İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2015 Pazartesi

"Ziya Gökalp'in gençliğinde tanıştığı Abdullah Cevdet sayesinde ulusçu bir düşünceye eğilim göstererek yıllarını verdiği ilk kitabının adını öğrenmek istemez misiniz: Kürtçülüğün Esasları ve Kürt Lugatı. Eğer birileri yerinden etmemişse, bu eserin Ziya Gökalp'in el yazısıyla olan aslı şu an Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi'nde olması gerekiyor."
Ziya Gökalp’ın Türkçü olmadan evvel Kürtçü olduğu; fakat bu tutmayınca Türkçülüğün ideoloğu kesilerek ümmeti böldüğü, dolayısıyla asıl gâyenin buna mâtuf olduğu yönünde senelerdir ağızlara sakız yapılan bir numaralı İslâmcı palavrası budur. Yukarıdaki satırlar bu palavrayı ciddî ciddî anlatan Mustafa İslamoğlu adlı şahsa âit… İslâmoğlu’nun 11.06.1999’da kaleme aldığı “Ziya Gökalp’ın Kitabına Ne Oldu?” başlıklı yazısından alıntılamaya devam edelim:
“…birçoğumuza zamanında üstadlık yapmış olan bir büyüğümüzün 70'li yıllarda kaleme aldığı bir eser için bu kitaba müracaat ettiğini ve kitabı bizzat yerinde görüp alıntılar yaptığını biliyordum. Kitabın varlığından emindim emin olmasına da, içime bir kurt düşmüştü: Geçenki yazıda dile getirdiğim "eğer birileri yerinden etmemişse" endişemde, haklı mı çıkmıştım yoksa?”
“Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda endişemde haklı olduğumu anladım; kitap yerinde yoktu. Beni bir merak sardı; bu kitaba ne olmuştu? Eser, siyasal ve tarihi açıdan sıradan bir eser değildi; resmi ideolojinin yarı resmi ideoloğu sayılan bir şahsa aitti ve böyle bir eserin varlığı "Atatürk milliyetçiliği" tezinin ne kadar naiv temeller üzerine bina edildiğini gösterirdi. Gökalp'in el yazısıyla yazılmış olan bu eserin bilinen ikinci bir nüshası da yoktu. İşin kötüsü, bilgisine başvurduğunuz alt kademeden memurlar, bilgi vermekten çekiniyorlardı. Araştırmamızın sonunda, kitabın adına kütüphane kayıtlarında ulaşabilmiştik. Evet, Gökalp'in kitabı on yıllardan beri kütüphanedeki yerinde himmetlisini beklemişti. Fakat, bir gün gelmiş kitap, acele olarak "çok özel" bir emirle Ankara'dan istenmiş ve kitap 'Ankara'ya gönderilmişti.”
İslamoğlu’na şunları sormak isterdim: Bu kitaptan alıntılar yapan “büyüğü” kimdir? Bu kitaptan alıntılar yaparak yazdığı kitabın adı nedir? Bunları, iddiasını sağlamlaştırmak için referans olarak kullanıp kaydetse, yapılan alıntılar hakkında bizi aydınlatsa şüphesiz daha inandırıcı bir iş yapmış olmaz mıydı? Fakat olmayan şeylerin adını vermek, yapılan atıfları göstermek herhâlde İslamoğlu’nun bile erişemeyeceği düzeyde bir sahtekârlık olacağı için bundan imtinâ ederek meseleyi bir müphemlik bulutuyla örterek anlatmayı tercih etmiş. İnsan okurken kendisini bir Tenten hikâyesinin içinde hissediyor. Hadi ona da biz ad koyalım: “Kayıp Kitabın Esrârı. Tenten Sinop’ta.” Hele “Acep bu kitabın başına bir iş gelir mi?” kaygısını duyduğunu ve sonra da ferâset sâhibi bir veli kul gibi bu kaygısında nasıl da haklı çıktığını kitabın gerçekten de gizlendiğini öğrendiği zaman anlaması İslamoğlu’nun bir târihsel metin araştırmacısı değil bilim kurgu yazarı olmaya daha yakın istidâdını takdir etmemizi sağladı. Bu ne ilme, ne ilmî metodolojiye sığan bir deli saçmasıdır. Bakın, Gökalp’ın kariyeri pek çok bilim adamı tarafından ele alınmıştır ve hayatının her dönemi, yazdıkları, çizdikleri gün gibi ortadadır. Bu kariyerin içi, İslamoğlu’nun dediği gibi bir Kürtçülük gayreti ile de kirlenmemiştir.
Evet, Sinop’ta Dr. Rıza Nur Kütüphanesinde Gökalp’ın el yazısıyla kayıtlı bir kitap bulunmaktadır; fakat bu kitap sonraları neşredilen ve İslamoğlu’nun pek de alışık olmadığı ilmî yöntemlerle yazılmış, yine Kürtler üzerine bir çalışmadır: “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler.” Bu inceleme Dr. Rıza Nur’un Maarif Vekilliği zamanında Ziya Beyden hâtırâtında ifâde ettiği şu kaygılar dolayısıyla ilmî bir rapor istemesi sonucunda ortaya çıktı:
“Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama bir gün milli davaya kalkacaklar. Bunları temsil etmek lâzım. Tetkikata başladım. Temsil usullerine dair kitaplar getirttim. Kürtler hakkında kitaplar buldurdum. Diyarbekir’de olan Ziya Gökalp’e de para yollayıp kürtlerin coğrafî, lisanî, kavmî, içtimaî ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın bir Makedonya olmadan, kökünden mes’elenin halli idi.”[1]
İşte bugün Rıza Nur’un vakfettiği kütüphanede olan el çalışma budur. Eğer Ziya Gökalp’ın “Kürtçülüğün Esasları” adında Kürt milliyetçiliğinin ilkelerini va’z eden bir kitabı olsaydı ve bunun el yazısı nüshası Dr. Rıza Nur’un eline geçseydi hiç şüphe yok ki Rıza Nur, ipliğini pazara serdiği onca insanın arasına Ziya Gökalp’ı da dâhil etmekten kaçınmazdı. Gökalp’ın bu incelemesi, yayını yapan Şevket Beysanoğlu’ndan öğrendiğimize göre sadece Rıza Nur’a verilmemiş. Bu tetkik dört nüshadır. Bunlardan birisi Atatürk’e gönderilmiş, o da bu nüshayı çalışmalarında faydalansın diye 1937’de Hasan Reşit Tankut’a hediye etmiştir. Dr. Rıza Nur’a gönderilen nüsha da hâlâ Sinop’taki Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesinde merhum Türkçünün şahsî kitapları içinde 3343 nu. İle mukayyettir. Üçüncü nüsha Baha Said’e verilmiş ve bu nüsha Şevket Beysanoğlu’na intikâl etmiştir. Son nüsha ise Ziya Gökalp’ın vârisleri tarafından Türk Tarih Kurumuna satılan felsefe ders notları arasındaki epey eksik bir yazma imiş. Eserin ilk bölümü, Gökalp hayattayken, Sinop Gazetesinde neşredilmiş; fakat tamamının – yine bazı eksiklerle - derlenip neşredilmesi büyük Türkçünün ölümünden çok seneler sonra gerçekleşebilmiştir[2].
Bu vesileyle şunu da söylemek isterim: Duyduğum kadarıyla Mustafa İslamoğlu Kur’an çalışmalarına kendisini hasretmeden önce İncil hakkında teolojik tetkiklerden oluşan bir çalışmanın müellifiymiş. Fakat sonra Müslüman memleketinde Hıristiyan ilâhiyatına dâir incelemelerin pek tutmayacağını, ayrıca misyonerlik faaliyetlerinin insanı canından dahi edebilecek türlü tehlikelerle dolu olduğunu görünce bu çalışmalarını bir arkadaşına verip kendisini İslam ilâhiyatına adamış. Bir arkadaşım bahsetmişti, hatta Batıda bu eşsiz el yazması notlardan istifâde eden pek çok teolog olduğu ve kimi piskoposların burada vuzuha kavuşturulan meseleleri İslamoğlu’nun adını vermeden intihal ederek mesleklerinde yükseldikleri bile vâkiymiş. Ne yaptıysam bu notlara bir türlü ulaşamadım. Takdir işte… Birileri bunların açığa çıkmasından rahatsızlık duymuş olacak ki ödünsüz bir şekilde saklamışlar… Ben arkadaşıma güveniyorum. Sanırım İslamoğlu önceden papazlığa merak salmıştı. Neyse, şimdiki yolu daha münasip. Hayırlı olsun…
Efendim? Saçmalık mı demiştiniz? İşte saçmalığın boyutu bu!...
Fırsat bulunca bu yazının ikinci kısmını Türk milliyetçiliğini Yahudi icâdı olarak gösteren diğer İslamcı zırvalarına ayıracağım… Bu millet düşmanlarının ipliğini pazara çıkarana dek durmak yok! Ne de olsa Rıza Nur’un tilmiziyiz.



[1] Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, s. 906, Altındağ Yayınevi, 1967.
[2] Ziya Gökalp, Bütün Eserleri – Bir, Kitaplar 1, s. 560, YKY, 2007, İstanbul.

14 Nisan 2015 Salı


A. Osmanlı Devleti Döneminde Çıkan Ayaklanmalar

1. Patrona Halil İsyanı

2. Kabakçı Mustafa İsyanı

3. 31 Mart Ayaklanması

- 31 Mart Vakası (Star Gazetesi - 30 Mart 2003)

B. Cumhuriyet Döneminde Çıkan Ayaklanmalar

1. Şeyh Eşref Ayaklanması

2. 1 nci Düzce Ayaklanması

3. Şeyh Sait Ayaklanması

4. Menemen (Kubilay) Olayı

Patrona Halil İsyanı (29 Eylül - 11 Ekim 1730)
İrticaî anlamdaki ilk ayaklanma olaylarından biri Sultan III ncü Ahmet zamanında (29 Eylül - 11 Ekim 1730) meydana gelen Patrona Halil İsyanıdır. Arnavut asıllı ve yeniçeri olan Patrona Halil ve yandaşları; 29 Eylül 1730 tarihinde Sultan Bayezit Camii'nin Kaşıkçılar kapısı tarafında ellerinde yalın kılıç olduğu halde bayrak açıp, üç- dört koldan hareketle "Şer ile davamız vardır; ümmet-i Muhammet'ten olanlar dükkânlarını kapatıp bayrak altına gelsin..." diye bağırarak halkı ayaklandırmışlardı.

Ayaklanan bu asiler askerî kışlaları da basarak silâhlarına el koymuşlardır. Asiler bu ayaklanma sırasında üç veziri boğdurmuşlar; Sultan III ncü Ahmet'i de tahttan indirmişlerdi. Sultan III ncü Ahmet'in yerine padişah olan l nci Sultan Mahmut, hükümet otoritesini yeniden tesis etmek, devletin huzur ve asayişini sağlamak için Patrona Halil ve yandaşlarını bir tertip sonucu öldürtmüştür.

Kabakçı Mustafa İsyanı (1808)
Sultan III ncü Selim tarafından batıya dönük özellikle orduda yapılmak istenen ıslahat hareketlerine ve yeniliklere karşı 1808 yılında gerici güçlerin kışkırtması ve girişimleri ile Kabakçı Mustafa İsyanı meydana gelmişti. Bu isyan Osmanlı Devleti'ni çok zor durumda bırakmış; ayrıca, Sultan III ncü Selim'in tahttan indirilmesi ve daha sonra da şehit edilmesi ile sonuçlanmıştır. Aradan belli bir süre geçtikten sonra ayaklanmanın lideri Kabakçı Mustafa ile ayaklanmaya ön ayak olan Köse Mustafa Paşa, 300 yandaşı ile birlikte Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa tarafından idam edilmişlerdir.

31 Mart Ayaklanması (13 Nisan 1909)
İstanbul'da İngiliz yanlısı Sadrazam Kâmil Paşa'nın da desteği ile gerici ve dine
dayanan Volkan gazetesini çıkaran, 6 Şubat 1909 tarihinde de "İttihad-ı Muhammedi” cemiyetini kuran Kıbrıs doğumlu "Derviş Vahdeti"; gerek gazetesinde gerekse kurduğu cemiyetin programında Kuranıkerim ve şeriat hükümlerinin yürürlüğe gireceğini belirtmekte; ayrıca, Avrupa'da eğitim gördükten sonra yurda dönen batı ve modern düşünceli subaylara ve İttihat Terakki Partisi'ne karşı halkı ve askerleri ayaklandırmaya çalışmaktaydı.
Söz konusu cemiyet, ayaklanmadan önce 20.000 kişilik bir kalabalıkla birlikte yeşil bayraklarla Ayasofya Camii önünde toplanmış ve "...şeriat emirleri ve Tanrı hükümleri bir tarafa bırakıldı. Din ve diyanet hâlâ ayaklar altında kalacak mı?..." gibi söylemlerle cahil halkı tahrik etmeye çalışmıştır. Nihayet, 31 Mart (Rûmi tarihle1325, Milâdî tarihle 13 Nisan 1909) gününün sabahı İstanbul'da Taşkışla'daki 4 ncü Avcı Taburu ayaklanmış, subayları yakalayıp hapsettikten sonra çavuş ve onbaşıların komutasında Ayasofya Camii'ne gelmişler ve yolda "şeriat isteriz" diye bağırmışlardır.

Bu ayaklanmaya İstanbul'daki bazı birliklerle beraber sarıklı ve cübbeli hocalar ve bir kısım cahil halk da katılmıştır.

Asiler, kabinenin çekilmesini, II nci Tümen Komutanı Cevdet Paşa ile Hassa Ordusu Komutanı Musa Paşa'nın görevden alınmasını, ayrıca şeriat hükümlerinin kesin olarak uygulanmasını istiyorlardı. Ayaklanmanın ilk günü Lazkiye Mebusu Arslan Bey ile Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Ayrıca, ele geçirilen genç subaylar da kurşuna dizildi. Yıldız Kışlası subaylarından altısı kışlanın mutfağı önünde boğazlandı. Ayrıca, Asar-ı Şevket zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşısı Ali Kabuli ise gemisinin erleri tarafından Yıldız Sarayı'na götürülüp Padişah Abdülhamit'in gözleri önünde şehit edildi. Gericilerin İstanbul'daki ayaklanmaları Bursa, Erzincan, Erzurum ve Adana vilayetlerine de sıçramıştı. Ayaklanmanın ikinci günü Bursa'da hocalar ve şeyhlerle birlikte binlerce insan ellerinde yeşil bayraklarla telgrafhane önünde toplanarak İstanbul'daki isyancıları desteklediklerine dair İttihad-ı Muhammediye Cemiyetine ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî'ye telgraf çekmişlerdi.

Sonuçta ayaklanmayı bastırmak üzere Mahmut Şevket Paşa komutasında
oluşturulan ve komutanlığını Hüseyin Hüsnü Paşa, kurmay başkanlığını ise kolağası (Yzb.) Mustafa Kemal (ATATÜRK)'in yaptığı Hareket Ordusu 14 Nisan 1909 tarihinde Selanik'ten İstanbul'a hareket ederek Yeşilköy'e gelmişti. Asilerin lideri eski Trablusgarp valisi Arnavut asıllı İngiliz dostu İsmail Kemal, İstanbul'daki İngiliz elçiliğine sığınmış, İngiliz bayrağı taşıyan bir vapurla Yunanistan'a kaçmıştı. 23 Nisan 1909'da Hareket Ordusu, Sirkeci, Aksaray, Edirnekapı ve Beyoğlu olmak üzere dört kol halinde İstanbul'a girdi. İsyancıların merkezi haline gelen Taksim Kışlası ile Selimiye ve Yıldız kışlalarındaki asiler etkisiz hale getirilmiş ve böylece halkın ve devletin bekasını ilgilendiren önemli bir ayaklanma olayı bastırılmıştı.

Osmanlı Padişahı Sultan II nci Abdülhamit, bu olaylardan sonra Millet Meclisince
tahttan indirilmiş; yerine 27 Nisan 1909 tarihinde Sultan V nci Mehmet (Reşat)
getirilmiştir. Ayrıca, Osmanlı Harp Divanı, 31 Mart ayaklanmasında suçlu gördüğü 49 kişiyi asmak suretiyle idam etmiştir, idam edilenlerin içinde ayaklanmanın elebaşılarından, irticaî yayın yaparak halkı isyana teşvik eden Volkan Gazetesi sahibi Derviş Vahdetî de bulunuyordu.

31 Mart vakası

31 Mart ayaklanması, geleneksel Osmanlı halk ayaklanmalarının son örneğiydi; bu isyanların amaçları ve müttefikleri hiç değişmedi.

Bugünse varoşların eğitimsiz, işsiz, asosyal kitleleri ile tarikat bağlantılı sözde din adamlarından oluşan yeni ittifakın amacı aynı, fakat araç farklı: Artık amaçlarına seçim sandığı aracılığıyla ulaşmayı öğrendiler...

Yanlış bilinen tarihi gibi, 94 yıl önce İstanbul'u kasıp kavurduğu 11 gün boyunca
yaşanan olayları ve nedenleriyle çeşitli ve genellikle eksik, yanlış, çarpıtılmış
yorumlara konu olan 31 Mart Olayı, muhalefetin demokratik bir gövde gösterisi olarak başladı, ama siyasal deneyimsizlik sonucu esnaf, suhte ve askerlerden oluşan kitlenin irticai başkaldırısına dönüştü.

31 Mart 1325 (bugün kullandığımız takvime göre 13 Nisan 1909) sabahı erken
saatlerde İstanbullular sokaklardan akın akın geçen askerlerin haykırışlarıyla
uyandılar. O güne dek Hürriyet Bekçileri (Nigehban-ı Hürriyet) adıyla tanıtılan Selanik 4. Avcı Taburu askerleri sokakları doldurmuştu. Alaturka saat 7'de (gece yarısı) subaylarını bağlayan er ve erbaşlar, Arnavut Hamdi Çavuş önderliğinde, isyan sarhoşluğuyla haykırıp ateş ederek Meclis'in bulunduğu Sultanahmet Meydanı'na doğru akıyordu.

'Yaşasın asker!', 'Şeriat isteriz' çığlıkları ile bölünen derin bir uğultu meydanı sarmıştı.

