11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç
Türk
Devrim'i, 20.yüzyılın niteliğini tam olarak kavrayamayan, politik
yetersizlik içindeki dar bir kadroyla gerçekleştirildi. Devrim'e önder
olarak katılanlar içinde, girişilen işin gerçek boyutunu kavrayanlar
küçük bir azınlık durumundaydılar. Mustafa Kemal
dışında; çağın koşullarını, geçerli dünya düzenini, bu düzenin
ekonomik-politik dayanaklarını, emperyalizmi, ulusal bağımsızlığın
önemini anlayan ve bu anlayışa uygun politika geliştiren insan çok azdı.
Devrim'in kuramcı ve uygulamacısı tek başına Mustafa Kemal Atatürk'tü. Kurtuluş Savaşı'na katılıp yararlılıklar gösteren Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar
gibi önde gelen komutanlar, kendilerini tanzimat batıcılığının
etkisinden kurtaramıyor; önem ve boyutunu tam olarak kavrayamadıkları
devrim atılımlarından ürküyorlardı.
Kazım Karabekir'in Genel Başkan, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar'ın Başkan Yardımcısı,Ali Fuat Cebesoy'un Genel Sekreter olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1924'de kuruldu ve devrim atılımlarına hazırlanan Mustafa Kemal'e
karşı muhalefet başlattı. Kurucuları anti-emperyalist bir savaşın
komutanları olmasına karşın, parti programı, bugünkü IMF isteklerine
benzer ekonomik yaklaşımlar içeriyordu. Londra'da yayımlanan ve Kurtuluş
Savaşı'na karşıt yayınlarıyla öne çıkan 'Times' gazetesi 14 Kasım 1924
tarihli sayısında, bu 'yeni' partiyi, 'Mustafa Kemal'in her adımını'
eleştirdiği için kutlamış ve Türkiye'deki "İngiliz çıkarlarının
korunması" umutlarını bu partinin başarısına bağlamıştı. Fırka
programında şunlar söyleniyordu: "...Parti, limanlara giriş ve çıkışta
alınan gereksiz gümrük vergilerinin derhal kaldırılmasını savunur... İç
ve dış transit ticaretinin gelişmesini önleyen tüm kısıtlama ve engeller
kaldırılacaktır. Ulusal sanayinin korunması için getirilen kısıtlamalar
kaldırılacak, ithalattan alınan gümrük vergileri azaltılacaktır.
Ekonomiyi yeniden inşa etmenin zorunluluğu karşısında, yabancı
sermayenin güvenini kazanmaya çalışılacaktır. Her türlü tekelin, bu
arada devlet tekellerinin de çoğalmasına karşı çıkılacaktır. Merkezi
yönetim biçimi yerine, yerel yönetimler gerçekleştirilecektir. Ülkede
liberalizm uygulanacak, devlet küçülecektir. Halkın dini inançlarına
saygı gösterilecektir..."
Rauf Orbay,
1924 yılında Meclis'te yaptığı konuşmada Cumhuriyet ilanı ile hilafetin
kaldırılmasından başka herhangi bir devrim henüz yapılmamış olmasına
karşın; "Devrimler bitmiştir. Devrim sözü sermayeyi ürkütüyor" demişti.
1924'de Başbakan, 1930'da da Serbest Fırka'nın Başkanı olan Fethi Okyar da benzer düşüncede bir kişiydi. Meclis'te, birçok yasa, tutucu milletvekillerinin ikna edilmesiyle çıkarılıyordu. İsmet İnönü,
verilen görevi başarıyla yerine getiren iyi bir uygulamacıydı, ama
düşünce yapısı olarak emperyalizmi kavrayamamış bir tanzimat aydını'ydı.
Türk Devrimine önderlik edebilecek, sosyal, ekonomik, tarihsel kültüre
ve anti-emperyalist bilince sahip değildi.
Devrimlerin gerçekleştirilmesi, Türk halkının Mustafa Kemal'e
gösterdiği güvene, devrimci kararlılığına, örgütsel yeteneğine ve sahip
olduğu yüksek bilinç düzeyine dayanıyordu. Devrimci kararlılığından
ödün vermiyor, ülkenin gerçek kurtuluşu için sonuna dek gideceğini
söylüyordu. 3 Mart 1925'de parti gurubunda yaptığı uzun konuşmasını şu
cümleyle bitirmişti "Devrimi, başlatan tamamlayacaktır."
