasen Arap yazı sistemi Arapça’ya uygun, fakat Türk dilinin özelliklerine pek fazla uymayan bir sistemdir.³ Neden böyle olduğu, aşağıda ana hatlarıyla açıklanmaya çalışılacaktır.
1. Bu alfabede kısa sesli harfler kullanılmamaktadır. Bunun daha hızlı yazma avantajı olmakla birlikte en büyük sakıncası, okuyanın yazılan kelimeyi bilmemesi halinde, yani onu daha önce duymamış ve yazılışını öğrenmemiş olması durumunda, o sözcüğü doğru olarak okuyamamasıdır. Örneğin, Arap alfabesinde kalem sözcüğü “klm” olarak yazılmaktadır. Eğer okuyan bu sözcüğü duymamışsa ya da yazılışının böyle olduğunu bilmiyorsa, doğru okuması olanaklı değildir. Hele kişinin kum ve kavim gibi, âlem (dünya) ve âlim (bilgin) gibi, mafsal (eklem) ve mufassal (ayrıntılı) gibi, ba’d (sonra) ve bu’ud (boyut) gibi, cirm (cisim) ve cürüm (suç) gibi, yazılışı aynı olan sözcükleri ilk bakışta doğru okuması tesadüfe bağlıdır. Örneğin melek, melik ve mülk sözcüklerinin üçü de “mlk” olarak yazılmaktadır. Örneğin “kl” yazısı gül, kül, gel ve kel ve “kvr” harfleri gör, kör ve kûr olarak okunabilmektedir.
Aslında alfabenin bu durumu Osmanlı aydınları tarafından da biliniyor ve zaman zaman dile getiriliyordu. Ama, asıl alfabe tartışmaları 1839’daki Tanzimat hareketiyle birlikte başlamıştır. Bu tartışmalarda herkes imlâdaki karışıklığın giderilmesinde hemfikirdi. Ancak 1908’de ilân edilen II. Meşrutiyet’e kadar süren 70 yıllık dönemde tartışmaların ana noktasını, kullanılmakta olan Osmanlı harflerinin, yazıdaki karışıklığı önleyecek şekilde düzeltilmesi oluşturuyordu. II. Meşrutiyet sonrasında Latin harflerini isteyenlerin sayısında hızlı bir artış görüldü. Yazarlar ve aydınlar “Islahatçılar” ve “Latinciler” olarak ikiye ayrıldı. Bu arada Harbiye Nezâreti (Bakanlığı) 1.5.1913’ten başlayarak askerî yazışmalarda harflerin bitiştirilmeden yazılacağını duyurdu. Harbiye nâzırı Enver Paşa’nın emriyle kullanılmaya başlanan bu yazıda okuma yazmayı kolaylaştırmak amacıyla, kısa sesliler de harflendirilerek yeni bir yazım tarzı ortaya konulmuştu.
“Hurûf-i Enver” (Enver harfleri), “Hatt-ı Enverî” (Enver yazısı) veya “Enveriyye” olarak anılan bu imlâda, sözcükler bugün Latin alfabesiyle yazdığımız matbaa yazısı gibi ayrık harflerle yazılıyordu. Kısa bir süre kullanılan bu alfabeden, kimi yeni karışıklıklar yarattığı için, yine Enver Paşa’nın emriyle vazgeçilmiştir.

2. Türkler Arapça’da bulunmayan kendi dillerine özgü sesleri yazmak için, Arap alfabesindeki bu seslere yakın sesleri gösteren harflere nokta veya çizgi eklenmiştir. Örneğin, Arapça’da olmayan p, ç ve j harfleri için, onlara en yakın bulunan –bir noktalı- be, cim ve ze harflerinin nokta sayısı üçe çıkarılmış; Türkçe’deki genizden gelen n sesini yazmak için Arap alfabesindeki kef harfinin kolu üstüne üç nokta eklenmiş,4 g ve ğ seslerini yazmak için kef harfinin koluna paralel bir çizgi ilâve edilmiştir.5 Ancak bir süre sonra, hem elle yazarken zaman kaybına neden olduğu için hem de her yazıya uygulanamadığından, pratikte kimi nokta ve çizgiler kaldırılmıştır. Sonuçta, örneğin deniz sözcüğü “dkz”, en sözcüğü “ek”, pınar
sözcüğü “pkar”, gönül sözcüğü “kvkl” şeklinde yazılır olmuştur. Üstelik kimi sözcükler iki üç türlü yazılabilmektedir. Örneğin deniz sözcüğü “dkz” ve “dkyz” şeklinde, pınar sözcüğü “pkar”, “pykar” ve “pvkar” biçiminde yazılabilmekte ve hepsi de doğru kabul edilmektedir. Bu karışık durum okuma yazmayı zorlaştıran önemli bir etken oluşturmaktadır.
3. Arap alfabesindeki 28 harfin, sözcüğün başında, ortasında, sonunda ve bağımsız hâlde yazılışları az veya çok farklıdır.6 Ayrıca kısa seslilerin nasıl okunacağını gösteren 6 tür “hareke” (okutma işareti) kullanılmakta ve yerine göre harflere eklenmesi zorunlu bulunmaktadır.7 Bu nedenle, bu alfabede büyük harf kullanılmamasına karşın, Müteferrika matbaasında 500’e yakın hurûfât8 kullanılmıştır. Oysa Latin alfabesindeki hurûfat sayısı 90’ı geçmez.