Sarı elbiseli avcı askerlerinin süngüleri ışıldıyor, ellerindeki beyaz yeşil bayraklar
sabah serinliğinde dalgalanıyordu. Alaturka saat 5'te (12.45) meydan hareketlendi; boru sesleri arasında ellerinde yeşil bayraklarla tekbir getirerek Divanyolu'ndan gelen kalabalık bir grup fark edildi. Meydan bir anda 'papatya tarlasına' dönüştü: Gelenler, medrese talebeleri (suhte), cami hocaları, vaizlerden oluşan alt düzey ulemaydı.

İşte 31 Mart Olayı adıyla tarihimize geçen kanlı ayaklanma böyle başladı.
Ayaklanmanın ilk gününde 20'ye yakın mektepli zabit katledildiği gibi, Tanin ve Şurayı Ümmet gazetelerinin matbaası basıldı, makineleri parçalandı. Adliye Nazırı Nazım Paşa ile Lazkıye mebusu Emir Arslan Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İ.T.) ileri gelenleri sanılarak 'yanlışlıkla' öldürüldü. Dükkanlar yağmalandı, başıbozuk askerin tüfekleriyle sağa sola ateş etmesi sonucu kazara yaralananlar, ölenler öldü.

Kısacası İstanbul, isyancıların egemenliği altında kaldığı 11 gün boyunca, geçmiş
yüzyılların kazan kaldıran Yeniçerileri'nin günlerine benzeyen olaylara sahne oldu.

Geleneksel Osmanlı halk ayaklanmalarının son örneği olan 31 Mart isyanını,
Makedonya'daki İ.T. yanlısı gönüllü sivil ve askeri güçlerin oluşturduğu Hareket
Ordusu bastırdı. İlan edilen sıkıyönetimi izleyen Divan-ı Harp yargılamaları sonucu pek çok askerle birlikte ulemadan, Volkan gazetesi yazarları Derviş Vahdeti ile Enderunlu Lütfi de asıldı.

31 Mart isyanının nedenleri

Asilerin ilk başta meclisin önünde toplanarak dileklerini mebuslara aktarmak
istemeleri, olayın meşrutiyetçi demokratik boyutunu gösterir. Serbesti, Zaman, İkdam gazetelerinde, asker ve din adamlarının Kanun-u Esasi'ye bağlı olduklarının sık sık dile getirilmesi de bir başka ipucudur. Peki ama, demokratik bir gövde gösterisi nasıl olup da bir 'irtica' olayına dönüşmüştü?

Bunun için biraz daha geriye, isyandan tam 8 ay 21 gün önce (10 Temmuz 1324/23 Temmuz 1908) ilan edilen Meşrutiyet'in günlük yaşamda yarattığı değişikliklere göz atmak ve bunların siyasal ve toplumsal bağlamdaki gelişmelerdeki yansımalarını değerlendirmek gerekiyor.

1. Günlük yaşamın değişmesi

Meşrutiyetin ilanını İstanbullular'ın dinmek bilmez sevinçlerini ifade ettikleri sonu
gelmez gösteriler izledi. Hürriyet kahramanları Niyazi, Enver ve Eyüp Sabri'nin
fotoğrafları elden ele geziyor, adlarına şarkılar besteleniyor, kartpostallar
bastırılıyordu.

Hürriyeti herkes kendine göre anlıyordu: Meşrutiyeti herkesin istediğini yapma
özgürlüğü olarak kabul edip işlerine gitmeyenler bile vardı. Öyle ki, sonunda İ.T.
'herkesin işinin gücünün başına dönmesi gerektiğine' dair birkaç bildiri yayınlamak zorunda kaldı.

Meşrutiyet'in ilanından sonra onlarca yeni gazete ve dergi kuruldu; bu gazete ve
dergilerde kadınlar da yazmaya başladı. Kadınların sesi siyasal yaşamın içinde de duyuluyordu. Yaşam değişmişti; farklı siyasal olaylara tepki olarak boykotlar, bağış kampanyaları, balolar düzenleniyor toplantılar yapılıyordu.

2. Siyasal muhalefetin doğuşu

2 Eylül'de İstanbul'a dönen Prens Sabahaddin ve taraftarları İ.T.'den bekledikleri
yakınlığı göremeyince bir muhalefet partisi kurdular. 17 Eylül 1908'de kurulan bu
partinin adı Ahrar (Hürler, Liberaller) Fırkası idi. Ahrar, 31 Mart'a dek birbirlerinden çok farklı muhalif grupları bir araya toplayan siyasal bir şemsiyeye dönüştü.

Geleneksel güç odakları olan Saray (Abdülhamid) ile heyet-i vükelanın yanı sıra,
siyasal yaşamın yeni unsurları olarak İ.T. ve Ahrar da karşı uçlarda yerlerini aldılar.

Çoğunlukla genç subay ve küçük memurlardan oluşan İ.T., Meşrutiyet'in ilanından sonra hemen iktidara gelemeyip hükümeti denetlemekle yetindi. Bu ortamda gerçekleştirilen seçimlerde (Kasım 1908), İ.T.'nin listesindeki adayların hemen hepsi meclise girdi. Ama bunların çoğu İ.T.'li değil, sadece istibdada karşı olmalarıyla tanınan kişiler olduğundan, İ.T. 17 Aralık 1908'de açılan Meclis-i Mebusan'da kendi mebuslarına söz geçiremeyince baskıya başvurdu. Bu, muhalefeti daha da şiddetlendirdi; muhalefetten Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi siyasal gerginliği alabildiğine tırmandırdı.

3. Dış bunalım

Meşrutiyetin ilanını izleyen Ekim ayında, yüzlerce yıldır Osmanlı egemenliğindeki
bazı Avrupa topraklarından siyasal statüleri hızla değişti. Abdülhamid'in böl ve yönet siyasası doğrultusunda, çeşitli Avrupa devletleriyle yürüttüğü denge politikasının sonucu özerk siyasal birimler, yani eyalet-i mümtaze olarak Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan Bulgaristan Prensliği, Bosna-Hersek ve Girit vilayetleri, Meşrutiyetten sonra art arda koptu. Bulgaristan bağımsız krallığa dönüşürken Bosna-Hersek Avusturya'ya, Girit ise Yunanistan'a iltihakını ilan etti. Bu olaylar özellikle Avusturya'ya karşı milliyetçi bir nefret doğdu. Avusturya mallarına boykot ilan edildi.

Dış bunalımın en önemli sonucu, İttihatçıların zannettiği gibi tek başına Kanun-u
Esasi'nin devleti kurtaramayacağının anlaşılması ve halkın gözünde İ.T.'nin itibarını düşürmesiydi.

4. Yeni rejimin reformları

Ordudaki değişiklikler: Yeni rejimin ordudaki ilk reformlarından biri, zamanın
gerekleriyle bağdaşmayan askeri sistemde gerçekleşti: Prusya tipi disiplinin
uygulanmaya başlaması sonucu, eğitim sırasında namaz, abdest gibi askerin
devamlılığını engelleyen dinsel ritüeller olabildiğince azaltıldı. Bu uygulama asker
içinde grev hareketlerine yol açtı. Ne ki, er ve erbaş grevleri, İ.T. yanlısı mektepli zabitlerce şiddetle bastırıldı. Askeri sistemde bir başka önemli reform da, erbaşların zabit olma yolunun kapatılmasıydı.

Ulema ile ilgili değişimler: Ulemanın yeni rejimden hoşnutsuzluk nedenleri de,
modernizasyon süreci içinde yönetici sınıf içindeki imtiyazlı konumlarına indirilen son darbeydi. Aslında bu bir asırdır devam eden bir süreçti. İ.T., İslam dinini devleti kemiren doymaz bir kurt olarak gördüğünden, yeni rejimde ulemaya bir rol vermeyi asla düşünmedi. Medreseleri asker kaçağı yuvası olarak gördüğü için, yüzlerce yıldır askerlikten muaf tutulan medrese talebelerinden başarısız olanların askere alınacağını açıkladı.

Böylece ulema, İ.T. iktidarına karşı olan liberallerce kurulan Ahrar'a katıldı. Bu
ittifakın en kesin kanıtlarına Derviş Vahdeti'nin Volkan gazetesinde rastlanır. Bu
gazete 31 Mart'a çok yakın bir tarihte kurulan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin de sözcülüğünü üstlenecekti.

Osmanlı halk ayaklanmaları

Osmanlı toplumu klasik çağ boyunca, çerçevesini devletin çizdiği bir İslam
paradigmasıyla yaşamını sürdürürken tam bir uyum içindeydi. Yaşam, şeriat ve örf (kanunlar) doğrultusunda toplumun her kesimi için bildik bir ırmakta akıyordu. Bu toplumun için ulema-asker bürokrasisi, halk ve 'tebasının babası' olarak 'Padişah'ın sahip olduğu güç, dengeli bir dağılım gösteriyordu. Ulema, devlet ile halk arasında 'aracı' grup olarak, 'patrimonyal bürokrasi' adı verilen bu sistemin en önemli toplumsal katmanıydı.

Gel gelelim, devletin Batılılaşmak zorunda kalması tüm bu dengeleri bozdu. Devletin buna karar vermesi, halkın da kaçınılmaz olarak Batılılaşmayı kabul etmesini getirmedi. Hele 'adil olmayan yöneticiye başkaldırma' hakkını veren İslam dinine bağlı kitlelerce hiç. Böylece yaşamın bildikleri akışının ellerinden kayıp gideceği kaygısına kapılan geleneksel katmanlar ile 'Batı taklitçisi züppeler' olarak gördükleri oluşan yönetici sınıf arasında, bir daha hiç kapanmayacak bir uçurum açıldı.

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda modernizasyon süreci, yapılan reformlar ile bunların yarattığı tepkilerin getirdiği isyanların tarihine dönüştü: III. Ahmed'in Lale Devri'ne karşı Patrona Halil (1730), III. Selim'in Nizam-ı Cedid'ine karşı Kabakçı Mustafa (1807), Abdülmecid'in Islahat Fermanı'na karşı Kuleli Olayı (1859), Kırım savaşı ardından birbirini izleyen ekonomik ve diplomatik krizlere karşı 1876'daki suhte ayaklanmaları.

Bu isyanların ortak özellikleri, hepsinin İstanbul'da meydana gelmesidir. Hepsinde müttefikler hemen hemen aynıdır: Yeniçeriler (sonradan er ve erbaşlar), esnaf, ulema ve orta sınıfın alt düzeyi kent sakinleri. Ülkedeki siyasal ve ekonomik hoşnutsuzluğa ne zaman bir de dış bunalım eşlik etse, ayaklanma koşulları tamamlanmış oluyordu.

İstanbul'daki geleneksel halk ayaklanmaları sırasında, modernleşmeci devlet örgütü adeta donar; bu 1730'da nasılsa, 1909'da da aynen olmuştu. Batıcı aydınlara kaçacak delik aratan, devlet otoritesini tümüyle işlevsizleştiren mekanizma aynen işler. Ayaklananlar şeriat bayrağına laf olsun diye ya da 'mürteci' olduklarından sarılmaz. Şeriat içi boş bir slogan değil, ayaklanan kitlelerin yaşam felsefesi, yaşam alanlarının bekçisidir. İslam dinine göre, müminlerin baskıcı yönetime başkaldırma hakkı vardır. Huruc denilen bu mekanizma, inananların yalnız hakkı değil, görevidir de. Mümin, İslam'ı yüceltmek için başka çaresi kalmadığında başkaldıracaktır. Çünkü İslami gelenek ve ilkelerin devamını sağlamak her Müslüman'ın bireysel görevidir.
Batılılaşma süreci devlet ile halk arasında bir uçurum açmıştı. Devletin görevi bu iki grup arasındaki uçurumu, eğitsel, siyasal ve toplumsal araçlarla derhal kapatmaya çalışmak olmalıydı. Aslında, geleneksel kesimin devletle mecburen ilişkide bulunan katmanlarında bunu başardı da. Bunlar orduya aldığı asker, mahkemelerde, mekteplerde, camilerde görev yapan alt düzey ulema idi. Nitekim, 31 Mart'ta bu gruplar hiç değilse başlangıçta, Batılılaşmayla doğan yeni iletişim kanallarını (gazetelere şikayet mektupları yazmak, cemiyet kurmak, imza toplamak vb. yollarla protesto gösterilerinde demokratik çerçeveyi korumak) kullandılar. Devletle doğrudan bağı olmayan halk kesimleri ise bu araçları bilmiyordu. Ama gündelik yaşamın çehresindeki değişimlerden de hoşnut değillerdi. O halde, geleneksel-İslami yaşam alanlarını korumak için yapabilecekleri tek şey vardı: İsyan.

'İ.T.'nin despotizmine karşı muhalefetin hazırladığı bir gövde gösterisi' olarak
başlayan 31 Mart, işte bu mekanizmalarla 'irtica'a dönüştü. 18. yüzyıldan itibaren
isyanların ana temasını oluşturan 'nehy an-il-münker'in (şeriatin yasakladıklarını
yaptırmamak), 1909'da hala kullanılması, şaşırtıcı bir anakronizme benzese bile,
aslında günümüzde de kullanılıyor: Türban, faiz, organ bağışı, vb meselelerde İslami değerlerden oluşan bir yaşam alanı yaratmak ve yeni siyasal muhalefet söylemler oluşturmakta hala etkili. Cumhuriyet'in ilanından 80 yıl sonra değişen ise, geleneksel Osmanlı ayaklanmalarının 'çağdaş' unsurlarının artık demokratik süreçleri öğrenmiş ve 'Şeriatin yücelmesini' bugün artık seçim sandığı aracılığıyla gerçekleştiriyor olması...

Şeyh Eşref Ayaklanması (26 Ekim - 24 Aralık 1919)
Millî mücadelemizin başladığı ilk yıllarda Bayburt ilçesi Hart nahiyesinde 26 Ekim - 24 Aralık 1919 tarihlerinde Şeyh Eşref ismindeki bir gericinin liderliğinde millî birlik ve mücadelemizi sarsacak nitelikte gerici hareketler başlatılmıştı. Şeyh Eşref yaptığı propagandada ahir zaman peygamberi (mehdî) olduğunu ve kendisine kurşun işlemediğini iddia etmişti. 7 Aynı ifadeleri 23 Aralık 1930 tarihinde meydana gelen Menemen olaylarında Mehdî Derviş Mehmet de kullanmıştı. Şeyh Eşref, "şeriat perdesi" arkasında cahil halkı kandırarak ayaklandırmış ve Türk vatanını parçalamaya kalkan hain emellerin aleti olmuştu. Ayaklanma sırasında 28 nci Alay'dan 50 kişilik bir müfreze tedbirsizlikten dolayı Şeyh Eşrefin adamlarına esir düşmüş, Alay Komutanı Bnb. Nuri de şehit olmuştu.8 Bu arada gericilere esir düşen subaylara - "kâfir" kabul edilerek -imanlarının yenilettirilmesi amacıyla günlerce ibadet ve zikir yaptırılmıştı. Sonuçta millî müfrezelerimizin gayretleriyle Şeyh Eşref ve müritleri 24 Aralık 1919 tarihinde etkisiz hale getirilmişlerdi. Bu olaylarda iki er şehit olmuş ve üçü subay toplam 44 kişi yaralanmıştı.

1 nci Düzce Ayaklanması (13 Nisan - 31 Mayıs 1920)

İzmit - Adapazarı - Düzce - Bolu civarında, Berzak Saferbey adında bir gericinin
teşviki ve İngilizlerin desteği ile 13 Nisan - 31 Mayıs 1920 tarihleri arasında 1 nci
Düzce ayaklanması meydana gelmişti. Olaya Mustafa Kemal Paşa (ATATÜRK)'nın
direktifi ile müdahale eden 24 ncü Tümen Komutanı Yb. Mahmut, iyi niyeti ve
tedbirsizliğinden dolayı asilere karşı başarılı olamamış, çıkan çatışmada şehit
olmuştu. Ayrıca, asiler ve köylüler Tümen'in gerisinde bulunan ağırlıklara saldırarak yağmalamışlardı. Ayaklanmaya katılan irticaî grup "...İstanbul ve padişahın emirlerini dinlemeyen Ankara'yı biz de dinlemeyiz..." şeklinde sloganlar kullanmışlardı. Ayrıca, Bolu'da Abdülkadir adındaki genç bir subayı (Menemen'deki Kubilay gibi) önce bıçakla ağır yaralayıp sonra iple astıktan sonra "...işte Şeyhülislâm fetvasının hükmü yerine geldi..." diye bağırmışlardı.
Ayaklanmanın bastırılmasında millî kuvvetlere komuta eden Bnb. Çolak İbrahim ile Kuvayi Tedibiye komutanı Yb. Arif (KARAKEÇİLİ)'in önemli katkıları olmuştu. Bu sırada TBMM açılmış ve 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye kanunu
yürürlüğe girmişti. Ayaklanma genişleme istidadı göstermiş ve Ankara'yı tehdit eder bir hâl almıştı. Mustafa Kemal Paşa, Geyve'deki Ali Fuat Paşa'nın olaya el koymasını istemişti. Aslında asileri sevk ve idare eden Sadrazam Damat Ferit ve onun adamları idi. 23 Mayıs 1920 tarihinden itibaren de Alb. Refet (Bele) ile Çerkez Ethem Kuvvetleri asilerle yaptığı çetin muharebelerden sonra bu önemli ayaklanmayı bastırmışlar ve sonuçta isyancıların elebaşısı Berzak Safer Bey ve adamları millî kuvvetlerimiz tarafından hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardır.

Şeyh Sait Ayaklanması (13 Şubat - 31 Mayıs 1925)
Şeyh Sait Ayaklanması İslami Kürt Devleti kurmak amacıyla Şeyh Sait adında bir asinin liderliğinde 13 ŞUBAT 1925 tarihinde Diyarbakır'ın Dicle (Piran) ilçesinde başlatılmış, Diyarbakır, Bingöl (Çapakçur), Elazığ ve Muş'un ilçe ve köylerine sirayet etmiştir. Asilerle ordu birlikleri arasında yapılan çetin ve kanlı çatışmalardan sonra ayaklanma 31 MAYIS 1925 tarihinde bastırılmıştır. Ayaklanmanın sebeplerinden önemli oldukları değerlendirilenler aşağıda sunulmuştur:

Şeyh Sait, üzerinde ele geçirilen ve bölgedeki ağa, şeyh ve beylere hitap eden
mektubunda özetle: "...1300 küsur seneden beri İslâm dinine tabiyiz. Hz. Muhammed bu dinin elçisidir. Şimdi bu Kur'an ve İslâmî yıkmaya başladılar. Eğer biz iman sahibi ve Allanın birliğine inananlar İslâm'da birlik olamazsak, cümlemiz behemehal mahv ve yok olacağız. Tüfeklerle beraber kurtuluş yolunu bulunuz..." ifadelerini kullanmıştır.

