Katliamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Katliamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2016 Perşembe

I Ç I N D E K I L E R
Giris
Kürtler Mezopotamya’li Degil
Arap, Selçuklu, Osmanli Dönemlerinde Süryaniler
Kiliselerin Yagmalanmasi ve Kürtler
Cizre Kürt Emiri Bedirhan ve Hiristiyan Katliami
Hiristiyan Halklarin Osmanli Hükümeti’ne Destegi
Ermeni Patrikligi’nin Yayinladigi "Genelge"
Kürt Seyh ve Agalarinin Sömürüsü
Osmanli Hükümeti’ne Sunulan sikâyet Raporlari
Kürtler Tarafindan Hiristiyanlara Uygulanan "Özel Zulüm"
Seyh Ubeydullah Isyani’nda Hiristiyan Katliami
Hamidiye Alaylari ve Hiristiyan Katliami
Birinci Dünya Savasi’nda Hiristiyan Katliami
Hori Süleyman Hinno’nun Anlatimiyla Hiristiyan Katliami
Kürt Siyasi Hareketinin Asimilasyon Politikasi
Sonuç.

GIRIS
Mezopotamya’nin en eski kavimlerinin ahfadi olduklari bilinen ve “Süryani”, “Nasturi”, “Keldani” olarak adlandirilan Hiristiyan halklarin kökenleri üzerinde yapilan bilimsel arastirmalarin henüz net bir sonuca ulasamamis olusunu dikkate alarak, bu konuda burada görüs beyan etmeyi, simdilik erken buluyoruz.
Son yillarda; özellikle Avrupa’daki sol ve sag görüsteki Süryaniler arasinda baslayan “Asur”culuk-“Arami”cilik tartismalarina da girmek istemiyoruz.
Ancak, Süryani tarihçisi ve Türkiye’deki bütün Süryanilerin eski ruhani reisi, Mardinli Metropolit Filiksinos Hanna Dolapönü’nün (1885-1969) konu hakkindaki görüsleri, bizce, büyük önem tasiyor. Hanna Dolapönü, Süryanilerin kökeninin sadece bir tek irka dayandirilamayacagini belirtir. Ona göre: “Süryaniler; Arami, Asurlu, Keldani, Fenikeli, Kenani ve Hintlilerden olusmustur.”1
Bu tespitten sonra, asil konumuza geçiyoruz.
bilindigi üzere; Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlar, tarih boyunca, yerlesik bulunduklari Mezopotamya topraklarina egemen olmak isteyen çesitli kavimlerin baskilarina ugradilar, öldürüldüler, yaralandilar, yagmalandilar.. Bölgede, sayisi bilinemeyecek kadar olay meydana geldi. Tüm bu olaylara iliskin, yanli veya yansiz pekçok eserin nesredildigi bilinmektedir. Ancak, bu eserlerin büyük bir bölümünde, Kürtlerin Hiristiyan halklara uyguladiklari insanlik disi zulüm, nedense ya gözardi edilmis ya da yüzeysel bazi ifadelerle geçistirilmistir. Bu yaklasimin, siyasi çikar hesaplari ile yakindan ilgisinin bulundugu ise bir gerçektir.
Bu arastirmada; tarihin çesitli dönemlerinde, bölgedeki yerel yönetimleri ellerinde bulunduran Kürtlerle, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklari arasindaki iliskileri ve cereyan eden bazi hadiseleri irdeleyerek, konuyu gün isigina çikarmaya çalisacagiz. Bildigimiz kadariyla, bir bütün olarak, ilk kez bu çalismayla, Hiristiyanlara yönelik Kürt zulmü, belgesel bir inceleme düzeyinde ele alinmis bulunmaktadir.
Hiç kuskusuz, bu eserde, tarihsel süreç içerisinde meydana gelen, Kürtlerin Hiristiyan (Süryani, Nasturi, Keldani, Ermeni) halklari imha amaçli katliam ve vahsetlerinin çok kisa bir özetinin sunulmus oldugunu, okuyucu elbet de taktir edecektir. Ileride, çok daha kapsamli bir sekilde ve baska tarihi belgelere de dayandirmak suretiyle, konunun karanlikta kalmis yanlarini da aydinliga çikaracagimizi ümit ediyoruz.

KÜRTLER MEZOPOTAMYA’LI DEGIL
Kürtlerin kökenleri hakkinda bilgi veren çesitli kaynaklar, onlarin Mezopotamya’nin asli unsuru olmadiklari noktasinda birlesiyorlar. Bilim adamlari, Kürtlerin ana yurtlari konusunda çesitli tezler ortaya atmislardir. Kürtlerin; Iran’in dogusu, Iskandinavya, Hindistan, Kafkasya, Orta Asya, Zagros Daglari vs. gibi yerlerden gelip, Mezopotamya’ya yerlestikleri yolunda çesitli iddialar ileri sürülmüstür.2 Tüm bu iddialarin ortak özelligi ise, Kürtlerin Mezopotamya’nin yerlileri olmadiklari hususudur. Ancak, son yillarda, siyasi Kürt hareketinin mensuplarinca kaleme alinan kitaplarda; Mezopotamya için, “Kürtlerin ana yurdu” ifadesi kullanilmakta, Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilerin baska diyarlardan göç edip bu bölgeye geldikleri belirtilmektedir.3 Kürt ideologlarinin sövenist zihniyetini aksettiren bu görüs, bir “iddia” olmaktan öteye geçemediginden, üzerinde durmaya bile degmez.
Esas itibariyle, siyasi Kürt hareketinin “Kürdistan” diye tanimladigi Mezopotamya, Süryani, Nasturi ve Keldani toplumlari tarafindan tarih boyunca yurt tutulan cografi bir saha olup, onlarin ana vatanidir. Ermeniler, Araplar, Kürtler, Türkler vd. sonradan gelip bölgeye yerlesmislerdir.4 I.Ö. 192’den I.S. 244 yilina kadar, 436 sene devam eden ve baskenti bugünkü Urfa sehri olan bir Süryani Kralligi’nin varligi da bilinmektedir.5 Daha önceki dönemlerde ise, Mezopotamya ile Dogu ve Güneydogu Anadolu’da; Asurlu, Arami, Akkad, Babilli ve Keldanilerin egemen olduklari, tarihi kaynaklarca da sabittir.6 Hatta Selçuklular döneminde de, bölgenin birçok yerlesim biriminde Süryaniler çogunluktaydi. Örnegin, Türk tarihçisi Prof.Dr.Osman Turan, Süryanilerin 13. yüzyil baslarinda bile Urfa’da ekseriyette oldugunu belirtmektedir.7

ARAP, SELÇUKLU, OSMANLI DÖNEMLERINDE SÜRYANILER
Kürtlerin, bölgedeki Hiristiyan halklara yönelik baski ve zulümlerini irdeleyen ve bu çalismanin da asil konusunu teskil eden bölümlere geçmeden önce, Süryani yazar Yakup Bilge’nin, bölgenin siyasi tarihine isik tutucu nitelikte buldugumuz bazi düsüncelerini aktarmakta yarar görmekteyiz:
“Müslüman Araplar Yakin Dogu’ya geldikleri zaman, küçük bir azinlik disinda tüm Süryanileri kapsayan ulusal bir kiliseyle karsilastilar… Müslüman Araplarin fethiyle birlikte, Yakin Dogu’da Müslümanlik yayilacakti… Müslümanligi kabul eden Süryaniler, kisa zamanda ulusalliklarini kaybediyor, Süryanice yerine Arapça dilini kullaniyor ve Süryani kültürüyle iliskileri kopariyordu… Arap etkisinin kaybolmasi ve Selçuklularin Yakin Dogu’ya hakim duruma gelmeleri sonucunda olusan yeni durum, Süryanileri de etkilemisti. Selçuklular, yerli görevlilerini Süryanilerden seçiyorlardi. Bu durum, Süryanilerin düsünsel bir rönesans yaratmalarina zemin hazirlamisti. Süryanice tekrar etkin olmaya basladi. Süryani aydinlari da, tekrar eski Süryani kaynaklarina yöneldiler. Hareket, tarih, siyasi ve dini eserlerle gelisti ve yayildi. Birçok ciltten olusan tarih kitaplari ve ansiklopediler, halkçi kronikler kaleme alindi. Siyasal ve dinsel alanda da birçok eser yazildi. Bu kültürel hareket tüm toplumu etkilemis, topluma büyük bir hareket kazandirmisti. Fakat, bu kültürel gelisme ortami uzun sürmeyecekti. Mogol akinlari ile, tüm Yakin Dogu’da yasayan halklar, kisa zamanda büyük bir kiyima ugrayacaklardi.
Timur’un (1336-1405) XIV. yüzyil sonu ile XV. yüzyilin baslarinda Yakin Dogu’ya yaptigi seferler sonucunda Yukari Mezopotamya’nin güney bölgelerinde yasayan Dogu Süryanileri, ulasilmasi güç daglara kaçtilar ve XVI. yüzyila kadar yasamlarini bu dag bölgelerinde geçirdiler. Bati Süryanileri de bu akinlardan çok zarar gördüler. Halk katliama ugruyor, manastir ve kiliseler yikiliyordu. Tüm Süryaniler, bir yüzyildan fazla bir zaman süresince büyük acilarla yasamak zorunda kaldilar. Ortadogu’daki bu karmasik ve belirsiz durum, XVI. yüzyila kadar sürdü. XVI. yüzyilla birlikte, bölgeye yeni bir güç yerlesmeye basladi: Osmanlilar.
Osmanli fethi, Arap fethinin tersine, dinsel yani olmayan -veya daha az olan- bir fetihti. Osmanlilarin bölgeye yerlesmesi, o zamana kadar bölgede yasanan kargasa nedeniyle, burada yasayan halklar için önemli bir istikrardi. Gerçi bu durum, tüm ‘reaya’nin esit haklara sahip olmasini saglamiyordu. Ama, halklar, özgürlük istemedikleri ve onlardan istenen vergi ve haraçlari ödedikleri takdirde, ‘Sultan’in topraklarinda yasayabiliyorlardi. Hatta elden geldigince de, can ve mal güvenlikleri ‘Sultan’ tarafindan saglanmaya çalisiliyordu. Halk, yine vergiler altinda eziliyordu; ama, eskiye oranla tümden yok olmalarini engelleyecekti.”8
Bu arada, gayri Müslimlerin mal ve mülklerine el koymayi “caiz” gören ve bunu kendileri için adeta “helal” ve “ganimet” sayan yerel Kürt bey ve agalarinin tehditleri, baskilari, zulümleri, hatta katliam derecesine varan insanlik disi hareketleri, Mezopotamya Hiristiyanlari için, felaketin kapilarini ardina kadar açiyordu. Tabii ki bu durum, Hiristiyan nüfusunu da dogrudan etkiliyordu.
Hollandali sosyolog Martin Van Bruinessen’in Kürt-Hiristiyan iliskileri hakkindaki su tespitleri, konunun vahametine dair yeterli bir fikir verir kanisindayiz:
“Hiristiyanlar, Kürdistan’da nüfusun bugünkünden daha büyük bir bölümünü olusturuyorlardi. Katliamlar, kaçis, gönüllü göç ve Islâmiyeti kabul etme, sayilarini ciddi biçimde azaltti. Kürdistan’in degisik bölgelerinde (Siirt, Hakkâri), Kürtçe konusan ve görünüste Müslüman olmus, fakat hâlâ Ermeni veya Nasturiliklerini unutmayan ‘kripto-Hiristiyan’larla karsilastim. Kalan Hiristiyanlar ve Kürt komsulari arasindaki iliskiler genellikle samimiyetten uzaktir. Özellikle Tur Abdin’li Bati Suriyeliler (Bati Süryaniler), topraklarini, mallarini ve hatta kizlarini alan Kürt asiret reislerinin vahsi davranislarina maruz kalmislardir.” 

KILISELERIN YAGMALANMASI VE KÜRTLER
Tarihsel süreç içerisinde, Kürtlerin Hiristiyan kiliselerini sik sik basarak, tahrip edip, talan ettiklerini, pekçok kaynak yazmaktadir. Bir örnek olarak, “Abu’l Farac” adiyla ünlü olan Süryani tarihçisi Bar Hebraeus’un meshur “Tarih” kitabini Süryanice’den Ingilizce’ye çeviren Ernest A.Wallis Budge, anilan kitabin giris bölümünde, Mar Mattai Manastiri’na yönelik Kürt saldirilarina iliskin detayli bilgiler vermektedir. Budge’nin konu hakkindaki açiklamalarindan su bölümleri naklediyoruz:
“Islâmiyetin Mezopotamya’da yayilmasindan sonraki devirlerde Mar Mattai Manastiri’nin tarihine ait malûmatimiz çok azdir. Fakat burasi Yakubiligin (Süryaniligin) mühim bir nüfuz merkezi ve Yakubilerin (Süryanilerin) Araplar tarafindan, daha sonra Mogollar ve vahsi Kürt kabileleri tarafindan baskiya ugradikça iltica ettikleri yer olmaya devam etmisti. Anlasilan, Mar Mattai rahipleri bir müddet izac edilmemisler, sükûn içinde yasadikça binalarini tamir etmisler, manastira giden dik yolun esas yollarina tas dösemisler, kiliseye islemeli perdeler, altin ve gümüsten yapilma mukaddes kablar koymuslar ve buraya sarap, yag vs. depo etmislerdi.
Çok geçmeden manastir, yagma edilmeye deger bir mahiyet almis, bu yüzden Kürtler ile onlarla birlesik olan kabileler manastiri soymuslar ve çirçiplak birakmislardi. Bar Hebraeus bu taarruzlarin birini anlatarak 1262 raddelerinde Kürt süvari ve piyadelerinden mütesekkil bir kuvvetin manastirdaki rahiplerle dört ay kadar harb ettiklerini, manastira girebilmek için duvarlari üzerinde merdivenler kurduklarini, fakat rahiplerin merdivenleri çekerek yaktiklarini, bunun üzerine Kürtlerin arkadaki daga tirmanarak bir kayayi yerinden oynattiklarini ve yuvarladiklarini, bunun duvari delmekle beraber duvara saplanip kaldigini, fakat kayanin parçalanan bir kisminin duvari deldigini ve Kürtlerin buradan içeri girdiklerini nakleder. Rahipler taslar ve oklar atarak düsmani karsilamislar ve düsmani püskürterek duvari tamir etmislerdi. Muharebe esnasinda manastirin sefi Abu Nasr bir gözünü kaybetmis ve birçok rahipler, Kürtlerin attiklari oklarla yaralanmislardi. Fakat manastirlarin ambarlari bosaliyor ve muhasara altindaki rahiplere hariçten hiçbir sey yetismiyordu. Bu yüzden bunlar sulha tâlip olmuslar, Kürtlere kilisenin perdelerini, askilarini ve esyasini vermeyi ve mümkün oldugu kadar altin ve gümüs toplamayi vadetmislerdi. Kürtler, Mogollarin Musul üzerine yürümekte olduklarini haber aldiklarindan teklifi kabul etmisler, bin altin dinar degerindeki kilise esyasini alip gitmislerdi.
Birkaç yil sonra Kürtler Alpef’teki Mar Mattai Manastiri’na mensup on rahibi tuzaga düsürerek bunlari iskenceye ugratmislar, bunlarin birini öldürmüsler, dokuzunu dörtbin zuze, yani yüz altin mukabilinde satmislardi. 1286’da Kürtlerden bir alay, Mar Mattai Manastiri’ni istilâ ederek burada dört gün kalmislardi…
Manastir 1830’da, Kürtler tarafindan taarruza ugrayarak yagma edilmis ve Rabban Matta ile cemaati buradan kovulmuslardi. sarki Hint kumpanyasinin Bombay’daki papazlarindan olan G.P.Badger, 1843 yilinin ilktesrininde (Ekim ayinda) iki gününü burada geçirmis ve Kürtlerin kilise ile manastir binalarina yaptiklari tahribata sahit olmustu. Bina, tamamiyle metruk bir halde idi ve bütün kapilari sökülmüs bulunuyordu. Her halde bu kapilari Kürtler sökmüsler ve bunlari yakarak yemeklerini pisirmislerdi. Rahiplerin hücreleri, harap olmus bir halde idi…
1844 sularinda Ravandiz’in Kürt pasasi, Musul üzerine akin etmis, sehri aldiktan sonra Rabban Hormizd’in Al-Kosh ve Mar Mattai’nin Alpef üzerindeki manastirlarina saldirmisti. Al-Kosh’ta büyük bir kütüphane bulunuyordu. Rahipler buradan bes yüz yazmayi alarak civardaki daglarin inlerinde saklamislar, fakat siddetli yagmurlarin yagmasi üzerine inler su altinda kalmis, sular yazmalari alip götürmüs ve bunlar bir daha ele geçirilememisti. Kürtler manastiri yagma etmisler, kullanamayacaklari seyleri tahrip etmislerdi.
Büyük harb sirasinda Kürtler ile Hamavindler bulduklari her seyi tahrip etmisler, Kudsanis’teki yazmalar da ellerinden kurtulamamis, daha sonra Van gölü üzerindeki Urmiye’ye gitmisler ve Amerikalilara ait kiliseleri, evleri ve binalari yagma etmisler ve yakmislar, matbaayi tahrip etmisler, harfleri kirip dökmüsler, dizme ve basma makinelerini tahrip ettikten baska mürettiplerin ve makinecilerin odalarini ve esyalarini silip süpürmüslerdi. Amerikali misyonun birçok Süryani yazmalari ile Kudsanis’te, yahut bazi hususi sahislarin elinde bulunan yazmalarin kopyalari, Süryanca ile basilan büyük Kitab-i Mukaddes’ler, Fallaçi gibi Amerikan heyeti tarafindan kurulan matbaada basilan eserleri bulunmakta idi. Bu matbaa Dr.Perkins ile arkadaslari W.R.Stocking, A.L.Holladay, E.Breath, I.L.Merrick, W.Jones, yarbay Stoddard tarafindan 1840’da Urmiye’de kurulmustu. Bütün bu eserlerle birlikte, Zahriré dhe Bahrâ adli mevkut mecmuanin nüshalari yanmis ve bunlari ele geçirmeye imkân kalmamistir…
Kürtlerin akinlari sirasinda kiliselerin içi o derece tahrip olunmustur ki, ziyaretçinin bir neticeye varmasini temin edecek bir heykeltraslik eserine, bir dekorasyon veya bir ziynete rastgelinmiyor…”10

CIZRE KÜRT EMIRI BEDIRHAN VE HIRISTIYAN KATLIAMI

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlarin, 1843 tarihinde, Cizre Kürt Emiri Bedirhan Bey’in emsali görülmemis vahsetine maruz kalarak, kendi topraklari üzerinde, Kürtler tarafindan âdeta bir soykirima tâbi tutulduklari, tarihi belgelerle sabittir.

Bedirhan Bey, Cizre Emirligi’ni agabeyi Salih Bey’den devraldiktan sonra (1821), uzun süre Osmanli Padisahi’na bagliligini sürdürdü. Ancak, Osmanli ordusunun 1838 tarihinde Kuzey Suriye’ye kadar ilerleyen Misir Valisi’nin oglu Ibrahim Pasa’nin kuvvetlerine yenilmesiyle birlikte, Bedirhan Bey de basina buyruk kesilmeye baslar ve ardindan Osmanli’dan ayri bir yönetim gerçeklestirmeye yönelir. Bu arada, Kürt asiret reisleri ve beyleriyle iliskilerini gelistirir ve onlari kendi liderligi altinda birlestirmek için yogun bir çalisma içine girer. Bir süre sonra; Mus, Van, Hakkâri ve Bitlis’in bazi seyh ve asiret reisleriyle ittifakini tesis eder.11

Kürt yazar Dr.Celilê Celil, bu hususta sunlari söyler:

“Bu Kürt önderleri Türkiye’ye karsi ortak bir isyan çikarmak, Kürdistan’i kurtarmak ve farkli bir bagimsiz devlet kurmak için bir ‘kutsal birlik’ olusturdular. ‘Kutsal birlige’ Mustafa Bey, Dervis Bey, Han Mahmut, Hakkâri’den Nurullah Bey ve Fetah Bey, Hizan (Bitlis)’dan Halit Bey, Mus’tan serif Bey, Kars bölgesindeki Kürt kabilelerinin reisi Kör Hüseyin Bey katilmislardir. Onlarin basinda Bedirhan Bey vardi… Askeri-politik ve sosyo-ekonomik durum düzenlendikten, Kürt asiret önderlerinin birligini olusturduktan sonra Bedirhan Bey, kendisinin baskani olacagi bagimsiz bir Kürt devletinin kurulma zamaninin geldigine karar vermistir. Bunun kaniti olarak kendi adina sikkeler bastirtmistir. Kürt tarihçi Alaaddin Succadi’nin tanikligina göre, sikkenin ön yüzünde ‘Emiri Bohtan Bedirhan’, arka yüzünde ise ‘Hicri 1258 yili’12 yazmaktadir.13 Bedirhan Bey, devletin baskenti olarak, bayraginin dalgalandigi Cezire (Cizre) sehrini ilân etmistir. Kürt önderler, Bedirhan Bey’in yandaslari yeni devleti desteklemis ve savunmuslardir. Böylece Bedirhan Bey, ciddi, politik öneme sahip bagimsiz bir Kürt Emirligi’ni kurmustur.”14

Buraya kadar hersey normal. Asil sorun, iste bu tarihten (1842) sonra baslayacaktir. Zira, “emir”ligini ilân ederek, adina para bastirip, câmilerde adina hutbe okutmaya baslayan Bedirhan Bey’in, din konusunda bir asimilasyon politikasi güttügünü kanitlayan Ermeni kaynaklari vardir. Bedirhan Bey, kendisini Türk egemenliginden kurtulmus bölgelerin manevi reisi sayiyordu.15

“Kutsal birligini” saglam temeller üzerine oturttuktan sonra, artik Bedirhan Bey için bölgedeki Hiristiyan halklara karsi, Kürtleri “kutsal savas”a sürükleme dönemi baslayacakti.