4. Türkçe’deki 8 tane “ünlü”yü Arap alfabesi karşılamamaktadır. Türkçe’deki o, ö, u ve ü sesleri aynı vav harfiyle gösteriliyor, üstelik bu harf  “ve” olarak da okunabiliyordu. Benzer şekilde i ve ı sesleri de –hem şapkalı (eskilerin yâ-yı nisbi dedikleri uzun ı veya uzun i) hem de şapkasız (kısa ı veya kısa i) hâlleriyle –ye harfleriyle gösteriliyor ve bu  harf  “ye” olarak da okunabiliyordu. Bu nedenledir ki atalarımızın bıraktığı yer adlarını ve kimi isimlerin doğrusunu ya okuyamıyoruz ya da doğru okuduğumuzdan emin olamıyoruz. Bu harfleri karşılayamayan bir alfabenin Türkçe için kullanılması artık düşünülemez. Yazılı bir dil her şeyden önce imlâsını düzgün tutmak zorundadır.
5. Arap alfabesiyle kimi sözcüklerin yazılışları Türklerin İslâmiyet’i kabul ettikleri bin yıl öncesinden kalmadır. Örneğin, eskinin –“efendi” anlamındaki- “beğ” sözcüğü zamanla “bey”e dönüşmüş, ancak yazılığı beğ olarak kalmıştır. Yani eski alfabede “bk” yazılır ve bey diye okunur. Benzer bir durum Farsça’dan dilimize geçmiş kimi sözcükler için de geçerlidir. Örneğin, hoca sözcüğü “havace” diye yazılır, hoca olarak okunur; bedhah (kötü niyetli, hain) sözcüğü “bedhavah” gibi yazılır, bedhah diye okunur.
6. Arap alfabesinde Arapça’daki kimi seslerin nüanslarını gösteren farklı harfler kullanılması, Türkler için okuma yazma öğrenmeyi güçleştiren bir başka etkendir. Osmanlı döneminde okuryazarların, toplam nüfusa oranla %10’un altında olduğu kestirilmektedir. Bunun bir bölümü de yalnızca okuyabilen, ama yazamayan kişilerden oluşmaktadır. Peki, bu nasıl olabiliyordu? Çünkü Arap alfabesinde 2 tane t (te ve ), 3 tane s (sin, se [peltek s] ve sat) ve 4 tane z (ze, zel [peltek z], ve dat) vardır. Türkçe’de h sesi hiç yokken, Arapça’da 3 tane ayrı h (he, ha ve) harfi vardır.9 Arapça’dan dilimize geçmiş sözcükleri yazarken, kişinin hangi h ile yazılacağını bilmesi gerekir. Arapça’da bütün bu harflerin sesleri değişiktir. Örneğin 4 tane z ile ilgili olarak, dilimizde de kullanılan Zeynep, Zeki, Muzaffer ve Ramazan sözcüklerindeki z’lerin sesleri birbirinden farklıdır. Bir tek Zeynep’teki z sesi, Türkçe’deki z gibidir. Ama Türkçe’de dördü de Zeynep’teki z gibi telaffuz edildiği için, yazarken kişi hangi z harfini kullanacağı konusunda zorlanır. Bu açıdan yazılmış sözcüğü okumak daha kolaydır.
7. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Üstelik Arap alfabesinde elle yazarken noktalama işaretleri kullanılmaz. Noktalama işaretleri bu alfabenin kullanıldığı son yüzyıl içinde ve çoklukla basılı metinlerde kullanılmıştır. Yazarken sözcükler arasında boşluk bırakılmaz; kelimeler ara vermeden, birbiri ardına yazılır. Bir de yazanın el yazısı kötüyse, metni okumak iyice zorlaşır.
Harf Devrimi’ne ilişkin birkaç söz
Arap alfabesini hat sanatı açısından önemi ve üstünlüğü elbette tartışılmaz. Latin harfleri, Arap harflerine oranla pek geometrik, pek birbirine eşittir. Tertip ve istife elverişli değildir. Dahası istiften habersizdir; satırların kıpırdanacak hâli yoktur Ama okuma yazma açısından, Latin alfabesi alfabe tarihindeki son aşama kabul edilirse, Arap alfabesi ondan bir önceki merhaledir. Latin alfabesinde yalnızca okuryazar olan biri, daha önce hiç duymadığı bir sözcüğü (ilaç adı gibi bir sözcüğü) -anlamını bilmese bile- kolayca okuyabilir. Ama çok okuyup yazmış yüksek tahsilli biri Arap alfabesiyle daha önce duymadığı ve yazılışını görmediği bir sözcüğü doğru okuyamaz. Bundan kuşku duyanların Arap alfabesiyle Türkçe okuyup yazmayı öğrenmeleri gerekir. Aslında iki üç aylık bir çalışmayla bu yazıyı sökmek mümkündür. Ancak gerçek anlamda okuryazar olabilmek için kelime dağarcığınızı ciddî ölçüde zenginleştirmeniz, eski metinler için biraz öz Türkçe (Orta Asya Türkçesi), dinsel ve bilimsel konular için biraz Arapça, şiir ve edebiyatla ilgiliyseniz biraz da Farsça öğrenmeniz gereklidir. Ülkemiz 1928’de yapılan Harf Devrimi’yle Arap alfabesinden Latin alfabesine geçerek kolayca okunabilir bir yazı sistemini benimsemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulunca Kemal Atatürk, okuma yazma bilenler oranının artması ve eğitimin hızlandırılması için Harf Devrimi’ni gündeme taşıdı. Uzmanlar Latin harflerini Türkçe’nin yapısına göre değerlendirerek yeni bir Türk alfabesi hazırladılar. Yeni Türk harfleri yasasının 1 Kasım 1928’de kabulünden ve 3 Kasım’da Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra eğitim ve öğretimde Latin alfabesi uygulandı.

Solda: Yeni Türk alfabesi. Harf Devrimi’nde Cemal Azmi Matbaası tarafından hazırlanan 84×59 cm boyutlarındaki levhada yeni harflerin karşı düştüğü sesler, alt taraflarında eski yazıyla gösterilmiştir.
Sağda: Atatürk yeni harflerin kabul edileceğini 1928’de Sivas’ta halka duyuruyor. Bu resim Illustration dergisinin 13 Ekim 1928 tarihli sayısının kapağında yayımlanmıştır.
Yasada bütün devlet kurumlarında, şirket, dernek ve özel kuruluşlarda yazışmaların yeni Türk harfleriyle yapılması zorunlu kılınıyordu. Bunun için bir geçiş süresi belirlendi. Örneğin, resmî işlemlerde yeni alfabeye geçiş için son tarih 1 Ocak 1929’du. Eski harflerle basılı kitapların eğitimde kullanılması yasaklanmıştı; 1 Aralık 1928’den başlamak üzere kitap dışındaki yayınların tümü, 1 Ocak 1929’dan sonra da kitaplar yeni Türk harfleriyle basılacaktı.
Harf Devrimi’nden sonra açılan “Millet mektepleri”yle okuma yazma bilmeyen geniş yığınların en kısa sürede eğitilmesi amaçlandı.¹° Harf Devrimi’yle birlikte yalnızca eğitim alanında değil, yayıncılıkta da gözle görülür ilerlemeler gerçekleşti.
Ancak, Arap alfabesinin kullanıldığı dönemde iyi okuma yazma bilenlerin kelime dağarcığı epey zengin, edebiyata aşina ve oldukça iyi yetişmiş kimseler olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Latin alfabesiyle okuma yazma kolaylaştı ama, özellikle İngilizce bilmenin toplumda önem kazanmasıyla birlikte, güzel Türkçe’ye olan ilgi ve merak giderek azaldı ve insanlar her geçen gün daha az sözcükle konuşur hâle geldiler.