Şeyh Sait'in asi liderlerine yazdığı diğer mektupta da özetle "...Hükümetin dinsizliği, dine ait vakıfların, medreselerin, şeyhliğin kaldırılması, fuhuş ve zinanın artması, kadınların ecnebilerle dans etmesi..." gibi ifadelerle yöre insanlarına, Cumhuriyet Hükümeti'ne karşı kin ve nefret duygularını aşılamak istemiştir.

Gnkur. Bşk.lığının birliklere yayımladığı 28 Şubat 1925 tarihli yazısında da belirttiği gibi, ayaklanmanın gaye ve hedefi; din ve şeriat talebi, hilâfet ve saltanatın iadesi maskesi altında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasıdır.
Şeyh Sait, 13 Şubat 1925 Cuma günü kalabalık bir atlı grubu ile Dicle (Piran)'ye
gelmiş, buradaki camilerde verdiği vaazlarda "...medreseler kapatıldı, din mektepleri Millî Eğitim'e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim..." demek suretiyle ayaklanma hareketinin ilk işaretini vermişti.
Şeyh Sait isyanından beş yıl sonra, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen'de meydana gelen gerici ve irticaî olayda da başta asilerin başı Mehdî Derviş Mehmet olmak üzere bir kısım yobaz mürteci grubu Menemen sokaklarında ve olayın meydana geldiği Belediye Meydanında halka hitaben "...Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden ayırmaya çalışıyorlar, şapka giymeye zorluyorlar diyerek ..." halkı ayaklanmaya teşvik etmişti.

Şeyh Sait, kardeşi Şeyh Abdurrahim ve adamları Dicle (Piran)'de bazı mahkumları tutuklamak üzere gelen Ütğm. Hasan Hüsnü Efendinin komutasındaki Jandarma müfrezesine karşı ateşle mukabele etmiş; müfrezeden bir şehit ve iki yaralı verilmişti.

Şeyh Sait'in adamları sopaların ucuna yeşil bayrak ve Kur'an asarak "Sallallah
Muhammed..." diye bağırmaya başlamışlardı. Cumhuriyet tarihine "Şeyh Sait isyanı" olarak geçecek hareket fiilen başlamıştı.

Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk'ta "...birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin,
çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını
falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan
meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?" demek suretiyle bu konuda hassasiyetini dile getirmişti.

Şeyh Sait ve adamları Dicle (Piran)'de isyanı başlattıktan sonra 15 Şubat 1925
tarihinde Genç vilayetini ele geçirmiş, daha sonra Diyarbakır'ın Lice ilçesine yakın Fıs boğazında ayaklanmaya müdahale etmek üzere görevlendirilen 21 nci Süvari Alayı'nı pusuya düşürmüştü. Bu alayı takviye için gelen diğer birlik komutanı Yb. Hüseyin'i de şehit etmişlerdi. Bu olay asilerle ordu birliklerinin ciddî olarak ilk karşılaşmaları olmuştu.

Asi grubu ellerinde yeşil sancak ve göğüslerinin üzerinde Kur'an-ı Kerim olduğu halde bankaları, evleri, dükkanları basıp soyarak kendilerince "hak yolunda" ilerliyorlardı.

Türklerden tanrı adına teslim olmalarını istiyorlardı. Halifelik olmadan Müslümanlığın da olmayacağına dair bildiriler dağıtıyorlardı. Şeriat geri getirilmeli idi...

Hainler, 19 Şubat 1925 tarihinde Diyarbakır'ın ilçesi Hani'yi, 25 Şubat 1925'te Elazığ vilayetini ele geçirmişler; önce Jandarma binası ile bazı askerî tesisleri daha sonra evlen ve mağazaları işgal edip yağmalamışlardı. Asiler ayrıca hapishanedeki mahkumları serbest bırakarak adliyedeki evrakı da yakmışlardı.
Elazığ'ın düşmesinden sonra asilerin Malatya vilayetini de ele geçirmeleri ihtimaline karşı ATATÜRK, 26 Şubat 1925 tarihinde Malatya yakınında İzoli'de bulunan 17 nci Tugay Komutanı Alb. Osman'a öğüt mahiyetinde verdiği emirde, özetle: "...asiler ciddî muharebe ve çarpışma sonucunda değil, mensuplarının ve müritlerinin çağrısına uymak suretiyle ve bunların kendilerine katılması ile Elazığ'a gelebilmişlerdir. Asilerin silâhı; aldatmayı, bozgunculuğu ve din ile şeriatı vasıta olarak kullanmak suretiyle bilgisizlikten faydalanmaktır. Geçmesi zorunlu olan birkaç günü mevcudunuzu koruyarak kazanmak tercihe değer. Ayrıca, durumunuzun olağanüstü olduğundan ve bunun gereği olarak olağanüstü tedbir almaya zorunlu olacağınızdan beni haberdar etmelisiniz..." demiştir.

Başbakan ismet (İNÖNÜ) Paşa ve Hükümetin TBMM'ye 4 Mart 1925 tarihinde
gönderdiği "Takrir-i Sükûn" kanunu ile irtica ve isyan ile memleketin sosyal nizamını, emniyet ve asayişini bozmaya yönelik bütün faaliyet ve yayınlar yasaklanmış ve bu kanuna uymayanların İstiklâl Mahkemelerinde yargılanacağı hükmü getirilmiştir.

Asilerin esas hedefi Diyarbakır vilayeti idi. Burayı da ele geçirip Kürdistan'ın
bağımsızlığını ilân edeceklerdi. Şeyh Sait asilerle birlikte 7 Mart 1925 gününün
gecesi Diyarbakır'ın dört kapısına birden taarruz etmişti. Ordu birlikleri ile asiler
arasında yapılan şiddetli ve kanlı çarpışmalar sonunda asiler bozguna uğramıştı.

Bu olay ayaklanmanın dönüm noktasını oluşturmuştur.

Ordu birlikleri, 26 Mart 1925 tarihinden itibaren Hınıs, Varto, Elazığ ve Diyarbakır
istikametinde genel taarruza geçmiş ve sonuçta asilerin ele geçirdikleri yerler tekrar geri alınmıştı. Bu suretle, sarsılan, ortadan kaldırılmak istenen devlet otoritesi yeniden tesis edilmiştir.

15 Nisan 1925 tarihinde Genç ilçesinin kuzeyinde sıkıştırılan ve yakalanacaklarını
anlayan Şeyh Sait ile diğer asi liderler, Doğuya doğru Bulanık üzerinden İran'a
kaçmayı plânlamışlar; ancak, Varto güneyinde Çarpuk (Abdurrahman Paşa) Köprüsü civarında birliklerimiz tarafından yakalanmışlardır. Şeyh Sait yakalandıktan sonra Varto'da alınan ilk ifadesinde özetle; "...büyük kuvvetler yetişemez zannettik. Tam müstakil Kürt Krallığının ilânı zamanı idi. Fakat kuvvetler yetiştiler..." demiştir.

Diyarbakır'da kurulan Şark İstiklâl Mahkemesi Başkanı Mazhar Müfit (KANSU)'nun, 26 Mayıs 1925 tarihinde yapılan duruşmada Şeyh Sait'e sorduğu "Diyarbakır'ı almakla ne olacaktı?" sorusuna karşılık olarak Şeyh Sait "...Diyarbakır'ı aldıktan sonra kısas tatbik edecektik. Yalancının dilini, hırsızın elini kesecektik. Din böyle emrediyor. Dünyayı Peygamberin zamanındaki kadar olmasa da biraz iyileştirecektik.

Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk..." şeklinde ifade
vermiştir.

Sonuç olarak, Şark İstiklâl Mahkemesinin 28 Haziran 1925 gün ve 341 / 69 sayılı
gerekçeli kararına göre Şeyh Sait ile birlikte 48 asi 28 Haziran 1925 gününün gecesi Diyarbakır'ın Siverek kapısında idam edilmişlerdir. Şeyh Sait ayaklanması, can kayıplarının dışında Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütçesinin ilk iki yıl açık vermesine, Musul ve Kerkük bölgeleri ile petrollerinin elden çıkmasına ve bu bölgelerin İngilizlerin hakimiyetine girmelerine neden olmuştur.

Menemen (Kubilay) Olayı (23 Aralık 1930)
Menemen'de Kubilay'ın 23 Aralık 1930 tarihinde şehit edilmesine neden olan irtica olayı, İstanbul'da Erenköy Şevki Paşa Köşkü'nde ikamet eden 84 yaşındaki
Nakşibendî tarikatı lideri Erbilli Şeyh Esat ile oğlu Mehmet Ali tarafından hazırlanmış, Manisa Askerî Hastanesi imamlığından emekli olan Laz İbrahim Hoca tarafından da teşvik ve tahrik edilmiş, mürteci Derviş Mehmet ve adamlarınca da hunharca icra edilmiştir."

Şeyh Esat ve tarikatının amacı, Cumhuriyet Hükümeti'ni yıkmak, ATATÜRK ilke ve inkılâplarına aykırı olarak saltanat ve şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp yeniden fesin kullanılmasını sağlamaktı.

Menemen olayında önemli etkinliği olan Laz İbrahim Hoca, olaydan önce Erbilli Şeyh Esat tarafından Manisa'ya sözde baş Halife olarak atanmıştır. Anılan şahıs, Manisa ve civarındaki ilçe ve köylerde Nakşibendi tarikatını yaymaya çalışmış; ayrıca, Cumhuriyet ve ATATÜRK ilke ve inkılâpları aleyhine konuşmalar yapmıştır.

Dolayısıyla irticaî hareketlerin oluşmasına ön ayak olmuştur. Laz İbrahim Hoca
tarikatın bir toplantısında da Kubilay'ı şehit eden Giritli Derviş Mehmet'in Mehdîliğini ilân etmişti, Kubilay olayının elebaşısı olan Mehdi Derviş Mehmet ve gerici grubu, 06 Aralık 1930 Cumartesi günü akşamı Manisa'da tatlıcı Hüseyin'in evinde yaptıkları son toplantıda, Menemen'de gerçekleştirecekleri irtica eyleminin plânını hazırlamışlardı.

İrtica grubu, Manisa'dan hareket ederek Paşaköy, Sünbüllerve Bozalan köylerinden temin ettikleri silâhlarla birlikte 23 Aralık 1930 Salı günü sabahı Menemen'e gelmiş ve buradaki Müftü (Köseköy - Kesikköy) mescidine girmişlerdi. Mürteciler mescitte mihraba asılı bulunan (üzerinde "La ilahe illallah inna fetahneke" suresi yazılı) yeşil bayrağı da alarak olayın cereyan ettiği Belediye Meydanı'na gelerek orada bulunan halka "...Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden ayırmaya çalışıyor, şapka giymeye zorluyorlar.." diyerek esnafı dükkânlarını kapatmaya ve kendilerine katılmaya zorlamışlardı.

Mehdi Derviş Mehmet, ayrıca, "kendisinin peygamber olarak geldiğini, şeriatı yerine getireceğini, Menemen'in 70 .000 Müslüman (Bazı yayınlarda 70.000 Arap askeri, bazı yayınlarda ise Halife ordusu tabiri kullanılmaktadır) tarafından kuşatıldığın, Şeriat Bayrağı altına girmelerini, girmeyenlerin kılıçtan geçirileceğini, askerin silâh atamayacağını, kendilerine top ve merminin işlemeyeceğini..." ifade ederek halkı ayaklandırmıştı.

Mürteci grubunun meydandaki bu eylemlerine Menemen Jandarma Bölük Komutanı Yzb.Fahri Bey müdahale ederek dağılmalarını istemiş; ancak, bu gerici ve yobaz grubu ile orada bulunan halk dağılmamıştır. O sırada Mehdi Derviş Mehmet, Yzb.Fahri'ye " Ben Mehdiyim. Şeriatı ilân ediyorum. Bana kimse mukavemet edemez.

Karşımdan çekil !" demiştir. Mehdinin bu sözü orada bulunan Menemen halkının
bazıları tarafından alkışlanmıştır.

Ayaklanan bu gerici topluluğun tehlikeli hareketlerini ilk seferde kontrol altına
alabilmek amacıyla Menemen'de konuşlu 43 ncü Piyade Alayından P. Atğm. Mustafa Fehmi Kubilay görevlendirilmişti. Kubilay eratın cephane almasını beklemeden 26 mevcutlu müfrezesi ile birlikte olayın cereyan ettiği Hükümet Konağı'na (Belediye Meydanında) doğru hareket etmişti.

Kubilay olay mahalline gelmiş, müfrezesine süngü taktırmış ve erleri müfreze
çavuşunun komutasına bırakarak ayaklanan mürtecilerin yanına gitmişti. Meydanda Mehdi Derviş Mehmet ile karşılaşmış ve kendisine "yaptıkları hareketin suç olduğunu ve bu kanunsuz eyleme son vermelerini, kan dökmeden buradan çekip gitmelerim" söylemiştir. Ancak, bu arada yere düşmüş ve Mehdi Derviş Mehmet'in mavzer kurşunu ile yaralanmıştır (bazı kaynaklarda mürtecilerden birinin silâhından atılan mermi ile yaralandığı belirtilmektedir).
Olay mahallinde bulunan Kubilay'ın müfrezesi irticaî gruba ateş açmış; ancak,
silâhlarında manevra mermisi bulunduğundan dolayı etkili olamamıştı. Bunu fırsat bilen Mehdi Derviş Mehmet ise, "bakın bana mermi işlemiyor." diyerek daha da cür'etlenmişti. Kubilay, ağır bir şekilde yaralanmıştı. Kubilay, meydandaki hükümet binasına girmek istemiş; fakat, binanın giriş kapısı kapalı olduğu için girememişti. Bu nedenle, hükümet binasının hemen yanındaki Kazez Camii bahçesine girmişti. Mehdi Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet ile birlikte Kazez Camii bahçesinde bitkin bir vaziyette bulunan Kubilay'ın başını gövdesinden ayırmış; yeşil bir bayrağın tepesine takmıştı. Böylece, Cumhuriyet ordusunun kahraman bir subayı, asil Türk evladı Kubilay canavarca bir hisle şehit edilmiş, cehalet ve taassubun kurbanı olmuştu.

Mehdi Derviş Mehmet ve irticaî cani grubu, bu cinayetle yetinmeyip Kubilay'ın başını Menemen sokaklarında dolaştırmış, bu sırada kendilerine müdahale eden Şevki ve Hasan adlı kahraman iki bekçiyi de öldürmüşlerdi. Olay yerinde toplanan 250 - 300'e yakın ahali ise Kubilay'ın şehit edilmesi esnasında donuk, hissiz ve seyirci kalmış; hatta bir kısmı olayı tasvip edercesine alkış tutmuştu.
Bu menfur olaya müdahale etmek üzere 43 ncü Piyade Alay Komutanlığınca Yzb.
Ragıp Çaldıran Bey ile Yzb. Abdüibahri Bey'in komutalarında makineli tüfekle
takviyeli iki bölük görevlendirilmişti. Bölük Komutanlarınca şehir içinde en önemli
bina, tesis, yol ve kavşaklarda gerekli önlemler alındıktan sonra halkın dağılmaları, evlerine gitmeleri, aksi takdirde ateş edileceğine dair uyarılar yapılmıştı. Ancak, bu uyarılara uyulmadığı gibi gericilerin "Bize kurşun işlemez, biz şeyhiz, dervişiz..." demeleri üzerine ateş açılmış ve bu ateş esnasında Kubilay'ı şehit eden Mehdi Derviş Mehmet ile birlikte Sütçü Mehmet ve Şamdan Mehmet öldürülmüşlerdi.

Türk Ordusunun kahraman subayı Kubilay ile Cumhuriyet rejiminin sadık bekçileri Şevki ile Hasan'ın cenazeleri, 24 Aralık 1930 tarihinde kendilerine yakışır bir şekilde yapılan törenle Menemen'e defnedilmişti. Olayın hemen ardından Menemen'de ayyıldız tepede devrim şehidi Kubilay ile Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki adına anıt dikilmiş ve bu anıtın üzerine "inandılar, dövüştüler, öldüler... Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz." ifadesi yazılmıştır.

Olaylardan bir hafta sonra 01 Ocak 1931 tarihinde TBMM'nde Başbakan İsmet
(İNÖNÜ) Paşa olay hakkında özet olarak; "...Kubilay olayı yüzlerce seneden beri dini siyasete alet eden bütün hareketlerin yeniden ortaya çıkmasıdır. Bu zavallılar lâikliğe karşı gelerek şeriat istemektedirler. Gerçekte ise menfaatlerini kaybetmişlerdir. Onu istiyorlar..." demiştir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa ise, 27 Aralık 1930 tarihinde Gnkur. Bşk. Mareşal Fevzi
ÇAKMAK'a gönderdiği mektupta, özetle, "Kubilay Bey'in şehit edilmesinde
mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen'deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkâr bulunmaları bütün Cumhuriyetçi vatanperverler için utanılacak bir hadisedir.

Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin idealist öğretmen heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey, temiz kanı ile Cumhurıyet'in hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır..." demiştir.

ATATÜRK, 08 Şubat 1931 tarihinde Ege bölgesinde yaptığı bir gezide de; "...Halkın saflığından istifade ederek milletin maneviyatına tasallut eden kimseler ve onların takipçi ve müritleri elbette bir takım cahillerden ibarettir. Milletimizin önünde açılan kurtuluş ufuklarında fasılasız yoi almasına mani olmaya çalışanlar hep bu müesseseler ve bu müesseselerin mensupları olmuştur. Türk milletinin bunlardan daha büyük düşmanı olmamıştır. Bunların mevcudiyetini müsamaha ile telâkki edenler, Menemen'de Kubilay'ın başı kesilirken lâkaydane seyretmeye tahammül ve hatta alkışlamaya cesaret edenlerle birdir" demiştir.