Nitekim çok geçmeden, gerçek yüzünü göstermeye baslayan Bedirhan Bey, bir yandan Süryani, Nasturi, Keldani, hatta Ermeni Hiristiyanlara yaptigi çagrida; Osmanli yönetimine ödemekte olduklari vergilerin, birkaç kat da artirilarak, bundan böyle artik kendisine ödenmesini talep ediyor, diger yandan da onlari yurtlarindan uzaklastirip, mallarina el koyarak topraklarini ele geçirmenin yollarini ariyordu. Amaç buydu ve vergi sadece bir bahaneydi.

Binbir güçlükle hayatlarini idâme ettirmeye çalisan Süryani, Nasturi ve diger gayri Müslim unsurlarin, Bedirhan Bey’in öne sürdügü bu agir kosullari kabule yanasmalari mümkün degildi. Bu sebeple, Bedirhan’a red cevabi verdiler.

Zaten firsat kollayan Bedirhan Bey, yönetimi altindaki tüm Müslüman Kürtleri, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilere karsi, “kutsal savas”a çagirip, onlari katletme ve yok etme emrini verdi…

Bundan sonrasini, tarihi belgelere ve kaynaklara dayali olarak, kisaca özetlemeye çalisacagiz.

Bedirhan Bey’in Hiristiyan halklara yönelik vahsiyane katliamina iliskin bilgilere, Kürt kaynaklarinda da rastlayabiliyoruz. Kürt yazarlari ve tarihçileri de Bedirhan Bey’in uyguladigi bu soykirimi itiraf etmektedirler.

Kürt tarihçisi M.Emin Zeki, bu konuda söyle der:

“Bedirhan Bey’in egemen oldugu Botan bölgesinde yasayan Nasturiler, öteden beri ödemekte olduklari vergiyi ödemeyerek, ayaklandilar. Bedirhan Bey, bunlarin üzerine asker göndererek yola getirmek zorunda kaldi. Nasturiler çok kayip verdi, zarara ugradilar."16

Kürt yazari Dr.Celilê Celil de konu hakkinda sunlari itiraf eder:

“..Kürt birlikleri Asurlulara saldirmis ve bir katliama girismislerdi. Sonuçta birkaç bin Asurlu öldürülmüs, köyleri yakilmis ve yagmalanmistir… Asurlulara karsi girisilen ikinci katliam, bu kez Thuma bölgesi halkina, 1846 yilinda oldu. Mar simun Urmiye’ye kaçarak güçlükle kurtuldu..”17

Kürt yazari M.Kalman ise, bazi yazarlara göre “vergi vermedikleri” gerekçesiyle kirimdan geçirilen Nasturi ve Süryanilerin imhasini, su sözü ile âdeta onaylamaktadir:

“Kürt beylerine vergisini, askerini veren topluluklarla kim niçin çatissin ki.”18

M.Kalman sunlari da ekler:

“Hiristiyan topluluklarin, 1838 Tanzimat Fermani’ndan sonra imparatorlukta, haklari genislemisti.. Misyonerler Kürdistan’da Hiristiyanligi yaymak istemekteydiler.. Asurlular da Hiristiyanligin yayginlastirilmasi ugruna yapilan çalismalari kendi milliyet çikarlarina dönüstürmeye çalismaktaydilar. Tabii ki bu tür anlayislar bölgedeki Yezidi ve Müslümanlarin hosuna gitmiyordu.”19

Bu satirlardan, Kürtler tarafindan Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara uygulanan katliamin nedeninin, sadece “vergi” konusu olmadigi, çok açik olarak anlasiliyor.

Nitekim M.Kalman, biraz sonra baklayi agzindan çikariyor ve gerçegi açikça itiraf ediyor:

“Nurullah ve Bedirhan Beyler, Asurlularin Batililarca sözde savunulmalari karsisinda onlarin bölgede etkin olmamalari için Asurlulara saldirirlar. Birçok kisiyi katlederler. Köyleri yakilir ve talan edilir. Asurlularin, Bedirhan’a vergi vermeyi reddetmeleri de saldirinin nedenlerinden biridir.”20

Demek ki, Hiristiyan katliaminin nedeni “vergi” degil, bagnaz Müslüman Kürtlerin, Hiristiyanlik inancina olan tahammülsüzlükleridir.

Hemen burada, Ingiliz yazar William Eagleton’un su dikkat çekici ve oldukça da anlamli sözlerini nakletmek istiyoruz:

“Bedirhan, 1843 ve 1846 yillarinda, güçlerinin artmasindan ve kendi kendilerini yönetebilecek duruma gelip baslarina buyruk olmalarindan korktugu Hiristiyan Asurlulara (Nasturilere) karsi, kiyim ve yagma hareketine giristi. Bedirhan için, kendi memleketinin içinde yasayan Asurlularin böylesine güçlenmelerine tahammül etmek olanaksizdi. Bu yüzden on bin Asurlu öldürüldü. Bedirhan, bir feodal asiretçi lider oldugu halde, Kürt milliyetçiliginin özlemlerini dile getiriyordu.”21

10.000 (onbin)’den fazla Nasturi, Keldani ve Süryani Hiristiyan’in, Bedirhan’in komutasindaki Kürtler tarafindan öldürüldügünü, pekçok kaynak teyit etmektedir.

Kürt yazarlari ise nedense bu vahsetin kurbanlarinin sayisini hep gizli tutarlar. Örnegin M.Kalman, yukarida yer verdigimiz sözlerinde; bu soykirimi, “birçok kisiyi katlederler” diyerek basit bir vak’a seklinde görüp, gerçegi saklamaya çalismaktadir.

Ermeni yazar Garo Sasuni ise, Bedirhan’a dair görüslerini söyle ifade eder:

“Cezire (Cizre) emirlerinden bazilarinin isimlerinin ‘eskiya’ya çikmis oldugu dogrudur. Bedirhan’in sert, kirici, baskesici oldugu da dogrudur.. Çulamerk (Hakkâri)’de yari bagimsiz bir Süryani bölgesi mevcuttu.. Bedirhan’la ayni zamanda, yakin veya uzaktan ailevi baglari da olan Cezire, Zaho, Hakkâri ve Amadiye pasaliklari onun müttefikleri oldular. Bu güçler etrafinda toplandiktan sonra Bedirhan Bey, dikkatini Çulamerk (Hakkâri) ve daha kuzeye düsen bagimsiz Süryani kalelerine yöneltti. Bu kaleler daha önceleri Hakkâri Emiri’ne karsi direnebilmislerdi. Ellerindeki muhkem kalelere güvenmekte olan Süryaniler, taviz vermeye yanasmadilar. Böylece Bedirhan, Süryanilere karsi kuvvete basvurdu. Bedirhan muvaffak oldu. Çulamerk’i isgal etti, çok sayida Süryani öldürüldü, (Raffi, ‘Bati Ermenistan’ kitabinda, öldürülen Süryanilerin sayisini 10.000 olarak verir.) birçoklarini ise Islâmligi kabule zorladi ve bazilarini da ordusuna katti.”22

Alman yazar Karl May (1842-1912), “Durchs Wilde Kurdistan” isimli kitabinda; Kürtlerin Lizan köyünde gerçeklestirdikleri vahsete iliskin olarak, yöreyi ziyaret eden Chodih’e, Hiristiyan bir kadinin söylediklerini söyle aktarir:

“Bedirhan Bey, Zeynel Bey, Nurullah Bey ve Abdüssamet Bey’i duydun mu? Onlar Hiristiyanlarin katilidir. O Kürt canavarlar bize her taraftan saldirdilar. Evlerimizi ve bahçelerimizi yaktilar, ürünlerimizi yok ettiler, ibadet yerlerimizi yiktilar ve kocalarimiz ile ogullarimizi öldürdüler. Zap’in suyuna suçsuz kurbanlarin kani akti. Ülkemizdeki tepeler ile ovalar, köylerimizi yok eden atesin kizginligindan isildiyordu!”

“Biliyorum; çok feci birsey olmali!”

“Feci mi? Ah, Chodih, feci kelimesi çok az gelir. Sana öyle seyler anlatabilirim ki kalbin parçalanir. Kaya duvari olan dagi görüyor musun? Orda. Lizan’in halki oraya kaçmisti. Çünkü asagidan saldiriya ugramayacaklarini düsünüyorlardi herhalde. Ama yanlarina çok az su ve yiyecek almislardi. Aç kalmamak için Bedirhan Bey’e teslim oldular. Onlara, silahlarini biraktiklari takdirde, hayatlarini ve özgürlüklerini geri verecegine dair söz vermisti. Ama ondan sonra sözünde durmadi ve hepsini öldürttü. Binden fazla Keldani’den sadece bir tanesi, dagda olup bitenleri anlatmak için, kurtulmustu.”23

E.Soane, Süryanilere karsi yapilan katliamlarla ilgili olaylardan bahsederken, bütün suçu sadece Kürtlere yükler. E.Soane, Hakkâri Beyi Nurullah Bey ile Süryaniler arasinda kabile düsmanligi oldugunu da belirtir.24

Minorsky, Adamov, Wigram gibi ünlü yazarlar da; Bedirhan ve Nurullah Bey’in Hakkâri Nasturileri üzerinde giristikleri baski ve haraca kesme hareketlerinden bahsederler.25

Hollandali ünlü sosyolog Martin Van Bruinessen ise bu konuyla ilgili olarak su hususlara deginir:

“1843’te Tiyari’deki Nasturiler ilk defa, Bedirhan’in ortagi olan Hakkâri Beyi’ne yillik vergilerini vermeyi reddedince bölgeye asiret birlikleri yollandi ve birçok Nasturi katledildi. Katliam, sonra baska bir bölgede tekrarlandi. Ünlü Arkeolog ve Konsolos Layard, katliama misyonerlerin tahriklerinin sebep olabilecegini belirtirken, katliamin bütün sorumlulugunu dogrudan Bedirhan’a ve dolayli olarak, emir üzerinde büyük bir etkiye sahip, fanatik Hiristiyan karsiti bir seyhe yüklüyordu. Söz konusu seyh, büyük ihtimalle, 1880 isyanini yöneten Ubeydullah’in babasi Seyid Taha’ydi. Bu seyhin, gezintiye çiktiginda, Hiristiyanlarin inançsiz bakislarindan korunmak için peçe taktigina dair söylentiler vardir.”26

Süryani, Nasturi ve Keldanilere yönelik katliami kiskirtmada, isyan için her zaman nedenler aramis olan fanatik Kürt seyhleri de önemli bir rol oynamislardir. Osmanli ve Iran arasindaki siniri belirleme komisyonunda Rusya’nin temsilcisi olan, Bedirhan Bey’in kabilesini ve Süryanilerin katliamindan sonraki yillarda yöreyi gezen M.Gamazov, Süryaniler ve Kürtler arasindaki düsmanligin körüklenmesinde Gurandest kentinden seyh Abdülaziz’in küçümsenemeyecek önemde bir rol oynadigini belirtmistir.27

Bedirhan Bey’in, Süryanilere karsi baslattigi katliam öncesinde, Kürtleri Hiristiyanlar aleyhinde tahrike sevketmek için, Kürtler arasinda önemli bir konuma sahip bulunan ve “seyh” denilen din adamlarindan yararlandigi ve onlarla ittifak kurdugunu Kürt kaynaklari da teyit etmektedirler. Celadet Bedirhan, “Bletch Chirguh” müstear adiyla yazdigi kitapta, dedesi Bedirhan Bey’in söz konusu “seyh” danismanlarindan Musullu seyh Muhammed ile Zaholu seyh Yusuf’un isimlerini zikretmektedir.28

Osmanli arsivlerindeki belgelerde ise, Bedirhan’in “Naksibendi Tarikati”ndan oldugu belirtilmektedir.29

Bedirhan’in, Süryani, Nasturi, Keldani katliamina iliskin fermaninin gerçek nedeni üzerindeki esrar perdesi, böylece aralanmis oluyor.

Bedirhan’in Hiristiyan halklara yönelik imha hareketinin asil nedeninin “dini bagnazlik”tan kaynaklandigi gayet açiktir.

Kürt yazarlar disinda, Türk yazarlar da; “Bedirhan’in Nasturiler üzerine yürüyerek bunlardan onbinlercesini katlettigini” çok açik bir sekilde yazmaktadirlar.30

Osmanli dönemine ait T.C. Basbakanlik arsivinde, Bedirhan’in Süryani, Nasturi ve Keldanilere karsi giristigi katliama iliskin yüzlerce belgenin mevcut bulundugu bilinmektedir.

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyan katliamini konu alan söz konusu belgelerden bir kaçina, burada yer vermeyi çok yerinde buluyoruz. Söz konusu belgeler, Kürtlerin barbarligini ve zalimligini, hiçbir kuskuya yer birakmayacak sekilde ortaya sermektedir.

Bedirhan Bey’in, Nasturi Patrigi Mar semun’un akraba ve talûkatina karsi giristigi kanli harekâtin ayrintilarini su belgede görmek mümkündür:31

"Bohtan Emiri Bedirhan Bey’den Musul Valisi’ne gelen yazida, Kürt daglarinda bulunan Nasturi taifesi üzerine onbin kadar tüfekli asker gönderip Artusi denilen Kürt taifesi ile Ismail Pasa, Tatar Aga ve Hakkâri Emiri’nin yardimlarini temin edecegi anlasilmaktadir. Bedirhan Bey, Nasturileri zaptetmek için Ismail Pasa’nin da yardimini rica etmis, kendisine sekizyüz kadar asker gönderilmistir. Amadiye’li Ismail Pasa’nin bu kadar asker göndermesinin iki sebebi olabilir. Biri, Bedirhan Bey, Nasturiler üzerinde muvaffak olduktan sonra, geçen defa birçok zorluklarla azledilen Ismail Pasa’nin tekrar Amadiye Valiligine tayinini temin etmek, digeri de Ismail Pasa’nin Nasturilerden alinacak yagma ve ganimetlerden hisse almak düsüncesidir.

Her ne ise, askerler Deyir denilen yeri bastiktan sonra, daglar arasindaki nice nice köyleri yagma edip yakmislardir. Bilhassa Bindesbido ismindeki köyden aldiklari mal, esya ve kitaplari götürmüs, kiliseyi tahrip etmislerdir. Ahaliye zulüm ve iskence yapilmis, birkaç yüz kisi Cizre beyi (Bedirhan Bey) tarafindan esir gibi satilmak üzere götürülmüstür. Mar semun denilen patriklerinin anasini, oglunu da böyle yapacagiz diyerek, Diz köyünde iki parça edip ölüsünü Zap nehrine atmislardir.

Bu sirada patrik kaçarak onsekiz gün evvel kardesi, katibi ve üç-dört hizmetkâriyle Musul’a gelip Ingiliz Konsolos Vekili’nin evine siginmis, sonra Musul Valisi’ne giderek alinan esirlerin serbest birakilmasini rica etmistir. Vali, gerek kendisinin ve gerek Nasturi taifesinin kendisine teslim olmadiklari takdirde haklarinda hiçbir muamele yapilamayacagini söylemis, patrik buna razi olmustur. Haklarinda yapilan kötü muamelenin, Erzurum Valisi’nin emriyle oldugunu beyan etmisse de Musul Valisi bu hususta bir fikir ve hükmü olamayacagini ifade etmistir. Patrik, keyfiyeti hükümete arz niyetinde bulundugunu, hepsinden evvel kendilerine menfur ve mekruh olan esir alma ve satma isinin halledilmesi, yagma ve zaptedilen mal ve esyanin iadesi ve Bedirhan Bey askerinin memleketlerinden geri çekilmesi keyfiyetlerinin en basta gelen arz ve istekleri oldugunu ifade etmistir.” (Belge-1)

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara yönelik Kürt saldirilari, Hiristiyan aleminde büyük bir nefrete yol açti.

Martin Van Bruinessen, bunu, su sözlerle ifade ediyor:

“Katliamlar Avrupa’da dehset çigliklariyla karsilandi. Ingiliz ve Fransizlar, Osmanli Hükümeti’ni Bedirhan’i cezalandirmaya zorladilar”.32

Bedirhan Bey’in katliam hareketi üzerine, Dahiliye Nazirligi (Içisleri Bakanligi)’ndan Anadolu Ordusu Müsirligi’ne 27 Cemaziyülevvel 1262 (1846) ve 27 Zilkade 1262 (1846) tarihlerinde yazilan, bu arada Diyarbekir, Sivas, Musul Valiliklerine, Musul’da bulunan “memur-u mahsus” Nazim Efendi’ye de bildirilen emirlerde; “Cizre Mütesellimi (Kaymakami) Bedirhan Bey’in on binden fazla Kürt askeriyle Hakkâri Sancagi’ndaki Nasturi reayasindan Tuhub ve Tiyar asiretleri üzerine hareket ve hücumla bir hayli nüfusun katil ve idamina cüret ettikleri ve icap eden tedbirlerin alinmasi…” bildirilmistir.33

Kürtlerin, Süryani, Nasturi ve Keldanilere yönelik imha hareketinin ardindan, Hükümet güçlerinin Bedirhan’i tedip etmesi üzerine, Nasturi Patrigi Mar semun, Osmanli Padisahi’na sundugu ve asli Arapça olan mektubunda, hem sükranlarini sunmakta, hem de kendilerinin Kürtlere karsi korunmalarini talep etmektedir.

Nasturi Patrigi Mar Semun’un Osmanli Padisahi’na gönderdigi Arapça mektubun Türkçe çevirisi su sekildedir:34

“Devlet-i Âliye ile Hakaninin yüksek kapisina farz olan dualardan sonra arzimizdir: Dünyayi yaratan Allah, Devlet-i Âliye’nin devamini saglasin. Malûmdur ki ben fakir, Anbariye nahiyesinden Musul’a siginmis ve Devlet-i Âliye’nin rahmü sefkatina mazhar olmusumdur. Musul Valileri de birbiri ardi sira bana saygi ve ikramda bulunmuslardir. simdi hamdolsun, Padisahimizin sâyesinde, dagilip yurtlarindan ayrilmis olan Nasturilerin çogu yerlerine dönüp köylerinde iç rahatligiyla oturmaktadirlar. Çiftlerini sürüyor, yurtlarini emniyet içinde imar ediyorlar. Kiliselerimiz simdi haraptir. Kilisesiz ve papazsiz halk inzibattan çikar, kendilerinden sekavet sadir olur. Ben fakirin maksadi, o taraflara gidip onlarin papazlarini seçmek, tayin etmek, daglarda henüz serseriyâne dolasanlari toplamak, köylerini imar etmektir. Amma devletin izni olmadikça Anbariye’ye dönemem, harap olup izleri bile kalmayan yerleri imar edemem. simdiki halde devletin büyük kapisindan ricamiz, biz kullarina minnet ve ihsan ile yurduma dönebilmekligim için Musul Valisi’ne lâzim gelen emir ve müsaadeyi bahsetmesidir. Devlet-i Âliye’den gizli degildir ki Anbariye’nin sancaklari, eski zamandan beri Kürt beylerinden baska kimsenin elinde degildir. Kimi zaman Erzurum Valisi, kimi zaman da Musul Valisi bu topraklar üzerinde idare tasarrufu iddiasinda bulunurlardi. Bu diyarin bakimsizligina, basibosluguna baslica sebep bu iddialardir. Biz simdi, devletten bizi bu iki vezirden birinin idare ve tasarrufu altinda tutmasini çok istiyoruz ki ne yapacagimizi bilelim. sayet Devlet-i Âliye hayrimizi, selâmetimizi ve ülkemizin imarini istiyorsa, bizi Musul Valisi’nin emir ve tasarrufuna vermelidir. Çünkü Erzurum bize uzaktir, oraya gidebilmemiz güçtür. Musul ise yakindir, yolu da düzdür. Kürtlere karsi korunmamizi Musul Valileri pekâlâ temin edebilirler.

Devletçe malûmdur ki, eski halifeler, geçmis padisahlar tarafindan babalarimiza verilmis eski fermanlarimiz vardi. Kürtlerin basimiza getirdikleri felâketler sirasinda diger birçok evrakimiz gibi bu fermanlar da yok olmustur. Biz Nasturiler, bütün Hiristiyanlardan evvel Müslümanlara reaya olmus bir milletiz. Ben patrikleri sifatiyla, Devlet-i Âliye’den bana ve emrimdeki Matran (Papaz)lara beratlarimizin verilmesini rica ediyorum. Efendimiz Sultan’in hizmetkâri oldugumu bilerek ömürlerinin devamina, hasimlarinin kahrina ve her düsmanina muzaffer olmasina dualar ederim. Âmin sümme âmin. 7 Cemaziyelâhir 1262 (1846).