Türkçe okuma yazma öğrenmek açısından Arap ve Latin alfabelerinin karşılaştırılması.
Türkler İslamiyet öncesinde Uygur alfabesini kullanıyorlardı. İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte kullandıkları alfabeyi zamanla terk etmişler ve dillerini Arap yazısı çerçevesine sokmak zorunda kalmışlardır. Arap yazı sistemi Arapça’ya uygun, fakat Türk dilinin özelliklerine pek fazla uymayan bir sistemdir. Arapça’da sözcüklerin aslı yalnız sessiz harflerden oluşur. Ayrıca üç tane uzun sesli vardır. Sessiz harflerin arasında kısa sesli harfler bulunmaz. Oysa Türkçe’de heceler birbiriyle bitişirler ve sözcüğün asıl anlamı bir hecede bulunur. Ona bitişen heceler, asıl hecenin anlamını açıklamaya ve tamamlamaya yarar. Arap alfabesinde kısa sesli harfler kullanılmadığı için, kişi daha önce duymadığı ve yazılışını görmediği bir sözcüğü doğru olarak okuyamaz. Ayrıca, Türkçe’deki sekiz tane “ünlü”yü Arap alfabesi karşılamamaktadır. Arap alfabesinde Arapça’daki kimi seslerin nüanslarını gösteren farklı harfler kullanılması, Türkler için okuma yazma öğrenmeyi güçleştiren bir başka etken olmuştur.
Osmanlı aydınları arasında alfabe tartışmaları 1839’daki Tanzimat hareketiyle başlamış, imlâdaki karışıklığın giderilmesi için yapılacak düzenlemeler konusunda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. 1908’de ilân edilen II. Meşrutiyet sonrasında Latin alfabesine geçmenin gereğini savunanların sayısında hızlı bir artış görülmüştür. Ancak bu geçiş yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, 1928 yılında gerçekleşebilmiştir.
Anahtar sözcükler : Yazı, alfabe, Arap alfabesi, Latin alfabesi, okuma yama, Harf Devrimi
The comparison of Arabic and Latin alphabet in the context of  literacy
Turks were using Uyghur alphabet before they embraced Islam, after which they gave upthis alphabet, and had to express their language with Arabic script. Arabic writing system that is suitable for the Arabic language is rather inconvenient for certain features of Turkish. In Arabic language, the rood of a word is formed only by consonants. Besides, there are three long vowels. There are no short vowels between consonants. Infact, in Turkish –an agglutinative language- syllables join with each other. Since short vowels are not used in the Arabic alfabet; it can be difficult toread a word correctly without hearing it. Also the eight vowels of the Turksih language do not have their equivalents in the Arabic alfabet. In the latter, the usage of some different letters which represent certain noance in Arabic language makes it hard for Turkish people to learn readin and writing Ottoman intellectuals started to discus the use of Arabic alphabet from 1839 on, and all agreed on the need to eliminate the confusion in spelling. In the second constituonal period  after 1908, those in fabour of adopting the Latin alphabet incireased. However, this transition was realized in 1928, after the foundation of the republic of Turkey 1923.
Key words: Writing, alphabet, Arabic alphabet, Latin alphabet, reading writing, Alphabet Reform.

1 Hiyeroglifleri büyük bir sabır ve azimle çözen Jean François Champollion (1790-1832), İskenderiye yakınlarında Nil deltası civarında er-Râşid (Rosetta) denilen yerde bulunan Rosetta taşı üstündeki metinde kartuş içine alınmış bir sözcüğün kral adı olabileceğini düşünmüş, bunun Pıtolemaios olacağını sezmiş ve çözümün anahtarını bulmuştur.
2 Çin kaynakları 5. yüzyılda Uygur dilinin okunur yazılır bir dil olduğunu söylüyor. Uygur yazısıyla vücuda getirilmiş olan “Kutadgu Bilig” (uğurlu bilgi ya da mutlu olma bilgisi) adlı manzum kitap mesnevî formunda olup Türk edebiyat tarihinde önemli bir eserdir. Kitabın konusu, her biri bir meziyeti temsil eden simgesel dört kişi arasındaki ahlâkî ve sosyal konuşmalardan ve onların birbirlerine anlattıkları öykülerden oluşur. Bu 4 meziyet adalet, akıl ve kemal, deneyim ve bilgi, kanaat ve itidaldir.
3 Arapça Sâmî dillerindendir, sözcüklerin aslı yalnız sessiz harflerden (ünsüzlerden) oluşur (Sâmî kökenli dillerin yazılarında sessiz harflerin arasında kısa sesli harfler bulunmaz). Ayrıca 3 tane uzun sesli vardır: Uzun a ile e arası ses veren “elif”, uzun i sesi veren “ye” ve uzun u sesi veren “vav” harfleri. Bu tür dillere eski dilde –her türlü kısa sesliyle okunabilen dil anlamında- “munzarif lisan” denirdi. Bu dillerde sözcük bir biçimde kalmaz, pek değişik biçimler alır ve anlamı da pek çok değişir. Örneğin aşk, aşîk, ma’şûk [erkek sevgili], ma’şûka [kadın sevgili] ma’şûkıyyet [sevilme hâli], uşşâk [âşıklar] ta’aşşuk [âşık olma], mu’âşaka [karşılıklı olarak birbirini sevme, sevişme], mu’âşık [seven] vb.. Oysa Türkçe “iltisâkî lisan”lardandır (bitişken dil) ve bu tür dillerin Ural-Altay ailesine mensuptur. Bitişken dillerde heceler birbiriyle bitişirler ve sözcüğün asıl anlamı yalnız bir hecede bulunur. Öbür heceler, asıl hecenin anlamını açıklamaya ve tamamlamaya yarar. Örneğin sev, sevi, sevme, sevmek, sevim, sevimli, sevimsiz, sevişme, sevişmek, sevici, sevgi, sevgili, sevecen, sevdirme, sevilme, sevdirmek, sevilmek vb.
4 Bu “kef’e eski dilde kâf-ı nûnî veya sağır kef denirdi.
5 Bu çifte kollu “kef’e eski dilde kâf-ı Fârisî denirdi.
6 Latin harflerinden farklı olarak Arap yazısında “muttasıl (bitişik) harfler” olarak anılan birçok harfin, biri ayrık, biri başta bitişik, biri ortada bitişik ve biri sonda bitişik olmak üzere dört biçimi vardır. “Munfasıl (ayrık) harfler” denilen altı harfi ise, ancak sağına bitişebilir, soluna bitişmez. Onun için bunların biri ayrık, biri de sonda bitişik olmak üzere iki biçimi vardır. Harflerin bu bitişme ve ayrılma hâlleri imlâ biçimine ilişkindir. Ancak yalnızca hattatlar sanatsal açıdan gerekli görürlerse, harfleri bitiştiği hâlde ayrı, ayrıldığı hâlde bitişik yazabilirler. Bu ayrıcalıklı olanaklar, eserini oluştururken hattata geniş bir hareket kabiliyeti sağlar.
7 Arap “elifbâ”sında (alfabesinde) okumayı kolaylaştırmak için kullanılan ve “hareke” denilen okutma işaretleri –daha çok- sessiz harflerin “kısa sesli” olarak nasıl okunacağını gösterir.
Fetha veya üstün: Kısa a ve e arası okutur ve harfin üstüne konulan küçük bir eğik  çizgiyle gösterilir.
Kesre veya esre: Kısa i okutur ve harfin altına konulan küçük bir eğik çizgiyle  gösterilir; kalın   sessizlerde  kimileyin ı da okutur.
Zamme veya ötre: Kısa u okutur ve harfin üstüne konulan, Latin alfabesindeki virgüle  benzer bir   işarettir; Türkçe’de kimileyin ü, o ve ö de okutur.
Cezm veya cezim: Sükûn (durma) işaretidir ve harfin üstüne konulan minik bir çemberle gösterilir.
Tenvin : Arapça’ya özgü bir yazım özelliği olup sözcüğün an, in veya un ile sonlanması durumunda   n’den  önce gelen kısa sesi gösteren harekenin (fetha, kesre veya zamme) çift olarak konulmasıyla (iki  fetha, iki kesre veya iki zammeyle) gösterilir.
Ek olarak, üstüne konulduğu sessiz harfin çift okunacağını gösteren ve Latin alfabesindeki w’ye benzer (ama bitişik iki v’den çok, bitişik iki u gibi olan) şedde işareti kullanılır.
Bunların dışında, yerine göre harfin üstüne ve altına konulan ve onun biraz uzun okunacağını gösteren “çekme” ya da “uzatma” işareti  med; yazılıp da okunmayan veya kimileyin okunup kimi zaman okunmayan hemze-elif üzerine konan “vasıl” (ulama) işareti sıla; harf ve hareke olarak kullanılan hemze işaretleri bulunmaktadır. Ancak, bütün bu işaretlerin el yazısında kullanılması söz konusu değildir.
8 Hurûf, Arapça harf sözcüğünün çoğuludur. Sözcüğe Arapça çoğul eki “ât” eklenerek –“huruflar” anlamında –hurufât sözcüğü türetilmiştir. Bu sözcük “her harften çok sayıda örnek topluluğu” anlamında daha çok matbaacılıkta kullanılmaktadır.
9 Türkçe’de ayrıca f, j ve v sesleri de yoktur. Öte yandan c, l, m, n, r, z harfleriyle başlayan bütün sözcükler Türkçe değildir.
10 Cumhuriyet’in %8’le devraldığı okuryazar oranı, yeni alfabe sâyesinde 1935’te %25’e ulaşabilmiştir.     