Menemen olayına karışanların yargılanması ile görevlendirilen Divan-ı Harp Başkanı General Mustafa MUĞLALI, duruşmada bulunan sanıklara hitaben; "tarikatın münevver tabakalarından bu millet çok zarar görmüştür. Tarikatçılar, daima millet ve memlekete kötülük yapmışlardır. Son 400 senelik Türk tarihi tetkik edilirse Nakşibendiler din ve tarikat perdesi arkasında zavallı saf Müslümanları kalpte saklı olan o 'sırla' zehirlemiş ve bu millet sizin aletiniz olmuştur." demiştir.

Menemen olayının elebaşılarından olan ve Müftü Mescidindeki yeşil bayrağı alıp
meydana çıkararak 23 Aralık 1930 gününün sabahından itibaren irtica hareketini
başlatan Nalıncı (Mantarcı) Hasan (idam cezası verilmiş; ancak, yaşının küçük
olmasından dolayı 24 sene hüküm giymiştir) ismindeki mürteci, yapılan
sorgulamasında "... İstanbul'da Laz İbrahim Hoca (duruşmalar sonunda idam
edilmiştir) vasıtasıyla Şeyh Esat'ı ziyaret ettiğini, bir süre Erenköy'deki köşkünde
misafir kaldığını, bu zaman zarfında köşkteki konuşmaların Hükümet aleyhinde
olduğunu, orada bulunan Laz İbrahim Hoca'nın da "Şapkaların atılacağına, feslerin giyileceğine. Halifeliğin geleceğine, tekkelerin yeniden açılacağına" dair sözlerini duyduğunu belirtmiştir.

Olayda yaralı olarak ele geçirilen ve bir müddet sonra idam edilen Emrullah oğlu
Mehmet Emin sorgusunda; Mehdî Derviş Mehmet'in bir toplantıda, "dünyanın Şeyh Esat Hocanın avucunda olduğunu, isterse tufanlar ve fırtınalar yaratıp dünyayı alt üst edecek kudrette bulunduğunu söylediğini, kendisinin de Arabistan'a hatta Çin'e kadar giderek Hz. isa ile birleşeceğini ve oradan Avrupa'ya yönelerek Avrupa devletlerini dahi dine davet edeceğini" ifade etmiştir.

Mehmet Eminin sorgusunun devamında, Mehdî Derviş Mehmet'in "Hz. Peygamber
de bu esrardan içti ve öylece miraca çıkarak Allah ile görüştü" diyerek orada
bulunanlara devamlı zikrettirerek esrar içirdiğini, Mehdî Derviş Mehmet'in
Menemen'de "Kutbülak tap (Allah'ın vekili) Esat Hoca'ya ve umum şeyhlere telgraf çekeceğiz. Hükümeti işgal edeceğiz, tekkeleri açacağız. Hükümeti iki ay tatil edeceğiz. Manisa, Ankara ve daha başka vilayetleri de işgal ettikten sonra İstanbul'a halifeliği iade edeceğiz..." dediğini söylemiştir.

Manisa'dan Giritli Küçük Hasan'ın (hakkında mahkemece idam kararı verilmiş; ancak, yaşı küçük olduğundan 24 sene hüküm giymiştir) yapılan sorgulamasında; " Bozalan köyünde Mehdî Mehmet ve arkadaşlarına iki adet silâh verildiğini, bu köyde bir hafta kadar kaldıklarını, zikir ederek esrarlı sigara içtiklerini ..." ifade etmiştir.

Mahkeme başkanı General Mustafa MUĞLALI, bir sanığın "Vallahi efendim...Ben
namaz bile kılmıyorum. Oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır." demesi üzerine
General MUĞLALI da; "Biz camilerin kapısına içerisi yasak diye çifte nöbetçi mi
diktik? Minarelerin kapılarını mı ördürdük? Müezzinler beş vakit ezan okuyor. Gürül gürül mukabele okuyor. Ramazanda toplar atılıyor. O halde dinin elden gittiğini söyleyenlerin ya gözleri kör ve kulakları sağırdır yahut da onlar bu safsata ile kötülükler yapmak istiyorlar.” demiştir.

Mahkemece hakkında idam kararı verilip çok yaşlı olduğu için 24 sene hüküm giyen; ancak, tutuklu bulunduğu sırada ölen Erbilli Şeyh Esat'ın yapılan sorgulamasında "...Nakşibendi tarikatmdayım. 60 senedir bu tarikata mensubum. Ancak, Hükümetin çıkardığı tekaya (tekkeler) ve zevaya (zaviyeler) kanunundan sonra tarikatla bir ilgimkalmadı. Erenköy'deki yalıda sade bir hayat yaşamaktayım" demiş; masum olduğunu, Hükümete karşı olmadığını sözlerine eklemiştir.

Yukarıdaki ifadeler dikkate alındığında, Menemen Olayının hazırlayıcısı olan
Nakşibendi tarikatı lideri Şeyh Esat'ın yurt dışı bağlantısı ile ilgili olarak Askerî
Mahkeme Başkanı General Mustafa MUĞLALI, verdiği beyanatta "Şeyh Esat, hilâfet komitesiyle alâkasına dair bir itirafname hazırlıyordu. Bu münasebetle İngiliz casusu Lavrens (LAWRENCE) ile münasebette bulunduğunu da doğrulamaktaydı. Fakat, hastalığı bunu yazıp bitirmesine mani olmuştur." demiştir.

Diğer ayaklanma olaylarında olduğu gibi "Menemen Olayı'nda da Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırma, siyasî veya kişisel çıkar sağlama, din ve din duygularını istismar ederek halkı ayaklandırma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkarak yerine Şeriat Devleti kurmayı amaçlayan gerici hainlere karşı devletin meşru güçleri gerekli tedbirleri almış ve suçlulara hak ettikleri cezaları vermiştir.

9 Mart 2015 Pazartesi


Çeşitli Pagan Kültürlerinden Namaz İbadetlerini İzleyiniz

Kur‟an‟ın getirdiği ibadetlere bakacak olursak, İslamda üç çeşit ibadet olduğunu görmekteyiz: Bunlardan birincisi; namaz ve oruç türünden olup bedenle yapılan ibadetlerdir. İkincisi, zekât ve kurban gibi sadece malla yapılan ibadetlerdir. Üçüncüsü ise, hem bedenle hem de malla yapılan ibadetlerdir ki, bunun en çarpıcı örneği hac ibadetidir. Acaba bu ibadetler Kur‟an‟ın inişinden önceki Arap toplumunda bilinen ve yapılan ibadetler miydi yoksa bu ibadetler Kur‟an‟ın ilk ve orijinal olarak va‟z ettiği ibadetler midir? İşte bu araştırmamızda Kur‟an öncesi Arap toplumunda ibadet uygulamalarını incelemeye çalışacağız.