Devlet-i Âliye’nin duacilari

Mar Semun

Nasturi Milleti Patriki"(Belge-2)
Bu arada, Musul’daki Ingiliz ve Fransiz Konsoloslari tarafindan, kendi Elçiliklerine ve oradan Osmanli Hükümeti’ne intikal eden sikâyetnameler de gittikçe artmaktadir.
Nitekim, Musul Ingiliz Konsolosu’nun Istanbul’daki Ingiliz Elçisi’ne yazdigi 19 Eylül 1846 tarihli raporda, söyle denilmektedir:35
“Evvelce Hakkâri Mütesellimi Nurullah Bey’e bagli iken, sonradan onun tarafindan Bedirhan Bey’e birakilan Tuhup Nasturilerinin, Tiyar olayindan daha siddetli bir surette, katliama maruz kalacaklarini haber veriyorum. Bedirhan Bey’in, artik esir alikoymayip, kadin ve çoluk-çocugu tamamiyle idam edecegini Nasturiler haber almislardir. Bedirhan Bey, simdi askerini toplamakta, kalelerine erzak yigmaktadir. (Nasturiler, bunu yanlis anlamislardir. Bedirhan Bey bu hazirliklari, onlara saldirmak için degil, Hükümetin kendisine karsi almakta oldugu askeri tedbirden korkarak yapmaktadir.) Hiristiyanlar, korku ve telâs içinde, Iran topraklarina siginma hazirligindadirlar. Evvelâ, Tayyar Pasa’nin himayesini istemek üzere, iki rahiple bir kocabasi Musul’a göndermislerse de, bunlar yolda ya öldürülmüsler veyahut Pervari denilen yerden geçemeyerek, geri dönmüslerdir. Tiyar olayinda nam veren Abdüssamed Bey, Nasturileri kendi bölgelerinde bogazlamaktadir. Yakinda yedi kisiyi burada öldürmüslerdir.
Bu defa, etraf beylerin cümlesi müttefik bulunmakla, Nasturiler aleyhinde tasarlanan taarruz, evvelkinden daha mühim olacaktir. Saldiriya katilacak beylerin baslicalari Bedirhan, Nurullah ve Abdüssamed Bey’lerdir. Kürt beyleri, aralarinda anlasmazlarsa, kendilerine göre evliyâdan sayilan Musul’lu seyh Muhammed ve Zaho’lu seyh Yusuf, bütün Kürtlere, aralarindaki geçimsizlikleri unutarak, Hiristiyanlari yok etmek için, Bedirhan Bey’in etrafinda toplanmalarini, sonra yine kendi davalarina bakmalarini tenbih etmislerdir. Abdüssamed Bey, Hiristiyanlar arasinda fesat çiktigini isitmis, bunun üzerine Tayyar Pasa hazretleri, Musul’lu seyh Muhammed’i, sulhu iade maksadiyla, Pervari’ye göndermis, seyh’in bu hareketi ziyadesiyle çirkin görünmüstür.
Kürtler, dagli Hiristiyanlar aleyhinde her türlü zulüm ve kötü muameleye baslamislardir. Maruz kaldiklari zarar ve ziyan dolayisiyle, Devlet-i Âliye, Tiyarlilarin vergilerinin affedilecegini vadeyledigi halde, Nasturiler, bu yil iki defa Bedirhan Bey’e, bir defa da Nurullah Bey’e cizye ödemeye mecbur olmuslardir. Bundan baska, etraftaki vahsi kabilelerin saldirilari memlekette bir sey birakmamistir. Tayyar Pasa hazretleri, olup bitenleri haber alinca, Bedirhan Bey’e bir emir göndererek, Hiristiyanlara zulümde bulunulmasini menetmis, kardesi de kendi dairesinden Ahmet Bey’i gönderip, Hiristiyanlardan, velev bir kisiye de olsa tecavüzde bulunmalarinin sorumlulugu mucip olacagini, seyh Muhammed’in derhal Musul’a dönmesini bildirmistir. Ahmet Bey, köyleri gezerek halkin halini görmüs, Mar semun’un etrafindaki Hiristiyanlari, korkmadan, hallerini bildirmeye isteklendirmistir. Bütün Nasturi nahiyeleri, Hakkâri beylerinin taraflisi farz edilmekte ise de, bir kismi yine Bedirhan Bey’in elindedir ve Erzurum Eyaleti’ne bagli sayilmaktadir. Hakkâri ile Erzurum arasindaki birkaç dag silsilesinde Nasturilerin en büyük düsmanlarinin oturmasi, yolun uzun, güçlükler ve tehlikelerle dolu bulunmasi gibi haller, saldiriya ugradiklarinda Erzurum’dan imdat istemelerine mânidir. Musul ile münasebetleri daimidir. Dört-bes günde mahsullerini oraya götürebildikleri gibi, icabi halinde, Musul Valisi de buraya kolaylikla asker göndermek ve sair çesit yardimda bulunmak imkânina sahiptir. Nasturilerin hayat ve bekalari, asayis içinde bulunmalari, memleketlerinin Musul’a bagli olmasiyla kabildir.
Abdüssamed Bey’le, yukarida isimleri yazilan iki seyhin fikir ve emellerinde bulunanlar bu bölgeden uzaklastirilmali, Bedirhan Bey de, istiklâl mevkiinde (basibos) birakilmamalidir. Hükümet-i Seniyye, Bedirhan Bey’in kuruntuya dayanan kudret ve kuvvetine aldanarak, kendisine bazi mertebe müsaade ile muamele etmektedir. Bedirhan Bey’in aleyhtari ve düsmani pek çoktur. seyhler buradan uzaklastirilir, Bünyanis (Pinyanis), Zibari ve sair Kürt asiretleri Hükümetçe ele alinirsa, bunlar Bedirhan Bey’i bu daglardan pek çabuk kaçirirlar. Tuhup, Cilo ve Baz Nasturilerinin elinde birkaç bin tüfek vardir. Bu tenkil hareketinde onlardan da istifade edilebilir. Tayyar Pasa hazretleri, bayramdan sonra Cizre’ye kadar devre çikmak niyetindedir. Maiyetinde bir hayli asker bulunacagindan, Bedirhan Bey’in ne Nasturiler aleyhinde bir harekette bulunmasi, ne de Han Mahmut’a yardim etmesi umulamaz.” (Belge-3)
Bu rapor üzerine, Istanbul’daki Ingiliz Elçisi, keyfiyeti Londra’ya bildirmis, aldigi cevap üzerine, Musul’daki Ingiliz Konsolosu’na su talimati vermistir:36
“Nasturi taifesi ve umumiyetle Devlet-i Âliye tabiiyetinde bulunan Hiristiyan reaya hakkinda Lord Bravn tarafindan gönderilen bir kit’a talimat aldim. Ingiltere Devleti, Nasturiler hakkinda Devlet-i Âliye’ye olan maruzatimi begenmistir. Nasturilerin iyi ve emin bir halde bulunmalarini Ingiltere Devleti’nin istemesi, onlarin yalniz Hiristiyan olduklari için degildir. Belki bu, Devlet-i Âliye’nin siyasi menfaati ile münasebeti bulundugu içindir. Devlet-i Âliye’ye karsi Ingiltere’nin yol gösterisi ve ögüdü, Nasturilerin islâh-i halleri ve derhal korunmalari hususunu pek iltizam edercesine ismarlar ve yapilmasini isterim”. (Belge-4)
Musul’daki Fransiz Konsolosu’nun, 20 Eylül 1846 tarihli raporunda da su hususlar yer almaktadir:37
“Bedirhan Bey’in idaresinde bulunan Tiyar kazasinda üç yil evvel meydana gelen olay benzerinin meydana gelmek üzere oldugunu, halkin tahminlerine göre, bu defaki zulüm ve öldürme hadisesinin, simdiye kadar, biçare Nasturilerin defalarca ugradiklari belâlarin hepsinden üstün olacagini tarafiniza bildiririm. Bedirhan Bey’in istedigi çok büyük parayi Nasturiler vermeye muktedir olmadiklarindan, üzerlerine yürümeye niyet etmis, onlara karsi büyük tehditleri vaki olmustur. Bedirhan Bey’in dediginden kalmayacagi bilinmektedir. Bu defa, ne kadin, ne çocuk, ne de yasa, basa merhamet etmeyecektir. Musul Valisi’ne, kendisi hakkinda sikayette bulunduklari takdirde, hemen üzerlerine yürüyecegini ve Mösyö Istionis’in memuriyetini ima ile, bu sefer artik hiçbir konsolosun, gazebini teskine muktedir olamayacagini ilân etmistir.
Hükümet-i Seniyye, birkaç yildir Kürt asilerini terbiye etmeye çalismisken, hepsinin kuvvetlisi olan Bedirhan Bey hakkinda hâlâ bir tedbire basvurulmamasi gariptir. Hatta, Devlet-i Âliye’nin bu tereddüdü korkuya hamledilmektedir. Bedirhan Bey ise, bu halden istifade ederek, Hükümet’in kuvvetini hiçe sayip, kendisine bagli olan Kürtler üzerindeki kuvvet ve nüfuzunu çogaltmaktadir. simdiye kadar bagimsiz olan Kürt beylerini Hükümet’in zorla itaat altina alacagini Istanbul gazetelerinde okumustum. Ismail Pasa’nin idaresinde tasarlanan hareketin, Bedirhan Bey’i de kavrami içine almasini arzu ederim. Fakat Ismail Pasa’nin maiyetindeki askerin kifayetsizligi, hayirli bir netice alinmasina mâni olacagi gibi, eski Sadrazam merhum Resit Pasa’nin sevkettigi, talim görmüs, yeteri derecedeki asker, Bedirhan Bey’in önünde iki defa geri çekilmeye mecbur kalmisti. Musul’daki yetersiz askerle Vali’nin bir is görebilmesi, elim haberler geldiginde, Nasturilerin imdadina yetisip, onlari cellatlarin elinden kurtarmasi mümkün olamaz. Bu mesele, insaf ve insaniyete dayanmaktadir. Hükümet’in bu babda acele ve yeteri derecede tesirli tedbirler almasi, daha vakti iken, mes’uliyeti kendisine ait olan bu kan dökümü olayini önlemeye çalismasi elzemdir.” (Belge-5)
Fransiz Elçisi, bu rapor üzerine Hariciye Naziri (Disisleri Bakani)’na iletilmek üzere, Elçilik Bas Tercümani Mösyö Loksroi’ya, 3 Kasim 1846’da, su talimati vermistir:38
“Musul’dan aldigim haberlerin, Hariciye Naziri devletlû Efendi hazretlerine bildirilmesini size havale etmek, benim için elim bir vazife olmustur. Bedirhan Bey’in, son olarak Nasturiler aleyhindeki tehditleri vahim manzaralarla sonuçlanmis, Çal, Sinanci ve Çopi kazalari bir kitâl ve tahrip meydani haline gelmistir. 1846 yilinin kötülükleri, 1843 yilindakileri geçmistir. Bedirhan Bey’in kötü hareketlerinin, Musul Valisi hazretlerinin yatistirici çalismalari neticesinde önlenmesi ümidini, devletlû Ali Efendi hazretleri, daha geçenlerde, size söylemis ve bu tesebbüsün Nasturiler üzerine çevrilmis olan beliyeyi, görüsme ve nasihat yollariyla uzaklastirip, ortadan kaldiracagina inanilmis ve bu kâfi bir tedbir sayilmisti. Bu ümide güvenmezdim. Hatta Sadrazam ve devletlû Ali Efendi hazretleriyle görüsmenizde vaziyet, devletin san ve itibarinin, menfaatlarinin muhafazasi bakimindan, isin yumusaklikla degil, zor kullanmak suretiyle bastirilmasi lüzumunu ortaya koymaktaydi. Benim maksadim da, bunlari Hükümet mes’ullerine anlatmakti. Ne yazik ki, olaylar tasavvurlarini isbat eylemistir. Bu islerin mes’uliyetini, olusundan benim gibi müteessif oldugunu bildigim Osmanli Hükümeti’ne yüklemek söyle dursun, aksine olarak, Musul Valisi’nin iyi niyetlerinden dolayi kendisine son derece mütesekkirim.
Ancak, bugünkü olaylari örtmeye, artik iyi niyet kifayet etmeyecektir. Memleket içerisinde bas gösteren hunharligin hesabini, Hükümeti idare edenlerden sormakta olan Avrupa Hiristiyan milletlerinin isteklerine, neticesi müspet icraat ile cevap vermek icap etmektedir. Birkaç gün evvel, Bedirhan Bey’in vücudu, Osmanli Hükümeti için bir noksanlik idi. Bugün ise, Bedirhan’in ortada durmasi, devlet için bir utanç sebebidir. Öyle bir utanç ki, buna bagli bulundugu devletin sanini lekeleyen, onun nüfuzunu saymayan bir mahkûm sebep olmaktadir. Artik onun kirli vücudundan Kürdistan’i temizlemek lâzim gelmektedir. Adi bile birgün unutulup gidecektir. Maruzatta bulundugum zevatin da, düsündüklerime inanmis ve uymus olduklarini kesinlikle bildigim için, sert ifadeden çekinmedim. Bu talimatin bir suretini devletlû Ali Efendi hazretlerine teslim etmenizi rica ederim." (Belge-6)
Bu ve benzeri tepkiler üzerine, Osmanli Hükümeti tarafindan Müsir Osman Pasa komutasinda Cizre’ye güçlü bir ordu gönderildi. Kisa sürede maglup olan Bedirhan, 20 Temmuz 1847’de teslim oldu ve müttefikleri ile beraber Istanbul’a getirildi, oradan da Girit’in Kandiye sehrine sürgün edildi. Bedirhan, 8 yil Girit’te kaldiktan sonra, Istanbul’a, oradan da sam’a yerlesmis, 1870 tarihinde sam’da ölmüstür.39
Bedirhan harekâtinin nihayet bulmasi, bölgede emniyet ve asayisin temin edilmesi üzerine, bölgede idari ve adli teskilâta ve Tanzimat-i Hayriye’nin tatbikatina baslanilmistir. Bu gelismeler, yabancilari da memnun etmistir. Bir örnek olarak, Istanbul’daki Ingiliz Elçisi Lord Cowley, 26 Temmuz 1847 tarihli asagidaki tezkereyi Osmanli Hariciye Nezareti(Disisleri Bakanligi)’ ne gönderip, Ingiliz Hükümeti’nin memnuniyetini bildirmistir :40
“Ingiltere Elçisi, Osmanli ordusunun Bedirhan beye karsi kazandigi galebeden dolayi en içten tebriklerini arzeder. Elçi, Osmanli Hükümeti’ni bugünkü harekâtina mecbur eden insani sebepleri, alinan tedbirleri, Padisah hazretlerinin takdirlerini kazanan âdil ve merhametli fikirleri lâyikiyle takdir etmektedir. Elçiligimizin memuriyet dairesi dahilinde birtakim mezalim ve diger kötü olaylarin def ve men’i için bunca övünülecek çalismalar yapilmis, Hiristiyan ve günahsiz ölülerin intikami alinmistir. Elçi, tahsin ve sitayis ettigi insaniyet yararina ve umumun emniyeti namina olan her türlü çalisma ve vurusmanin muvaffakiyet ve zaferle sonuçlanmasi için dua etmesinin mânâsiz bir cesarete hamledilmeyecegini umar. Elçi bu fikir ve temennilerinin kabine âzasi bulunan pasalar hazretlerine bildirilmesi hususunda Hariciye Naziri (Disisleri Bakani) efendi hazretlerinin himmetlerini rica eder. Padisah hazretlerinin uzun zaman makamlarinda sevket ve san ile kalmalari elçinin en has niyazidir.” (Belge-7)

HIRISTIYAN HALKLARIN OSMANLI HÜKÜMETI’NE DESTEGI
Bedirhan ve emrindeki Kürtlerin Hiristiyanlara yönelik baskilari ve onlari âdeta bir jenoside tâbi tutma eylemlerine karsi, Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilerin Osmanli Hükümeti’nden yardim talep ettikleri ve hatta Bedirhan’i tedip harekâtinda da Müsir Osman Pasa komutasindaki Osmanli kuvvetlerine katilarak Kürtlere karsi savastiklari bilinmektedir.

Dogu ve Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyan halklarin, Bedirhan’a karsi yapilan harekâtta Osmanli kuvvetleriyle ittifaka girdiklerine ve Kürtlerle savastiklarina, Ermeni kaynaklari da taniklik etmektedir.

Ermeni yazar Avedis Berberyan, 1871’de Istanbul’da basilan “Ermeni Tarihi” isimli kitabinda, konu hakkinda su ilginç ayrintiyi aktarir:

“Vaspurakan, Taron (Daron) ve Bagrevand eyaletlerinde yasamakta olan Ermenilerin, Patrik Matteos sâyesinde barbar Kürt halkinin sömürüsünden kurtulmasi konusunda:

(1847) daha birkaç yil öncesine kadar insafsiz ve isyanci Kürt halki, baslarinda Han Mahmut ve Bedirhan olmak üzere, Van, Taron (Daron) ve yörelerdeki köyleri talan edip kirmaktaydi. Ne Erzurum Valisi ne de Van Valisi bu olaylardan haberdar gözükmüyorlardi. Çünkü, Ermenilerden aldiklari ganimetleri Kürtler onlarla paylasiyorlardi. Bundan ötürü gerek dogrudan dogruya veya gerekse tehditle onlarin hareketlerine engel olmaya çalismiyorlardi.

Bu facialari duyan Patrik Matteos, Bab-i Âli nezdinde nafile olarak iki defa sikâyet ettikten sonra son seferki sikâyetine sunlari eklemistir: ‘Van bölgesinin ahalisi, artik Kürtlerin sebep olduklari eziyetlere dayanamayacaklarina kanaat getirerek kitle halinde Rusya’ya göç etmeye karar vermislerdir. Yüksek makaminiz tarafindan bana verilen vazifeye uyarak onlari korumak ve gelecekte onlarin önünde kabahatli çikmamak için durumu size bildirmek istiyorum.’

Bunun üzerine Bab-i Âli toplandi ve yeni bir sefer için ordu hazirlanarak, cesur ve güçlü Osman Pasa baskumandanliga getirildi. Bu ordu isyancilara kuzeyden ve güneyden taarruza geçerek, onlari maglub edip kaçirtti.

Bu Osmanli seferi baslarken, Patrik Matteos; Diyarbekir, Bitlis, Palu, Erzurum ve Van Ermeni ruhani liderlerine mektuplar yollayarak, o ana kadar geçirdikleri eziyetlerin öcünü almak için harekete geçmelerini ve her türlü olanaklarini kullanarak Osmanli ordusuna yardim edip, ona hizmet ederek Sultan’larina sadakatlarini göstermelerini emretti.

Vaspurakan Ermenileri toplanip Cezire bölgesine hücum ettiler. Orada barbarlarin ileri gelenleri muhkem yerlere mevzilenmislerdi ve Ermeniler onlarin (Kürtlerin) beyi Bedirhan’i o kadar sikistirmislardi ki, Bedirhan tüm umutlarini yitirerek bütün ailesiyle birlikte baskumandan Osman Pasa’ya teslim oldu. Osman Pasa da zaman kaybetmeden onlari Istanbul’a yollayip, ona ait bütün kaleleri isgal etti. Bedirhan daha sonralari ailesi ile birlikte Girit adasina sürüldü.

Kürt lideri Han Mahmud’a gelince, o bir Ermeni manastirinda tutsak kalarak daha sonra Osman Pasa’ya teslim edildi. Ailesiyle Istanbul’a gönderildikten sonra, Silistre’ye sürüldüler.”41

Ermeni yazar Hagop sahbazyan, Bedirhan’i Van Ermenilerinin tevkif edip Osmanli ordusu kumandanligina teslim etmis olduklarini iddia eder.42

Ermeni yazar Garo Sasuni ise, Van Ermenilerinin Bedirhan’i degil, Bedirhan’in kayinpederi Han Mahmud’u yakalayip Osman Pasa’ya teslim ettiklerini söyler.43

Garo Sasuni, kitabinin; “Ermenilerin Osmanli Taraftarligi” ve “Ermenilerin Osmanli Taraftarliginin Nedenleri” baslikli bölümlerinde, konuya dair genis açiklamalarda bulunur.

Garo Sasuni’ye göre;

“Ermenilerin bir bölümü, Osmanli taraftarligi göstererek Osman Pasa’yi tuttular ve galibiyetten sonra da bazi beyliklerin tutulmalarina yardim ettiler… sayet birkaç yüzyilin tarihini incelersek, Ermeni-Kürt iliskilerindeki sapmanin Bedirhan’in yenilgisinden itibaren baslamis oldugunu görürüz.

Ermeni ve Kürt bölgeleri içinde Osmanli idaresi güçlendikçe, Ermenilerin (özellikle sehirdekilerin) Osmanli idaresine sempatileri de o ölçüde artiyordu. Nedeni de Osmanli idaresini üçüncü bir alternatif güç olarak görüyorlar ve bu gücün, Kürtlerin kontrolsüz hareketlerine bir set çekecegine inaniyorlardi… Ermeniler, kendi durumlarinin iyilesmesi için Osmanli merkez idaresine sigindilar. Çünkü, Kürt beylerine vermek zorunda olduklari vergilerden kurtulacaklarina ve yeni olanaklar elde edinceye kadar sabirla Osmanli boyunduruguna katlanabilmenin zorunluluguna inaniyorlardi. Ermeniler ve Kürtler gittikçe birbirlerinden uzaklastilar ve bu sogukluk gelip ta 1843 olaylarina dayandi. Bu olaylar gelecekteki açik Ermeni-Kürt düsmanliginin temeli oldu. Gittikçe artan bu düsmanlik iki yönden gelisiyor ve ayni neticeye variyordu. Kürt ve Ermeni iliskileri yöneten-yönetilen bir karakterdeydi. Kürtler kendilerine özgü hükmedici karakterlerini koruyorlar ve Ermenilere karsi bir Asya despotizmini uygulamayi kendilerine tabii addediyorlardi. Neticede ezilmis olan Ermeniler umutsuzluga düsüyorlar ve bu da onlari Osmanli tarafina itiyordu. Kürt beylerinin uyrugu olan Ermeniler, kendi haklarini koruyabilmeleri için Osmanli merkezi idaresinin bu duruma karismasini her seferinde istedikleri, bu istekler Kürt beyleri gözünde ihanet olarak kabul ediliyor ve Ermenilerin Kürt düsmani olduklari kanisina variliyordu. Bu iki ates arasinda çirpinan Ermeniler gitgide üçüncü kuvvetli gücün taraftari oluyorlardi… 1847’de Ermenilerin çogunlugunun Osmanli saflarinda silahli güçlerle Kürtlere karsi savasa katildiklarini görürüz… Topal Osman Pasa’nin (Bedirhan’a karsi) galibiyet haberi Istanbul’da büyük sevinçle karsilandi. Ermeni Patrigi’nin emriyle kiliselerde dualar okundu ve Tanri’ya sükredildi.44

ERMENI PATRIKLIGI’NIN YAYINLADIGI “GENELGE”

On bini askin Hiristiyan (Süryani, Nasturi, Keldani, Ermeni) unsurun katlinin sorumlusu olan Kürt beyi Bedirhan’in tedip edilerek tutuklanmasi üzerine; Istanbul Ermeni Patrikligi, tasradaki tüm kiliselere bir genelge göndererek, bütün Ermenilerin “Sultan’a ve O’nun güçlü devletine sükran duymalarini” emreder.