Kaynak
Tirendaz.com

31 Temmuz 2015 Cuma

Kürt isyanlarının nedenleri, tarihçesi ve PKK katliamları (2)
 
Kürt isyanları iddia edildiği gibi halkın özgürlük mücadelesi değildir. Tarih boyunca yapılmış Kürt isyanlarına bakılınca görülür ki, nedenler arasında aşiretler, yerel yöneticiler, aşiret reisleri arası mevki ve çıkar mücadelesi vardır. Yine aşiretlerin, köylüye ağa, şeyh olarak veya ağa-şeyh olarak hükmeden, vergi toplayan aşiret reislerinin, ortaçağın bağımsız derebeylikleri gibi bağımsız olmak amacıyla ve merkezi idareye vergi vermemek için devlete başkaldırıları vardır.
Devlet gözetiminin artmasını ve dolayısıyla kendi güçlerinin azalmasını istemeyen yerel ağalar altyapıya karşı çıkmış köprü, yol yapımını, bölgenin gelişmesini engellemişlerdir. Yani, isyanların nedeni uluslaşma veya geri bırakılmışlığa tepki değil, beylerin otonomi çabasıdır.
İsyan veya kalkışmaların hiç biri, ezilen halk tarafından aşiret reislerine, toprak ağalarına veya şeyhlerine karşı değildir. (Bugün, bir de ağa-şeyhlere eklenen PKK'nın güdümüne girmiş gibi gözüken hatırı sayılır sayıda insan vardır. PKK terörü de, hem yüz milyarlarca doların terörle mücadeleye harcanmasına, yarattığı güvenliksiz ortam ve yıkıcı faaliyetleri nedeniyle bölgenin gelişmesine, yatırımların yapılmasına engel olduğu gibi, var olanların zarar görmesine, tarıma, hayvancılığa büyük zarar vermiştir. )
Osmanlı döneminde ve sonrasında isyanlardan dolayı sürgün edilenler vardır. İsyanın elebaşı oldukları için idam edilenler vardır.
Ama devlet tarafından sürdürülen bir kin politikası yoktur: Suçlu olan cezalandırılmış, ama yeteneği ve yeterli eğitimi varsa, o suçlunun çocuğu, torunu devlet görevinde çok sorumluluk isteyen görevlere de getirilmiştir.
Belli başlı Kürt ayaklanmaları ve nedenleri özetle şunlardır:
1806 Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı. Süleymaniye (Irak) valisi olamadığı için.
1812 Babanzade Ahmet Paşa isyanı. Amcası Abdurrahman Paşanın intikamını almak için. Ayrıca aile içi hesaplaşma.
1830 Yezidi ayaklanması. II.Mahmut’un reformlarına bağlı idari düzenlemelere tepki olarak. (İngiliz ve Rus desteği vardır.)
1831 Celadet Bedirhan ayaklanması. II.Mahmut zamanında Yeniçerilerin kaldırılması çabası sırasında ülkenin zayıflığını fırsat bilir. Aynı dönemde Bektaşi tekkeleri de kapatılır. Güçlerini kaybetmekten Kürt şeyhleri de korkarlar.
1832 Mir Muhammed ayaklanması. “Soran” aşireti reisidir. Mısır’da, Osmanlıya karşı ayaklanan Mehmet Ali Paşa’yı örnek alır. Ancak, Kürtler sonuçta halife kabul ettikleri padişaha karşı ayaklanmak istemedikleri için başarısız olur.
1834 Kör Mehmet Paşa ayaklanması. Benzer neden.
1838 Bedirhan Bey ayaklanması. (Bedirhanlar büyük bir aşirettir. Pek çok isyanda adları geçer.) Aynı dönemde, Amerikalı misyonerler, Nasturileri “şeytan Osmanlı Sultanına” vergi vermemeleri için ayaklandırırlar. Bedirhan Bey bunu fırsat bilerek 10 binlerce Nasturiyi yok ettirir. ABD, Fransa ve İngiltere Bedirhan’ın cezalandırılmasını isterler. Bedirhan Bey, Padişah tarafından Girit’e sürgüne gönderilir. 1856’da Girit’teki bir ayaklanma sırasında ise Osmanlı’dan yana tavır alır. Bunun üzerine Padişah tarafından İstanbul’a gelmesine izin verilir. Bedirhan Bey bazıları tarafından, Nasturileri padişah emri ile katletmiş gibi gösterilmeye çalışılsa da, Bedirhan Bey’in Mısır’daki isyancı İbrahim Paşa’nın destekçisi ve hatta tedarikçisi olması bu iddiayı çürütmektedir.
1839 Garzani ayaklanması. Garzan (Batman) yöresinde, devlete asker vermemek için.
1848 Hakkâri’de Nurullah Bey ayaklanması. Ayaklanma bastırıldıktan sonra o da Girit’e sürgüne gönderilir.
1855 Yezdan-ı Şir ayaklanması. Bedirhan Bey’in yeğeni. Osmanlı Rus savaşını fırsat bilir. Ayaklanma Musul’a kadar yayılır.
1877 Bedirhan Osman Paşa ayaklanması. İsyanlara karşın, Osmanlı Devleti’nin paşalık unvanı verdiği Bedirhan Osman Paşa, Osmanlı-Rus savaşını fırsat bilir. (93 harbi olarak da bilinir.) Ruslar hem ayaklanmaya destek verir, hem de isyankâr Kürtlere karşı şiddet uygularlar.
1880 Şeyh Ubeydullah Nakşibendî isyanı. İran, kendi bölgesindeki Kırmançi aşiretlerinden vergi almak ister. Halk, zaten şeyhe vergi ödedikleri için ayrıca devlete de vergi vermek istemez. Şeyh Ubeydullah ise, kendisine ödenen verginin kesilmesini, otoritesinin azalmasını istemez. Osmanlı Valisi aracı olur. İran kabul etmez. İngiltere tam destek verir. Ama sonuç yine başarısızdır. Şeyh Ubeydullah, Mekke’ye ailesi ile birlikte sürgüne gönderilir. [1908’de meşrutiyet ilan edilince ailesi serbest bırakılır. Oğlu Şeyh Abdülkadir Osmanlı Ayan Meclisi Üyesi (senatör) yapılır. Şeyh Abdülkadir daha sonra 1918’de İngilizler tarafından kurdurulan “Kürt Teali Cemiyeti” başkanı olur. 1925 Şeyh Sait isyanındaki desteği nedeniyle idam edilir. Oğlu Seyit Abdullah, babasının intikamını almak için 1926’da Şemdinli isyanını çıkarır.]