1. Mekke Toplumunda/Araplarda Namaz:
Türkçede, Farsça kökenli “namaz” terimiyle ifade edilen “salât” kelimesi; Arapçada “dua etmek, övmek, tâzim etmek” gibi anlamlara gelmektedir.
Salât kelimesi ıstılahi olarak ise, “içinde rükû‟, secde, kıyam, kıraat gibi özel fiillerin bulunduğu bir ibadet” olarak tanımlanmaktadır.5
Meşhur oryantalistlerden İ.Goldziher, “salât” teriminin Hıristiyanlıktan alınma Arapça olmayan bir kelime oluşunu delil göstererek, namaz ibadetinin cahiliye devrinde mevcut olmadığını iddia etmiştir.6
Cahiliye döneminde namaz ibadetinin olmayışı, eğer doğru kabul edilirse; Hz. İbrahim‟in Dini‟nde mevcut olan namaz ibadetinin, zamanla câhiliyye Arapları tarafından terk edilip, unutulmuş olduğunu gösterir. Çünkü cahiliye Araplarının Hz. İbrahim‟in Dini‟nde mevcut olan birçok hususu unuttukları gözden uzak tutulmamalıdır.
Nitekim İslami kaynaklarda ifade edildiğine göre, Ebu Zer el-Gıfârî ve Zeyd b.Amr b.Nüfeyl, câhiliyye döneminde Kâbe‟ye yönelerek namaz kılan kimseler arasında yer almaktaydılar.7 Hatta Hz. Muhammed (s.a.v) peygamber olarak gönderilmeden önce, Ebû Zer‟in üç yıl namaz kıldığı kaynaklarda zikredilmektedir. Ayrıca Kus b. Saîde‟nin de namaz kıldığı nakledilmektedir.8
İslamdan önce Mekke toplumunda salât denilen bir ibadetin olduğuna Kur‟an-ı Kerim şöyle işaret etmektedir: … وَمَا كَانَ صَلََتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ إِالَّ مُكَاءً وَتَصْدِيَةً “Onların Beyt(ullah) yanındaki namazları da, ıslık çalmadan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi...”9 Bu ayet, cahiliye döneminde müşrik Arapların namaza yabancı olmadıklarını göstermektedir. Nitekim bu dönemde müşrikler, erkek-kadın, açık saçık el ele tutuşur, Kâbe‟nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece, ibadet ediyoruz diye çalar, oynar, hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Hz. Peygamber Kâbe‟ye gelip namaz kılmak ya da Kur‟an okumak istediği zaman, onlar genellikle böyle âyin yapmakta ileri giderler, kendilerini de namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi gösterirler; gürültü yaparlar ve bunu da kendilerine bir ibadet sayarlardı.10
Abdullah İbn Ömer‟den gelen bir rivayete göre, müşriklerde İslam namazına benzer bir namaz biçimi vardı: “Ka‟beyi tavaf ederler ve el çırparlardı. İbn Ömer, kendi eliyle, onların nasıl el çırptıklarını tarif ettikten sonra devamla şöyle demiştir: Yanaklarını yere koyarlardı.11 İbn Kesîr‟in rivayetine göre İbn Ömer, ıslık çalarak müşriklerin tavafta ıslık çalmalarını, sonra da yanağını eğerek ellerini çırpıp onların el çırpmalarını anlatmış; başka bir rivayette de: “Ka‟be‟yi sola doğru tavaf ederler, yanaklarını yere koyup el çırpar, ıslık çalarlardı.” demiştir.12 Bu rivayete göre müşriklerin namazı, birtakım hareketleri ve secdesi olan bir namazdı.
İzutsu ise “God And Man in The Koran” adlı eserinde şöyle demektedir: “Namaz, Hz. Muhammed‟in, İslamdan önceki günlerine kadar uzanır. Bütün sağlam hadisler, Hz. Muhammed‟in, bazı dindar Mekkelilerin yaptıkları gibi her yıl, birkaç gün, Mekke yakınında bulunan Nur Dağı‟ndaki Hira Mağarası‟na çekildiğini söyler... Hadiste bu uzlete “tehânnûs” adı verilir. Bu kelimenin etimolojisi karanlık olmakla beraber bir takım zühdî hareketler manasına geldiği muhakkaktır. Biz bunu, namazın İslamdan önceki şekli kabul edebiliriz. İslamın prensipleri inmeye başlayınca namaz yahut ibadet, derhal İslamın temel taşlarından biri olmuş, dinî görevler arasında namaza son derece önemli bir yer verilmiş, yeni oluşmakta olan İslam, toplumunun ayırıcı vasfı haline gelmiştir... Yalnız şurasına işaret edelim ki namaz ibadetinin en önemli rüknü olan ve ibadet eden mü‟minin, önündeki bir şeye alnını koymasını belirten sücûd (secde etmek), İslamdan önceki Araplar arasında biliniyordu. Şâ‟ir en-Nâbiğa, bir kızın harikulade güzelliğini şöyle anlatıyor:
أ درج صدفيح غ اْص اِ ً حِ هر ير اُ ي لِ يّسدد
ل أ ً اِ عرضد لأشوط را ةُ عثد الإل صر رّج هرعثد
O bir sedef incisine benzer ki sevinçle onu çıkaran dalgıç, onu görür görmez tehlil ve secde eder. Şayet bu kız ak saçlı bir râhibe görünse, ömrünü bekâr olarak ibadetle geçiren râhip (kızın güzelliğine hayran kalarak) Tanrıya ibadet eder (Allah‟a secde eder).13
5 Isfehanî, Müfredat, s. 421.
6 Hatiboğlu, M.Said, Batıdaki Hadis Çalışmaları Üzerine, (Tebliğ), Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu, İzmir, 1985, s.81-94.
7 İbn Habib, Kitabu’l-Muhabber, Beyrut, trs, s.171-172; Müslim, IV, 1920.
8 İbn Sa‟d, Muhammed, Tabakatü’l-Kübra, Beyrut, 1960, IV, 220.
9 Enfâl, 8/35.
10 Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, trs, IV, 2400.
11 Vâhidî, Ebu‟l-Hasan Ali, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’an, (thk. Seyyid Ahmed Sakar), Riyad, 1438, s.233.
12 İbn Kesir, Tefsir, II, 308.
13 Nâbiğa ez-Zübyânî, Divan, (Tahkik ve Şerh: Kerem el-Bustânî), Dâru Sâdır, Beyrut, s.40, beyt:2, s.71, beyt 6.
3
“Kur‟an‟dan önceki literatürde kullanılan salât kelimesi, esas itibariyle “birine iyilikler dilemek” demektir. Fakat bu kelime, câhiliyye devrinde Kur‟an‟ın namaz düşüncesine yakın bir anlamda da kullanılmıştır. Cahiliye devri şairlerinden olan Antera, İran İmparatoru Enûşirvân‟ı övmek için şöyle diyor:
ذّصل حً هي ول فح هل نْ الأرض ل اِ إهام
“O, yeryüzünde imam olduğu sürece, bütün yeryüzü kralları, dünyanın her yanından ona doğru namaz kılarlar (yani ona doğru döner ona uyarlar).”14 Bu şiirde “imam” kelimesinin kullanılması ilginçtir. Kıble, namazda durulacak yöndür. Aynı şâir, kıble kelimesini de yine bu imparator için kullanmıştır: يا لثلح المصاد يا ذاج العلٔ
“Ey bütün insanların gözleri kendisine çevrilmiş kimse, ey yüksek tâcı olan zât!”15 Burada maddî olan salât, ruh bakımından İslamın “salât”ından başkadır ama şeklî yapı aynıdır. Aradaki tek fark, kıble‟nin, Ka‟be yerine İran imparatoru oluşudur.”16
Bütün bunlar, Kureyş‟in İslamdan önce salât adında bir ibadetlerinin bulunduğunu ve bu ibadetlerinde Kâbe‟ye doğru yöneldiklerini, fakat kıldıkları namazın bir hudû‟ ve huşû‟ namazı olmaktan çıkıp bir çeşit eğlence ve oyun haline geldiğini göstermektedir.
Cahiliye devri Arapları tarafından namazın bilindiği, hatta onların, ölüye de namaz kıldıkları rivayet edilir. Ölüyü bir yere uzatırlar sonra velisi başında durup onun iyiliklerini, güzel işlerini anar Allah‟ın rahmeti üzerine olsun der ve sonra da defnederlerdi.17 Bu işe de “as-Salâh” (namaz) derlerdi. İslam bu namaza ve benzeri dinî geleneklere “da‟vâ‟l-câhiliyyeh” (câhiliyye duası) demiştir.18 Bu namaz, İslamdaki cenâze namazından farklı olsa bile, yine de namazdır.
Yine Cahiliye döneminde Ka‟b b.Lüey, Kureyşlileri cuma günü toplayıp, içinde bir de hutbe kısmı bulunan haftalık bir ibadet yaparlardı. Bu güne cuma, maruzat (açıklama), “Yevmü‟l-Arûbe” (Araplık Günü) denilmekteydi.19
Netice olarak diyebiliriz ki, İslamdan önce cahiliye döneminde Araplarda namaz diye bir ibadet vardı. Ancak müşriklerin kıldığı namaz, ruhtan yoksun, huzur ve edepten uzak, düzensiz bir ibadet şekli idi. Ve onlar, bu ibadeti sırf Allah için değil, Allah ile beraber O‟nun ortakları, kızları kabul ettikleri melekler için yaparlardı. İşte İslamda ibadet sırf Allah‟a yöneltilmiş ve tevhide aykırı olan her şey ibadetten arındırılmıştır.
2. Mekke Toplumunda/Araplarda Oruç:
Türkçede oruç, Arapçada ise savm kelimesi; “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” anlamında kullanılır.20
Fıkıh terimi olarak ise, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, bir amaç uğruna ve bilinçli olarak, yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir.21
Cahiliye döneminde Kureyşliler “Recebü‟l-Esam” ve “Şehr-i Mudar” dedikleri ve içinde putları ziyaret edip, “Atire” kurbanı kestikleri Recep ayında oruç tutarlardı.22 Yine bu dönemde Kureyş‟in işledikleri bir günaha keffaret olmak üzere veya kıtlık tehlikesine karşı şükran borcunu ödemek için oruç tuttukları nakledilmektedir.23 Dr. Cevad Ali‟nin “Tarihü’l-Arab Kable’l-İslam” adlı kitabında naklettikleri de bu görüşü doğrulamaktadır: “Oruç, eski dinlerde dinî geleneklerdendi. Rivayete göre Kureyşliler, Aşure günü oruç tutarlardı. Bu günde tören düzenleyerek, bayram ilan ederlerdi ve Kâbe‟ye yeni örtüsünü giydirirlerdi. Böyle yapmalarının sebebini ise şöyle açıklarlardı: Kureyşliler cahiliye döneminde büyük bir günah işlemişler, bu günaha keffaret olarak Aşure günü oruç tutmaya başlamışlar, daha sonra günahlarının affedilmesinden dolayı -Allah‟a şükür olarak- oruç tutmuşlardır. İslamdan önce oruç hakkında varid olan haberler gerçekten çok azdır. Cahiliye şiirinde de bu hususta bir şey varid olmamıştır. Aşure günü orucu hakkında varid olan haberlere göre ise bu sadece Kureyş‟e aitti, bütün kabileler arasında yaygın bir ibadet değildi. Bundan dolayı bazı müsteşrikler Kureyş‟in bu orucu Yahudi ve Hıristiyanlardan aldıklarını ileri sürmüşlerdir.”24
Kaynaklarımızda, cahiliye döneminde hem Kureyş‟in, hem de Hz. Peygamberin Aşure günü oruç tuttuklarından bahsedilmektedir.25
Cahiliye devrinde görülen bir oruç çeşidi de “Sükût Orucu”dur. Cahiliye Arapları bir gün boyunca hiç konuşmazlar ve bunu bir ibadet sayarlardı. Hz. Peygamber: “Bir gün, bir geceye kadar sükût etmek yoktur.”
14 Divan, s.164, beyt 16.
15 Divan, s.171, beyt 8.
16 İzutsu, Toshihiko, God and Man in The Qur’an, Tokyo 1964, s.148-150.
17 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, Bağdat, 1993, VI, 338.
18 Kastallanî, İrşâdu’s-Sârî li şerhi Sahîhi’l-Buhârî, s.406; Cevad Ali, Tarihu’s-Salati fi’l-İslam, Bağdat, trs., s.11.
19 Ateş, A.O, age., s.37-38.
20 İbn Manzur, age., II, 496.
21 el-Meydanî, Abdulgani el-Ganimi, e-Lübab fi Şerhi’l-Kitab, Beyrut, 1980, I, 162; eş-Şirbini, el-Hatib, Muğni’l-Muhtaç, Mısır, trs, I, 420.
22 Suyûtî, age., III, 235; Olgun, age., s.102.
23 Olgun, age., s.102; Cilacı, Osman, İlâhî Dinlerde Oruç, Hac ve Kurban, İzmir, 1980, s.28.
24 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 339-340.
25 Buharî, Savm, 1; Müslim, Sıyam, 19.
4
buyurarak bu âdeti yasaklamıştır.26 Buhârî‟nin kaydettiğine göre, Hz. Ebu Bekir de, Zeynep adlı bir kadının sükût orucu tuttuğunu görmüş ve “Bu iş cahiliye fiillerindendir.” diyerek kendisini uyarmıştır.27
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, İslam öncesi Mekke toplumunda Arapların oruç diye bir ibadeti bildikleri; gerek Recep ayında gerekse aşure gününde; ya da kefaret ve şükran maksadıyla herhangi bir günde oruç tuttukları bilinmektedir.
3. Mekke Toplumunda/Araplarda Zekât:
Zekât kelimesi, sözlükte; “artmak, çoğalmak, bereket, temiz olmak, iyi, düzgün, uygun ve verimli olmak” gibi anlamlara gelmektedir.28
Zekât, ıstılahi olarak ise; Allah‟ın, belirli yerlere sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan kişilerin mallarından belli bir payın alınması işlemini ifade eder.29
Hiçbir din hiçbir sistem yoktur ki kendi müntesiplerine yardımlaşma ve dayanışmayı emretmesin. Nitekim bütün ilahi dinlerde zekât emrinin olduğunu görmekteyiz.
İslam öncesi Arap toplumunda cömertlik çok övülen ve takdir edilen bir vasıftı. İslamdan önce Kureyş‟te sadaka çok yaygındı. Zira İslamdan önce sadaka vermek ve cömertlik en belirgin özelliklerindendi. Cesurluk ve cömertlik, cahili Arap toplumunun en bariz sıfatlarındandı. Hatemü‟t-Tâî, Araplarda cömertliğiyle en meşhur kişi idi. Nitekim bu şahıs, cömertlikte darb-ı meseldi; yani cömertlik denilince akla ilk o gelirdi.
Hatemü‟t-Tâî‟ye bir gün: “Ey Hatem! Cömertlikte seni geçen hiçbir kişi oldu mu?” diye sorarlar. Hatemü‟t-Tâî: “Evet yetim bir genç hatırlıyorum. Ben onun yanına uğramıştım, on tane koyunu vardı. Onlardan bir koyunu kesti, yüzdü, pişirdi ve bana ikram etti. Bana ikram ettiği yemekte hayvanın beyni de vardı. Ben, “bu çok güzelmiş” dedim. Kalktı, gitti ve hayvanları teker teker kesti ve beyinlerini pişirip getirdi ve bana ikram etti.
Ben ayrılmak için izin isteyip dışarı çıktığımda onun sahip olduğu bütün hayvanları kesmiş olduğunu gördüm. Niçin böyle yaptın diye kendisine sorduğumda: “Subhanallah! Bir misafirim olarak senin bir şey hoşuna gidecek ve ben ona sahip olacağım da cimrilik edip onu sana ikram etmeyeceğim. Böyle şey olamaz. Araplar bunu çirkin sayarlar.” dedi.
Ey Hatem! Onun bu iyiliğine karşı sen ona ne yaptın diye sorulduğunda, Hatem: “300 deve, 500 koyun hediye ettim.” demiştir.
O halde sen ondan daha cömertsin denildiğinde; “Hayır, hayır o benden daha cömertti. Çünkü o sahip olduğu bütün koyunları kesip bana ikram etti. Ben ise sahip olduklarımdan çok azını ona hediye ettim.” demiştir.30
Cahiliye döneminde cömertliğiyle meşhur olanlardan biri de Abdullah b.Cüd‟ân‟dır. Nitekim onun büyük bir kazanı vardı, her yolcu devesinin üzerinde gelip onun o yemek kazanından yerdi.
Kur‟an-ı Kerim, ilk muhatabı olan Arapların anlayacakları dil ve üslup ile inmiştir. Kur‟an‟da kullanılan kelimeler ve terimler, Hz. Peygamber (s.a.v) devrindeki insanların anladıkları kelimelerdi. Kur‟an‟da zekât verenlerden övgü ile söz edildiğine göre demek ki Araplar, zekâtın ne anlama geldiğini biliyorlardı. Bundan şu sonuca varıyoruz ki; Araplar, malın belli bir miktarını fakirlere vermek biçimindeki sadakaya zekât diyorlar ve bunu yapanların ruhen temizleneceğine inanıyorlardı. Bu onlarda namaz, hac gibi köklü dinî geleneklerdendi. Kur‟an, Arapların güzel geleneklerini kaldırmayıp, bilakis emredip yaşatmış, kötü geleneklerini yasaklayıp kaldırmıştır.
İşte Araplarda uygulanan güzel geleneklerden biri de zekâttı. Bu husus toplumda bilindiği için Kur‟an, zekâtı emrederken tanımlamamıştır. “Malın belli bir payı” tabiriyle, toplumdaki uygulamaya işaret etmiştir. Daha sonra İslam toplumu gelişip İslam devleti kurulunca Peygamber aleyhisselam, Mekke devrinin ilk yıllarında Kur‟an‟ın emriyle de desteklenip farz haline getirilen zekât geleneğini detaylandırmış, hangi tür maldan ne kadar zekât verileceğini açıklamıştır.31
Netice olarak diyebiliriz ki, zekât, namaz, oruç ve hac gibi Mekke toplumunda bilinen bir ibadet şekliydi. Ancak Mekke toplumundaki zengin insanlar/Mekke müşrikleri, servetlerini kendilerinin kazandıklarını iddia etmekteydiler. Bu nedenle, servetin bütünüyle ve gerçek anlamda kendilerine ait olduğunu ve istedikleri tarzda harcayabileceklerini düşünüyorlardı. Mala ve dünya metaına olan düşkünlüklerinden dolayı sahip oldukları mal ve imkânlardan fakir ve muhtaç insanlara yedirip içirmeyi ve yardımı terk ediyorlardı. Bundan dolayı Mekke döneminde inen ayetlerde Allah tarafından yerilmiş ve bu yaptıklarının yanlış olduğu açıkça ifade edilmiştir.
26 Ebû Dâvud, Vasâya, 26.
27 Buhârî, Menakıbu‟l-Ensâr, 26; Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam. VI, 342-343.
28 Zemahşerî, Mahmûd b. Ömer, Esâsu’l-Belâgâ, Dâru Sâdır, Beyrut 1992, s. 273; İbn Manzûr, Cemâluddîn Muhammed b. Mukerrem, Lisanu’l-Arab, Dâru Sâdır, Beyrut 1968, XIV, 358-359; Zebîdî, Muhammed Murtadâ, Tâcu’l-‘Arûs, Dâru Libya, Bingazi 1966, X, 164-165.
29 Isfehânî, Müfredat, s. 381.
30 İbn Manzur, el-Afriki el-Mısrî, Muhtasaru Tarihi Dimeşk, II, 310.
31 Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988, X, 135.
5
İşte o ayetlerden bazıları şu şekildedir: “Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.”32, “Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.”33, “O, yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.”34
İşte Kur‟an, o toplumda bilinen fakat terk edilen zekâtı sistemli bir şekilde yeniden düzenlemiş ve inananlara asla ihmal edilmemesi gereken bir farz olarak emretmiştir.35
4. Mekke Toplumunda/Araplarda Hac:
Hac sözlükte; “kastetmek, yönelmek” anlamına gelen bir kelimedir. Terim olarak ise; Belli bir yeri, belli bir zamanda ve belli bir takım fiillerle ziyaret etmektir.36
Kaynaklarımızın verdiği bilgilerden, Hz. İbrahim devrinden kalan hac ibadetinin, câhiliyye devrinde de devam ettiğini anlamaktayız. Cahiliye devrinde hac yapılan aya, “Zi‟l-Hicce” veya “şehru‟l-hac” diye isim verirlerdi. Hacı, hac yaptığı süre boyunca konuşmaz, sadece dua etmek, ilahlara hitap etmekle ve haccının kabul edilmesi için tevessülde bulunmakla geçirirdi.37