Devrim, kendisini koruyacak kadroları tam olarak yetiştiremeden, Atatürk 1938 yılında öldü. Atatürk'ün yerine, "en uygun kişi" olarak İsmet İnönü getirildi. İnönü'nün,
1938-1950 arasındaki, "milli şef" konumu ve geniş iktidar yetkileriyle
sürdürdüğü yönetim dönemi, Atatürkçü politikanın temel ilkeleriyle
çelişen uygulamaların yer aldığı bir dönem oldu. Atatürkçülükten geri
dönüş süreci, yaygın bir kanı olan 1950'de değil, bu dönemde başladı.
*
Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra, 11 Kasım 1938'de toplanan TBMM, İsmet İnönü'yü
oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçti. Önderini yitirmenin acısını yaşayan
Türk halkı bu atamayla fazla ilgilenmedi ve seçimi genel
olarakDevrim'den Ödünler 1938-1950 uygun buldu. İsmet İnönü, usulen istifa etmiş olan Celal Bayar'ı hükümeti kurmakla yeniden görevlendirdi. Ancak, kurulan yeni hükümette önemli iki değişiklik vardı. İçişleri BakanıŞükrü Kaya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Araş yeni hükümette yer almıyordu. Cumhuriyet devrimlerinin uygulamasında, en önde görev almış bu iki önemli bakana,İnönü'nün isteği üzerine hükümette görev verilmemişti.
1939 Martı'nda, milletvekili adaylarının tümünü İnönü'nün seçtiği erken genel seçimler yapıldı. Aday belirlemede kullanılan ölçüt ve seçilen adayların niteliği, Atatürk dönemi uygulamalarında değişiklik olacağını gösteriyordu. Atatürk'ün
güven duyup uzun yıllar birlikte çalıştığı devrimci kadro milletvekili
yapılmamıştı. Buna karşın, Cumhuriyet devrimlerini kavrayamayıp Atatürk'le siyasi çatışma içine giren, Terakkiperver Fırka kurucuları dahil, muhalif unsurlar Meclis'e alınmıştı. Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapan ve ilk inkilap tarihi derslerini veren Prof.Hikmet Bayur'un Atatürk'ün
ölümünden sonraki uygulamalar için görüşleri şöyleydi:"... Atatürk ölür
ölmez, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Mesela, Atatürk'e
bağlı olan bizleri İnkılâp derslerinden aldılar. Kendi adamlarını
koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı."
*
Atatürk'ün
yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, açıkça
söylenmeyen ve yazılmayan ancak davranış biçimleriyle ortaya konulan
sistemli bir politikaya dönüştürüldü. Bu politikanın somut sonucu;
devlet politikalarında Atatürk veAtatürk dönemiyle "araya mesafe koyma" eğilimiydi. İnönü, "milli şef"ti ve herşeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler günün gereklerine uymak durumundaydılar. Atatürk'ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Onlarla birlikte görünmek, devlet katında, yükselmeyi önleyen bir olumsuzluk haline gelmişti.
1939-1950
arasındaki 12 yıl, Kemalist atılımların durdurulduğu, geri dönüş
sürecinin başladığı, çelişkilerle dolu bir geçiş dönemidir. Etkisini
henüz yitirmemiş olan devrim ilkeleriyle, geri dönüş uygulamalarının iç
içe geçtiği bu dönemde, Batı'yla uzlaşılmış, ve yeniden emperyalizmin
etki alanına girilmiştir. İngiltere ve Fransa'yla 1939'da imzalanan Üçlü
İttifak Antlaşması, yoğunlaşarak günümüze dek gelen bu sürecin
başlangıcı olmuştur.
İsmet İnönü 1960'larda, Abdi İpekçi
ile yaptığı bir konuşmada şöyle söylüyordu; "Demokratik rejime karar
verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen
yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş
oluyorduk." Değerlendirmedeki dikkat çekici yan, "büyük otorite ile
büyük reformların yapılması döneminin" yalnızca değişmiş olması
yönündeki saptama değil, "değişmesi gerektiği" yönündeki kabuldür.
Burada devrimci dönemin, nesnel koşullar nedeniyle sona erdiği değil,
devrimcilikten vazgeçildiği söyleniyor. Oysa Kemalist düşünce ve eylem,
sürekli devrimi kabul ediyor ve "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği
görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz" "Devrimler
yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur" diyordu. Görüşler
arasındaki niteliksel karşıtlık, dünya görüşlerine dayanan yapısal bir
farklılık mıydı, yoksa zaman içinde yeni koşulların neden olduğu düşünce
değişikliği miydi ? Bu sorunun yanıtını, İsmet İnönü'nün, Mustafa Kemal'e
1919 yılında, henüz İstanbul'da iken yazdığı mektupta aramak gerekir;
"Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak,
yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir."