Söz konusu genelgenin tam metni, Avedis Berberyan’in 1871 baskili “Ermeni Tarihi” isimli kitabinda mevcuttur. A.Berberyan, bu genelgenin, çok kolayca anlasilabilmesi için o zamanin halk diliyle yazilmis oldugunu da belirtir.

Tarihsel bir belge niteliginde olan, 9 Aralik 1847 tarihli ve “Istanbul Patrigi Baspiskopos Peder Matteos” imzali “genelge”nin tam metnini asagiya aynen aktariyoruz:

“Sultan’in oturdugu bassehir Konstinopol’un Patriarki Peder Matteos Baspiskopos tarafindan tüm kutsal kiliseler bütünlügüne duyuru:

Iman dolu olan sizler, bütün dünya uluslarinin gözünde essiz niteliklere sahip, mukayese kabul etmez ve Ermeni ulusu için iftihar teskil edip, yüzyillardan bu yana, vahsi Kürtlerin insafsiz ve zalim despotluklarinin elinde bugün bir harebe ve çöl vaziyetine girmis ve sessizce aglayip figan eden Ermenistan’imiz ve bir sanssizlik eseri insanliktan yoksun Kürtlerin yirtici pençelerine bir av gibi düsmüs sevgili evlatlarimiz ve öksüz Ermeni ulusumuz! Nasil Israil Misir’lilarin eli altindan kurtulduysa, lütfedici Allah kendi halki olan Ermenileri de bu çekilmesi imkansiz esaretten kurtarir.

O, gökten Ermenilerin dünyasina bakarak Ermenistan’in vahsi Kürtlerin hayvanlarina çayir ve otlak haline geldigini, ilk kez yarattigi insanlari olan Ermenilere adadigi bu güzel topraklarin bir in haline döndürüldügünü gördü ve dünyada ilk putperestligin yaraticisi olan Babilon Tirani’ni Allah’tan aldigi güç sayesinde okuyla vurup yere deviren Hayk-Nahabet’deki inanç gücünü kendi iyilikseverligi ile görerek bizleri hatirladi.

Tanri bu essiz ve güzel ülkeyi insafsiz tiranlarin elinde çaresiz bir durumda kalmis görerek, ona acidi ve ilâhi arzusuyla görkemli krallara özgü yüce Sultan Abdülmecid’in iyi yürekli huyunu, bize karsi acima ve merhamet duygulariyla besledi ve Abdülmecid bu ülkedeki despotlardan Ermenilerin özgürlüklerini elde etmelerine karar verdi.

Tanri’nin bu lütfunun yalniz Ermeni ulusuna özgü oldugunu bildigimiz için, biz minnet duygularimizla sabah aksam O’na ibadet, dua ve niyaz ettik ve böylece, O, herseye gücü yeten sag kolu ile devletin sadik, düzenli ve cesurane savasan askerlerinden olusan ordusunu korudu ve ona yardim etti.

Tanri kutsaldir ve O’nun herseyden güçlü olan sag kolu da yenilmezdir. O günahsiz kilise korosu çocuklarinin dini isteklerini, rahiplerin güçlü bir inançla dolu ve aglamakli olarak kollari açik bir sekilde arzularini duyduktan sonra düsmanlarin içine bir korku ve dehset düsürdü ve onlara ‘aman!’ dedirtti ve O despotlarin liderleri olan Han Mahmud ve Bedirhan Bey’lerini Osmanli Pasasi’nin eline utançli ve umutsuz bir sekilde düsürdükten sonra, hayatlarinin bagislanmasini rica ettirdi ve bu görülmemis galibiyeti Sultan’in yüksek sahsiyetlerinin adina ve güçlü buyruklarina adadi. Böylelikle Ermenistan bu acikli durumdan ve çekilmesi imkânsiz esaretten kurtulmus oldu… Umud ederiz ki bundan böyle yapici, iyi kalpli, lütufkâr ve insancil bir kisilige sahip olan Kralimizin (Sultanimizin) sayesinde Ermenistan gelissin, yenilensin ve zenginleserek eskiden sahip oldugu sahane görüntüsüne kavussun.

Görün ve düsünün simdi su sözlerin anlamini! Ne denli düsünürseniz o kadar hayret edeceksiniz ve o hasmetli Sultanimizin Ermeni ulusuna karsi tasidigi essiz sevgi ve özel ihtimamina sasacaksiniz. Çünkü, O’nun yüce iyilikseverligi -kollarim açik olarak bu zaferler için yaptigim dualari, ricalari duyarak- sevincimizi ve anlatilmaz memnuniyetimizi daha da fazlalastirmak isteyerek, kendileri de bizlerle birlikte Kasim ayinin 27’si Cumartesi günü, huzurunda en güvendigi dostlarindan birisiyle Hak-i payeleri olan Patriarklik makamina asagidaki emri yolladi:

‘Olumlu sonuçlanan bu zaferim için yapmis oldugunuz dua ve istekleri Tanri isitti, kabul etti ve Kralligima bu görülmemis galibiyeti adadi. Bu galibiyeti Tanri’nin bana emanet ettigi uyruklarimin tam rahatini temin etmek için çok arzuluyordum. Patriark! simdi sen bütün ulusuna benim sizinle birlikte sevinç içinde oldugumu bildir! Sizin Kraliyetime karsi olan tam bagliliginizi, sevginizi ve arzularinizi kabullendim ve muhtesem Kralligim önünde bana temennilerde bulunma ayinlerinizi görür gibiyim. Cenabi Allah kendi gücüyle sizleri korusun’.

Bakiniz ve bu insancil-hasmetli Sultanimizin kendi uyrugundaki uluslara karsi gösterdigi bu benzersiz hamiyet duygusuna sasiniz!

Bu günü hürriyet bayrami yapip, birlikte Tanri’dan isteklerde bulunup, Sultan’i överek O’na sükrediniz ve deyiniz ki:

Yasasin insafli, muzaffer, iyiliksever ve dayanaga muhtaç olmayan Imparatorumuz ve Kralimiz Sultan Abdülmecid Han!

Yasasin güçlü ve adil Valide Sultan!

Yasasin Imparatorun çocuklari, O’nun aile mensuplari, Sultanimizin ve güçlü Osmanli Kralligi’nin övüncü olan Tanri’nin sag kolu asil sehzadeler!

Tanri bu yüksek kisilere yardimci olsun ve devletin çok sayin sahsiyetleri olan Vezirlerini yüce vazifelerinin görkemi içinde güçlendirip Ermeni ulusunu Sultanimizin tatli gözü önünde hakli göstererek koruyup, sahibimiz ve kurtaricimiz Isa Allah’in selamina, lütuflarina ve insancilligina lâyik kilsin.

Sonsuza kadar kutsal olsun. Amin! Istanbul, 1847, Aralik



KÜRT SEYH VE AGALARININ SÖMÜRÜSÜ

Hiristiyanlari imha amaçli Kürt hareketinin 1847’de bastirilmasindan sonra, Kürtler; Ermeni, Süryani ve diger Hiristiyanlara karsi düsmanlikla dolmuslardi ve onlara Osmanli taraftari gözüyle bakiyorlardi. Kürt bey ve agalari Hiristiyanlari sömürüyor ve bu sömürü gelenegi, babadan ogula intikal ediyordu.

1860 yilindan itibaren, mülkiyet mücadelesi kesin bir nitelik kazanmaya basladi. seyhler, çok eskiden derebeylere birakilmis bulunan ve daha sonralari merkezi idare tarafindan çikarilan yeni kanunlarla çiftçiye terkedilmis olan bütün mülkleri kendilerine mal etmek istediler.

Ermeni yazar Garo Sasuni, konuyu söyle irdeler:

“Bu hareketi baslatan meshur seyh Celalettin’in babasi seyh Sabadullah idi. O, dini fanatizmi kendisine bir silah olarak kullaniyordu. Onun yolculuk yaptigi esnada yüzünü bir peçe ile örtüp, Hiristiyanlari görmenin bile büyük bir günah oldugunu söyledigi anlatilir.

Bu dini fanatizm etkisini göstermekte gecikmedi. Bir müddet sonra Kürt bölgelerinden kovulan bir kisim Ermeniler, mülklerini terk ederek baska yerlere göç etmek zorunlulugunda kalip, bir kismi da Kürt agalarina bagli topraksiz köylüler haline geldiler. Böylelikle Ermeni topraklarinin Kürtler tarafindan isgali, yeni bir sekilde baslamis oldu ve durum daha sonra devlet için çözülmesi zor bir sorun halini alirken, ayni zamanda bu durum Ermeniler ve Kürtler arasinda büyük bir ekonomik ve sinifsal uçurumun da ortaya çikmasina sebep oldu..

Çok küçük bir azinlik hariç, Ermenilerin çogunlugu, kendi yakinlarindaki Kürt asiretlerini memnun etmeye ugrasiyor ve bundan baska da kendilerinden istenen her çesit dolayli ve dolaysiz vergileri ödemek mecburiyetinde kaliyorlardi.”46


OSMANLI HÜKÜMETI’NE SUNULAN SIKÂYET RAPORLARI

Garo Sasuni, konuya dair su bilgileri verir:

“1850’den Berlin Konferansi’nin yapildigi 1878’e kadar, Ermeni vilâyetlerine uygulanan despotizm ve sömürü, Istanbul Ermeni Patrikligi’ne yollanmis olan çok sayidaki rapor ve sikâyetlerde belgelenmistir. Fakat Patrik, Bab-i Âli’ye ‘takrir’ler sunmak ve Osmanli Hükümeti’nden bir çare bulmasini rica etmekten baska bir silaha sahip degildi.

Bu konuda bir fikir verebilmek için sadece 1860-1870 yillari arasinda 10 yillik süre içinde Patrikligin Osmanli Hükümeti’ne 529 ‘takrir’ sunmus oldugunu bir örnek olarak verebiliriz.

Patriklik ve Ermeni Milli Meclisi, Ermenistan’dan kendilerine gelen feryad ve figanlardan çok tedirgin oluyorlar ve kaygilaniyorlardi. 1870 yilinda M.Hrimyan’in Patrikligi döneminde, son 20 seneye ait rapor ve sikâyetleri incelemek ve ayni zamanda Osmanli ülkesinin bütün bölgelerinden yeni gelen raporlari bulup bunlarin içerigi üzerine mevcut durumu belirten ve çareler öneren genis bir rapor hazirlanmasi ve bunun Milli Meclis’e sunulmasi için bir komisyon olusturulmasina karar verildi.

Komisyon, uzun oturumlar ve incelemelerden sonra, 8 Kasim 1871’de Ermeni Milli Meclisi’nin genel oturumuna sundugu ‘Tasraya Özgü Kanunsuz Olaylarin Arastirilmasi Ile Görevlendirilmis Olan Komisyonun Raporu”nda, Ermenistan’in buhranli durumunu tam olarak gözler önüne seriyordu."47

Söz konusu “Rapor”un 470. sayfasinda su ilginç ibareler yer aliyor:

“sikâyetlerin en çok oldugu bölgeler; beylerin, agalarin, Kürt despotlarinin idaresi altinda bulunan bölgelerdi ve bu beylerle agalar, ya sahsen idareye karisiyor veya mevcut idareciler üstünde etki ediyorlardi.”48
 
KÜRTLER TARAFINDAN HIRISTIYANLARA UYGULANAN
"ÖZEL ZULÜM"

Yukarida sözü edilen meshur “Rapor”un dördüncü bölümünün basligi “Özel Zulüm”dür. Bu bölüm, Ermenilerle Kürtler arasindaki iliskileri kapsamaktadir. Rapor’un 473. sayfasinda söyle denilmektedir :

“Bu zulümler bütün bölgelerde degil, ancak büyük kismiyla Kürdistan, Erzurum ve Diyarbekir vilâyetlerinde, diger bir deyisle Van, Kigi, Guzulcan, Tercan, Bitlis, Mus, Çarsancak, Diyarbekir ve Siirt yörelerinde olmaktaydi.

Zulüm edenlerin isimleri açikça belirtilmekte ve onlarin yapmis olduklari zulümler anlatilmaktadir. Öyle olaylar olmustu ki, bunlari okuyani dehsete düsürür. Zulme ugrayanlarin; ‘Bize soruldugunda tam aksini anlatacagiz. Yapilanlari inkâr edecegiz. Çünkü sonra onlarin elinden nasil kurtulabiliriz?’ demelerinden, bunlarin nasil bir baski altinda olduklari görülmektedir.
Harput, Erzincan, Egin, Bayburt, Yozgat ve Bagrewand bölgelerinde, beylerin, Çerkezlerin, Kürtlerin ve diger Islâm ahalisinin dini bagnazliklarindan sikâyet ettikleri anlasilmaktadir.”49
Komisyon Raporu’nun 481. sayfasinda ise, su tedbirler önerilmektedir:
“1. Kürtler ve diger dagli halklar, ki bunlarin üstüne bir de son dönemde Çerkezler eklendi, yalniz Ermenilere degil, baska halklara da oldugu gibi, özellikle devlet hazinesine de çok büyük zararlara neden oluyorlar. Bunlar silah tasidiklari gibi, ne devlete vergi ve ne de asker veriyorlar ve bundan baska da isyan içindedirler. Diger halklar ise silahsizdirlar ve hem devlete vergi ve asker vermekte ve hem de bu isyancilara ayri bir vergi vermektedirler. Osmanli idaresinin yapacagi sey, ya bu zümrenin elinden silahlarini almak veya öteki halklara da silah dagitmaktir. Çünkü o zaman çadirlarda yasamakta olan bu canavarlar yerlesik köylüler haline geçecekler ve böylece ülke de bu zulümden kurtulmus olacaktir.
2. Bab-i Âli’ye sunuldugunda, isimlerinin anilmasini öngörmüs oldugumuz “özel zulüm” yapanlar, yerlerinden alinip Rumeli’ye sürülmelidir. Eger bu tedbir ele alinmazsa o bölgelerdeki yoksul halki, onlardan ve esaretten kurtarmak çok zor olacaktir.
3. Iran hudutlari boyunca ve Kürdistan’in belirli bölgelerinde kislalar tesis etmek gereklidir.”50
Sözü, yine Garo Sasuni’ye birakalim:
“Osmanli Devleti’ne 1860-1870 döneminde 529 tane ‘takrir’ sunulmustur. Ve bunlarin 65’i Erzurum bölgesindeki ve 79’u da Diyarbekir bölgesindeki ‘özel zulümler, soygunculuk, insan kaçirmalar ve adam öldürmeler hakkinda’ olan dördüncü bölüme aittir. Böylelikle, Bab-i Âli’ye verilen Kürtler hakkindaki ‘takrir’lerin sayisi 144’ü bulmaktadir.
Ermeni Milli Meclisi uzun bir süre bu raporu incelemek için zaman ayirmadi. Çünkü, tutucu unsurlar benzeri bir raporun devlete sunulmasini istemiyorlardi. Epey bir gecikmeden sonra bazi degisikliklerle 1872’de Bab-i Âli’ye sunuldu ise de etkisiz kaldi.
O tarihlerden sonra Ermeni eyaletlerindeki durum daha da agirlasti. Kürtlerin basibozukluklari Istanbul Ermeni Milli Meclisi’nde yankilar uyandirmasina ragmen, Bab-i Âli nezdindeki sikâyetlerden hiçbir olumlu netice elde edilemedi."51

SEYH UBEYDULLAH ISYANI’NDA HIRISTIYAN KATLIAMI

1880 tarihinde Osmanli yönetimine bas kaldiran ünlü Kürt seyhi Ubeydullah’in giristigi isyan hareketi esnasinda da binlerce Hiristiyanin kirimdan geçirildigi bilinmektedir.

Garo Sasuni, özellikle bu katliamin seyh Ubeydullah’in oglu seyh Siddik tarafindan gerçeklestirildigini söyler ve bundan dolayi da onu “gaddar” olarak niteler.

Garo Sasuni’ye göre; “seyh Siddik’in ordusu, geçtigi bütün yerlerde istisnasiz hasarat meydana getirdi. Öyle ki, yüzlerce hatta binlerce Ermeni ve Süryani bu sefer yüzünden öldürüldü."52

seyh Siddik’in, 1918’de Istanbul’da kurulan Kürdistan Teâli Cemiyeti53 Baskani Seyid Abdülkadir’in kardesi oldugunu belirtelim.

Söz, yine Garo Sasuni’nin:

“1880 olayindan sonra, Ermeni-Kürt çeliskisi daha fazla belirli bir hale gelerek sert bir düsmanlik durumunu yaratti.

Kürt asiretleri, kendilerinden hiç beklenilmeyen despotluklara basvurarak, kendilerine komsu olan Ermeni ve Süryanilere karsi düsmanliklarini açik bir sekilde belirttiler. Alaskert, Basen, Vaspurakan (Van), Daron (Mus) ve Diyarbekir bölgeleri korkunç vahsiliklere sahne oldu.”54


HAMIDIYE ALAYLARI VE HIRISTIYAN KATLIAMI

1891’de, Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgelerinde olusturulan ve “Hamidiye Hafif Süvari Alaylari”55 adi verilen 36 adet alayin tümü Kürtlerden mütesekkildi. Her alay 1200 kisiden meydana geliyordu. Alaylarin komutanlari Kürt asiret reisleri, erleri de Kürt asiret mensuplariydi.

Hamidiye Kürt Alaylari’nin bölgede yerlesik bulunan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni Hiristiyan halklara yönelik baskilarindan ve kiyim hareketlerinden söz eden pekçok kaynak vardir.

Ermeni yazar Garo Sasuni’nin su sözleri, oldukça dikkat çekicidir :

“1895 Yazi ve Sonbaharinda korkunç bir sekilde Ermeni katliamlari her yerde basladi.. Kürtler de bu barbar hareketlere canla basla katildilar. Eger gerçegi belirtmek gerekirse, Ermeni vilâyetlerindeki bütün kirimlar Kürtlerin eliyle yapilmisti.

Direnmeyi yürütebilen Ermeni bölgeleri kendilerini kurtarabildiler. Kalan bütün bölgelerde ise katliamlar esnasinda 300.000 insan katledildi. Bundan baska, katliamlari izleyen süre içerisinde pek çok kisi açlik, hastalik ve perisanliktan ölürken, diger birçoklari da ancak dinlerini degistirmek yoluyla hayatlarini kurtarabildiler.

Kürtler gerici bir unsura dönüsüp, Tatarlara özgü bir ahlâkin içine batarlarken, yavas yavas kendi öz gururlarini ve âlicenapliklarini yitirerek, Ermeniler için hiç de dost olmayan bir kavim haline geldiler.”56

Süryani arastirmaci-yazar Sabri Atman da; “Hamidiye Kürt Alaylari’nin sadece Ermenileri degil, 200-300 bin kadar Asuri-Süryani’yi katlettiklerini” belirtir.57

Süryani yazar Yakup Bilge ise; “Hamidiye Kürt Alaylari’nin Süryaniler üzerinde ‘kitle kiyimlari’ uyguladigini, çatismalar sonucunda büyük bir Süryani kitlesinin ya bölgeden sürüldügünü ya da öldürüldügünü, bu dönemde de ‘Kutsal Cihad’a çagrinin bir kez daha Kürtleri, savasçi içgüdülerinin Islamlik kisvesi altinda gerçek ulusal çikarlarina tam karsit bir yöne çevrilmesine olanak verdigini, Kürt asiret reislerinin yönetimindeki Hamidiye Alaylari’nin, Süryanilerin üzerine yürüyerek büyük katliamlara giristiklerini”58 ifade etmektedir.

Burada, bir hususa açiklik getirmek gerekiyor. Rus saldirisina karsi Dogu Anadolu’yu koruma amaci baglaminda ve asiretlerin gönüllü katilimiyla olusturuldugu59 ileri sürülen Hamidiye Alaylari’ndan bazilari, bir süre sonra, alaylarin kurulusuna iliskin ve uyulmasi zorunlu olan “Hamidiye Süvari Alaylari’na Dair Kanunname”nin60 disina çikarak sahsi hesaplara yönelmis ve sadece Hiristiyanlara degil, Müslüman olan Kürt, Arap, Zaza ahalisine de pekçok zayiat vermislerdir.61

BIRINCI DÜNYA SAVASI’NDA HIRISTIYAN KATLIAMI

Birinci Dünya Savasi yillarinda (1914-1918) Kürtlerin zulüm ve baskilarindan kaçarak Iran’a siginan Süryaniler, ne yazik ki, Iran’da da rahat yüzü görmezler. Süryaniler, bu kez de Iran’daki Kürtlerin gazabina ugrarlar ve kirimdan geçirilirler.