1889 Emin Ali Bedirhan ayaklanması. Emin Ali Bedirhan ve kardeşi Mithat İngiliz ve Fransız yardımı ile gemiyle Trabzon’a, oradan da Erzincan’a getirilirler. Yakınları ve orada faaliyet gösteren İngiliz ajanlarının desteği ile silahlı adam toplayıp isyan başlatırlar. Bayburt yöresinde yenilen iki kardeş, adamlarını bırakıp dağa kaçarlar. Yakınları iki kardeşin II. Abdülhamit tarafından affedilmesi için araya girerler. Mithat Mısır’a, Abdurrahman Avrupa’ya gider. Dergiler çıkarırlar. 1908’de Meşrutiyetin ilanı ile ülkeye dönüp yayın faaliyetlerine devam ederler.
1908 Şeyh Abdülselam Barzani isyanı. Rus yardımı ile. (Mesud Barzani’nin dedesi) II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Kürtçülerin çok sayıda cemiyetler kurdukları dönem.
1912 Bedirhanlar ayaklanması. Ayaklanmayı yönetenler Halil ve Ali Remo Bedirhan.
1919 Malatya ve çevresinde ayaklanma, talan ve cinayetler. Ayaklanmayı, Ali Galib ve Halil Bey, Noel’in direktifleri doğrultusunda sürdürmeye çalışırlar.
1920 1 Haziran’da Milli Aşireti isyanı. Viranşehir, Fransız işgal bölgesindedir. Ermenilerin Tüklere ve Kürtlere, Kürtlerin Ermenilere ve Türklere karşı çarpıştığı dönemdir.
1920 Koçgiri isyanı. İngiliz ajan Noel ile anlaşma yapan “Kürt Teali Cemiyeti” bakanı Seyyid Abdülkadir, yardımcısı Emin Ali Bedirhan’dır. Cemiyet tarafından Koçgiri aşiretlerinin bulunduğu bölgeye Mehmet Nuri Dersimi gönderilir. Dersim (Tunceli) Alevi Tekkesi ileri gelenlerinden Seyit Rıza da isyancılara destek verir. Aşağı Abbas aşiret Reisi Miço Ağa isyanı destekleyenler arasındadır. Daha sonra isyancılara karşı olur. Miço Ağa ve Diyap Ağa TBMM’de milletvekili olurlar. (Kürt Lawrance adı da verilen, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgede Osmanlı hakimiyetini yok ederek İngiliz yönetiminin yerleşmesini sağlamak için görevlendirilmiş olan, İngiliz ajan binbaşı Edward William Charles Noel’den Atatürk de söz eder.[1])
1925 Zilan ayaklanması. Kan davası nedeniyle.
1925 Şeyh Sait isyanı. Halifeliğin kaldırılmasına tepki. Bağımsız Kürdistan talebi ile. (Şeyh Sait, Said-i Nursi’yi de ayaklanmayı desteklemeye davet eder. Said-i Nursi, bunun kardeş kavgası olduğunu söyleyerek desteği reddeder.)
1925 Reçkotan kalkışması. Silahlı soygun ve talan.
1926 Şemdinli ayaklanması. Yöneten Seyyid Abdullah. (Şeyh Sait isyanından dolayı asılanlardan Abdülkadir Bey’in oğlu. Dede Abdullah, Nakşibendi şeyhidir.)
1926 Kıyafet devrimine, fesin kaldırılmasına karşı Eruh’ta Yakup Ağa ve oğulları tarafından.
1926 Koçuşağı kalkışması. Şeyh Sait isyanından sonra dağlara çekilmiş olanlar tarafından
1926 Ağrı isyanı. Ermeni, Hoybun cemiyetinin organizasyonu ile.
1930 Zeylan ayaklanması. İhsan Nuri ve 'Zilan Bey', Hesik aşiret reisi İbrahim Ağa ile birlikte. Doğubeyazıt'ın da bulunduğu bir bölgede Hoybun Cemiyeti'nin desteğiyle “Ağrı Cumhuriyeti'ni” ilan ettiklerini açıklarlar.
1930 Tutak’ta Ali Can ayaklanması. Halifeliğin kaldırılması ve kıyafet devrimine karşı.
1930 Oramar ayaklanması. Şeyh Ahmet Barzani tarafından Ağrı’daki isyancılara destek amacıyla.
1935 Şeyh Abdülkuddüs, Nakşibendi ayaklanması. Yapılan düzenlemelerle gelirleri ve itibarları azaldığı için.
1937 Bölgedeki karışıklık ve isyan ihtimali üzerine Dersim için, 1934’de özel bir yasa çıkarılır. Buna göre:”Aşiretlerin tüzel kişiliği tanınmayacaktı. Aşiret reisliği, ağalık, şeyhlik kalkacaktı. Onlara ait bütün topraklar ve mülkler devlete devredilecekti. Ağa, şeyh aileleri başka yere göç edeceklerdi. Boşalan yerlere İçişleri Bakanlığının onayı ve izni ile yerleşilebilecekti.” Yasanın kabulünden sonra köprü, karayolu, kışla, okul, hastane, halkevi gibi yatırımlara başlanır. O bölge için bir eğitim programı hazırlanır. Ancak, Seyit Rıza, aşiretleri ve halkı ayaklandırmaya başlar. “Mektep, nahiye bizim neyimize? Bunları ortadan kaldırmalı, yakmalıyız.”diye hedef gösterir. Devamında karakol baskını, telefon kablosu kesme gibi olaylar başlar. İsyanı bastırmak için askeri harekâta karar verilir. 1937’de bir uçak filosu, ayaklanan aşiret reislerinin toplandığı Keçikesen köyünü bombalar. Seyit Rıza teslim olur.
1946 İran, Suçbulak, Urmiye Gölü yakınında “Mahabad Kürt Cumhuriyeti” kurulur. Tarihteki tek Kürt devletidir. Rus planıdır. Gazi Muhammet kuruluşu ilan eder. Kurucular arasında Molla Mustafa Barzani de vardır. 13 kişilik bakanlar kurulu, radyosu, ders kitapları, gazetesi ve dergileri vardır. 24 Ocak 1946’da Rus desteği ile kurulan Cumhuriyet, Rus desteğinin çekilmesi ile 11 ay sonra, 17 Aralık 1946’da yıkılır. Gazi Muhammet, İran tarafından idam edilir.
[1] “İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler’i kışkırttılar. İleri sürdükleri tez, İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı, uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, O’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular...”(Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 74-84)