*
Atatürk'ün
ölümünden yalnızca altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939'da İngiltere,
23 Haziran'da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Türkiye
Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu
İngiltere Büyükelçisine, bu anlaşmalarla ilgili olarak, "Türkiye'nin
bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine verdiğini" söyledi.
Deklarasyonlara göre taraflar; "Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek
bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı" kabul
ettiler. Anlaşma üzerine İngiltere Başbakanı Arthur ChamberlainAvam
kamarasında yaptığı konuşmada "erkek millet" diye Türkiye'yi övdü.
Alman gazeteleri ise "Nankör Millet Türkiye" başlıklarıyla çıktı. Bu iki
deklarasyon, daha sonra 19 Ekim 1939 tarihinde "Üçlü İttifak Anlaşması"
haline getirildi. Bu anlaşmanın yapıldığı günlerde, İngiltere ve
Fransa, Almanya ile savaş halindedir ve 2.Dünya Savaşı sürmektedir.
Kemalist politikalardan ilk ödün, Atatürk'ün
üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda
verilmiş, 15 yıl önce savaşılan Batı'yla ittifak içine girilmişti. Oysa
Atatürk, bağımsızlığa özen gösterilmesini, özellikle Batı'yla ittifak
anlaşmaları yapılmamasını istemişti. Ölümüne yakın "Türkiye tarafsız
kalmalıdır, bir ittifak içine girmemelidir'" diyerek vasiyet niteliğinde
önermelerde bulunmuştu. Ancak, yerine geçenler, ölümünden yalnızca 6 ay
sonra, Batı'yla ittifak anlaşmaları imzalamışlardı.
İttifak
Antlaşması yapılan İngiltere, 1918'de "Türkiye'yi yok etmeye kararlı
olduğunu" açıklıyor, "Türklerin vahşi talancılar olduğunu" ve
"Anadolu'dan uzaklaştırılacaklarını" söylüyordu. 1930 yılına dek süren
Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyor ve Musul'u almak için,
Türkiye karşıtı her türlü eylemin içinde yer alıyordu. Türkiye böyle bir
ülkeyle, hem de dünya savaşı sürerken ittifak anlaşması yapıyordu.
İngiltere ve Fransa ile yapılan 1939 üçlü ittifak anlaşması, hem
anti-Kemalist sürecin başlangıcı, hem de buna bağlı olarak Türkiye'nin
tekrar Batı'nın etkisine girmesinin kabulü anlamına geliyordu.
*
Oysa Mustafa Kemal,
Batı'nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini her yönüyle ele
almış, Batı'yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişkiye girmemişti.
Kurtuluş Savaşı'nın en zorlu günlerinde, 1921 sonlarında şunları
söylüyordu: "İlkbahara kadar üç ay içinde bu silahları elde edemezsek
diplomasi kanallarıyla bir çözüm yolu aramak zorunda kalacağız. Bunu
arzu etmiyorum. Biliyorum ki Batı ile uyuşma, Türkiye'nin kaçınılmaz
olarak kökleştirilmesi anlamına gelecektir." Bu sözler, savaşın
olanaksızlıkları ve silah ihtiyacının yarattığı gerilimlerin duygusal
dışa vurumları değildir.
Aynı
yıl, Türk Kurtuluş Savaşı'nın uluslararası boyutunu açıklarken şunları
söylemiştir: "Bana göre Türkiye, Doğu ve Batı Dünyası'nın sınırındaki
coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum, bir yanı ile yararlı
iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı emperyalizminin Doğu'ya
yayılmasını durdurabileceğimiz için, Türkiye'yi öncü olarak gören bütün
Doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan, bu durum
bizim için tehlikelidir. Çünkü, Doğu'ya yönelen saldırıların bütün
ağırlığı, öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. Türk halkı
bu konumu ile gurur duymakta ve Doğu'ya karşı bu görevi yerine
getirmekten mutlu olmaktadır."
Mustafa Kemal,
Türk Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalist niteliğini tüm boyutlarıyla
saptar ve saptamalarını eyleme dönüştürür. Batı emperyalizmi için
şunları söyler: "Biz, Batı emperyalizmine karşı yalnızca kurtuluşumuzu
sağlamak ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı
emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla Türk milletini
emperyalist politikalarına araç olarak kullanmak istemelerine engel
oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz."
ABD Türkiye'ye Yerleşiyor
ABD,
İkinci Dünya Savaşı'ndan Batı dünyasının yeni lideri olarak çıktı.