Ingiliz yazar William Eagleton, “Mehabad Kürt Cumhuriyeti” isimli kitabinda, konuya iliskin olaylari “Simiko Hareketi ve Kürt-Asurlu Çatismasi” basligi altinda ele alip irdeler.

W.Eagleton’un adi geçen kitabindan, su hususlari aktariyoruz :

“Osmanli Devleti’nin güneydogusundaki Hakkâri bölgesinde baslarina buyruk sekilde yasayan Asurlu asiretleri, 1915 yilinin Sonbaharinda, patrikleri ve ulusal liderleri Mar semun yönetiminde Iran’a akin ettiler. Orada oturan ve kendi asiretlerine bagli olan Hiristiyan nüfus sayesinde Selmas ve Urmiye ovalari kendileri için geçici barinak saglayabilirdi.

1917 yilinin sonlarina dogru, Mar semun artik silahli Asurlulara komuta ediyordu. Bu silahlari Rus cephesinin çöküsünden önce ve hemen sonra ele geçirmislerdi. Hiristiyanlarin bu kuvveti, gerek Urmiye sehrindeki Müslümanlara ve gerekse bölgedeki Kürt asiretleri liderlerine yöneltilmis bir tehdit teskil ediyordu. Bu Kürt liderlerinin en belli baslilari sikakan asireti lideri Ismail Aga (Simiko) idi..

Simiko, Mar semun’u Selmas’taki Güneysehir köyünde kendisiyle görüsmeye çagirdi. Görüsmede verilen yemek sirasinda, Kürtlerle Asurlular arasinda iyi niyetle bir ittifak kurulmasi fikri tartisildi. Ne var ki bundan sonra ansizin kursun yagmuru basladi. Patrik ile yanindaki adamlarin hepsi hemen öldüler, yalniz muhafizlarindan biri kurtuldu..

Kürtler, Osmanli ordusunun da yardimiyla Urmiye’nin güneyinden Hiristiyan kuvvetlerine saldirip onlari baski altina aldilar. Kanli çarpismalar oldu. Asurlularin savunma hatlari parçalandi ve moralleri çöktü. Gerilemek zorunda kalan kalintilari ise Hemedan’daki Ingiliz himayesinde bulunan sehirlere kadar gittiler. Bu gerileme Asurlular için tam bir felâket oldu. Çünkü onlari kovalamaya devam eden Kürtler tarafindan sürekli saldirilara ugruyorlar, ayrica yollarinin geçtigi asiretlerin de akinlarina hedef oluyorlardi. Böylece Asurlular tümüyle yikildilar..”62

Bu siralarda; daha sonra Süryani Patrigi olan Mar Severiyos Afram Barsavm, Kürtlerin Süryanilere yönelik katliamlarini dünya kamuoyuna duyurmak ve bu vahseti durdurmak amaciyla Avrupa’ya gidip, çesitli temaslarda bulundu. Barsavm, 1919’da Ingiltere’nin baskenti Londra’da, Ingiltere Basbakani’na yazdigi protesto dilekçesinde, 1914-1918 yillari arasindaki katliamlari, kilise ve manastirlarin yikimini, Tur-Abdin ve yöresinde meydana gelen olaylari, tüm ayrintilariyla belirtti.

Mar Severiyos Afram Barsavm tarafindan hazirlanip söz konusu dilekçeye eklenen ve Süryani toplumunun kayiplarini gösteren listeyi, felâketin boyutunu göstermesi bakimindan, örnek bir kanit olarak aynen sunuyoruz:
(arkaadaşlar tabloyu aktaramadım ama sonuçlarını yazıyorum.
346 köy, 13350 Aile, 90313 kişi, 156 kilise, 154 ruhani)

Bu çizelgeye göre; 1914-1918 tarihleri arasinda, Türkiye Mezopotamyasi dedigimiz bölgede (sadece, listede isimleri belirtilen yerlesim birimlerinde), 100.000 (yüzbin)’e yakin Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyan, hiçbir suçlari olmadigi halde, Kürtler tarafindan acimasizca, vahsice ve kallesçe öldürüldü.

Bu döneme iliskin Süryani soykirimini tüm detaylari ile konu alan su 5 eserin ismini zikretmeyi yeterli görüyoruz:

1.Dr.Gabriele Yonan, Günümüze Kadar Hiçbir Yani Ile Bilinmeyen Asur Halk Katliamlari 1915-1918, Isveç (Nsibin Yayinevi).

2.Patriyark Mar Esay Samcun, Süryanilerin Aci Sonu, Isveç, (Nsibin Yayinevi).

3.Türkiye Mezopotamyasi’nda Kerboran Zulmü, Isveç, (Nsibin Yayinevi).

4.Hori Ishak Armele, El-Kasare Fi Nekebat El-Nasara, 1919 (Arapça).

5.Hori Süleyman Hinno, Farman Tur-Abdinli Süryanilerin 1914-1915 Katliami, Atina 1993


HORI SÜLEYMAN HINNO’NUN ANLATIMIYLA

HIRISTIYAN KATLIAMI

Tur-Abdin (Midyat-Mardin)’in Harabale köyünden olan Hori Süleyman Hinno, bugün Suriye’nin Kuburelbith Kasabasindaki Süryani Kilisesi ruhanisidir. Hinno, 1993’te Yunanistan’in baskenti Atina’da yayinlanan “Farman Tur-Abdinli Süryanilerin 1914-1915 Katliami” isimli kitabinda; Birinci Dünya Savasi baslarinda, Mardin ili dahilindeki 100’e yakin yerlesim biriminde yasayan Süryani Hiristiyanlar üzerinde, Kürtler tarafindan nasil bir soykirim uygulandigini tüm detaylariyla anlatmaktadir.

Hinno’nun adi geçen kitabindan, su bölümleri aktariyoruz :

"Helva Köyü: (..) Nusaybin Süryanileri öldürüldükten sonra, kurnaz Kadir Bey, Kürtlerden bir manga asker alarak, köyden hiç kimsenin kaçmamasi için, evvela köyü sarip çemberlediler. Ve köydeki tüm adamlari iple baglayarak, Kiro denilen yerdeki nehir kenarina götürürler ve orada onlari öldürür, nehire atarlar. Daha sonra tüm kadinlari bir evde toplayarak onlari öldürüp yakarlar, çocuklari da Müslümanlastirirlar. O günden bu güne dek Hiristiyan adi Helva’dan da silindi.

Bayaza Köyü : (..) Melke, oglu, iki kardesi ve Isa Rohom ile Gevriye olmak üzere alti kisiyi öldürdüler. Hilebaz Ahmet Yusuf bunlari öldürdükten sonra, Sehya, Leylan, Geutbe, Grisor ve sair Kürt köylerinden, Kürt asiretlerini toplayarak Bayaza köyünü bastirir. Köyü yagma ederler. Süryanileri acimadan öldürürler. Bu sirada Ahmet Yusuf’un yegeni Rhays, kilicini çeker, Süryani esirleri öldürürken arkadaslarina söyle der: Onlari yanima yaklastirin ki, kuzu gibi kesip öldüreyim. sakiler ise, köyün her tarafini dolasip, gördüklerinden bir tek kisi dahi birakmaksizin öldürürler..

Leylan Köyü: (..) Bu köyde, onbesi askin Süryani aile vardi. Ahmet Yusuf önderligindeki Kaseken Kürtleri, bu köyde yasayan Süryanilere baskin yapip, erkek, kadin, çoluk-çocuk ayirtmaksizin toplayarak, onlari Siha ve Helva’ya götürürler ve onlardan hiçbiri dahi kurtulmadan onlari öldürürler.

Kanak Köyü: (..) Basibrin’li Kesis Savme, katliam aninda iki kisiyle Mamelan köyüne giderken, Kürtler tarafindan çok aci iskencelerle sehit edilir. Beraberindeki her iki adam da öldürülür. Bunu duyan köydeki Süryaniler, caniler gelmeden önce, kimi Izlo dagina kimi de Basibrin köyüne kaçip siginirlar. Iki yili askin köyleri disinda kaldiktan sonra, ortam sakinlesince, yine Kanak’a dönerler. Bu köyün 1926 yilina kadar sakinleri vardi. Ne var ki, 1926 yilinda cereyan eden olaylar nedeniyle, köy bozulur, sakinleri Suriye’ye kaçarlar. simdi ise köyde Müslümanlar oturup, kiliseyi de câmi’ye çevirdiler.

Tilhasan Köyü: (..) Tilhasan’da onbes Süryani aile yasardi. Köy sahibi de Ömer Osman adli kisi idi. Buradaki Süryaniler de Kürtler tarafindan öldürüldü. Cani Osman, yedi dul kadini kurban sunmak için keser. Güya erenler derecesine erismek için, kanlarini toplayarak onunla yikanir. Bu ve buna benzer zihniyete sahip kisiler, cehennem atesine paydar olup beseriyetten yok olsunlar. Bu köy de Süryanilerden bosalmisti.

Yukari Kefre Köyü: (..) Kefre köyü Süryanileri, katliam haberini duyunca, köydeki Mor Yakup kilisesine siginirlar. Kürtler ise, Gercüs feodallarindan Hasan semdin oglu Fani Yusuf Aga komitesinde, Kefre köyünü basarak kiliseye hücum ederler. Aralarinda bes gün savas sürdü. Bu köyün Süryanileri ise, savas tedbirini almadiklari için silahlari pek az idi. Içme sulari bile yoktu. Sadece tek bir kuyudan, o da lagimdan geçerek ancak suyu kiliseye tasiyabilirlerdi. Ne var ki, durumu ögrenen düsmanlar, çali, tas ve odun ile kuyuyu doldurarak kapatirlar ve su çekmelerine mani olurlar, böylece esir susuz kaldilar. Bundan sonra gaddar Yusuf Aga, kilise kapisina kadar gelerek, esirlere söyle dedi: “Susuz ve açliktan öleceginize, erkekçesine teslim olursaniz, size söz veriyorum, sizlere her hangi bir kötülük yapmayacagiz” diye onlara yemin eder. Süryaniler de sözlerine inanarak, disari çikmaktan baska çareleri olmaksizin kapiyi açar, disari çikarlar. Caniler ise, kesisleri ve köyün ileri gelenlerini baglayarak köy disina götürüp iskenceyle onlari öldürürler. Bunlarla beraber, aslen Kefre’li Abid Rahip Adem de vardi. Rahip’e gelince, diri diri testere ile onu biçerler ve gözlerini sicak demirlerle oyarlar. Daha sonra geri kalan kismi, köy disina çikartarak onlari öldürürler. Bu korkunç vahseti gören kadinlardan bazilari da kendilerini kuyuya atarlar. Yalniz küçük çocuklari, ileride onlara usak olmalari için öldürmediler…

Arbaye Köyü: (..) Burada otuza yakin Süryani aile vardi. Aslen Dereli asiret reislerinden Ali Musa komitesinde toplanan Kürtlerin baskinina maruz kalarak, sadece kaçan bir kaç kisi ile bir kaç çocuk hariç tümü öldürülür. Kurtulanlar ise, bir müddet köy disinda kaldiktan sonra Çelebi Aga vasitasiyle evlerine geri dönerler. 1971’de yirmi Süryani aile köyde kalmissa da, daha sonra Avrupa’ya göç ettiler. 1979’dan itibaren, köy Süryanilerden yoksun kaldi…”

KÜRT SIYASI HAREKETININ ASIMILASYON POLITIKASI
Medeniyetlerin besigi Mezopotamya’nin en eski sakinleri ve dünyanin ilk Hiristiyan halklari olan Süryani, Nasturi ve Keldaniler, dün oldugu gibi, bugün de kendilerini imhayi amaçlayan Kürt siyasi hareketinin korkunç bir senaryosu ile karsi karsiya bulunmaktadirlar.
Terörist Kürt örgütü PKK de dahil, tüm Kürt örgütleri ve ideologlarinin savundugu “Kürt Tarih Tezi”, Anadolu’nun dogusunda ve Mezopotamya’da bugüne kadar tarih sahnesine çikmis ne kadar kavim varsa, tümünü “Kürt” saymakta, bunlara ait tüm tarihsel yapitlara, dil, kültür ve uygarliklara da keza ayni sekilde “Kürt” damgasi vurmaktadir.65
Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlarin, daha simdiden “Kürtlestirilmek” istendiklerine dair kanitlar da mevcuttur. Kürtçü yazarlarin eserlerinde, bu halklar için “Süryani Kürtler”, “Nasturi Kürtler”, “Hiristiyan Kürtler” vs. gibi ifadelerin kullanilmasi, Süryani, Nasturi ve Keldanilerin kimliklerinin inkârinin en belirgin bir kanitidir.66
Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin tarih boyunca üzerinde yasadiklari ve hâlen de yasamaya devam ettikleri Mezopotamya topraklarinin, hayali “Kürdistan” haritalari içinde gösterilmesi, bir baska kanit olarak gözler önünde durmaktadir.

12 Nisan 1995’te, PKK’nin organizesiyle Hollanda’nin Lahey kentinde ilân edilen “Sürgünde Kürdistan Parlamentosu”(SKP)’nun amblemi “Kürdistan” haritasidir. Bu haritaya, Süryani, Nasturi ve Keldani topraklarinin yani sira, bölgedeki Arap, Zaza, Ermeni, Azeri, Türkmen vs. gibi halklarin yerlesik bulunduklari topraklar da dahil edilmistir. Yöredeki tüm etnik unsurlar; “Kürdistan halki”, “Kürdistanlilar” ya da “Kürt” olarak lanse edilmektedir. Bu husus, “Sürgünde Kürdistan Parlamentosu Hazirlik Komisyonu Bülteni”nde de açikça belirtilmistir. 67

Öte yandan; SKP tarafindan alinan, “SKP’nin resmi dili Kürtçe’dir” seklindeki kararin ve yine SKP tarafindan baslatilan, “Kürdistan’da Kürtçe konus! Kürtçe düsün! Kürtçe yaz!” kampanyasinin da, bölgede Kürtler disindaki halklari “Kürtlük” potasi içinde eritmeyi ve “Kürtlestirme”yi hedefledigi bir gerçektir.

SKP bünyesinde yer alan; George Aryo, Musa Caklo, Petros Karatay ve Samoev Merabi isimli Hiristiyan sahislarin, PKK’li Kürtler tarafindan kendilerine verilen “parlamenter”lik sifatiyla, güya Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin “temsilcisi”(!) rolünü oynamalari, esef verici bir durum arzetmektedir. Bu sahislarin, anilan halklarca “temsilci” olarak seçilmedikleri ve bunlarin çikar ugruna SKP’ye girmis olduklari asikârdir. PKK’li Kürtlerin, bu sahislarin “Hiristiyan” olmalarindan faydalanarak ve güya “Hiristiyanlarin koruyucusu”(!) maskesine bürünerek, bu sayede, Hiristiyan dünyasindan Kürt siyasi hareketi için destek almayi amaçladiklarini söylemeye bile gerek yok.

SKP içinde yer alan “Hiristiyan” sahislar, bu gerçegin bilincine varmalidirlar. Tarih boyunca, Süryani, Nasturi ve Keldanilere jenosit uygulayan Kürtlerin, simdi, bunun yeni bir senaryosunu hazirlamakta olduklarini ve Kürt’ün bilinen karakterinin hiçbir zaman degismeyecegini unutmamalidirlar.

SKP’ye katilan 4 Hiristiyan’in, Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin istikbalini ve istiklâlini karartmayi ve tarihe gömmeyi gaye edinen Kürt sövenistlerinin bu korkunç oyunundan hâlâ habersiz bulunmalarina ve Kürt siyasi hareketine payanda olmakta devam etmelerine bir anlam veremiyoruz.

PKK’nin girisimiyle olusturuldugu bilinen SKP’nin, biraz önce sözü edilen “Bülten”inde yer alan ve PKK’nin yan kuruluslari olan “Kürdistan Islami Hareketi” ile “Kürdistan Aleviler Birligi” imzali yazilarda da, Hiristiyan halklar için nasil bir istikbal hazirlandigi açikça ortaya konulmustur. Öylesine fanatik ve sövenist zihniyetli Kürtlerin olasi bir iktidarinda, Hiristiyan Süryani, Nasturi ve Keldanilerin, varliklarini, kimliklerini, kisiliklerini ve kiliselerini nasil ve ne sekilde muhafaza edebilecekleri konusunda, SKP’deki 4 “Hiristiyan”in ne düsündügünü, dogrusu çok merak ediyoruz.

Kürtlerin, kurmayi düsledikleri “Kürdistan”da, Kürtlerin hükümranlik döneminin, Mezopotamya’daki Hiristiyanlarin tarihten silinmesi demek olacagini söylemek için, müneccim olmak gerekmez.

Tarihin çesitli dönemlerinde, bölgedeki yerel yönetimleri ellerinde bulunduran Kürt beylerinin, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklarina nasil bir soykirim uyguladiklari biliniyor. Kaldi ki, bölgede bir Kürt devletinin tesisiyle, devletin tüm yönetim kademelerini ellerine geçirecek Kürtlerin, geçmisteki zulüm ve katliamlarindan vazgeçeceklerini söylemek mümkün degildir. Çünkü Mezopotamya Hiristiyanlari, Kürtlerin karakter yapisini çok yakindan bilmektedirler.

Bir yandan Süryani, Nasturi ve Keldani toplumlarini “Kürtlük” potasi içerisinde eritmeye yönelik girisimler baslatan PKK’nin, diger yandan, daha simdiden söz konusu halklari imha amaçli yöntemlere basvurdugu bilinen bir husustur. 1984’ten bu yana, Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyan halklari da hedef alan PKK, bunlardan pekçok kisiyi katlettigi gibi, yüzlerce Hiristiyan aileyi de bölgeden göçertmistir. Tabii ki bu tür saldirilar yalnizca Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyanlarla sinirli kalmamis, Kuzey Irak’ta yasayanlara da ayni türden saldirilar yapilmis ve yapilmaktadir. Bununla da yetinmeyen PKK, Süryani, Nasturi ve Keldani gençlerini de zorla kaçirarak terörist eylemlerde kullanmakta, böylece bir tasla birkaç kus birden vurmayi amaçlamaktadir.

Yakin zamanlarda, Kuzey Irak’taki Hiristiyanlara yönelik Kürtlerin vahsiyane saldirilarindan biri, 10 subat 1997’de, saqlawa kasabasinda gerçeklestirilmistir. Anilan beldede, iki Asuri (Nasturi) Hiristiyanin Kürtler tarafindan sokak ortasinda öldürülmesi üzerine, olayi Avrupa’ya tasiyan Asuriler, Avrupa’da faaliyet gösteren Asuri Demokratik Organizasyonu imzasi ile “Kuzey Irak’ta Kürt ‘Adaleti’nin Yeni Bir Gösterisi” baslikli bir basin bildirisi dagitarak Kürtleri siddetle protesto etmislerdir.

Bu arada, PKK’nin güdümündeki Brüksel Kürt Enstitüsü tarafindan, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu binasinda 6 Mart 1997 günü düzenlenen bir konferans sirasinda da bir grup Asuri (Nasturi) Hiristiyanin Kuzey Irak’taki saqlawa olayini kinayan bir bildiri dagitmasi üzerine, buna engel olmak isteyen Kürtler ile Asuriler (Nasturiler) arasinda tartisma çiktigi ve taraflarin karsilikli olarak birbirlerini suçladiklarina dair haberler, Türk basininda da yer aldi.68

Yukarida sözü edilen Asuri Demokratik Organizasyonu’nun bildirisinde, özetle su görüslere yer verilmektedir:

“10 subat (1997) pazartesi günü, Kuzey Irak’taki saklava’da iki Asuri, Lazar Matta ve oglu Haval, yüzlerce Kürd’ün vahsice saldirisina ugrayarak kent sokaklarinda katledilmistir.

Son yillarda bu tür olaylar çogalmistir. 10.9.1996 tarihinde, Ahlam Petros Nissan adinda küçük bir Asuri kizi, Kuzey Irak’in Barwari-Bala bölgesindeki Baz köyünden silahli bir PKK grubu tarafindan kaçirilmis olup hâlâ kendisinden haber alinamamaktadir.

Bu iki Asuri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak su ana kadar hiçbir adli kovusturma açilmamistir. ‘Kürt makamlari’ ise, her zaman oldugu gibi, yasalarin ve adaletin uygulanmasi yolunda hiçbir çaba harcamadan, bu olaylari küçümseyip siradan bir vaka gibi göstererek Asurilerin tepkisini yatistirma gayretindedir.

Saldirilarin yeniden siddetlenmesi, sadece Asuriler arasinda Kürtlere güveni ortadan kaldirmakla kalmamakta, ayni zamanda bu trajik olaylarin Kuzey Irak’ta Hiristiyan Asurilerin kökünü kazimayi amaçlayan önceden planli bir politikanin sonucu oldugunu kanitlamaktadir.” (Belge-8)

Öte yandan, 14 Mayis 1997 tarihinde, Türk Silahli Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta PKK’ye karsi baslattigi harekâti müteakip, Mesut BARZANI liderligindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) güçleri de bu firsattan yararlanarak; Duhoq, Zaxo, Rewanduz, saqlawa, Erbil gibi çesitli yerlesim birimlerindeki Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara karsi saldiriya geçtiler.

Söz konusu saldirilar sirasinda; 18 Hiristiyan köyü bosaltilmis, binlerce hektarlik ekili arazi, bag ve bahçeler yakilmis, yüzlerce kisi gözaltina alinarak iskencelerden geçirilmis, onlarca kisi de hunharca katledilmistir.