5 Mayıs 2015 Salı

Atatürk'ün "karma ekonomi düzeni" olarak ders kitaplarımıza giren ancak bu kavramdan daha geniş içerikte olan iktisadi düşünceleri, benimsediği iktisadi prensipler, çağdaş kalkınma politikası ve stratejilerine yön vermiş, ayrıca gelişmekte olan ülkelerin örnek alabileceği önemli bir ekonomik model oluşturmuştur. Atatürk'ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalmadan söylemiş olduğu "...askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner" sözü ekonomiye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Maalesef Yüce Önder Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışından sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin gerekleri istenilen düzeyde yerine getirilmemiştir. Ulusumuzun henüz Atatürk’ün öngördüğü amaçlara ulaşamamış olması bunun kanıtıdır. Makalemizde Atatürk'ün iktisada dair fikirleri ve temel aldığı ekonomik prensipler irdelenmeye çalışılacaktır. Böylece, Atatürk sonrası dönemde ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadi ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği görülecektir. Öte yandan ülkelerarası ticari sınırların giderek kaldırılması yani serbest ticaret ideolojisinin dünya ekonomisine egemen olması, gelişmekte olan ülkelerin ve bu arada Türkiye'nin de kalkınma sorununu giderek daha önemli kılmıştır. Dolayısıyla, Atatürk'ün iktisat siyasetinin temel özelliklerinin ortaya konulması ve hükümetlerin bu prensiplerden taviz vermemesi, küresel ekonomiyle bütünleşme sürecindeki Türkiye'yi bu süreçte daha etkin kılacaktır.

1. Cumhuriyet Öncesi İktisat Politikaları

1.1. 1838 Serbest Ticaret Anlaşması ve Osmanlı Ekonomisi'nin Çöküşü

İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" (1776) isimli kitabında uluslararası ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" (1817) isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir (Ricardo, 1997: 120). Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz (Sabır, 2001: 51). Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin serbest ticarete geçiş serüveni ise 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat politikasını tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması herşeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir (Sayar, 1986: 213). Gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makina endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Zamanla bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bu olumsuz politika sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgahlarına, tarıma dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimi sürecini tamamlamış ülkelerdi. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir.
1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir ( Kazgan: 1999: 39). Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştır.

1.2. Milli Mücadele Dönemi'nde İktisadi Politika

Milli Mücadele Dönemi'nde izlenen iktisat politikası üzerine söylenebilecek ve bugün için de ibret alınması gereken en çarpıcı nokta, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı sıfır enflasyon ile gerçekleştirmiş olmasıdır. Milli Hükümet Kurtuluş Savaşı boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştır. Yani Türkiye'nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.
Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da kullanılan para Osmanlı kaimeleriydi. İstiklal Savaşı'nı T.B.M.M. hükümeti yürütüyordu. Ancak emisyonun yani para basımının anahtarı İstanbul rejimindeydi. T.B.M.M. savaş boyunca kendi adına para basmamıştır. Aynı paranın iki ayrı egemenlik alanında kullanıldığı durumlarda emisyonu kontrol altında tutan tarafın tartışılmaz bir avantajı vardır. Karşılıksız para basılmasıyla başlatılabilecek bir enflasyon, satınalma gücünün İstanbul yöresinde toplanmasını sağlayarak Kuvayı Milliye'nin finansmanını felce uğratabilirdi. Neyse ki bu tehlike gerçekleşmemiş ve İstiklal Savaşı enflasyonsuz gerçekleştirilmiştir (Ergin, 1978: 183-184).
Görüldüğü gibi ne İstanbul Hükümeti ne de T.B.M.M. açık finansman politikası uygulamamış ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da enflasyon problemi yaşanmamıştır. Bu noktada Milli Mücadele'yi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapan İstanbul Hükümetleri'nin neden emisyon politikasıyla Milli Mücadele'ye sekte vurmadığı tartışılabilir. Kanımızca İstanbul Hükümetleri para politikasının ne derece önemli bir silah olduğunun farkına varacak düzeyde iktisada hakim değildi. Aksi takdirde, zaten her türlü ihanetin içinde olan İstanbul Yönetimi, para basarak Kuvayı Milliye'nin elindeki kaimelerin değerini düşürür ve Atatürk'e karşı iktisadi bir savaş başlatırdı. Kuşkusuz bu uygulama da savaşın sonucunu değiştirmezdi, belki bir süre savaşın uzamasına sebep olabilirdi.
Atatürk'ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü'nün şu sözleri çok enteresandır: "Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile "evet" dedirtemedim". Türkiye Cumhuriyeti'nde enflasyon problemi Atatürk'ün vefatıyla başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır (Aysan, 2000: 37).
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda enflasyonun yeri olmamıştır. Atatürk her zaman para değerinin istikrarına büyük önem vermiş, İstiklal Savaşı'nın en zor günlerinde bile tedavüle yeni para çıkarmamıştır. Atatürk'ün sıkı para politikası anlayışı Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiş, Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde karşılıksız para basılmamıştır.

2. 1923-1938 Yılları Arasında Ekonomik Reformlar

Osmanlı Devleti'nden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi olmamasından dolayı dışa bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir ekonomi idi. Ülkede kayda değer bir sermaye birikimi olmadığından, bir başka deyişle, yanlış politikalar nedeniyle Türk burjuvazi sınıfı oluşamadığından yatırım yapabilecek zengin yoktu. Ticaret Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekelinde olmuştur. Atatürk'ün "...askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir" anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi'nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde bir çok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yakalanamayacak ekonomik istikrar sağlanmıştır.