Bazı müsteşrikler cahiliye döneminde haccedilen yerlerin farklı farklı olduğunu söylemektedirler. Sadece Mekke değil diğer ilahların olduğu evlerin ve yerlerin de cahiliye devrinde hac yerleri olduğunu iddia etmektedirler. İnsanlar oraları ziyaret ediyorlar, orada bulunun putlar için kurbanlar kesiyorlar, etrafında tavaf ediyorlar, putlarının adını anarak telbiye getiriyorlardı.38
Cahiliye devrindeki mevcut haccın, ihram, telbiye, vakfe, tavaf, sa‟y, cemrelerin taşlanması, kurban kesilmesi gibi uygulamaları ihtiva ettiğini bilmekteyiz. Cahiliye devrinde, hacla ilgili olan bu uygulamaları şöyle sıralayabiliriz:
4.1. İhrama Girme
Cahiliye devrinde de ihrama girme uygulamasının mevcut olduğunu görmekteyiz. Kaynaklarımız, cahiliye devri halkının putlar için ihrama girdiklerini haber vermektedir. Nitekim cahiliye devrinde Medineli bazı kimseler, Menât putu için telbiye ederek ihrama girmekteydiler.39 Yine cahiliye devrinde bazı kimselerin, Müşellel mevkiindeki Menât putu için ihrama girdikleri nakledilmektedir.40 Ayrıca cahiliye devrinde Medinelilerin, deniz tarafında bulunan İsâf ve Nâile adlı iki put için ihrama girdikleri bilinmektedir.41
İslam, Allah‟tan başkası için ihrama girmeyi, telbiye etmeyi yasaklamıştır. Bunlar, tevhid prensiplerine aykırı şirk görüntüleridir.
Müşrik Arapların ihramdayken hayvan eti ve yağ yemeyerek perhiz yaptıkları kaydedilmektedir. Cahiliye devri halkının muhtemel olarak Hıristiyanlardan aldıkları bu âdeti, İslam ortadan kaldırmıştır.42 İslam, yağ yeme konusunda bir yasak getirmemiş, ihramlı kimsenin avlanmamak şartıyla, başkasının avladığı hayvanın etinden yemesine izin vermiştir. Buna göre, ihramlı kimseye av için yardım etmemek, ava işaret etmemek şartıyla, kendisi için avlanılmamış olduğu takdirde, av hayvanının etini yiyebilir. Diğer etler için ise, herhangi bir yasak konulmamış,43 deniz avı da helal kılınmıştır.44
Müşrik Araplar ihrama girmeyi, bir takım lüzumsuz ilavelerle zorlaştırmışlardı. İhrama girdikleri zaman gölgede oturmazlardı. Eve yahut çadıra girmeleri gerektiğinde, evin arka duvarını delmek yahut evin üstünden atlamak suretiyle girerlerdi. Bu manasız hareketi iyilik sayarlardı.45 Berâ (r.a)‟ın bildirdiğine göre, Medineliler hac yaptıktan sonra, dönüşlerinde evlerine kapılarından girmezler, evlerinin arkalarından girerlerdi. Ensâr‟dan bir kimse, hacdan dönünce, evine kapısından girmiş ve şiddetle ayıplanmıştı.46
Cahiliye devrinde, Hums‟tan olmayan Araplar bu şekilde hareket ederken, Kureyş tam aksine bir tutum içindeydi. Câbir (r.a)‟ın naklettiğine göre, Kureyş ve Harem halkı ihramlı iken evlerine kapılarından girip çıkarlardı. Fakat Ensâr ile Ehl-i Meder ve Ehl-i Veber (köylüler ve çadırda yaşayanlar) ihramlı iken evlerine ve çadırlarına kapıdan girmezlerdi. Bunlar, evlerinin arkalarına açtıkları bir delikten girerler veya kurdukları bir
32 Fecr, 89/19-20.
33 Fecr, 89/18.
34 Hakka, 69/34; Maun, 107/3.
35 Bkz., Bakara, 2/43, 83, 110, 277; Nisa, 4/77; Tevbe, 9/5, 11; Hac, 22/41, 78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20.
36 İbn Manzur, age., I, 569; Ateş, age., I, 339; el-Mevdûdî, Ebu‟l-A‟la, el-Esâs fi’t-Tefsir, I, 457; Soysaldı, Mehmet, Kur’an ve Sünnet Işığında İbadet Tarihi, Ankara, 1997, s. 213-216.
37 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 348.
38 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 351.
39 Buhârî, Umre, 10; Müslim, Hac, 260.
40 Müslim, Hac,261.
41 Müslim, Hac, 259.
42 A‟râf, 7/32; Olgun, Tahir (Mevlevî), Müslümanlıkta İbadet Tarihi, İstanbul, 1963, s.179.
43 Mâide, 5/95; Ebû Dâvûd, II, 427-428; İbn Mâce, II, 1033.
44 Mâide, 5/96.
45 Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1979, I,685; Olgun, age., s.179.
46 Buhârî, Umre, 18.
6
merdivenden inerçıkarlardı. Çadır halkı ise, çadırlarının arkasından girip çıkarlardı.47
Ezrakî, cahiliye devrinde Hums‟a mensup olanların da, ihramlı iken evlere kapılarından girmediklerini zikretmektedir.48
Sonuç olarak, cahiliye devrinde halktan bir kısmının ihramlı iken evlere kapılarından girdiğini söyleyebiliriz. İslam, bu uygulamayı reddetmiştir. Kur‟an-ı Kerim, evlere arkadan girmenin iyilik sayılmadığını bildirerek, evlere kapılarından girilmesini emretmiştir.49
4.2. İhramdan Çıkma
Cahiliye devrinde, haccedenlerin ihramdan çıkmak için tıraş olduklarını görmekteyiz. Cahiliye devrinde Medineliler, İsâf ve Nâile adlı putlar için telbiye ederek ihrama girerler, Safâ ve Merve arasında sa‟y yapar, sonra tıraş olurlardı.50 Yine cahiliye devrinde Evs ve Hazreç kabileleriyle, diğer Arapların dinine uyanlar haccederler, vakfelerde herkesle beraber dururlar, fakat başlarını tıraş etmezlerdi. Bunlar tavafı bitirdikten sonra Menât‟a gelirler, başlarını bu putun yanında tıraş ederlerdi. Bu son hareket olmaksızın, haclarını tamam saymazlardı.51
İslam, ihramlı iken tıraş olmayı yasaklamış ve bunu keffareti gerektirecek bir davranış saymıştır.52 Hz. Peygamber de, ihramdan çıkmak için saçların kesilerek kısaltılmasını emretmiştir.53
Kaynaklarımızın bildirdiğine göre, câhiliyye devrinde de, Kâ‟be özel bir kıyafetle tavaf edilir; Mekkeliler özel bir kıyafet satarlar, bu kıyafeti satın alamayanlar çıplak tavaf ederlerdi. Bu hususa hem Kur‟an-ı Kerim, hem de hadisler işaret etmektedir.54 Bunun, Hz. İbrahim‟in koymuş olduğu ihram kıyafetinin zamanla dejenere olmuş bir şekli olduğu açıktır.
İslam ise ihram kıyafetini tasvib ve tashih etmiştir. İslama göre hacceden bir kimse mikat yerine geldiği zaman belirlenen ihram kıyafetini giyer.55
4.3. Telbiye
Bazı kaynaklarda bildirildiğine göre, Hz. İbrahim ve hacceden diğer peygamberler tarafından telbiye getirilmiştir. Buna göre Allah, Hz. İbrahim‟e insanları hacca çağırmasını emretmiş, Hz. İbrahim: “Nasıl çağıracağım ya Rab!?” demiş, Cenab-ı Hak da: “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk de!” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Yemen, Şam ve diğer yönlere dönerek, insanları hacca çağırmış ve bu ilk telbiye olmuştur.56 Yine bildirildiğine göre, Hz. Mûsâ da لثيه أ اً عثدن لثيه لثيه “Lebbeyk ene abdüke lebbeyke lebbeyk” şeklinde telbiye getirmiştir.57 Hz. Yunus ise, لثيه يا فراج الىرب لثيه “Lebbeyk ya firace‟l-kerbi lebbeyk” şeklinde telbiye getirmiştir.58 Ezrakî (Ö.244) Hz.İsâ‟nın da: لثيه أ اً عثدن اتي أهره ت دٌ عثيدن “Lebbeyk ene abdüke ibnü emetike bintü abidike” diye telbiye getirdiğini kaydetmektedir.59
Telbiye, cahiliye devrinde de mevcut bir uygulamaydı. Kaynaklarımız, câhiliyye devrinde çeşitli kabilelerin getirdiği telbiyeleri kaydetmektedir. Yakubi‟nin naklettiğine göre cahiliye devrinde Araplar Beytü‟l-Haram‟ı haccetmek istedikleri zaman her kabile kendi putunun yanında durur, orada namaz kılar ve Mekke‟ye gelinceye kadar telbiye getirirlerdi. Her kabilenin kendine has telbiyesi mevcuttu.60 Nakledildiğine göre, Kureyş‟in telbiyesi şöyleydi:
لثيه الل نِ لثيه لثيه لا شريه له إلا شريه له ذوله هّا هله
“Buyur, Allahım buyur! Buyur, Senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır, Sen ona ve onun sahip olduklarına hükmedersin.” Bunlar, telbiye ederek Allah‟ı birliyorlar, ilâhlarını da yanına katıyorlardı, fakat sahipliğini yine O‟nun eline veriyorlardı...”61
Hz. Peygamber‟in ise, cahiliye devri Araplarının bu telbiyelerine kızdığı nakledilmektedir. İbn Abbas (r.a)‟tan nakledildiğine göre, müşrikler telbiye ederek, لثيه لا شريه له “lebbeyke la şerike leke” derlerdi. Onlar bu cümleyi söyleyince Hz. Peygamber: “Size yazıklar olsun. Bu kadarı yeter, artık gerisini söylemeyin” derdi. Müşrikler ise: إلا شريىا له ذولى هّا هله “İlla şeriken huve leke temlikuhu vema melek” “Ancak, Senin için bir
47 Aynî, Bedrüddîn Ebu Muhammed Mahmud b.Ahmed, Umdedü’l-Kârî Li Şerhi Sahîhi’l-Buharî, Beyrut trs, X, 136; Miras, Kâmil, Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara 1976, VI, 191.
48 Ezrakî, age., I, 181.
49 Bakara, 2/189.
50 Müslim, Hac, 259.
51 İbn Kelbî, age., s.10.
52 Buhârî, Muhsar, 7; Müslim, Hac, 80.
53 Müslim, Hac, 143.
54 A‟râf, 7/31; Buhârî, Hac,91; Müslim, Hac, 152.
55 Cezerî, Abdurrahman, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erba’a, Mısır, trs, I, 641, 642.
56 İbn İshâk, Sire, s.72,73; Taberî, Târih, I, 261.
57 Ezrakî, age., I, 73.
58 Ezrakî, age., I, 73.
59 Ezrakî, age., I, 73.
60 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 376.
61 İbn Kelbî, age., s.6; İbn Habîb, Ebu Ca‟fer Muhammed, Kitabü’l-Muhabber, Beyrut, trs, s.311.
7
ortak vardır, o ve onun mâlik oldukları da Senindir.” derler ve bunu Kâ‟be‟yi tavaf ederken söylerlerdi.62 Bu şekildeki telbiyeyi, Kureyş, Kinâne ve Huzaa‟lıların yaptığı nakledilmektedir.63
Netice olarak diyebiliriz ki, telbiye cahiliye devrinde de mevcut idi ancak telbiyenin içine şirk ifade eden lafızlar karıştırılıp, o şekilde söylenmekteydi.
İslam, hac esnasında telbiye edilmesini kabul etmiştir. Ancak, telbiyenin içine şirk ifade eden kelime ve lafızların ilave edilmesini şiddetle yasaklamıştır. İslam, telbiyeyi küfür ve şirk ifadelerinden ayıklayarak, tevhid esaslarına uygun hale getirmiş ve o şekilde kabul etmiştir. Yukarıda Hz. Peygamber‟in müşriklerin telbiyelerinden hoşlanmadığı ve onların Allah‟a şirk koşmaları karşısında onlara, “yazıklar olsun” dediği kaydedilmiştir.64 Kaynaklarımız, Hz. Peygamber‟in Zü‟l-Huleyfe mescidinin yanında devesinin üzerinde şöyle telbiye ettiğini nakletmektedir:
لثيه الل نِ لثيه لثيه لا شريه له لثيه إى الحود اّل عٌوح له اّلوله لا شريه له
“Ey Allahım! Senin dâ‟vetine uydum. Her emrine âmâdeyim. Senin hiç bir ortağın yoktur. Hamd Sanadır. Nimet Senindir, mülk de Senindir, Senin hiç bir ortağın yoktur.”65
Draz, cahiliye devrinde, müşriklerin hac esnasında yaptıkları dualarda, Allah‟a şirk koşmaları vs. hususların, müşriklerce benimsenen sâbiî inanç ve amellerinden olduğunu kaydetmektedir.66
4.4. Vakfe
Haccın rükünlerinden olan vakfenin, Hz. İbrahim‟den kalan bir uygulama olarak, câhiliyye döneminde de devam ettiğini görmekteyiz.67 Wensinck ise, İslamdaki vakfenin kaynağını Yahudilikte aramakta ve şöyle demektedir: “Bu keyfiyet, İslamdan önceki telakkinin bir bakiyesi olarak alınmadıkça anlaşılamaz. Houtsma vukufu, Benî İsrâil‟in Tûr-u Sinâ‟da konaklamalarına benzetir. İsrâilliler bu âyine her türlü cinsî münasebetlerden imsâk (Huruç 29/15) etmek ve libaslarını yıkamak (Huruç 29/10,14) suretiyle hazırlanırlardı. Allah‟a tazimlerini bu surette arz ederlerdi. Müslümanlar da aynı surette cinsî münasebetlerden imsâk ederler, ihram giyerler ve mübarek bir dağın eteğinde ulûhiyet önünde dururlar...”68
Vakfeyi, İslamdan önceki telakkinin bir bakiyesi olarak almakta herhangi bir mahzur yoktur. Ancak Houtsma ve benzeri yazarların düşündüğü şekilde, İsrail oğullarının Sina Dağı‟nda beklemelerini, vakfenin kaynağı olarak almak hatalıdır. Bu fikre delil olarak gösterilen Huruç XIX,10,14-15‟te, İslamdaki vakfeye benzer bir durum yoktur. Çünkü mezkûr yerlerde Hz. Mûsâ‟nın Mısır‟dan çıkışta kavmi ile beraberken, Sina Dağı‟na çıkıp Allah‟tan buyruklarını alması ve Allah‟ın, İsrail oğullarına tecelli etmesi anlatılıyor. İsrail oğulları bu hadiseye, temizlenmek, temiz elbise giymek ve kadınlardan uzak durmak suretiyle hazırlanmışlar, Hz. Mûsâ‟nın Allah‟tan emir alıp kendilerine getirmesini beklemişlerdir. Bu olay, Yahudilerde bir ibadet olarak telakkî edilmemiş, sadece tarihi, geçici ve bir defaya mahsus olmak üzere kalmıştır. Hz. Mûsâ devrinde veya daha sonra, bir daha vakfe yapıldığına rastlanılmamıştır. Hâlbuki ibadetin devamlılık arz etmesi gerekir. Nitekim İslamdaki veya cahiliye devrindeki vakfe devamlılık arz etmiş, bir yıla veya bir defaya mahsus olmamıştır. Ayrıca Tevrat, bu olayda Hz. Mûsâ ve Hârun‟un dağa çıkmasına izin verildiğini, İsrail oğulları ile kâhinlerin dağa çıkmasına izin verildiğini kaydetmektedir.69 Hâlbuki vakfe için ayrılan Arafat Dağı‟na, her Müslüman çıkıp vakfe yapmakla mükelleftir. Bu hususta Osman Cilacı da: “Bazı müsteşrikler bu vakfeyi, Benî İsrâil‟in Sinâ Dağı‟ndaki konaklamasına benzetirler, fakat bu doğru değildir. Yahudilerin bu beklemeye, cinsî münasebetten çekinmek (Huruç 19/15), elbiselerini yıkamak (Huruç 19/10,14) suretiyle hazırlanmak keyfiyeti ile haccın bir ilgisi yoktur.”70 demektedir.
4.5. Cahiliye Devrinde Hums Uygulaması
Cahiliye devrinde Hums denilen Kinâne, Huzaâ ve Kureyş kabileleri, Harem‟den dışarı çıkmazlar, Müzdelife‟den ileriye gitmezler ve “Biz Harem halkıyız, Harem‟den dışarı çıkmayız” derlerdi.71 Hums‟a mensup olan kimseler, vakfe için Arafat‟a çıkmayarak Müzdelife‟de vakfe yaparlar, buna gerekçe olarak da; “Biz Hz. İbrahim‟in evladıyız, Kâ‟be‟nin sahibiyiz, Mekkeliyiz, Arap kabilelerinin hiçbirinin ferdleri bizim şeref ve asaletimize sahip değillerdir. Bundan sonra, hiçbir şeye ta‟zim etmeyip, bütün hürmetimizi, Harem dâhiline hasretmeliyiz. Arafat‟ta halk ile vakfe yapmak bizim kadrimizi düşürüyor” fikrini ileri sürerlerdi.72 Böylece Kureyş, Hz. İbrahim‟den beri devam eden Arafat vakfesini tahrif etmişti.73 İbn İshâk (ö.151), Hums uygulamasının
62 İbn İshâk, Sîre, s.100; Kutrub, Kitabu’l-Ezmine, (thk. Muharrem Çelebi), Neşredilmiş Doçentlik Tezi, Erzurum, 1981, s.45; Müslim, Hac, 22.
63 İbn İshâk, age., s.100.
64 İbn İshâk, Sîre, s.100; Kutrub, age., s.45.
65 Buhârî, Hac,26; Müslim, Hac,20,21; Mâlik, Muvatta, I,331.
66 Draz, Abdullah, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, (trc. Salih Akdemir), Ankara, 1983, s.136.
67 İbn İshâk, age., s.79, 80; İbn Habib, age., s.319; Taberî, Tarih, I, 262.
68 Wensinck, “Hac Maddesi”, İslâm Ans., V, 1, 16.
69 Tevrat, çıkış, 19/23-24.
70 Cilacı, Osman, İlâhî Dinlerde Oruç, Hac ve Kurban, İzmir, 1980, s.86.
71 İbn İshâk, Sîre, s.100; İbn Habib, age., s.319.
72 İbn İshâk, age., s.80; İbn Hişâm, Sire, I.211-212; Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI, 56.
73 Miras, age., XI, 56.
8
Fil senesi sıralarında ihdâs edilmiş bid‟atlardan olduğunu söylemektedir.74 Yine konumuzla ilgili olarak Hz. Aişe, “Kureyş‟in ve Kureyş‟in dinini benimseyen müşriklerin Müzdelife‟de vakfe yaptıklarını, bunların Hums diye isimlendirdiklerini, bunlardan olmayan Arap hacılarının ise, Arafat‟ta vakfe yaptıklarını” haber vermektedir.75 İbn İshâk da, Mudar‟dan olan Necid halkının Arafat‟ta vakfe yaptığını kaydetmektedir.76
Hz. Peygamber ise, kendisi Hums‟a mensup olmasına rağmen daha önceleri de Hums uygulamasını tasvip etmemiş ve vakfesini Arafat‟ta yapmıştır.77 Makrizî‟nin (ö.845) kaydettiğine göre Hz. Peygamber: “Ben peygamberlikten önce de, onlara muhalif olarak Arafat‟ta vakfe yapıyordum, Kureyş‟in hepsi ise Cem‟de (Müzdelife) dururdu. Onlardan sadece Şeybe b. Rebi‟a Arafat‟ta vakfe yapardı.”78 buyurmuştur. Daha sonraları Kureyş, Hz. Peygamber‟in veda haccında Müzdelife‟de kalıp orada vakfe yapacağını, Meş‟ari‟l-Haram‟dan daha ileriye geçmeyeceğini zannetmişti. Fakat Hz. Peygamber, Müzdelife‟yi geçip Arafat‟a varmış, orada vakfe yapmıştı.79
Sonuç olarak, İslam gelince Hums uygulaması kaldırılmış, Allah, Hz. Peygamber‟e Arafat‟a çıkmasını ve orada vakfe yapıp dönmesini emretmiştir.80 Böylece Kureyş ve Hums‟a mensup diğer kabilelerin Müzdelife‟de kalıp, Arafat‟ta vakfe yapmaları reddedilmiştir.81 Hums uygulamaları, Mekke‟de oturan cahiliye devri Araplarının, iktisâdî ve siyâsî menfaatleri için Hz. İbrahim‟in dinini nasıl tahrif ettiklerini gösteren güzel bir örnektir. Tâhir Olgun, bu konu ile ilgili şöyle demektedir: “Kureyş, Kinâne, Huzaâ ile onlara tâbî olanlar güya din işlerinde hamâset gösterdikleri için Hums lakabını aldılar. “el-Hums”, “ahmes”„in çoğuludur ki, “salâbetli” anlamına gelir Kureyş, Kinâne, Huzaâ, Cedîle ve onlara tâbî olanlar din işlerinde mutaassıp oldukları veya Hamsâ‟ya, yani Kâ‟be‟ye mülteci oldukları için bu lakabla anıldılar. Siyaha çalan beyaz taşlarla yapılmış binaya Hamsâ denir ki, Kâ‟be‟ye de Hamsâ denilmesi bundandır. Hums lakabını almış olanların dini salâbetleri içinde, dünyevî bazı menfaatler bulunmakta idi. İndî bazı hareketlere halkı mecbur tutmakla kendilerini onlara saydırmak ve kabileler arasında hususî ehemmiyet kazanmak istiyorlardı. İşin iç yüzünde hacıların alışverişinden edilecek istifade vardı, bir de bazı kayıtlardan kendilerini istisna ediyorlardı.”82