Özellikle, 16 Mayis 1997 günü ve sonrasinda, Hiristiyanlarin yerlesik bulunduklari Erbil’in Anqawa kasabasinda, KDP pêsmergelerince evlere baskinlar düzenlenmis, esyalar talan edilmis, pekçok suçsuz ve savunmasiz insan vahsi bir sekilde kursuna dizilmistir.

KDP’nin, Mezopotamya Hiristiyanlarina yönelik bu insanlik disi zulüm ve baskilari, Avrupa’daki Süryani, Nasturi ve Keldani kuruluslari tarafindan, Almanya, Belçika, Hollanda, Isveç ve Fransa’da düzenlenen çesitli gösteri ve yürüyüslerle protesto edilmistir.

Son protesto mitingi ise 28 Haziran 1997 tarihinde, Isviçre’nin Cenevre kentindeki Birlesmis Milletler binasi önünde yapilmistir. Göstericiler, KDP’nin Süryani, Nasturi, Keldani halklari üzerindeki baski ve katliamlarini belgeleyen bir dosyayi da Birlesmis Milletler Insan Haklari Yüksek Komiserligi yetkililerine sunarak, gerekli girisimlerde bulunulmasini istemislerdir.

Bu arada; Süryani, Nasturi ve Keldani kuruluslari, tüm Hiristiyan âlemine, Papa’ya, Birlesmis Milletler Genel Sekreterligi ile uluslararasi demokratik kitle kuruluslarina da çagrida bulunarak, KDP’nin Hiristiyan halkini yok etme politikasinin önüne geçilmesi gerektigini bildirmislerdir.


SONUÇ

Bugün, Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin her bir ferdinin, dünyanin çesitli ülkelerinde mülteci ve vatansiz olarak yasamak zorunda birakilmasinin yegâne sorumlusunun Kürtler oldugu bir gerçektir. Bu gerçegi, her Süryani, Nasturi ve Keldani insaninin iyice idrak etmesi ve hiçbir zaman da unutmamasi gerekmektedir.

Konuya objektif olarak bakildiginda; geçmiste, Kürtler tarafindan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni toplumlarina uygulanan baskilar ile günümüzde, PKK ve diger Kürt örgütlerinin yine ayni topluluklara yönelik insanlik disi saldirilari arasinda hiçbir farkin bulunmadigi anlasilmaktadir.

Bununla birlikte, gerek PKK’nin ve gerekse diger Kürt siyasi örgütlerinin ve ideologlarinin, bölgedeki tüm etnik topluluklari “Kürtlestirme” yönünde, asimilasyona tabi tutma gayretleri, çok daha vahim bir durum arzetmektedir.

Bu baglamda; özellikle Avrupa ülkelerinde, sayilari az da olsa, bilerek veya bilmeyerek PKK ve diger Kürt örgütlerinin güdümüne girmis bulunan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklarina mensup bilinçsiz bazi kisilerin, konumlarini bir kez daha gözden geçirip, Kürt örgütlerinin kirli oyunlarina alet olmamalarini temenni ediyoruz.

25 Mart 2015 Çarşamba

ÖZET
Milli Mücadele döneminde Adapazarı ve civarının Kuva-yı Milliye hareketine katılması, Sivas Kongresi’ni takip eden günlere tesadüf eder.
Adapazarı kazasında ilk millî müfrezelerin kurulmasında yöredeki resmi devlet görevlileri ile halkın önemli katkıları olmuştur. Kuva-yı Milliye hareketini destekleyecek olan Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri Adapazarı, Geyve ve Hendek kazalarında kısa sürede kuruluşunu tamamlayarak faaliyete geçmişlerdir.
Kuva-yı Milliye’nin Adapazarı, Geyve ve Hendek kazalarında giderek genişlemesi, işgalci Yunan birliklerini ve işbirlikçilerini harekete geçirmiş; Yunan ordusunun desteğinde faaliyet gösteren yerli Rum ve Ermenilerin kurdukları çeteler bölgede terör havası estirmeye başlamışlardır. Yunan ordusundan maddi manevi destek alan Rum ve Ermeni çeteleri, bölgedeki otorite boşluğundan yararlanarak civardaki Türk köylerine karşı gasp ve yağmalama hareketine girişmişlerdir. Adapazarı kazasının 26 Mart 1921 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgalinden sonra yerli Rum ve Ermeni çetelerinin gasp, yağmalama, öldürme, ırza geçme vb. hareketlerinde daha da artış gözlenmiştir. Yunanlıların ve işbirlikçilerinin Adapazarı kazasındaki bu sindirme hareketi 21 Haziran 1921 tarihine kadar yaklaşık 4 ay devam etmiş; bu tarihte Türk ordusu tekrar bölgede denetimi ele geçirmiş; Yunanlıları bölgeden uzaklaştırmıştır.
Yunanlıların yerli işbirlikçileri Rum ve Ermeni çeteleriyle bölge halkı üzerinde yaptıkları maddi-manevi tahribat, uzun yıllar tesirini gösterdiği gibi, hafızalardan silinmeyecek izler de bırakmıştır.
Bu makalenin hazırlanmasında büyük ölçüde Garp Cephesi Komutanlığı, İstihbarat Şubesi tarafından düzenlenen rapordan yararlanılmış; resmî kayıtlara geçen bilgiler kullanılmış olup, yöre halkıyla yapılan görüşmelerde bize anlatılanlar değerlendirmeye katılmamıştır.
SUMMARY
The participation of Adapazarı and its environs to Kuva-yı Milliye (Natioanal Independance Army) movement during the National Struggle ‘ra cooncides with the days following the Sivas Conference.
The local goverment officials and the people had important roles in the establisment of national platoons in Adapazarı district. Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri (National Rights Protection Associations) who would support the Kuva-yı Milliye had completed their establishments in the districts of Adapazarı, Geyve and Hendek in a short period of time and started to operate.
The development of the Kuva-yı Milliye in Adapazarı, Geyve and Hendek alerted the occupying Greek troops and their supporters: the local Rum and Armenian mobs, supported by the Greek army created a terrorist environment in the area. The Rum and Armenian mobs taking material and moral support from the Greek Army, initiated a movement of vi’12ence and plunder againts the Turkish villages by taking advantage of the ‘uthority gap in the area. After the Adapazarı district was occupoiod by the Greek Army in March 24th, 1921, an increase in the violance, plunder, killing and raping, ete. of the Rum and Armenian mobs was observed. The suppression forced by the Greeks and their supporters in Adapazarı district continued about 4 months till June 21th, 1921, at this date the Turkish Army took control of the area and pushed the Greeks away from the area.
The material and moral damage caused by the local supporters of the Greeks through the Rum and Armenian mobs left a long lasting effect and unforgeotable memories in the area.
While writing this article, the reports of the Intelligence ‘ivision of the West Front Command are used in great extend, the information in ‘12’12’ registers are evaluated and the ‘ 12’ 12s told by the local people are not included.
GİRİŞ
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında Türk Milleti’nin bütün fertlerinin olduğu gibi, Adapazarı ve yöresi insanlarının da çok mühim rol oynadığı bilinmektedir. Millî Mücadele döneminde Adapazarı ve yöresinin Kuva-yı Milliye saflarına katılması Sivas Kongresi’ni takip eden günlere rastlamaktadır. Mustafa Kemal Paşa’ya Damat Ferid Paşa kabinesinin direnmesi halinde İstanbul hükümetine karşı hareket etmeye hazır olduklarını bildirenler arasında Adapazarı Kuva-yı milliyecileri de vardı. Nitekim, 1 Ekim 1919 tarihinde Hendek ve Adapazarı’nın bazı yerlerinde halkın Kuva-yı milliyeye katıldıkları haberi her tarafta duyulmakta idi.
Kuva-yı Milliye’nin Adapazarı Yöresindeki Faaliyetleri ve Karşı Hareketler
Adapazarı’nda ilk milli müfrezelerin kurulması için yöredeki resmi devlet görevlileri ile halkın önemli katkıları olmuştu. Adapazarı Belediye Başkanı Fahri, Müderris Harun Efendi, Adil Hasan, Mehmet Sıtkı, Emekli Binbaşı İsmail Hakkı, Yüzbaşı Ramiz, Hopalı Yüzbaşı Rauf, Trabzonlu Doktor Yüzbaşı Raif, Gebze’den gelen Dr. Fahri Can, iş adamı Metozade Hüseyin, Ömer Faik, Fabrika müdürü Necmettin ve Dava Vekili İbrahim Beyler1 Kuva-yı Milliye teşkilatını kurup, Mustafa Kemal Paşa’ya da bağlılık telgrafı çekmişlerdi. Daha sonra Adapazarı milli komutanlığını üzerine alan Kuşçubaşı Eşref Bey de buraya gelmiş, milli teşkilatın kurulmasında rol almıştı2. Hatta Kuşçubaşı Eşref Bey’in Kuva-yı Milliye’nin masraflarının zenginlerden toplanacak paralarla karşılanacağı yolundaki beyan ve uygulamaları bazılarının tepkilerini çektiği gibi, bir müddet sonra burayı terk etmesine de neden oldu3. Nitekim, Kuşçubaşı Eşrefe yönellik bu hareket bir müddet sonra Kuva-yı Milliye’ye karşı bir tavır haline dönüşerek, Düze ve Bolu bölgesindeki bir takım ayaklanmalara da zemin hazırladı.
Adapazarı’nda olduğu gibi, Geyve ve Hendek’te de Kuva-yı milliyeyi destekleyecek Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri kurulmuştu.
Geyve’de Hafız Fuat (Çelebi) Efendi’nin başkanlığında Kaymakam Hazım Bey, Jandarma komutanı Esat Bey, Burhanettin Çelebi, Rıza (Şahin) Bey, ve Sefer Bey’lerin katılmasıyla Kuva-yı milliye teşkilatı kurulmuştu4.
Hendek’te ise, Rauf Bey’in önderliğinde Şefik Kahvecioğlu, Hacı Mehmet Dinçer, Molla Mehmet Keskin, Muallim Arif Beyler Kuva-yı milliye teşkilatını kurdular ve İstanbul hükümetiyle bağlarını kestiklerini, Temsil Heyetine çektikleri telgrafla bildirdiler.
Kuva-yı milliyenin Adapazarı, Geyve ve Hendek kazalarında gücünü göstermesi gerek işgalci düşmanın, gerekse işbirlikçilerinin dikkatini çekmiş, onları karşı önlemler almaya yöneltmişti. Bu sırada Akyazı bölgesinde ortaya çıkan Çerkeş Talustan Bey’in İstanbul hükümeti desteğiyle başlattığı isyan başarılı olamamış; fakat, 1920 ilkbaharında başlayacak olan ayaklanmalara zemin hazırlamıştı5.
Geyve Boğazı, Kuva-yı Milliyenin ele geçirmek zorunda olduğu stratejik önemi çok büyük olan bir geçitti. Dolayısıyla Geyve Boğazı’nın ele geçirilmesi ve sürekli olarak elde tutulması Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması açısından son derece önemli idi.
Adapazarı ve Yöresinde Yunan İşgal Faaliyetleri6
İşgal felaketine uğrayan her yerde olduğu gibi, Adapazarı kazasının da Yunan işgaline maruz kalan bölgesi Sakarya Nehri’nin batısındaki sahasıdır7. Mondros Ateşkes antlaşmasını müteakip başlayan işgal olayları münasebetiyle Batı Anadolu’da tamamen serbest kalan yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle Yunan birliklerinin saldırılarına uğramayan belde ve köy hemen hemen kalmamıştır8. Rum ve Ermeniler bölgede azınlıkta olmalarına rağmen9, İtilaf Devletleri’nden aldıkları cesaretle hareket ediyordu.10
Kurtuluş Savaşı yıllarında Adapazarı ve yöresindeki Kuva-yı milliye karşıtı hareketler içerisinde işgalci devletlerin kışkırtıp örgütledikleri Rum ve Ermeni çetelerinin de önemli rolleri olmuştur. Adapazarı yöresinde Rum çeteleri özellikle 20.000 nüfusu aşkın gayr-ı müslimin yaşadığı Geyve civarında etkili olmuşlardı. Hakim bir tepe üzerinde kurulmuş olan 1200 hanelik Ortaköy, Rum çeteciliğinin merkezi üssü konumundaydı. Yine Adapazarı’nın kuzeyindeki Fındıklı, Aşağıköy ve Kantarköy mahallelerinden oluşan Fındıklı Rum köyü de çetecilerin merkezlerinden idi.
Geyve yöresindeki Rum çetelerinin yanı sıra, Ermeni çeteleri de bölgede etkili olmuşlardı. Adapazarı’nın kuzeyindeki Firuzlu (bugünkü adı Ferizli), Ermeni Cedit, Damlık Ermeni köyleri de Ermeni çetecilerinin merkezi durumunda idi11.
Adapazarı 26 Mart 1921 tarihinde İzmit ve civarını daha önceden işgal etmiş olan 11 nci Yunan Tümeni tarafından işgal edildi. Adapazarı’nın işgali Yunan ordusunun 23 Mart 1921 tarihinde başlattığı genel taarruz çerçevesinde girişilmiş bir harekâttı.
Birinci İnönü Muharebesi’nde Türk ordusuyla yaptığı ilk savaşı kaybeden Yunan ordusu, müttefikler nezdinde prestijini yeniden sağlayabilmek için 23 Mart taarruzunu başlatmıştı. Yunan genelkurmayı 11 nci Yunan tümenine yapılacak olan genel taarruza yardımcı olmak amacıyla Adapazarı, Sapanca, Geyve kesiminde toplandığını öğrendikleri Türk kuvvetlerine karşı bir harekâta geçilerek, Türk kuvvetlerinin bölgeden uzaklaştırılması görevini vermişti. Yunanlıların Adapazarı bölgesindeki askeri durumla ilgili bilgileri yerli Rumlar ile İngiliz keşif uçuşları sayesinde elde ettikleri bilgilere dayanıyordu.
İzmit üzerinden harekete geçen Yunan tümeni. 24 Mart 1921 tarihinde Kırkpınar’ı işgal etti. Düşmanın ileri harekâtına yerli Rum ve Ermeni çeteleri de katılmışlar, 25 Mart’ta ise Sapanca işgal edilmişti. Yunan ordusu ilerlerken Adapazarı bölgesinde bulunan zayıf Türk birlikleri mukavemet edememişti. Hatta 33 ncü Süvari Alayı bu sırada savunma tertibi alarak Sakarya Nehri’nin doğusunda mevzilenmişti. Muhtemel düşman işgali karşısında halk, bu sırada çaresiz şehri terk etmeye başlamıştı. 26 Mart günü zayıf direnişi kırdıktan sonra Yunanlılar Adapazarı’nı işgal etmişlerdi. Yunan birlikleri ile Sakarya nehri kıyısında mevzii muharebeler yapılmış, bunlarda Türk kuvvetleri baskınlarla üstünlük sağlamayı başarmışlardı. Sakarya Nehri üzerindeki Tavuklar köprüsü 3 Nisan 1921 tarihinde Türk birlikleri tarafından yakılarak Yunan ordusunun karşı tarafa geçmeleri önlenmişti. Her iki taraf arasında Sakarya Nehri boyunca mücadeleler sürdürülürken, Yunan ordusundan aldığı cesaretle yerli Rum ve Ermeni çeteleri ise baskın, yağmalama, adam kaçırma, ırza geçme gibi iğrenç hareketleri icra ediyorlardı. II nci İnönü Muharebesinden de yenilgi ile çıkan düşman, neticede Adapazarı’ndaki birliklerini İzmit’e geri çekmeye başladı. 16 Haziran’dan itibaren Türk kuvvetlerinin de sıkıştırması sonucu geri çekilmeye başlayan Yunan ordusu, Ferizli ve Damlık köyleri ile daha pek çok yeri yakarak İzmit’e yönelmişti. Düşmanın Adapazarı’nı yakmasına fırsat verilmeden şehir 21 Haziran 1921 sabahı saat 04’00’de yapılan baskın taarruzla tekrar Türk ordusunun denetimini geçmiş oldu. Şehre ilk giren kuvvetler ise, yöredeki kuva-yı milliye liderlerinden Halit Molla ile Kâzım Kaptan idi. Aynı gün, Türk süvari birlikleri bütün Adapazarı civarını denetim altına aldı12.
Bu haksız işgal olayında Adapazarı kazası da dahil olduğu halde her zaman ve her yerde ülkesine hizmet eden ve düşman emellerine karşı fiili olarak harekete geçen masum Türkler ya katledilip öldürülmüş veya yaralanmıştır. Adapazarı kazasına bağlı pek çok köy Yunan ve yerli işbirlikçi Rum ve Ermeni çeteleri tarafından evler soyulduktan sonra yakılmış13; bu arada kadın ve kızların namusları kirletilmiştir. Bu işgaller devam ederken yapılan insanlık dışı zulüm ve alçakça hareketler yeterli görülmüyormuş gibi, milli ordunun ileri hareketi üzerine geri çekilmeye mecbur kaldıkları zaman, işe yarar erkekleri, bulabildikleri genç kadın ve kızları beraberlerinde götürmüşlerdir
YUNANLILARIN ADAPAZARINDA YAPTIKLARI MEZALİM14
1921 yılı Şubat ayından itibaren Adapazarı taraflarını kontrol altına alan Yunan Ordusundan cesaret bulan yerli Rum ve Ermeni çeteleri hemen harekete geçerek uzun yıllar barış ve kardeşlik içerisinde yaşadıkları ve kendilerini himaye etmiş olan Türklere karşı akla gelmeyecek her türlü harekete girişmeye başladılar.
Adapazarı kazasına ait 25 mahalle ile 45 köyde toplam 415.176 lira kıymetinde bina ve yapı, 2.250.000 lira kıymetinde mal ve mülk tamamen yakılmıştır. Kısmen yakılıp gasp edilen mal ve eşyanın kıymeti 2.360.400 liradır. Bundan başka 2.136.320 lira kıymetinde 334.400 kilo buğday, 132.130 kilo arpa, 188.000 kilo yulaf, 324.500 kilo mısır, 15.930 kilo çavdar ile 127.050 lira kıymetinde 850 at, 28.000 lira kıymetinde 288 katır, 5.100 lira kıymetinde 102 merkep, 1.689.900 lira kıymetinde 12.760 öküz, 1.418.000 lira kıymetinde 11.300 inek, 855.000 lira kıymetinde 75.000 koyun, 21.700.000 lira kıymetinde ticaret eşyası ve 12.970,765 lira nakit para çalınmıştır15. Şimdi sırasıyla Adapazarı merkezindeki mahallelerden başlayarak belde ve köylerde icra edilen yağma, cürüm ve öldürme olaylarını şu şekilde açıklamak mümkündür:
Adapazarı Merkez Mecidiye Mahallesi
Hasan Efendi’nin oğlu Halil Efendi, Simitçi Mehmet Ağa, Gazhane Bekçisi Abdullah Ağa, Eskici Şakir Ağa 26 Mart 1921’de kasabayı işgal eden Yunan askeri tarafından katledilmiştir. Yunanlılar çekilirken Arnavut Ahmet Ağa, Mahalle Bekçisi Sadık Ağa, Kunduracı Faik Usta adlı kimseleri esir alarak beraberlerinde götürmüşler ve Y. S. Ağa’nın eşinin ırzına geçmişlerdir.
Semerciler Mahallesi
İşgal esnasında Saatçi İsmail Efendi Yunan askerleri tarafından sokakta kurşunla şehit edilmiş; A. A. Efendi’nin kızı P. Hanımla H. M. Efendi’nin eşi A. Hanım’ın ırzına geçmişler, Muavin Ali Efendi’yi yaralayıp muhacirlerden zaptiye Ahmet Ağa’nın evini yakarak kendisini çok feci şekilde dövmüşlerdir. Bu arada Yusuf Ağa’nın evi yakılmış, Yunanlılar çekilirken Hatip İsmail Efendi, Hatip Nuri Efendi, Müezzin Mehmet Efendi, Kahveci Serd Mehmet Ağa, Gürcü Hacı Hafız Mehmet Efendi, Batum muhacirlerinden Gürcü Hacı Ahmet Efendi’yi esir alıp beraberlerinde götürmüşlerdir.
Birinci Yeni Cami (Cami-yi Cedid-i Evvel) Mahallesi
Yine işgal sırasında Ömer oğlu Asım Efendi’nin beş, Konç Mehmet Ağa’nın beş, Torlak Osman’ın sekiz, İbrahim Bey’in altı, Canbaz Ahmet Efendi’nin yedi, İsa Beyoğlu Muharrem Bey’in altı, İsa Beyoğlu Ali Bey’in sekiz, Pehlivan Musa’nın iki evi yerli Rum ve Ermeniler tarafından yakılıp tahrip edilmiş ve Meşk Hamza Ağa ile Bakkal Mehmet Efendi Yunanlılar tarafından şehit ve Nalbant Hasan’ın oğlu Ali, Hafız Ahmet oğlu Hafız Hamdi, Ahmet oğlu Kurban, Hacı Hüseyin Efendi, Çarkalı beş değirmenli İsmail Ağa’yı beraberlerinde esir alıp götürmüşlerdir.
Hasırcılar Mahallesi
Bu mahalleden İdris oğlu Ahmet’in evi ile samanlığı yakılmıştır. Yunanlılar çekilirken Muhtar Ahmet Ağa, Hoca Osman Efendi, Hoca Bekir Efendi’yi esir alıp götürmüşlerdir. Hoca Bekir Efendi daha sonra yolda dövülerek öldürülmüştür.
Aziziye Mahallesi
İşgal sırasında Yunanlılar Hacı Ömer Lütfi Efendi’yi Perukâr İbrahim’i şehit etmişler; Hasan Hilmi oğlu Abdullah’ın evini tahrip etmişler kızı H.’nin namusunu kirletmişlerdir. Eski muhtar Fazlı Ağa’nın, Derviş Ağa, Salih oğlu Emin, Abdullah oğlu Fehim, Monik’in Rüstem, Yaşarların Hacı İbrahim; İsmail Efendi ve Ufuk Osman esir olarak götürülmüş; Kocalık Muharrem, Süleyman oğlu İlyas, Hacı Derviş Ağa demirli kamçı ile dövülüp işkenceye maruz kalmışlardır. Yunanlılar çekilirken Hatip Emir Hasan oğlu Saim Efendi, Geyveli Halim, Ömer Lütfi Efendi oğlu Hasan ile Sait Ömer Ağa’yı da esir alıp götürmüşlerdir.