2.1. İzmir İktisat Kongresi

Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya karar vermiştir. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında "Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalmış bir gerçek vardır. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir...Milletimiz düşman ordularını mahvetmiştir. Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz" diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir (Ergin 1978: 184-185).
Kongre'de alınan kararlara gelince, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat siyasetinin rotasını çizen bir "Misakı İktisadi" kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayiini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düzeni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir (Demir, 1994: 51).
İzmir İktisat Kongresi kararlarında devletin iktisadi yaşamda fiilen üstleneceği belirli işlevlerin olduğu bunların da ağırlıklı olarak altyapı ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Devlet demiryolu, karayolu ağını kuracak, limanlar inşa edecektir. Haberleşme örgütünü gerçekleştirecek, eğitim işlerini üstlenecektir. Ticaret ve sanayi bankalarının kurulmasına ve ortaklığına öncülük edecek, ancak buralardaki paylarını daha sonra Özel Kesim'e devredecektir. Devlet katıksız bir liberal iktisat politikası yani "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yanlısı olmayacak ama, ekonomik yaşamın gereklerini bizzat üstlenip gerçekleştiren de olmayacaktır (Kuyucuklu, 1986: 174).
Kongre'de yabancı sermaye konusu da tartışılmış, yabancı sermayeye karşı olunmadığı önemle vurgulanmıştır. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında yabancı sermayeye karşı olmadığını söylemiştir. Ancak, Türk yasalarına ve örfüne saygılı yabancı sermaye istediğini, yabancı sermayenin bundan değişik bir düzenleme biçimindeki varlığına kesinlikle karşı olduğunun da altını çizmiştir. Atatürk'ün bu düşüncesi "Misakı İktisadi" belgesinin 9. maddesinde yer almıştır. Bu maddenin gereği Ocak 1924'te yabancıların mülk edinmelerini serbestleştiren bir yasa ile yerine getirilmiştir. Ayrıca 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'ndan yabancı sermayenin de yararlanması düşünülmüştür.
Yukarıda açıklananlara ek olarak şunlar da Kongre'de alınan kararlar arasındadır (Aydemir, 1981: 348):

• Anonim şirketlerin kurulmalarını kolaylaştırmak,
• Milli Bankaların kurulması,
• Demiryolları inşasının hükümetçe bir programa bağlanması,
• Sanayiin teşviki,
• Yerli malı giyilmesi,
• Amele denen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması,
• Memlekette ticaretin tamamen serbest bırakılması.

Alınan kararlardan açıkça görülmektedir ki, uygulanacak iktisat politikasının liberal çizgiye yakın olması düşünülüyordu. Ancak bu dönemde benimsenen liberal politikaların zorunlu bir "laissez faire" uygulaması olup olmadığı tartışılabilir. Yeni Cumhuriyet Lozan Anlaşması gereği 1928 yılına kadar gümrükleri düzenleme yetkisine sahip olmadığından, kamu otoritesinin serbest ticareti terk etme seçeneği yoktu (Balkanlı, 2002: 87).
Lozan Anlaşması henüz sonuçlanmamış, milli mücadele süreci tüm hızıyla devam ederken böyle bir ekonomi kongresini toplamış olması dahi, Atatürk'ün iktisadi soruna ne derecede önem verdiğini göstermeye yeterlidir. Başından sonuna Atatürk'ün yönlendirdiği Kongre'de iktisat bakanının şu sözleri makroekonomik bir istikrarın formülünü verir niteliktedir: "Gayemiz, istihsalimizi ihtiyacımıza göre tezyid ederek kendi kendimize kifayet etmeye doğru gitmek olmalıdır. Harice göndereceğimiz istihsalatımızı da ihmal edemeyiz. İthalatımızla ihracatımız arasında tevazün ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde iktisadiyatımız iflas tehlikesinden yakasını kurtaramaz" (Ökçün, 1997: 222).

2.2. Kalkınma Planları

Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye'de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir (Kuyucuklu, 1986: 180).
2.3. Atatürk Dönemi'nde Başlıca Ekonomik Girişimler
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimlerin bazılarını maddeler halinde sıralamak, onbeş sene gibi kısa bir zamanda devasa bir kalkınma hamlesine girişildiğini göstermeye yeterlidir:

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
• Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
• 1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
• 1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

3. Atatürk ve Devletçilik

Devletçiliğin iktisadi düzlemdeki görünümü "karma ekonomi" anlayışıdır. "Karma ekonomi" yaklaşımı sosyalizm benzeri bir yaklaşım olmayıp, esas itibarıyla, ekonominin gerekli altyapısını hazırlayıp, kalkınma sürecine paralel olarak piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirilmesidir.
Atatürk'ün Devletçilik anlayışı bir kalkınma modelidir. Atatürkçü Devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınai teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları gereğince kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir (Aysan, 2000: 35). İsmet Giritli'nin yorumuyla Atatürk Devletçiliği "...sosyalizmin anladığı manada ve bir doktrin mahiyetinde olan devletçilik değil, sadece pratik ve pragmatik manada yani milli ekonominin zaruretleri, memleketin hızlı kalkınması ve bunun için sanayileşmesi ihtiyacı ile sınırlı olan özel teşebbüsün tam güvenlik ve istikrar içinde varlığını sürdürmesini de lüzumlu bulan başka bir deyimle, karma ekonomi sistemine dayanan hızlı sanayileşmeye dönük bir kalkınmayı gerçekleştirecek bir devletçiliktir" (Giritli, 1975: 298).
Görüldüğü gibi, Atatürk'ün Devletçilik İlkesi esas itibarıyla bir kalkınma modeli olup, katı bir ideoloji olarak algılanmamalıdır. Atatürk'ün Devletçilik İlkesi değerlendirilirken dönemin ekonomik koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Falih Rıfkı Atay'ın şu sözleri Devletçilik ilkesinin zaruriyetten doğduğunu açıkça göstermektedir: "Yeni Türkiye'de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır: Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiç bir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi" (Atay, 1984: 452).
Atatürk döneminde uygulanan devletçi iktisat politikasının, 1930'lu yıllarda ağırlık kazanması, devletçilik ilkesinin zaruriyet sonucunda ortaya çıktığı tezini doğrulamaktadır. Çünkü, İzmir İktisat Kongresi'nde benimsenen, liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir. Aslında dünya konjonktürü de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasına müsayitti. "Laissez Faire"ci liberal iktisat politikaları ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Batı ekonomilerinde ortaya çıkan bu bunalımın esas nedeni [ Arz>Talep] olgusuydu. İktisat biliminin temel gayesi Arz-Talep eşitliğini sağlamaktır. Ünlü iktisatçı Keynes 1936'da yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" isimli kitabında bu eşitliğin ancak devlet müdahalesi yoluyla sağlanabileceğini savunmuş ve bu müdahalenin teorik altyapısını hazırlamıştır. Devlet otonom yatırım harcamaları yoluyla milli geliri arttırarak Arz-Talep eşitliğini kurmalıydı. Türkiye'nin temel ekonomik sorunu ise kalkınma problemi olduğundan, esas savaşın talep cephesinden ziyade arz cephesinde verilmesi gerekiyordu. Türkiye'nin 1930'lardaki "karma ekonomi" modelinin bu nedenle iktisat biliminin alt dallarından olan kalkınma iktisadının öncüsü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet müdahalesinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını gerçekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir.
Atatürk’ün Devletçilik politikası, yalnız iktisat politikası ile ilgili bir kazanım değildir. Devletçilik politikası, aynı zamanda, tam bağımsızlık ilkesinin bütünlenmesidir. Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla sürdürülebileceğini söyleyerek gelecekteki yöneticileri uyarmıştır. Ancak daha sonra gelen kadrolar bir kalkınma modeli olan Devletçilik İlkesini devam ettirememişler ve yanlış kalkınma stratejileri izleyerek ekonomimizi dışa bağımlı bir hale getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız süreçte ekonomik bağımsızlık-siyasi bağımsızlık arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu daha iyi görmekteyiz.
Atatürk Devletçiliğinin CHP'nin Mayıs 1931 Kongresi'nde saptanan programındaki tanımı şöyledir: "Bireysel çalışma ve işleri temel tutmakla birlikte olanaklı olduğunca az süre içine ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti eylemli olarak ilgilendirmek önemli ilkelerimizdendir." (Alp, 1998: 243).
Görülüyor ki Devletçilik (karma ekonomi) = devlet + özel sektör'dür. Devletin, "karma ekonomi" politikasına göre kurduğu sanayi kuruluşlarına ve ortaklıklara Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) denilmektedir. Sümerbank (1933) ve Devlet Sanayi Ofisi (1932) bunlardan en önemlileri arasındadır. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. 1929-39 Dünya sanayii üretim artışı %19 iken Türkiye'de %96 olmuştur (Tekin, 2001: 186-187).
Buraya kadar olan açıklamalarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Öncelikle, Devletçilik İlkesi iki ana hedefe odaklanmıştır: i) "İktisadi Bağımsızlık", ii) Hızlı Kalkınma. Bu hedeflere o dönem koşulları içinde pür liberal bir politika ile ulaşma olanağı yoktur. Atatürk serbest piyasa ekonomisine karşı olmayıp, zaman içinde özel sektörün gelişip devlet sektörünün üstlendiği işlerin bir kısmını devralmasını istemiştir. Bu nedenle, Devletçilik İlkesi "ekonomide bütün işleri herzaman devlet yapacak" anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bazılarının öne sürdüğü gibi, "Devletçilik İlkesi artık sona erdi" sözleri bu ilkenin anlamını kavrayamamaktan veya Atatürkçü Sistem'e karşı önyargılardan ileri gelmektedir.