4.6. İfâza (Arafat’tan Dönüş)
İfaza Arafat‟tan Müzdelife‟ye olmaktadır. Müzdelife Arafat ile Mina yolunun tam ortasında bulunan bir yerdir. Kur‟an‟da el-Meşari‟l-Haram olarak nitelendirilmiştir.83 Makrizî‟nin kaydettiğine göre, câhiliyye devri halkı Arafat‟tan, güneş dağın tam tepesinde, insanların başında sarıkların durduğu gibi durduğu zaman dönerlerdi. Kureyş, Hz. Peygamber de böyle yapacak zannetmişti. Peygamberimiz ise, dönüşünü güneş batıncaya kadar tehir etmişti. Daha sonra yatsı vaktinde, beraberinde Usâme b.Zeyd olduğu hâlde, Arafat‟tan Müzdelife‟ye yürümüştü.84 Hz. Peygamber, akşam ve yatsı namazlarını Müzdelife‟de cem ederek kılmış,85 ayrıca Müzdelife‟ye doğru koşmayı da menederek, yavaş yavaş ilerlemeyi emretmiştir. Böylece bir câhilî uygulaması da iptal edilmiştir.86
Wensinck, ifâza (dönüş) konusunda şunları ileri sürmüştür: “Snouck Hurgronje, ifâzada bir güneş âyini manası olduğunu farzeder. Houtsma ise, haccın aşağıda teşrih edilecek mahiyeti ile yaklaştırarak, ilk zamanlarda o merasimin batmakta bulunan güneşi takip mahiyetinde telakkî edildiğini söyler ve böylece Hurgronje‟nin fikrine sarih bir şekil verir...”87
Cahiliye devrinde, ifâza (dönüş) hadisesine güneşe tapanlardan da bazı uygulamaların alınıp katılması mümkün olabilir, ancak bu, Arafat‟tan dönüşün ve vakfenin tamamıyla güneşe tapma ayininden alındığı anlamına gelmez. Aksine Hz. İbrahim‟in dininin, bu konuda tahrif edildiğini gösterir. Çünkü Arafat‟ta vakfeyi yapan ve bunu haccın rükünlerinden biri olarak tayin eden Hz. İbrahim‟dir. Ayrıca, cahiliye devrinde, Arafat‟tan güneş tepe noktasında iken ifâza yapılmasının, güneş âyininden alındığı hususu delillere dayanmamakta, sadece bunu ileri süren müsteşriklerin tahminlerinden ibaret kalmaktadır.
Cahiliye devrinde, Mudar Oğullarına verilen vazifelerden birisi, hacılara Arafat‟tan inmek için izin vermekti. Bu vazife Gavs b.Mürr tarafından yerine getirilirdi. Bu zatın lakabı, Sûfe idi. Sûfe‟nin vazifesi daha sonra evladına geçmişti. Daha sonra Sûfe‟nin çocukları da Kâ‟be‟ye hizmet ve hacıları Arafat‟tan icâze ve ifâza etmişlerdir. Arafat‟ta vakfeden sonra Araplar: “Ey Sûfe! İzin ver de Arafat‟tan inelim” derlerdi. O zaman bunlardan biri kalkıp
74 İbn Hişâm, Sîre, I, 211; Miras, age., XI, 55.
75 İbn İshâk, age., s.76; Buhârî, Tefsîru‟l-Kur‟an, 35; Müslim, Hac, 151.
76 İbn İshâk, age., s.100.
77 İbn İshâk, age., s.76; İbn Hişâm, age., I,216; Buhârî, II, 175; Müslim, II, 894.
78 el-Makrizî, Takıyyüddin Ebu‟l-Abbas Ahmed b.Ali b.Abdilkâdir eş-Şafiî, İmtâ’u’l-Esmâ bima li’r-Rasuli mine’l-Ebnâ ve’l-Ahvâl, (yz) Süleymaniye/Amcazade Hüseyin Paşa, No.354-357, s.521, 522.
79 Müslim, Hac, 148.
80 Bakara, 2/199.
81 İbn İshâk, age., s.76; Buhârî, Tefsîru‟l-Kur‟an, 35; Müslim, Hac, 151.
82 Olgun, age., s.180, 181.
83 Bakara, 2/198.
84 Makrizî, age., s.524.
85 Müslim, Hac, 279, 281.
86 Müslim, Hac, 283.
87 Wensinck, “Hacc Mad”, İslâm Ans., V, 1, 16, 17.
9
izin verdiğini söyler ve
“أخيز خ دٌف ” “Ey Handef izin ver!” diye seslenir, o da izin verdikten sonra, bütün hacılara izin verildiğini bildirmek için bağırırdı.88
Cahiliye devrinde müşrikler güneş doğmadan evvel Müzdelife‟den hareket etmezlerdi. Yani cahiliye döneminde hacılar zilhicce ayının 10.gecesini Müzdelife‟de geçirirler. Güneşin doğma vaktinde oradan şeytan taşlamak ve kurban kesmek için Mina‟ya dönmeye başlarlardı.89 Hz. Ömer‟in bildirdiğine göre “ أشرق ثثير – ويوا
فًير ” “Ey Sebîr dağı aydınlan ki, biz de acele kurban kesmeye gidelim.” derlerdi. Hz. Peygamber ise, onlara muhalefet ederek, güneş doğmadan evvel ifaza yapmıştır.90 Makrizî, Peygamberimizin: “Kureyş, Hz. İbrahim‟in ahdine muhalefet etmiştir” buyurarak, yanında Fadl b.Abbas olduğu hâlde, güneş doğmadan evvel Müzdelife‟den Mina‟ya hareket ettiğini nakletmektedir.91
Wensinck, “İslamdan önceki zamanlarda Mina‟ya doğru ifazaya güneş görünür görünmez başlandığını, Hz. Peygamber‟in buna güneş doğmadan evvel başlanmasını emrettiğini, bunun da güneş âyinini ortadan kaldırmak için yapılmış bir teşebbüs olduğunu” ileri sürmektedir.92
Cahiliye devrinde Müzdelife‟de güneş doğuncaya kadar duran müşrikler, burada babalarını, dedelerini överek, onlarla övünerek vakit geçirirlerdi. Nakledildiğine göre, bu esnada bir adam dağın üstünde ayağa kalkar, “Ben filan oğlu filanım. Ben şöyle yaptım, babam da yedirir içirirdi, başkalarının borçlarını öder, diyetlerini üzerine alırdı. Dedem de böyle yapardı” der, diğer insanlara karşı övünürdü. Allah, onların bu âdetini reddederek, bu sırada Allah‟ı zikretmelerini emretmiş, babalarla övünmeyi yasaklamıştır.93 Mezkûr ayet nazil olduğu zaman Hz. Peygamber: “Ey insanlar! Allah sizden böbürlenmeyi ve babalarla övünmeyi kaldırmıştır. Biz Âdem‟in çocuklarıyız, Âdem ise topraktan yaratılmıştır.”94 buyurmuştur. Böylece Hz. Peygamber, Meş‟ari‟l-Haram‟da ecdadın yadedilmesi yerine, Allah‟ı zikir ve dua eylemiş, müşriklerin alışkanlığına muhalif olarak güneş doğmadan evvel hareket etmiştir.95
Wensinck: “Müzdelife‟nin ilâhının, fırtına tanrısı Kuzah olduğunu, mukaddes tepeye de Kuzah adı verilip, bir ateş yakıldığını, vukufun burada yapıldığını, bu duraklamanın da Tûr-i Sînâ‟da yapılan âyin ile büyük bir benzerliği olduğunu, çünkü orada olduğu gibi, burada da Yıldırım Tanrısı‟nın ateşler içinde tecelli ettiğini” ileri sürmektedir.96
İslamî haccın ve haccın Arafat‟taki vakfesinin, İsrâil oğullarının Hz. Mûsâ zamanında Mısır‟dan çıkarken Sinâ dağının eteklerinde beklemesi ile hiçbir bağlantısının olmayacağını daha önce zikretmiştik. Cahiliye ve İslamda Müzdelife‟de ateş yakıldığı doğrudur. Ancak cahiliye devrinde de İslam devrinde de bu ateş, hiçbir zaman Fırtına İlâhı Kuzah için yakılmamıştır. Kaynaklarımız böyle bir olayı kaydetmiyorlar. Sadece bu ateşin, geceleyin Müzdelife‟de Arafat‟tan dönen hacıların görmesi için yakıldığı haber verilmektedir: “Kusay, Müzdelife‟de vakfede bulunduğu zaman, Arafat‟tan ayrılan hacılar görsünler diye ateş yakma âdetini ihdas etmiştir. Bundan sonra câhiliyye devrinde bu gecede bu ateşi yakmak devam edegelmiştir. Bu ateş, Hz. Peygamber, Ebû Bekir, Ömer ve Osman zamanında da yakılmıştır.”97 Bu durumda bu ateş, Fırtına İlâhı Kuzah için değil sadece Arafat‟tan dönen hacıların kaybolmaması ve yollarını kolayca bulmaları için yakılmıştır. Nitekim Muhammed Hamidullah bu konuda şunları söylemektedir: “...Buraya niçin Nûr dağı adı verildiği bilinmemektedir. Dağ, Mekke‟den hareketle Mina düzlüğüne gidilen yolun yakınındadır ki, Mekke‟ye hac için gelenler bunun önünden birçok defalar geçerler. Geceleyin yollarının kaybedenlerin yol göstericisi olsun diye olabilir ki, bu dağ üzerinde bir ateş yakılıyordu, bu usul ise o devirde bölgede yaygın bir âdetti. Bildiğimize göre, Müzdelife tepelerinden birinde mademki bir ateş yakılıyordu o hâlde, yarımadanın çeşitli bölgelerinden gelen hacıların geçmek mecburiyetinde oldukları bu havalide yani Arafat ile Mekke arasında, Müzdelife‟dekinin ateş yakılan yegâne tepe olmasını düşünmemiz için bir sebep yoktur.”98
Cahiliye devrinde, Müzdelife‟den hacıların hareket ederek Mina‟ya gidebilmesi için de, Benî Sûfe denilen bir ailenin izin vermesi şarttı. Bu olay, kurban kesileceği günün sabahında cereyan ederdi. Bu vazifenin başında Zeyd b. Advân oğulları bulunuyordu.99
88 İbn Hişâm, age., I, 126; Ezrakî, age., I, 186, 187; Taberî, Târih, II, 285,286; Olgun, age., s.182; Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1980, II, 902, 903.
89 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 384.
90 İbn İshak, age., s.76; Buhârî, Hac, 100: Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 385.
91 Makrizî, age., s.525.
92 Wensinck, “Hac Mad”, İslâm Ans., V, 1, 17.
93 Bakara, 2/200; Yazır, age., II, 724; Nedvî, Ebu‟l-Hasen Ali Hasenî, Dört Rükün, (trc. İsmet Ersöz), Konya, 1969, s.295.
94 İbn İshâk, age., s.77.
95 Olgun, age., s.184, 229, 230.
96 Wensinck, “Hac Mad”, İslâm Ans., V, 1, 16-17.
97 Ezrakî, age., II, 191; İbn Habib, age., s.236; Taberî, Tarih, II, 265.
98 Hamidullah, age., I, 79; Ezrakî, age., II, 172.
99 İbn Hişâm, age., I, 128; Taberî, age., II, 285, 286; Olgun, age., s.181, 182.
10
4.7. Tavaf
Haccın rükünlerinden olan tavafın, Hz. Âdem‟in yaptığı ilk hacdan kaldığı ileri sürülmüştür.100 Buhl, tavafın İranlılar, Hindular, Budistler, Romalılar ve diğerlerinde de mevcut olduğunu ve mazisinin çok eski bir devre kadar ulaştığını söylemektedir.101 Kur‟an‟dan anlaşıldığına göre, Hz. İbrahim ve İsmail, Kâ‟be‟yi inşa ettikten sonra, tavaf yapmışlar ve nasıl yapılacağını insanlara öğretmişlerdir.102 Buhl da, tavafın Hz. İbrahim‟den kaldığını kabul etmektedir.103
Tavaf câhiliyye devrinde de devam etmiş ve eski Arapların ibadet hayatında çok ehemmiyetli bir yer işgal etmiştir. Mekke ehlinin iki tür tavafı vardı. Birincisi Kâbe‟nin etrafında yaptıkları tavaf ikincisi ise Safa ve Merve arasında yaptıkları tavaftır. Her iki tavafları da yedi şavttan meydana gelmekteydi.
Cahiliye devrinde Mekke ehli Hacerü‟l-Esved‟i teberrük için istilam ederek tavafa başlar, Kâbe etrafındaki yedi şavtlık tavafları bittikten sonra Safa ve Merve arasında say yapmaya başlarlardı. Önce Safa tepesinde bulunan İsâf adlı putu istilâm etmekle başlarlar, tavaflarını Merve tepesinde bulunan Nâile adlı putu istilâm etmekle bitirirlerdi. Ensar, Peygamber Efendimizle birlikte hac için Mekke‟ye geldiklerinde Safa ve Merve tepeleri arasında say yapmaktan çekindiler. Çünkü cahiliye devrinde Kureyş‟in hac meşairinden idi. Buradaki sa‟yi terk etmek istediler. Mekke fethedilince, diğer putlar gibi, İsâf ve Nâile de parçalanmış ve câhiliyye devrindeki bu putların etrafındaki tavaf iptal edilmiş104 ve Yüce Allah bu şirk unsurun ortadan kaldırılmasından sonra Safa ve Merve arasındaki say yapmayı İslamda meşru kılmıştır.105
Cahiliye döneminde müşrikler, Kâ‟be‟yi tavaf esnasında şiirler okur, kurbanlar keserlerdi. Bu ibadetler Hums‟a mensup olan Kureyş‟in seçkin ve asil kişilerince idare edilirdi.106 Yine câhiliyye döneminde, Kureyş‟in her yıl Hıra‟ya çıkıp tahannüs yaptıklarını, tahannüs yapan hiçbir şahsın dönüşte Kâ‟be‟yi tavaf etmeden evine girmediğini bilmekteyiz.107 Cahiliye devrinde Araplar, Kâ‟be‟yi yedi defa tavaf ederlerdi.108 Nakledildiğine göre, câhiliyye devrinde Kureyş kabilesi Kâ‟be‟yi şöyle söyleyerek tavaf ederdi:
اّللاخ اّلعز هّ اٌج الثالثح الأخر إّى شفاعر يِ لررذد فإ ً يِ الغرا يًك العلٔ
“Lat hakkı için, Uzza hakkı için,
Üçüncüleri Menât hakkı için,
Onlar yüksek turnalardır,
Onların şefaatine ümit bağlanabilir.”109
Kur‟an, cahiliye Araplarının bu düşünce ve fiillerini reddetmiştir.110 Ahmed b.Hanbel (ö.241) de, câhiliyye halkının şöyle söyleyerek tavaf ettiklerini kaydetmektedir:
الي مْ لر اً عي اٌ – مًرع الور ذّي اٌ
“Bugün gözümüz aydın olsun, iki tepemiz arasında koşarız.”111
Kur‟an-ı Kerim, cahiliye Araplarının Kâbe‟deki ibadetlerinin sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibâret olduğunu haber vermektedir.112
Cahiliye döneminde müşrikler, erkek ve kadın, açık saçık el ele tutuşur, Kâbe‟nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el vururlardı. Böylece, ibadet ediyoruz diye çalar, oynar, hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Hz. Peygamber, Kâbe‟ye gelip, ibadet etmek, namaz kılmak ve Kur‟an okumak istediği zaman, çoğunlukla böyle âyin yapmakta ileri giderler, kendilerini de namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi göstererek, gürültü yaparlar, huzura mani olurlar, bunu da kendilerine bir ibadet sayarlardı.113
Yine bu müşrikler, cahiliye döneminde Kâbe‟nin etrafında “Mükkâ” kuşu gibi ıslık çalarak dolaşmazsak haccımız tamam olmaz derler, ıslık çalarak, el çırparak Kâbe‟nin etrafında döner, dolaşırlardı. Mekke‟nin Mekke diye isimlendirilmesine bu davranış sebeb olmuştur, denilmektedir. Mükkâ ile Tasdiye‟nin salât olmadığı, fakat cahiliye halkının ıslık çalmakla, el çırpmayı salât yerine koydukları kaydedilmektedir. Hassan b.Sâbit (ö.682) de: “onların namazları el çırpma ve ıslık çalmaktır” anlamına gelen “صلاذ نِ الرصد اّلوىاء ” mısraını içeren bir
100 Taberî, Tarih, I, 123.
101 Buhl, “Tavaf Mad”, İslam Ans., XII, 1, 65.
102 Bakara, 2/125.
103 Buhl, “Tavaf Mad”, İslam Ans., XII, 1, 65.
104 Ezrakî, age., I, 120.
105 Bakara, 2/158. “Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur...”
106 Cilacı, age., s.76.
107 İbn İshâk, age., s.100.
108 İbn Habib, age., s.311.
109 İbn Kelbî, age., s.32.
110 Necm, 53/19-23.
111 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, VI, 380.
112 Enfâl, 8/35.
113 Yazır, age., IV, 2400.
11
manzume söylemiştir.114
Cahiliye Araplarının, Kâbe‟yi çıplak olarak tavaf ettikleri kaydedilmektedir. Hums denilen Kureyş, Benî Amr, Sakîf, Huzaâ gibi kabileler müstesna, diğer Araplar, Kâbe‟yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Eğer Hums kabileleri, bunlara tavaf için elbise verirlerse, bu elbiseleri giyerek tavaf yaparlardı. Bunun için erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara elbise verirler, Humstan elbise bulamayanlar ise, çıplak tavaf ederlerdi.115
Kur‟an cahiliye devrinin bu çirkin uygulamasını yasaklamıştır.116 Hz. Peygamber de hicrî 9. yılda, hac esnasında halka ilan ettirerek, çıplak tavafı şiddetle yasaklamıştır. Bildirildiğine göre, hicrî dokuzuncu yılda hac emiri olarak vazifelendirilen Hz. Ebu Bekir, hac esnasında Kurban Bayramı‟nın birinci günü, halka: “Artık bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccetmesin, hiçbir kimse de Kâ‟be‟yi çıplak tavaf etmesin...” diye ilan etmiştir.117
Hz. Peygamber, tavaf esnasında cahiliye devrinden kalan manasız ve ibadet niteliği olmayan uygulamaları da reddetmiştir. Nitekim tavaf yaparken bir kişinin boynuna yular taktırıp bir başka şahsa kendisini çektirttiğini görmüş eliyle yuları kopartarak adama rehberlik eden kimseye, o şahsı elinden tutarak götürmesini emretmiştir.118
4.8. Hacer-i Esved ve İstilamı
Hacer-i Esved, Kâbe‟nin tavafına nereden başlanılacağını gösteren bir işaret olmak üzere, Hz. İbrahim‟in emriyle, Hz. İsmail tarafından Ebu Kubeys dağından getirilmiştir.119 Hacer-i Esved, Hz. İbrahim tarafından Kâbe‟nin inşası esnasında konulan yerini câhiliyye devrinde de muhafaza etmiş, bu dönemde de Hacer-i Esved mesh edilmiştir.120 Cahiliye döneminde Kâbe‟nin tamiri esnasında, Hacer-i Esved‟in yerine konulması konusu Kureyşliler arasında ihtilafa sebeb olmuş, bu problem Hz. Peygamber‟in hakemliği sayesinde halledilmiştir. Hz. Peygamber ridasını yere yayarak, Hacer-i Esvedi ortasına koymuş, Kureyş‟in ileri gelenlerine uçlarından tutturup ridasını kaldırtmış, konulacağı yerin hizasına gelince, Hacer-i Esvedi kendisi alıp yerine koymuştur.121
İslamda ise, Hacer-i Esved‟in selamlanması sünnettir. Hz. Peygamber, haccı esnasında Hacer-i Esved‟i ve Rükn-ü Yemânî‟yi selamlamıştır.122 Hz. Peygamber‟in Rüknü‟l-Yemânî ile Rüknü‟l-Esved‟i selamlamasının sebebi, bu iki rüknün de Hz. İbrahim‟in temelleri üzerinde kurulmuş bulunmasıdır.123 Hz. Ömer, câhil halkın, Hacer-i Esved‟in istilâmını putlara hürmet ve ibadet zannetmemeleri için, Hacer-i Esvedi öptükten sonra: “Vallahi çok iyi biliyorum ki sen, sadece bir taşsın, zarar da veremezsin fayda da veremezsin. Eğer Rasulullah‟ı seni öperken görmeseydim, seni öpmezdim”124 demiştir.
4.9. Sa’y
Safa ile Merve arasında sa‟y‟in, Hz. İbrahim devrinden kaldığı125 ve bu uygulamanın câhiliyye devrinde de devam ettiği kaydedilmektedir. Amr b.Luhay‟ın Mekke‟de putperestliği ihdas ederek, etrafa putlar diktirdiği sırada, Safa ile Merve tepelerine de İsâf ve Nâile denilen erkek ve kadın şeklinde, iki taş diktirdiği, hac ve umre yapanların sa‟y yaparken bunları ta‟zimen meshettikleri zikredilmektedir.126 Cahiliye döneminde, İsâf adlı putun Safa‟da, Nâile adlı putun da Merve‟de olduğu nakledilmektedir.127