İkinci Yeni Cami Mahallesi
Ali oğlu Mahmut Yunan askerleri tarafından şehit edilmiş ve çekilirken Bakkal Rasim Efendi de esir alınıp götürülmüştür.
Necişler Mahallesi
Yerli Rum ve Ermeniler tarafından Bosnalı Salih Efendi’nin evi tahrip edilmiş, Ç. H. Ağa’nın eşi F.’nin ırzına geçilmiş ve Seyid Ömer Ağa, Müezzin Sıtkı Efendi, Serezli Hüseyin, Çakıcı İbrahim Ağa, Kör Hafız’ın biraderi Hüseyin, Gürcü Hasan adındaki kimseler esir olarak götürülmüştür.
Pabuççular Mahallesi
Yerli Rum ve Ermeniler tarafından Hacı Yusufun oğlu İbrahim bıçakla iki ayağından yaralanmış. Çerkeş Yusuf Çavuş’un biraderi İdris dövülmüş. Karabulut İsmail’in gözü oyulmak suretiyle şehit, Paşa Süleyman’ın İsmail telef edilmiş ve Yunanlılar çekilirken Hüseyin oğlu Mehmet Çavuş, İsmail oğlu Ömer, Değirmenci oğlu Hüseyin, Mustafa oğlu Faik, Kunduracı Fahri Usta, yolda götürülürken düşman askerleri tarafından şehit edilmişler, Çakır Hüseyin’in oğlu Ahmet, Mustafa oğlu Faik, Kunduracı Fahri usta ise esir olarak götürülmüştür.
Çukur Ahmediye Mahallesi
Yunan askerleri tarafından Çoban Emrullah şehit. Hoca Yahya Efendi, Canbaz İbrahim Çavuş, Egend Mehmet, Çoban Hakkı, Bekir Çavuş, Hafız Hamit Efendiler esir alınıp götürülmüşlerdir.
Garip Mahallesi
Akrep İbrahim Ethem Efendi’nin 1 17.500 kuruşluk evi eşyasıyla, patates ve zahireleri yerli Rum ve Ermeniler tarafından gasp edilmiştir. Bu miktar hasar cetvel içeriğine dahil edilmemiştir.
Gedikoğlu Mahallesi
Hatip Hafız Mustafa Efendi, Cuhların Osman Ağa Yunan askerleri çekilirken esir olarak götürülmüşlerdir.
Kaza merkezindeki mahallelerde icra edilen faaliyetlerden tespit edilebilenler bunlardan ibaret olup, merkeze bağlı köylere gelince onları da şu şekilde sıralamak mümkündür:
Köyler (Harita-1) Çubuklu Köyü
Bir tabur düşman askeri ve ayrıca 300 kişilik yerli Rum ve Ermenilerden oluşan çete 1920 yılı Ekim ayında bu köyü basarak Hüseyin oğlu İbrahim ile İsmail oğlu Servet’i bıçakla şehit etmişler; Muhtar M. Ağa’nın kızı H.’nin, Aziz’in ailesiyle Molla A.’in ailesinin ırzına geçmişler; çekilirken Süleyman Efendi’nin oğlunu esir alarak götürmüşler ve üç haneyi ise tamamen tahrip etmişlerdir.
Kâzımpaşa Köyü
Dörtyüzü çete ve yirmisi Yunan piyadesinden oluşan bir kuvvet 1920 yılı Ekim ayında köyü basarak Hatip Halil Hoca’yı şehit etmişler, Molla Ahmet’in Mustafa ile Osman oğlu Salih’i esir etmişlerdir.
Erikler Köyü
26 Mart 1921 tarihinde gelen Yunan ve yerli Hristiyan çeteleri köyden Mehmet oğlu Kazım, Ali oğlu Mehmet, Recep oğlu Abdullah’ı şehit etmişler; müteveffa İbrahim’in eşi Z., Latifin eşi F., Fatma, ve Şerife, Mehmet’in eşi A.’nin ırzlarına geçip 25 ev ile beraber 26 samanlığı ve camiyi yakmışlar ve bir mekteple 96 evi tahrip etmişlerdir.
Yukarıdere Köyü
18 Teşrin-i Evvel 1920 tarihinde Bilecik-Arslanbey-Firuzlu-Fındıklı-Akmeşe-Karusu Rum ve Ermenilerinden İzmirli Vangelos (Ortaköylü-Geyve’ye bağlı), Koço ve Nikola adlı çete reislerinin kumandasındaki çeteler köyü basarak İbrahim oğlu Şuayp adlı çocuğun kafasını kırmak suretiyle şehit etmişlerdir. Maddi zayiat cetvelinden hariç olarak 200 koyun, 170 keçi, 140 inek, 60 öküz, 10 hergele, 1 aygır Ortaköy çeteleri tarafından alınmıştır. 200 kile* çavdar**, 500 kile mısır, 300 kile yulaf, 500 kile arpa, 1.000 kile buğday gasp edilmiş, evler tamamıyla soyulmuştur.
Aşağıdere Köyü
Ortaköy, Serdivan, Eşme Rum ve Ermeni çeteleriyle Ohannes’in idaresindeki İzmir çeteleri 20 Teşrin-i Evvel 1920’de köyü basarak muhacirlerden Mehmet oğlu Hasan ile Mehmet Şah adlı kimseleri İzmit yoluna angaryaya sevk ederken şehit etmişlerdir. Ali kızı E., Abdi kızı M. ile Mehmet kızı Ş.’nin Rum çeteleri tarafından ırzına geçilmiştir. Yunanlılar çekilirken Muhtar Mehmet’in oğlu Mustafa’nın 5.000 liralık değirmenini yakmış, Hacı Abdi, Yusuf oğlu Şaban, İbrahim oğlu Ali adlı kişiler esir edilmiştir. Bu faaliyetleri icra eden çete reisi Ohannes ile iki Rum’dur. Köyde 52 evin eşyası ise tamamen soyulmuştur.
Karakaş Köyü
Bu defa Serdivan, Fındıklı, Ortaköy, Karasu Rum ve Ermenilerinden oluşan çete ve onları destekleyen nizami Yunan kuvvetleri 28 Teşrin-i Evvel 1920 tarihinde köyü basarak Ömer oğlu Mehmet, Aşkın oğlu Mehmet ile Korucu Ahmet’i Kulaksız Çiftliği suyunda kafalarını kesmek ve derilerini yüzmek suretiyle şehit etmişlerdir. A. Ağa’nın ailesi C. ile Hoca Halid’in Süleyman’ın oğlu Y.’ın eşlerinin ırzlarına çeteler ve düşman askerleri tarafından tecavüz edilmiş; çekilirken de Hoca Halid’i esir alarak beraberlerinde götürmüşler ve üç evi tahrip etmişlerdir. Bu mezalimde en faal görünen Ermeni Ardaşan çetesi olmuştur.
Karaaptiler Köyü

26 Mart 1921 tarihinde düşman askerleri ile Ortaköy, Eşme, Fındıklı, Tekneci ve Karasu Rum ve Ermenilerinden oluşan çeteler köyü basarak Sapancalı Deli A.’in ve Mehmet Ali oğlu S.’in ailelerine tecavüz etmişler; Hüseyin oğlu Mustafa, Hüseyin oğlu İbrahim, Abdullah oğlu Zekeriya, Abdullah oğlu İlyas, Hacı Mustafa, Şahin Ali, Ali oğlu Süleyman, Ali Çavuş ve Ali oğlu Osman’ı yaralamışlar ve çekilirken İbrahim Onbaşı, Yusuf oğlu Mustafa ve Bosna muhacirlerinden Bekir’i şehit etmişlerdir.
Dağköy-Yoncalı Köyü
Vangel, Serdivanlı Koço ve Ardaşan çeteleriyle bir miktar Yunan askeri köyü basarak Mehmet kızı C.’nin ırzına geçmişler ve köy muhtarı Hacı Hüsnü’yü yaralamışlar; Hatip Hüseyin Mustafa, Ahmet oğlu Ahmet ve Hasan oğlu Yusuf u çekilirken şehit etmişlerdir.
Kömürlük Köyü

28 Mart 1921 tarihinde yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle düşman askeri köyü basarak Hacı Osman’ın kayınvalidesini şehit etmişlerdir.
Göktepe Köyü
Aynı günde düşman askerleri ile Vangel çetesi köyü basarak Garip Ahmet’in samanlığını yakmışlar, giderlerken de Lütfi’yi şehid edip, Süleyman oğlu Salim’i arabasıyla birlikte esir alıp götürmüşlerdir.
Eceldere Köyü
Düşman, Vangel ve Ortaköy çeteleriyle birlikte 12 Teşrin-i Evvel 1920’de köye gelerek Çırakoğlu Yusuf, Hacı Durak oğlu Hüseyin, Kara Ali oğlu Hüseyin adlı kimseleri yaralamış Ali Osman oğlu Mustafa’yı çekilirken esir etmiş ve 25 haneyi tamamen yağmalamışlar ve 30 kile mısır, 30 kile yulaf, 162 koyun, 21 inek, 10 öküz ve 30 adet keçiyi gasp etmişlerdir.
Meşeli Köyü
Düşman aynı günde bu köyü basarak Şerif Ali kızı A.’nin ırzına geçmiş, çekilirken de kardeşi Mehmet ile Muhacir Hasan’ı esir almış; 80 evi yağma etmiştir. Ayrıca 10 kile mısır, 40 kile yulaf, 20 kile arpa, 8 kile buğday, 20 koyun, 10 inek ve 5 öküzü gasp etmişlerdir.
Mahmudiye Köyü
Bir miktar düşman askeriyle Pandeli çetesi 1920 yılı Teşrin-i Evvelinde köyü basarak Mustafa’nın zevcesi A.’nin ırzına geçip Korucu Hasan’ı yaralamışlar ve 22 evi yağmalamışlardır.
Taşkısığı Köyü
Vangel çetesiyle bir miktar düşman askeri 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Tahir kızı K., Mehmet kızı A., Mustafa kızı H.’nin ırzına geçmişler; Karayakalı Ahmet ile Mehmet’i şehit etmişlerdir. 30 evi yağma edip, 50 kile mısır, 300 kile yulaf, 50 kile buğday, 220 koyun, 37 inek, 17 öküz, 19 manda, 3 at, 75 keçi ile 2.123 lira gasp etmişlerdir.
Salâhiye Köyü
Yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle düşman askeri 10 Teşrin-i Evvel 1920 tarihinde Said’in eşi Sıdıka’yı şehit etmişler; Şakir oğlu Mustafa, Ali oğlu İsmail, Kulaksız oğlu Mustafa adlı kimseleri çekilirken esir alıp götürmüşlerdir.
Yazlık-Refahiye Köyü
Yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle düşman askeri 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Hacı Ömer oğlu S.’in eşinin ırzına geçmiş; Muhacir Receb’i esir etmişlerdir. 30 evi tamamen yağma edip, 500 kile mısır, 20 kile yulaf, 20 kile arpa, 50 kile buğday, 15 inek, 8 manda ve 40 öküzü gasp etmişlerdir.
Akarca-İcadiye Köyü
Bir miktar düşman askeriyle yerli Rum ve Ermeni çeteleri 30 Mart 1921’de köyü basarak İlyas kızı N., Musa kızı H., İbrahim kızı İ.’in ırzına geçmişler; Hacı oğlu Musa’yı ise şehit etmişlerdir. Giderlerken Recep oğlu Ahmet, Hasan kızı Asiye, Ali kızı Saniye, Recep kızı Asiye, Zekeriya oğlu Süleyman ile kız kardeşi Naciye, Fatma ve Nadide, İshak oğlu Ömer, Recep Efendi’nin Ömer’in ailesini, Ömer’in validesi Fatma’yı, Ömer oğlu Hüseyin’i, Ali Beyoğlu İlyas ve Murad’ı, Ali Bey kızı Hayriye’yi, oğlu İsa’yı, Sarı Osman’ı, Sarı Osman’ın oğlu Kamil’i, kardeşi Kazım, Aziz ve kız kardeşi Nesibe’yi esir alarak götürmüşler; ayrıca 25 kile mısır, 50 kile yulaf, 20 kile arpa, 25 kile buğday, 50 inek ve 9 atı gasp etmişlerdir.
Müsellemtepe Köyü
27 Mart 1921 tarihinde gelen yerli Rum ve Ermeni çeteleri ile düşman askerleri 25 evin eşyasını yağma etmişler, çekilirken de Şükrü oğlu Mehmet’i esir etmişlerdir.
Kuruçeşme Köyü
Ermeni Kirkor çetesiyle bir miktar düşman askeri 12 Teşrin-i Evvelde köyü basarak Abdullah’ın eşi, Müminoviç Yusuf, Çoviç Mehmet, Şuşfar Hüseyin, Büyükbaşiç İbrahim ve Mehmet, Berko Hüseyin Behlül, Velicif İbrahim ve Abdullah, Sekip oğlu Osman’ın evlerini yakmışlar; Halil’in eşi F. ve Mehmet’in eşi H.’nin ırzlarına geçmişler; çekilirken de Recep oğlu Ramazan’ı esir ve 60 hanelik köyü baştan aşağıya yakıp 40 kile çavdar, 40 kile mısır, 35 kile buğday, 25 inek, 1 manda ve 10 öküzü gasp etmişlerdir.
Aşağı Kirazca Köyü
Yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle birlikte Yunan askeri 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak samanlıklarıyla birlikte 37 evi yağma ve bütün köyü yakıp eşyalarını da yağmalamışlar; Numan oğlu Mustafa, Abbas oğlu Osman, Halil oğlu Abdullah, Ali’nin eşi Ayşe’yi şehit etmişler; Hasan Çavuş’un kızını da esir alıp götürmüşlerdir.
Arifbey Çiftliği Köyü
Çeteler 26 Mart 1921 tarihinde bir miktar düşman askeri refakatinde köyü basarak Hüseyin Efendi’yi, İki Osman Çavuşları, Hasan Efendi’yi Salih oğlu Salih, Hacı Mehmet oğlu Rıfat, Urmabaş oğlu Arslan, Yıldız oğlu Harun, Kösezade Hüseyin Efendi, Muhtar İsmail Ağa ile Şerif oğlu İsmail’in evlerini yakmışlar; giderlerken de Hüseyin Efendi’yi, Laz Ali’yi ve Çoban Hasan’ı esir etmişlerdir. Bu arada 18 hanenin eşyasını yağmalamışlar; 1.000 kile mısır, 200 kile yulaf, 200 kile arpa, 200 kile buğday, 30 koyun ve 8 öküzü gasp etmişlerdir.
Trabzonlu Köyü
Düşman ve yerli Rum ve Ermeni çeteleri 26 Mart 1921’de köyü basarak ilkönce eşyaları yağma edip 34 ev ile birlikte samanlıklarını tamamen yakmışlardır.
Hanlıköyü
Bir kısım Yunan askeri ve Rum Vangelos çetesi 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak 48 evin eşyasını tamamen yağma etmiş, çekilirken de İsmail ile Osman oğlu Şahin’i esir alıp götürmüşlerdir.
Güneşler Köyü
Rum ve Ermeni çeteleriyle Yunan askerleri 26 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Nalbant oğlu Halil, Hacı Ahmet oğlu Hafız Sait, Süleyman Efendi, Tekeroğlu Yakup’un eşinin ve Recep Dayı’nın evlerini yakmışlar ve çekilirken Recep Dayı’nın kafasını kesmek suretiyle şehit etmişlerdir. 35 evin eşyasını tamamen yağma etmişler; 20 kile çavdar, 200 kile mısır, 150 kile yulaf, 200 kile arpa, 800 kile buğday; 80 inek, 30 manda ile 6 öküzü gasp etmişlerdir.
Süleymanbey Köyü
Düşman, yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle 26 Mart 1921 tarihinde köyü işgal ederek Püskül Salih, Osman, İsmail, Mustafa Dayı, Halil, Hacı Kamil, Muhacir Mümin, Hüseyin, Nazif, İbrahim, İsmail, Osman, Hüseyin, İmam Mehmet ve Nuri’nin evlerini tamamen yakmış, 22 evin eşyasını yağmalamış çekilirken de Ali oğlu Nuri, Ali Bey ve Eyüp adındaki kimseleri esir alarak götürmüştür.
Dağdibi Köyü
Yunanlılar çekilirken Hacı Zekeriya, Hacı Mehmet, Durmuş oğlu İbrahim ile Hüseyin oğlu Hayri adlı kimseleri esir alarak götürmüşler; 50 evin eşyasını tamamen yağma etmişlerdir.
Kumtepe Köyü

26 Mart 1921’de köyü işgal eden Yunanlılarla yerli çetelere 30 evi dam ve samanlıklarıyla beraber tamamen yakıp, kalan 10 evin de samanlıklarını yakmışlar; Hacı oğlu Mehmed’in eşi Atiye’yi silahla şehit etmişlerdir.
Çalıncak Köyü
Düşman askerleriyle Pandeli, İstavri, Ardaşan çeteleri 30 Mart 1921’de köyü basarak Hacı Ahmet oğlu Halil, Gaşlı oğlu İsmail’in evlerini yakıp gelini, torunu N. ve H.’nin ırzına geçmişler; Soğan oğlunun Şerife ile Ali’nin kızı F.’nın da namusunu kirletmişlerdir. Salih oğlu Mehmed’i yaralayıp gelini, oğlu, damadı Hasan’ı kurşunla şehit etmişler; daha sonra 35 evi eşyasıyla yağma edip 200 kile yulaf, 200 kile arpa, 60 koyun, 70 inek, 15 manda, 12 beygir ve 14 öküzü gasp etmişlerdir.
İkizce Osmaniye Köyü

Pandeli ve Ermeni Haykazar vesair yardakçı çetelerle bir miktar düşman askeri Mart sonunda köyü basarak Yusuf kızı D., Sefer kızı E.’nin ırzına geçmişler; 35 evi eşyalarıyla yağmalayıp halktan zorla 5.000 lira para toplamışlardır.
Aralık İhsaniye Köyü
28 Mart 1921 tarihinde köyü basan düşmanla Serdivan-Fındıklı Rum çeteleri Rıza Efendi, Hacı Coşbak ile Asım Efendi’nin evlerini yakıp, Ahmet oğlu Ali, Ahmet oğlu Mustafa, İbrahim oğlu Derviş’in evlerini tahrip edip F.’nın ırzına geçmişler, ismi bilinmeyen bir kızın da namusunu kirletmişler, 26 evi eşyalarıyla tamamen yağma edip 1.000 kile mısır, 100 kile buğday, 20 öküz, 30 inek gasp ettikleri gibi halktan zorla 700 lira para toplamışlardır.
Yukarı Kirazca Köyü
Zaten 44 evden ibaret olan köy, eşyası yağmalandıktan sonra tamamen yakılmış ve Ali oğlu Arslan Süleyman Onbaşı’yı yaralamışlardır. Düşman çekilirken Osman Beyoğlu Mehmet Ağa ile Hüseyin Ağa ailesi Nuriye’yi esir etmişler; bu köyü basanlar ise Serdivan, Karasu Rum çeteleriyle onların yardakçıları idi.
Beşköprü Köyü
Serdivan köyü, Fındıklı, Ortaköy ve Karasu Rum çeteleriyle beraber bir miktar düşman askeri 26 Mart 1921’de köye gelerek Şaban oğlu Yunus, Remzi oğlu Mehmet Çavuş, Hacı Tahir oğlu Tahir, Muhacir Mehmet Hacı’nın eşi Fatma, Manav oğlu eşi Şerife, Mustafa Hoca, Ali oğlu Mehmet, Edhem Efendi oğlu Celal ile Molla Ahmet’in evleri tamamen yakılmış ve eşyasını da yağma etmişlerdir.
Akçakamış Köyü