4. Atatürk ve Ekonomik İstikrar

Atatürk sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır (Eroğlu, 1981: 50-51).
Atatürk'ün 1 Mart 1922 Tarihli T.B.M.M. açılış konuşmasında "Türk parası sağlam değerini tutmaktadır. Hükümet bu siyasaya çok değer vermektedir; bundan böyle bu siyasadan ayrılmayacaktır" sözleri istikrarlı bir para politikasından yana olduğunu göstermektedir (Balkanlı, 2002: 87). Basılan paranın üretim karşılığı olmalıdır. Ülkenin üretiminde artış olmaksızın para basılması, yani açık finansman politikası talebi arttıracaktir. Arz-Talep dengesi Talep lehine bozulacağı için böyle bir politikanın ilk sonucu fiyatlarda sürekli artış yani enflasyon şeklinde kendisini gösterecektir.
Enflasyon verimli yatırımların yapılmasını engeller, yüksek talep ithalatı arttırırken ihracatı caydırır, dolayısıyla dış ticaret açığı büyür, enflasyonist politikalar gelir dağılımındaki dengesizlikleri arttırır. Üretim çeşitli darboğazlarla karşı karşıya kalır ve uzun vadede enflasyonlu bir büyümeyi sürdürmek olanaklı değildir.
Enflasyona yol açmamak için devletin giderlerini para basarak değil, vergi gelirleriyle karşılaması lazımdır. Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomide iç dengenin sağlanabilmesi için G (Devlet Harcamaları) = T (Vergiler) olmalıdır. Dış dengenin formülü ise X (İhracat) = M (İthalat)'tır. Dolayısıyla makroekonomik bir istikrar için vergilerden ve ihracattan elde edilen gelirlerin devlet harcamaları ve ithalat harcamalarının toplamına eşit olması gereklidir. Atatürk döneminde bu ekonomik istikrar ilkesinin benimsendiğini ve yaşama geçirildiğini görüyoruz. 1930-1938 Yılları arasında kalan dönemde (1938 yılı hariç) X - M hep pozitif rakamlar olurken, [ T + X = G + M] de büyük ölçüde sağlanmış yani ekonomik istikrar korunmuştur. Atatürk bugün uygulamakta zorlandığımız istikrar politikasının en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Atatürk'ün dış ticarete ilişkin olarak 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı şu konuşma dış dengeye ne kadar önem verdiğini göstermektedir: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin aktif karakterini muhafaza etmektir. Çünkü tediye muvazenesinin en mühim esasını bu teşkil eder". Atatürk bir başka konuşmasında da "...İstiklal-i maliyenin mahfuziyeti için şart-ı evvel, bütçenin bünye-i iktisadiye ile mütenasip ve mütevazin olmasıdır..." demektedir. Yani maliye politikasında da bütçe denkliği prensibini esas almaktadır. Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisat anlayışında öne çıkan unsur istikrarlı ekonomi politikasıdır. Atatürk'ün ekonomik istikrar konusundaki hassasiyeti, Kurtuluş Savaşı'nın en zor anlarında bile para basma yoluna gitmemesiyle açıkça görülmektedir. Enflasyon sorununu en zor anlarında bile yenen bu büyük ulus ne acıdır ki, büyük önderin bedenen aramızdan ayrılışından sonra bir daha bu dertten yakasını kurtaramamıştır.
5. Sonuç
Bu çalışmada Büyük Önderimiz Atatürk'ün benimsediği iktisadi ilkeler ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak olmuştur. Osmanlı'dan alınan kötü miras bu yolda büyük bir dezavantaj oluşturmuş ancak yine de Büyük Önderimizin deyimiyle "az zamanda çok büyük işler yapılmıştır". Atatürk'ün görüşüne göre bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kalkınabilmesi için istikrarlı iktisat politikaları uygulamak şarttır. Bunun için gerek iç gerek dış iktisadi dengeler gözetilmeli, karşılıksız para basma gibi kolaycı yollara sapılmamalı, kesinlikle enflasyonist bir politika izlenmemelidir.
Atatürk, devlete pazar ekonomisine geçişte öncü ve destekleyici bir rol vermiştir. Atatürk döneminde devlet, kalkınmanın adeta motoru işlevini görmüştür. 1923-1938 Yılları arasında geçen onbeş yıl boyunca fiyat istikrarı bozulmadan ve bütçe açıklarına gidilmeden çok büyük işler başarılmıştır. Burada önemli olan nokta şudur; bir kalkınma hamlesine girişilirken ne yapılacağının hesaplanıp, yatırımların nasıl finanse edileceğinin planlanarak rasyonel bir şekilde hareket edilmesi gereklidir. Dış borçla, karşılıksız para basılarak, enflasyonist politikalarla girişilen kalkınma hamleleri tıkanmaya mahkumdur. Atatürk bunların hiçbirine tenezzül etmemiş, gerçekleştirilen tüm ekonomik başarılar ve yapılan yatırımlar o dönemin kendi gelirleriyle, ülkenin geleceğinden yenilmeksizin elde edilmiştir. Gerçek başarı da budur zaten.

Dr. Hasan SABIR
İstanbul Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat
Anabilim Dalı Öğretim Elemanı