Hz. Aişe, cahiliye devrinde Ensar‟ın, deniz tarafında bulunan İsâf ve Nâile adlı iki put için ihrama girip, Safa ve Merve arasında sa‟y edip, daha sonra tıraş olduklarını bildirmektedir.128 Hz. Aişe‟nin rivayetinden, cahiliye döneminde İsâf ve Nâile adlı putların muhtelif yerlere dikilmiş oldukları anlaşılmaktadır.
Yine cahiliye devrinde Menât putu için ihrama giren Ensar ve Gassân kabilesi mensuplarının, Safa ve Merve arasında sa‟y yapmadıklarını görmekteyiz.129 Adı geçen Menat putu, Mekke ile Medine arasında bulunuyordu.130
Ayrıca, Kureyş‟ten Menat putu için ihrama giren kimselere, dinlerine göre, Safa ve Merve arasında sa‟y etmek helal sayılmazdı. Nitekim bu kimseler, Müslüman oldukları zaman Hz. Peygamber‟e: Biz Menat için ihrama girerdik. Bizim o zamanki dinimizde Safa ile Merve arasında sa‟yetmek helal sayılmazdı, bu hususta ne buyurursunuz?” diye sormuşlardır.131 Buraya kadar naklettiğimiz bilgilerden cahiliye halkının, Allah‟ın şeâirinden
114 Hâzin, Lübâbu’t-Te’vîl, III, 38, 39 (Mecmuatü‟t-Tefâsir içinde); Olgun, age., s.178.
115 İbn İshâk, age., s.75; Buhârî, Hac, 91; Müslim, Hac, 152.
116 A‟râf, 7/31.
117 Buhârî, Hac, 67; Müslim, Hac, 435.
118 Buharî, İman, 31; Nesâî, Hac, 135, İman, 30; Ahmed b.Hanbel, age., I,364
119 İbn İshâk, age., s.74,75; Olgun, age., s.164.
120 İbn Habib, age., s.311.
121 İbn İshâk, age., s.87,88; Hamidullah, age., I, 75.
122 Buhârî, Hac, 56; Müslim, Hac, 244, 245.
123 Nevevî, Ebu Zekeriyyâ Yahyâ b.Şerafüddin, el-Minhâc fi Şerhi Müslim İbn Haccac, Beyrut 1392, IX, 14.
124 Buhârî, Hac, 57; Müslim, Hac, 250.
125 Ezrakî, age., II, 40.
126 İbn Habib, age., s.311; Olgun, age., s.197, 198.
127 Beydâvî, el-Kâdı Nasruddin, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Beyrut, trs, I, 230; Nesefî, Ebu‟l-Berekât Abdullah b.Ahmed b. Mahmud, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakaiku’t-Te’vîl, İstanbul 1984, I, 230.
128 Müslim, Hac, 259.
129 Buhârî, Hac, 79; Müslim, Hac, 263.
130 Ahmed İbn Hanbel, age., VI,162.
131 İbn İshâk, age., s.77,78.
12
olan Safa ve Merve arasında sa‟yi, şirke ait hususlarla karıştırdıkları anlaşılmaktadır. Cahiliye devrinde Safa ile Merve tepelerinde bulunan İsâf ve Nâile adlı putları ta‟zim için sa‟y yapılmasından dolayı, Mekke fethedilip putlar kırıldıktan sonra, Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa‟y etmeyi kötü görerek bundan çekinmişlerdi.132
Gerek cahiliye devrinde Kureyş, Gassân ve bazı Ensâr kabilelerinin Safa ve Merve arasında sa‟y etmeyi helal saymamalarını reddetmek, gerekse câhiliyye döneminde Safa ile Merve arasında sa‟yi, Menât veya İsâf ile Nâile adlı putlara ta‟zim için yapan kimselerin bu davranışını reddetmek için Allah: “Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur”133 buyurmuştur. Böylece İslam, Hz. İbrahim‟den kalan hacca dair bir hususu tasvip ve ihya ederek, şirke dair davranışlardan arındırmış oluyordu.
4.10. Cemreleri Taşlamak
Cemrelerin taşlanması hususunun cahiliye devrinde de mevcut olduğunu görmekteyiz.134 Cahiliye devrinde cemrelerin taşlanması konusunda şu bilgi verilmektedir:
“Nefir günü olunca halk cemreleri taşlamaya gelirlerdi. Sûfe‟den bir adam, insanlar için taş atar, o taş atıncaya kadar halk taş atmazdı. İhtiyaç sahibi olup, acele eden kimseler Sûfe‟ye gelirler ve “kalk taşla ki, bizde seninle beraber taşlayalım” derlerdi. O da: “Hayır, vallahi güneş batıya meyletmedikçe olmaz” derdi. Acele etmek isteyen ihtiyaç sahipleri ona taş atmaya devam ederler ve onun bu konuda acele etmesini isterlerdi. Sûfe‟de güneş batıya meyledinceye kadar bundan kaçınır, sonra kalkar taşlar, insanlar da onunla beraber taşlarlardı.135
Gaedefroy Demombynes, Mina‟da cemrelerin taşlanmasının da câhiliyye devri menâsikinden olduğunu ve bu âdetin İslam tarafından kabul edilerek hac menâsikine sokulduğunu söylemektedir.136
Wensinck ise, cemrelerin taşlanması ile ilgili olarak şunları ileri sürmektedir: “İbn Hişam‟da bulunan bir delile göre, taşlama işlemi ancak gün ortasından sonra başlarmış. Houtsma taşlamanın aslında büyük bir ihtimalle, güneşe musallat olan ifriti hedeflediğine işaret etmiştir. Van Vloten ile Chauvin ise, taşlamayı büsbütün başka bir şekilde izah etmeye teşebbüs etmişlerdir. Bunların birincisi, şeytanın taşlanması ve Kur‟an‟daki “eş-Şeytânü‟r-Racîm” tabiri ile Akabe yakınında yerleşmiş olan bir yılan arasında münasebet bulmaktadır. İkincisi, bunda bir “ziyaret büyüsü” misalini görüyor, ona göre hac toprağına taş atmaktan maksat, Mekke ahalisini oraları tarla haline getirmekten menetmektir. Her iki nazariye Houtsma tarafından yeterli derecede cerhedilmiştir.”137
Şeytan taşlama konusunda görüşleri kabul görmeyen Van Vloten ile Chauvin gibi, Houtsma‟nın da fikirleri makul değildir. Houtsma, câhiliyye devrinde, hacıların kaybolmaması için Müzdelife‟de yakılan ateşi, güneş ilahını takdis için yakıyorlardı şeklinde açıkladığı gibi, burada da yine delilsiz, tahminden ibaret bir görüş ortaya atarak, şeytan taşlamanın güneşe musallat olan ifriti kovmak için yapıldığını iddia etmiştir. Hâlbuki kaynaklarda buna dair delil yoktur. Şeytan taşlamanın menşeini putperestlikte aramak bizi yanlış hükümlere götürür. Bu sebeple şeytan taşlamanın kaynağı, cahiliye devrinde değil, Hz. İbrahim‟in Kâbe‟yi inşa edip, ilk haccını yaptığı zamanda aranmalıdır. İslamî kaynaklar, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail‟in haccı sırasında Mina vadisine indiklerinde, Cemretü‟l-Akabe‟de şeytanın Hz. İbrahim‟e göründüğünü, Cebrâil‟in Hz. İbrahim‟e, “O‟na taş at” diye emrettiğini, Hz. İbrahim‟in de yedi tane taş attığını, bu olayın Cemretü‟l-Vustâ ve Cemretü‟s-Süflâ‟da da aynen cereyan ettiğini kaydetmektedir.138 Taberî de şeytanın bir ihtiyar suretinde göründüğünü, onların da şeytanı kovup taşladıklarını kaydetmektedir.139
Bu rivayetlerin ışığında, cemreleri taşlamanın, insanın şerrin temsilcisi şeytanı kovup ona uymadığını, onun telkinlerine kulak asmadığını ve ona düşman olduğunu ifade etmesinden başka bir anlam taşımadığı anlaşılmaktadır.
4.11. Hac’da Kurban Kesme
İslamda olduğu gibi, cahiliye devrinde de, hac esnasında kurbanlar kesilirdi. Yalnız, cahiliye devrinde kurbanlar, İslam devrinde olduğu gibi Mina‟da değil, Kâbe‟nin yanında kesilirdi.
İbn İshâk (ö.151), cahiliye devrinde insanların kurban kestikleri zaman, kurbanın kanını Kâbe‟nin duvarına sürdüklerini, etini parçalar halinde taşların üzerine koyduklarını kaydediyor. Yine İbn İshâk‟ın bildirdiğine göre, cahiliye halkı “Allah için kestiğimiz şeyden vahşi hayvanlar ve kuşlar yiyinceye kadar bize bir şey yemek helal olmaz” derlerdi.140 Bazen da putlar için kestikleri kurbanın kanını putlara sürerler, etlerini de onların üzerlerine koyarlardı. O dönemde kurbanların Mina‟da değil, Kâbe‟de kesildiği anlaşılmaktadır. Müşrikler, Kâbe‟de kurbanlıklar da sevk eder, ancak bu kurbanlık hayvanlara binmezlerdi.141 Kâbe‟ye sevk ettikleri bu hayvanların
132 Buhârî, Hac, 80; Müslim, Hac, 261.
133 Bakara, 2/158.
134 İbn Habib, age., s.319.
135 İbn Hişâm, age., I,126; Taberî, age., II, 257.
136 Demombynes, “Recm mad”, İslâm Ans., IX, 663.
137 Wensinck, “Hacc mad”, İslâm Ans., V, 1, 17.
138 Ezrakî, age., I, 66, 69; Taberî, age., I, 276.
139 Taberî, age., I, 274-276.
140 İbn İshâk, age., s.78.
141 Ateş, A.Osman, age., II, 235.
13
boğazlarına gerdanlık asarlardı. Buna “taklid” denilmekteydi. Bu, sadece Kâbe‟ye kurbanlık olarak sevk edilen hayvanlara mahsus değildi. Müşrikler, nazardan korunmak, düşmanlara karşı kin ve intikam duygularını ifade etmek için de deve, at gibi hayvanlara gerdanlık (kılâde) takarlardı.142
4.12. Umre
Umrenin de cahiliye devrinde mevcut olduğunu görmekteyiz.143 Cahiliye ehli receb ayında umre yaparlardı.144 Hadislerin bildirdiğine göre, cahiliye devrinde müşrikler, hac aylarında umre yapmayı yeryüzünde işlenen günahların en büyüklerinden sayarlardı. Bunlar Muharrem ayını Safer ayı olarak kabul ederler ve;
إّذا ترأ الدتر عّفا الأثر اّ سًلخ صفر حلد العورج لوي اعرور
“Develerin arkasındaki yara iyi olur, Hacıların ayak izi silinir, Safer ayı da çıkarsa, O zaman umre, umre yapan kimseye helal olur” derlerdi.145 Cahiliye döneminde hac aylarında umre yaptırmamalarının başlıca sebebi ekonomikti. Bu uygulama, hac için gelen halkın memleketlerine dönerek, ayrıca tekrar umre yapmak için Mekke‟ye gelmelerini temin etmek gayesine yönelikti. Hac ayında umreye cevaz verseler, bir hacı, hem umre hem de hac yapacak ve memleketine dönecek, belki bir daha gelmeyecekti. Hâlbuki hac ayında umre yapmak yasak olduğu için, hacı memleketine dönecek ve umre yapmak üzere başka bir zaman yeniden gelecek ve Mekke‟nin ticârî hayatına canlılık kazandırmış olacaktı. Bu uygulama câhiliyye devrinde Kureyş müşriklerinin ticârî ve ekonomik menfaatlerine dinî bir maske takarak halka kabul ettirip, uyguladıklarına, kısacası, Hz. İbrahim‟in tevhid dinini, ticârî ve iktisâdî gayelerle dejenere ettiklerine güzel bir örnek teşkil etmektedir.146
İslam öncesi, umre için muhtemelen Mekke dışında ihrama giriliyor, Kâbe‟nin etrafında tavaf ediliyor, menâsikle ilgili diğer işler yapılıyordu.147
Paret, cahiliye devrindeki umrede, Safa ile Merve arasında sa‟y yapılmadığını, sa‟y‟in cahiliye devrinde umrenin bir parçası olmadığını söylemektedir. Bunun da, Bakara suresi 158. ayetinden anlaşıldığını ileri sürmektedir.148 Ancak bu hususun doğru olmaması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü cahiliye devrinde Safâ ve Merve tepelerinde İsâf ve Nâile adında iki putun olduğu, hac ve umre yapan kimselerin, bunları tazim için mesh ettikleri kaydedilmektedir.149
Sonuç:
Bu araştırmamız neticesinde ulaştığımız sonuçları şu şekilde özetlememiz mümkündür:
1- Salât Arapça sözlükte “dua, hamd, istiğfar” gibi farklı anlamlara gelmektedir.
Salât şeriat dilinde ise; “içinde rükû‟, sücûd, kıyâm gibi özel fiillerin bulunduğu bir ibadet” olarak tanımlanmaktadır. Buna, Rasûlullah‟ın uyguladığı şekliyle, Farsça‟dan dilimize geçme bir kelime olarak “namaz” diyoruz.
Salât‟ta “secde, rükû‟, konut, kıraat, zikr, tesbih, hamd, tekbir, dua” gibi hemen hemen bütün ibadet biçimleri vardır; bu bakımdan Kur‟an, salât‟ın üzerinde çok durmaktadır. Allah‟tan mü‟minlere salât ve salavâtın “günahların affı ve cehennemden azad”, meleklerin salât‟ının mü‟minler için “istiğfar”, mü‟minlerin Resûlullah için getirdikleri salâtın ise, “dua” olduğu ifade olunmuştur.
Namaz ibadeti, her ne kadar şekilleri ve vakitleri farklı farklı olsa bile, her şeriatta emredilen önemli bir ibadettir.
Namaz ibadeti, Kur‟an öncesi (cahiliye döneminde) Müşrik Arap toplumunda olan bir ibadetti. Fakat müşrik Araplar namazı tevhid dinindeki şeklinden uzaklaştırmışlar ve bir takım şirk unsurlarını içine sokmuşlardı. Kur‟an bu ibadeti, tevhid inancına uygun bir tarzda yepyeni bir düzenleme getirerek, namaz ibadetini mü‟minlere günde 5 vakit olarak farz kılmıştır. Kur‟an namaz üzerinde çok durmaktadır. Çünkü namaz ikâme edildiğinde kişiyi münker ve fuhşiyattan alıkoyup, takvaya götürür, bu da ateşten kurtulmadır.
2- Oruç, bütün ilâhî dinlerde yer almış önemli bir ibadettir. Yani oruç, yalnız Hz. Muhammed (s.a.v)‟in ümmetine değil, daha önceki toplumlara da farz kılınmıştır. Çünkü oruç, insan nefsini şehvetlerden çekip dizginleyen, ruhu inceltip temizleyen en güzel ibadettir.
Oruç Kur‟an öncesi Arap toplumunda bilinen ve yapılan bir ibadetti. Nitekim Araplar arasında aşure, kefaret, adak orucu gibi oruçların tutulmakta olduğunu sahih rivayetlerden anlamaktayız. Kur‟an ile oruç ibadeti aslına ve en mükemmel şekline çevrilmiştir.
142 Müslim, Libâs ve Zîne, 105; Ateş, age., aynı yer.
143 Buhârî, Hac, 34; Müslim, Hac, 198.
144 Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 391.
145 Buharî, Hac, 34; Müslim, Hac, 198; Cevad Ali, Tarihu’l-Arab Kable’l-İslam, VI, 392.
146 Ateş, A.O, age., II, 236.
147 Paret, “Umre mad”, İslâm Ans., XII, 34.
148 Paret, agm.
149 İbn Habib, age., s.311; Olgun, age., s.197,198.
14
3- Zekât, sözlükte “bereket, artma, temizlik ve iyi hal” anlamlarına gelmektedir. Şeriat dilinde ise zekât, Yüce Allah‟ın layık olanlara verilmek üzere farz kıldığı ve belirli şartlarda zengin sayılan kişilerin malından muayyen bir paya verilen isimdir.
Cahiliye devri Müşrik Arapları, malın belli bir miktarını fakirlere verme biçimindeki sadakaya zekât diyor ve bunu yapanların ruhen temizleneceğine inanıyorlardı. Bu, onlarda namaz, hac gibi köklü dînî geleneklerdendi. Kur‟an, Arapların güzel geleneklerini kaldırmayıp, bilakis yaşatmış ve daha sistematik bir hale getirerek mensuplarına emretmiştir.
Cahiliye döneminde zekât bir erdem olmaktan öteye geçmemiştir. Yani fakirlere ve muhtaçlara yardım etmek gibi övülen bir niteliktir. Ancak yardım yapacakları belirli bir müeyyide getirilmeden yardım miktarını sınırlamadan, fakirlik meselesini ortadan kaldırmaya yönelik değil, sadece ihtiyaçları karşılamayı ve acıları hafifletmeyi hedef almıştır. Kur‟an ise bütün bu hususları bir düzene sokarak, gereken nizamı koymuştur. Zekât, İslamın beş şartından birisi olmuştur. Kur‟an‟da zekât, zenginlerin mallarında, fakirlere verilmesi gereken bir pay ve hak olarak ifade edilmiştir. İslamda zekât miktarı ve kimlere verilmesi gerektiği kesin naslarla tespit edilmiş, bu hususlar kulların arzu ve isteklerine bırakılmamıştır. İslamda zekât mutlaka yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu farzı yerine getirmeyenlere dünyada ceza, ahirette de şiddetli azab vaad edilmiştir.
4- Bütün dinlerde kendi açısından kutsal sayılan bazı yerleri ziyaret etme fikri vardır.
Kur‟an-ı Kerim‟den anlaşıldığı üzere; İslamiyetten önce Araplarda mevcut olan hac ibadeti Hz. İbrahim‟den kalmadır. Kâbe de Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından inşa edilmiştir.
Genelde hac ibadetiyle ilgili uygulamalar, müşrik Araplara, Hz. İbrahim‟den kalmıştır. Hz. İbrahim‟in dinindeki hac ibadeti; ihram, telbiye, vakfe, tavaf, say, cemrelerin taşlanması ve kurban kesilmesi gibi hususları içermekteydi. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, müşrik Arapların hac ibadetlerinde de bu uygulamaların olduğunu görüyoruz. Yalnız, onlar bu ibadetin aslını ve özünü bozup, haccın menasikine şirk karıştırmışlardır.
Cahiliye devrinde Araplar, putlar için ihrama girerler, ihramdayken hayvan eti ve yağ yemeyip, perhiz yaparlar, ihrama girdikleri zaman gölgede oturmazlardı. Eve yahut çadıra girmeleri gerektiğinde, evin arka duvarını delerek yahut evin üstünden atlamak suretiyle girerlerdi. Müşrik Araplardan bazıları, Kâbe‟yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Erkek ve kadın, açık saçık el ele tutuşur, Kâbe‟nin etrafında dolaşırlar; ibadet etme maksadıyla ıslık çalar, oynar, hora teper ve kendi yaptıklarını kendileri alkışlarlardı.
İşte Kur‟an, bütün bu uygulamaları reddetmiştir. Kur‟an cahiliye devrindeki müşrik Arapların yaptıkları hac menasikini, küfür ve şirk ifade eden bütün davranışlardan ayıklayarak, tevhid esaslarına uygun hale getirmiş ve bu anlayış içerisinde kendi mensuplarına hac ibadetini emretmiştir.
İslamda haccın belli zamanı, belli yeri ve belli kaideleri vardır. Bu ölçüler Hz. Peygamber (s.a.v)‟den beri hiç değişmeden zamanımıza kadar gelmiştir.
İslamda mukaddes beldeler ve makamlar vardır. Kâbe bu hüviyetiyle ve haccın bir unsuru olması sebebiyle Müslümanların en çok hürmet ettikleri bir mâbettir. Gücü yeten kişiye ömründe bir kere yapması emredilen haccın, bazı çeşitleri ve kendine has âdâbı bulunmaktadır. İslamda haccın en büyük hedeflerinden biri de bütün Müslümanları belirli bir zamanda bir araya getirip kaynaştırmaktır. Bu bakımdan, İslamdaki hac ibadeti, diğer dinlerdeki hac ibadetinden çok farklı bir mahiyet arz etmektedir.

Yazı Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Soysaldı'nın tebliğinden alıntıdır.