Düşman, Serdivan, Fındıklı, Ortaköy, Karasu, Bedel çeteleriyle Pandeli çetesinden müteşekkil bir kuvvetle Nisan zarfında köyü basarak 85 haneden 70 haneyi tamamen yakmış ve Mehmet’in eşiyle Halil’in kızının ırzına geçmişler; Kucurun Mehmet, Kara Mustafa, Mehmet Emin oğlu Sait ile Şerif Ali’nin ailesini şehit etmiştir. 85 haneden 15.000 lira kıymetinde eşya yağma edilmiş; 5.000 kile mısır, 1.700 kile yulaf, 3.000 kile arpa, 4.000 kile buğday, 300 inek, 120 manda ve 70 öküz gasp edilmiştir.
Tekeler Köyü
Pandeli ve sair çetelerle 28 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Hacı Bayram oğlu Mustafa’nın evini yakıp, Münir’in biraderini şehit edip, 49 hanenin 19.700 liralık eşyasını yağmalamışlardır. Bu arada 10 kile çavdar, 50 kile mısır, 100 kile yulaf, 150 kile arpa, 350 kile buğday, 23 koyun, 10 inek, 15 manda ve 30 öküz gasp edilmiştir.
Sapanca Nahiyesi (Harita-2)
Yunanlılar 25 Mart 1921 ‘de Sapanca’ya girerek, kasabada 325 ev, 170 dükkan, 17 değirmeni yakıp 55 esir ve 24 şehit olmak üzere 79 biçarenin canını yakmış ve Arifiye, Kalaycı, Hacı Mercan, Şöhretiye, Kuru Çeşme, İlmiye, Memnuniye, Nailiye, Balkaya, Ulviye, Muradiye, Senaiye, Mahmudiye, Dibektaş ve Kürt köyü gibi büyük köyleri ateşe vermiş ve bütün eşyasını çalmış, gasp etmiştir. Sapanca’nın Rüstem Paşa Camii’nin halılarını soyduğu gibi bütün evlerin eşyasını arabalarla İzmit ve Gemlik tarafına sevk etmişlerdir.
Çekilirken Sapanca’nın Yeni Cami Mahallesi’nden Emin Beyoğlu Şükrü, Halim Usta’nın oğlu Mehmet, Boşnak İbrahim, Zeynelzade Ahmet, Memiş oğlu İshak Ağa, Küçük Mehmet oğlu Hüseyin, Hacı Fazlı Ahmet Efendi ve ağalarla Yüzbaşı Namık Beyi, Çayiçi mahallesinden Kahveci Salim, Fok (Fevk) Hasan’ın Salih, Çerkeş Şevki, Boşnak İbrahim, Hacı Ahmet, Abdi oğlu Mustafa, Züherlerin Ahmetv Saatlerin İbrahim Ağalar; Rüstempaşa mahallesinden Badis oğlu Mehmet, Memnuniye Köyünden Remut oğlu Mustafa, Mahmut Dayı oğlu Ali, Feyziye Köyünden Kurnaç oğlu Salih, Çelebi oğlu Ahmet, Hoca Sait Efendi ve Ağaları; Yanık-Şerefiye köyünden Çuhadar oğlu Hasan, Bayraktar oğlu İbrahim’in yeğeni Ali, Kürt köyünden Mehmet’in oğlu Ahmet, Serin Ali, Kürt oğlu Ahmet, Ömer oğlu Ahmet, Laz Mustafa, Mustafa, Şükriye köyünden Hızır oğlu Salih, Şöhretiye köyünden Kadir Onbaşı’nın oğlu Yusuf, Hozoğlu Seyid’in kızı Latife, Muradiye köyünden Havva, Başoğlu Yusuf, İlmiye köyünden Mehmet, Göldibi köyünden Mahmut oğlu Hüseyin, Seyid oğlu Süleyman, Dibektaş köyünden Hafız Ahmet, Ömer oğlu Hüseyin, Hacı Şaban oğlu Osman. Numan Ağa’nın oğlu Şükrü, Molla Dursun oğlu Ahmet, Nuvar oğlu Ali, Yüza oğlu İsmail, Ömer Ağa’nın İlyas, Köse Osman oğlu İbrahim, Hacı Mercan köyünden İmam oğlu İlyas, Hacı Ali oğlu Ömer, Selim oğullarından Emin oğlu Mustafa, Recep oğlu Yusuf, Mevlüt oğlu İsmail, Kadir oğlu Mehmet Efendi ve Ağaları esir alarak meçhul bir semte sevk etmişlerdir. Memnuniye köyünden Halil oğlu Şirin Ali, Mutoğlu Halim Çavuş, Arifiye köyünden Mahmut oğlu Hüseyin Hoca, Laz Ali Çoban, Şükriye köyünden Huz oğlu Abdullah, Şöhretiye köyünden Kahveci oğlu Recep Ağa, yeğeni Hüseyin, Muradiye köyünden yetmiş yaşında Serdar oğlu Recep, Kuru Çeşme köyünden Bostancı oğlu Hacı Süleyman, Tanıt oğlu Süleyman ve İdris, İhsaniye köyünden Tanıt oğlu Hüseyin, Akçay köyünden Süleyman oğlu Fuat ile misafiri bulunan yedi şahıs, Hacı Mercan köyünden Ömer oğlu Hasan, İbrahim oğullarından Ömer ve Hurşit, Demirci oğullarından Reşit Ağa’nın çocuğu Mehmet, Mahmudiye köyünden ve bölgede herkes tarafından tanınan birisi olan ulemadan Hacı Halil Efendi, Murat oğlu Sefere, Mustafa oğlu Mehmet Ağa ve Efendiler gaddarca öldürülmüş ve Hacı Mercan köyünden Furak oğlu Mustafa’nın karısı Hatice ile birlikte boğazları kesilmiştir.
Ali Rasih Bey’in oğlu Ragıp Bey’den Yunan komutanı zorla 1.000 lira almıştır. Nahiyede zulüm yapan Yunanlılardan başka Kırkpınarlı Agop, Kahveci Yorgi, Deli Vasil, Hacı Yanko’nun oğlu Saatçi Apostol ve çocuğu, Celinin oğullarından Haçator, Hamparsum, Serkizyan oğullarından Artin Klaycif çocuğu Agop ve gayri müslim eşkiyalar dikkate şayandır.
Söğütlü Nahiyesi (Harita-3) Büyük Söğütlü Köyü
Yunanlılar ve Vangel çetesi ve İkizce Rumları 150 hanelik köyün eşyasını yağma edip 2.200 lira toplamışlar; 25.000 liralık hasar yapıp, köyden Emin oğlu Osman’ı şehit etmişlerdir. Acem İsmail, Hasan oğlu Feyzi’yi de esir alıp götürmüşlerdir.
Küçük Söğütlü Köyü
Yine Rum çeteleri 60 haneyi yağma edip aldıkları hayvanlardan başka, 5.665 lira gasp edip Laz İbrahim Çavuş’u kati ve İzmirli Mehmed’in damadı Edhem’i araba ve hayvanlarıyla esir alıp meçhul bir semte götürmüşlerdir.
Çingene Söğütlü Köyü
Köyde bulunan 15 evi yağma edip hayvanları gasp ve 300 liralık zarar verdirmişlerdir.
Burhaniye Köyü
Köyde 20 hane yağma edilmiş, 1.818 liralık hasar yapılmış; Mehmet oğlu Osman’ın evi bizzat Yunan komutanı tarafından yakılmış; Hasan oğlu Rüstem’in kızı H.’nin, İdris’in eşi H.’nin, Halil kızı Ş., eşi P., Hacı Hasan’ın eşi F.’nın Yunan askerleri tarafından ırzına geçilmiş mağdure H.’nin babası Rüstem işkencelerle katledilmiş, Hüseyin oğlu Numan arabasıyla esir alınarak sevk edilmiştir.
Temur Bey-İcbariye Köyü
Küçükbaş hayvanların gasp edilmesinden başka yapılan zarar 1.000 lirayı geçmiş, Serezli Mustafa şehit edilmiştir.
Kurudil Köyü
Yunanlılar bu köyden 1.000 lirayı geçkin kıymette at ve eşyayı almışlardır.
Türk Beylik Kışla Köyü
Adapazarı’ndan gelen yerli Rum çeteleriyle karışık Yunan kuvveti Mehmet oğlu Muhacir Hasan’ın evini yakıp evlere dağılarak 20.000 liralık eşyayı yağma ve 10.000 liralık kadın ziyneti gasp etmişlerdir. Ayrıca 8 at, 2 hayvan almışlar; Osman kızı E., Muhtar İsmail kızı H., Sefer Ali kızı E. Ş., F., Emin kızı H.’nin ırzına geçmişler, bir çok kadına tecavüz etmişlerdir. Bu mezalime Damlık köyünden Karabet kumandasındaki bir Ermeni çetesi de iştirak ederek 450 lira kıymetinde eşya gasp etmişlerdir.
Maksudiye Köyü

80 hane yağma, 1.000 liralık eşya gasp edilip, 10.000 lira nakit para alınmış ve İdris oğlu Yusuf un evi yakılmıştır.
Yeniköy
Rum çeteleri 2.000 lira alıp 3.000 liralık hayvanı gasp etmişlerdir. Ömer oğlu Hafız İsmail katledilmiş, Ömer oğlu Hüseyin ve Durmuş’un oğlu esir olarak götürülmüştür.
Soğucak Köyü
Bu köyde de 80 hane yağma edilmiş, 1.500 lira nakit olarak alınmış, 5.000 lira kıymetindeki küçük baş hayvan gasp edilmiş ve İsmail oğlu İsmail ile Osman oğlu Sadullah işkence yapıldıktan sonra esir olarak götürülmüşlerdir.
Mağaza İlbasiye Köyü

500 lira nakit alınıp, 1.000 liralık hayvan gasp edilmiş ve Babaeskili Hüseyin Dede esir olarak sevk edilmiştir.
Akçukur Köyü
Bu köyden 2.000 lira kıymetinde eşya ve hayvan gasp olunmuştur. Damlık Köyü
25 hanelik bir köy olup henüz yeni iskan edilmiş olan muhacirler işgal esnasında Sakarya Nehri’nin doğusuna geçerek kendilerini kurtarabilmişlere de, 5.000 lira kıymetindeki eşyaları ve hayvanları düşman çeteleri tarafından yağma edilmiş, köy ateşe verilmiş yangından sadece bir hane kurtulmuştur.
Firuzlu (Ferizli) Köyü16 (Harita-4)
Bu köye iskan edilmiş olan muhacirler de işgal sırasında Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmişlerdir. Köylülere ait 27.000 liralık eşya, zahire ve hayvanlar Rum çeteleri ve Yunan askerleri tarafından gasp edilmiştir. Tarlalarındaki 10.000 lira kıymetindeki mahsulleri tahrip edilmiş ve köyden ayrılmayanlardan Berber Mehmet’in eşi P.’ün ırzına geçmişlerdir. Firuzlu tepelerinde karargah kuran Yunan taburu geri çekilirken öncü vazifesini ifa eden yerli Rum çeteleri köyü ateşe vererek 350 haneden iki hane ve 40 samanlıktan başka tamamını yakmışlardır.
Değirmencik Köyü
52 haneden oluşan bu köy Yunan kuvvetlerinin öncüleri olarak gelen Rum çeteleri tarafından yağma edilip 10.000 liralık ev eşyası alındıktan sonra tamamen yakılmıştır. Ayrıca 20.000 liralık zahire, 900 koyun ve keçi, 150 sığır ve manda gasp edilmiştir.
Karagünlü / Karagönlü Aşireti
Küçükbaş hayvanlarının çokluğu sebebiyle bu havalinin en zengin seyyar aşireti sayılan 25 çadır halkından müteşekkil bu aşiret, Vangel çetesinin hücumuna maruz kalmıştır. Hacı Ahmet oğlu İsmail Efendi şehit ve 12.000 lira kıymetindeki mal ve küçükbaş hayvanını gasp etmişlerdir; keza Mehmet oğlu Hüseyin’in başı kesilmek suretiyle şehit, 300 altını, 15.000 liralık küçükbaş hayvanı gasp edilmiştir. Bu arada Ali oğlu Hasan Çavuş ile ailesi esir edilmiş. 6.000 liralık hayvanı gasp edilmiş; Mahmut oğlu Hasan ailesiyle birlikte meçhul bir semte götürülmüştür. Mehmet oğlu Ali’nin 4.000 liralık hayvanı da aynı yağmaya maruz kalmıştır. Diğer aşiret halkından nakden 980 lira, 15 at, 133 sığır, 367 koyun ve kuzu alınmıştır.
Hasan Fakih Köyü
On haneden ibaret olan bu köy Rum çetelerinin baskınına uğrayarak 630 lira nakit alınmış; 710 liralık küçükbaş hayvan gasp olunmuştur. Halil oğlu Salih ve Emrullah oğlu Mustafa arabasıyla esir alınıp götürülmüştür. Köyün ihtiyar heyeti Rum çetelerinin türlü türlü işkencelerine maruz kalmıştır.
SONUÇ
Adapazarı kazasının Rum ve Ermeni çetelerinin saldırılarına maruz kalan kısmı Sakarya Nehri’nin batısında kalan köyler olup, bu köylere yapılan mezalim ve en aşağılık davranışlardan esaslı belgelere dayananları yukarıda her köyün ismi altında ayrıntılarıyla verilmiştir.
Şüpheli ve kulaktan duyma olanlarla, mahiyeti meçhul olayların verilmesinden çekinilmiş ve rapor içeriğinde her hangi bir araştırmanın sonucunda bir maddesinin bile aksi ispat edilemeyecek kadar sağlam ve esaslı olmasına dikkat edilmiştir. Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Yunanlıların bu havalide bütün hareketleri yerli Rum ve Ermenilerden çetelerin delaletiyle başlamış ve 1921 yılı Mart sonundan Nisan başına gelene kadar isimleri yazılı köylerde türlü mezalimi yapmışlar ve olan serveti ele geçirdikten, yani hırsızlık yaptıktan sonra çekilmişler ve ancak bundan sonra mezalim ve cinayetlerin şiddeti azalmıştır. Adapazarı ve civarı 1921 yılı Mart ayından Haziran ayı sonlarına kadar yaklaşık dört ay kadar Yunan istilasında kalmıştır.
Memleketin hakim unsuru olan Türk halkını imha ederek Anadolu’da saltanatını kurmak isteyen ve ancak bu düşünce ile bu meşum harbi devam ettirmekte ısrarlı olan Yunanlılar bu mezalimin yapılmasına sebebiyet vermiş olmak itibariyle mesul sayılırlarsa da, icra kuvvetleri kendi askerlerinden ziyade yerli Rum ve Ermeni çeteleri olmuştur. Bilhassa ırza tecavüz hususunda pek ileri gidildiği yolunda ifadeler köylülerin yüzlerinden anlaşılmaktadır. Bu felaketin ortaya çıkması ve kendi kız ve karılarının isimlerinin tahkikat evrakına girmesini uygun görmedikleri için gizlemektedirler. Belirtilen zarar cetvelinde isimleri yazılmayan köylerin hasarları isimleri altında ayrıntısıyla yazılmış, cetvelde olmayan veya ilavesi gerekli görülen maddi hasar miktarı ayrıca cetvele ilave edilmiştir. Adapazarı kazası dahilinde yerli Rum ve Ermeni çetelerinin saldırılarına maruz kalan köyler hakkında mevcut vasıtalarla yapılan tahkikat sonuçları yukarıda belirtildiği şekildedir. Bu raporun bir nüshası İzmit Mutasarrıflığına gönderilmiştir.

1 Geniş bilgi için bk., Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953. s. 376; ayrıca bk.. Tarihte ve Günümüzde Sakarya, Sakarya Valiliği Yayını, Tarihsiz, s. 47-48.
2 Adnan Sofuoğlu, Kocaeli ve Sakarya’da Kuva-yı Milliye ve Karşı Faaliyetler, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, H. -Ü. İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara 1987, s. 60-62. Rahmi Apak’ın ifadelerine bakılırsa. Eşref Bey’in bölgedeki faaliyetleri Karakol Teşkilatı aracılığıyla kendisinin de daha öncelerden tanıştığı Mustafa Kemal Paşa’ya bildirilmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa onu Adapazarı-Düzce-Bolu bölgesi Kuva-yı Milliye Komutanlığına atamıştır. Bk., Rahmi Apak, İstiklal Harbinde Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Ankara 1990, s. 113.
3 Geniş bilgi için bk., Adnan Sofuoğlu, Kuva-yı Milliye Döneminde Kuzeybatı Anadolu (1919-1921), Ankara 1994, s. 336-337.
4 Rahmi Apak, Aynı eser, s. 157. Gelişmelere bakılırsa Adapazarı bölgesinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin 30 Eylül 1919 tarihinden sonra kurulması muhtemeldir. Tarihlendirme konusunda yapılan tartışmalar için bk., Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet 1920, c. 111, Ankara 1970, s. 304; Ömer Sami Coşar, İstiklal Harbi Gazetesi, Milliyet Gazetesi Yayını 1968, 24 Eylül 1919 tarihli nüshası.
5 Düzce-Bolu ayaklanmaları hakkında geniş bilgi için bk.. Rüknü Özkök, Düzce-Bolu isyanları, İstanbul 1971; ayrıca bk., Adnan Sofuoğlu, Aynı tez.
6 Bu makalenin hazırlanması sırasında büyük ölçüde 1921 yılında Adapazarı kaymakamı olarak görev yapan Özdemir Bey tarafından hazırlanan ve İzmit Mutasarrıflığına gönderilen rapordan yararlanılmıştır. Bu rapor, bilahare diğer bölgelerdeki raporların da ilavesiyle TBMM hükümeti Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti Garp Cephesi İstihbarat Şubesi tarafından “Yunanlıların Yeni İşgal Ettikleri Söke Havalisinde Yunan Askerlerinin Vahşeti” adıyla yayınlanmıştır. Eser, Gnkur ATAŞE Başkanlığı kütüphanesi İstiklal 152 numarada kayıtlı bulunmaktadır. Bu eser, E. Kur. Alb. Talat Yalazan tarafından hazırlanan Türkiye’de Yunan Vahşet ve Soykırımı Girişimi adlı eserin ikinci cildinde kullanılmış, fakat yazar bunu çok kısa bir şekilde özet olarak vermiştir. Biz, bu makalemizde tam metni neşretmeyi ve günümüz Türkçe’sine aktararak vermeyi daha yararlı gördük.
7 Adapazarı kazası, 26 Mart 1921’de Yunanlılar tarafından işgal edilmiş; fakat, milli kuvvetler aynı yılın Haziran ayında (21 Haziran 1921) tekrar burayı geri almışlardır.
8 İstiklal Harbi döneminde Yunanlılar tarafından icra edilen mezalime dair bütün belgeler, harbin sonunda derlenip toparlanarak Osmanlıca olarak basılmıştır. Fakat bu çalışmaların tamamı günümüz Türkçesi ile henüz neşr edilmemiştir: Dahiliye Nezareti, Türkiye’de Yunan Fecayii, Bir ve İkinci Kitap, İstanbul 1337; İzmir’in İşgali Üzerine Makamat-ı Askeriyeden Mevrut Raporlar, İkinci Kitap 1335 (Bu eser tarafımızdan günümüz Türkçe’sine çevrilmiş olup basım aşamasındandır); Yunan Feeayiine Müteallik Aydın Vilayetinin Beynelmilel Tahkik Heyetine Verilmek Üzere Topladığı Vesaik-i Resmiye, İstanbul 1335; Garp Cephesi İstihbarat Şubesi Neşriyatı, Söke ve Havalisinde Yunan Mezalimi, Ankara 1337. Bunların yanında yakın dönemde yapılan çalışmalara da şunları örnek gösterebiliriz: Kadir Mısırlıoğlu, Yunan Mezalimi, İstanbul 1972; Talat Yalazan. Türkiye’de Yunan Vahşet ve Soy Kırımı Girişimi (15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922), c.l, II, Ankara 1994.
9 1914 yılında yapılan nüfus sayımına göre Adapazarı kazasında 76.864 Türk-Müslüman, 7.959 Rum, 16.461 Ermeni. 113 de Yahudi olmak üzere toplam 102.051 kişi yaşamaktadır. Bk., Kemal Kaprat, Ottoman Population 1803-1914, London 1985, s. 114 vd; bundan başka Kurtuluş Savaşı yıllarında yabancı istatistiklerden hareketle İstiklal Gazetesi (nr: 85, 17 Mart 19l9)’nin verdiği nüfus rakamlarından Batı Anadolu’daki birkaç vilayetin nüfusu şöyle gösterilmektedir.

VİLAYET TÜRK RUM ERMENİ
AYDIN 1.093.334 (%84) 208.283 (% 15) 15.105 (%1)
Hüdavendigâr 1.696.595 (%80) 230.711 (%14) 88.991 (%5)
KASTAMONU 992.679 (%77) 21.507 (%3) 2.647 (%0,2)
10. İşgal güçlerinin kendilerine gösterdikleri samimiyetten istifade eden yerli Rum azınlıklar bu sırada özellikle Fener Rum Patrikhanesinin propagandasının etkisinde kalıyorlar. Azınlıklar, Büyük Yunanistan emellerine hizmet etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bunlara karşı yine en büyük mücadeleyi sergileyenlerden birisi Türk ortodokslarının lideri olan Papa Eftim Efendi idi. Papa Ettim gazetelere verdiği beyanatları ile Türk Milli Mücadelesinin yanında. Fener Patrikhanesinin karşısında olduğunu her zaman vurgulamıştır.
11 Cumhuriyetin 75 nci Yılında Sakarya Vilayeti. Sakarya Valiliği Yayını, Sakarya 1998, s. 30.
12 Cumhuriyetin 75 nci Yılında Sakarya Vilayeti, s. 31-33.
13 Adapazarı kazasına bağlı 14 köyün bu sırada yakıldığı belgelerde geçmektedir. Bk., Gnkur. ATAŞE Arşivi Türk İstiklal Harbi Fonu, Kls: 1072. Ds: 520, F: 59.”
14 Bu başlıktan itibaren elimizde bulunan raporun günümüz Türkçe’sine aktarımı yapılmış, asıl metne bağlı kalınmıştır.
15 Bu ifadelerden sonra (Bu konuyla ilgili asıl belgeler Erkan-i Harbiye’dedir) kaydı yer almaktadır.
* Kile tahıl ölçmede kullanılan bir ölçektir. İstanbul kilesi ve Ibrail kilesi gibi türleri vardır. İstanbul kilesi tahılın türüne göre 18-20 okka yaklaşık 25 kg, İbrail kilesi ise 70-80 okka yaklaşık 100 kg. gelmektedir.
** Yukarıdaki hesaba göre 200 x 25 = 5.000 kg. yani 5 tondur.
16 Ferizli. bugün Sakarya vilayetinin ilçesi olmuştur.