Savaşın gerçek galibi, "gelişmenin, barışın ve demokrasinin" temsilcisi
olarak "göz kamaştıran" bir varsıllığa sahipti. Onunla iyi ilişkiler
kurmak, dost olmak ve yardımına "hak kazanmak", "hür dünyaya" katılarak,
"özgür ve uygar" olmanın, kaçırılmaması gereken fırsatıydı. Dünyanın
önemli bir bölümü böyle düşünüyordu. ABD ve Amerikan yaşam tarzı, tüm
dünyayı saran bir modaydı.
Oysa
bu "moda"nın arkasındaki gerçek, yoksul ve güçsüze yaşam şansı vermeyen
genel, yaygın, örgütlü ve zora dayanan yeni bir dünya sistemiydi. Bu
sistemin ekonomik ve politik amaçları içinde; azgelişmiş ülkelerin kendi
geleceklerini belirleme, ulus çıkarlarına sahip çıkma ya da
bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlara yer yoktu. Yeni düzen, bunları
yok etmek üzere geliştirilmişti.
Türkiye,
Yeni Dünya Düzeni'ne katılmada dünyadaki bütün azgelişmiş ülkeler
içinde en 'istekli' ülke oldu. Daha 20 yıl önce, emperyalizme karşı,
dünyadaki ilk başkaldırı hareketini başarmış olan bir ülkenin bu durumu,
gerçek anlamda bir ulusal dramdı. Kemalist mirasın açıkça
reddedilmesiydi.
1939 Üçlü
İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batı'ya bağlanma süreci, savaşın bitmesi
ile olağanüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi
ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmemesine karşın, ABD'nin isteği
üzerine 'çok particiliği' kabul etti ve 24 Ekim 1945'te kurulan
Birleşmiş Milletler'e girdi. BM'den sonra kurulan hemen tüm uluslararası
örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye
oldu. 14 Şubat 1947'de Dünya Bankası, 11 Mart 1947'de IMF, 22 Nisan
1947'de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948'de Marshall Planı, 18 Şubat
1952'de NATO, ve 14 Aralık 1960'da OECD'ye katıldı. Bunlardan başka,
sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili
anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB'ne açtı.
IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye'nin katıldığı tüm
uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batı'ya bağımlılığın
arttırılması ve egemenlik haklarının törpülenmesiydi.
*
ABD
ile yapılan ilk ikili anlaşma, daha savaş bitmeden 23 Şubat 1945'te
imzalanan anlaşmadır. Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu
anlaşma, TBMM'nde 4780 sayıyla yasalaşmıştır. Anlaşmanın temel özelliği;
adının "Karşılıklı Yardım Anlaşması" olmasına karşın, ABD isteklerinin
Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler
altına sokmasıdır. Anlaşmada, koruyucu hükümler olarak yer alan
maddelerle, Türkiye'nin değil, hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD'nin
"hakları" koruma altına alınmaktadır. Anlaşmanın 2.maddesi şöyledir:
"T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da
bilgileri ABD'ne temin edecektir." Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke
arasında yapılan bir anlaşmada yer alması elbette mümkün değildir. T.C.
Hükümeti, ABD'ne hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da
belli olmayacaktı.
İkinci
anlaşma, 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen bir
kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü, dünyanın değişik yerlerinde
ABD'nin elinde kalan ve geri götürülmesi pahalı olan, eskimiş savaş
artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye'ye 10 milyon dolar borç
verilmesidir. Bu anlaşma, Türkiye'yi her yönden bağımlı hale getirecek
anlaşmalar dizisinin öncülerindendi ve ulusal güvenliğe zarar veren ağır
koşullar içeriyordu.
Anlaşma'nın
birinci bölümünde, "T.C. Hükümeti, ABD Dış Tasfiye Komisyonunun Türkiye
dışında satışa çıkardığı, kullanım fazlası malzeme ve donatımlardan,
ihtiyaçlarına denk düşenleri satın almak istediğinde, bu alımın 10
milyon dolarlık bölümü için, iki hükümet aşağıdaki maddeleri kabul
etmişlerdir" deniliyor ve koşullar sıralanıyordu. I. ve III. alt
maddelerinde, borç olarak verilen 10 milyon doların, geri ödeme biçimi
belirleniyordu: "Birleşik Devletler, faiz dahil taksitlerin resmi rayiç
üzerinden Türk Lirası olarak ödenmesini de isteyebilecektir. Türk Lirası
ödemeler, T.C. Merkez Bankasında özel bir hesaba yatırılacak ve
Birleşik Devletlerin arzusuna göre; kültürel, eğitimsel ve insani
amaçlara ya da Birleşik Devletler tarafından Türkiye'de kullanılan
memurların harcamalarına tahsis edilecektir."
ABD,
bu anlaşmayla çok yönlü kazançlar elde etmektedir. Elindeki savaş
artığı malzemeyi satmakta, Türkiye'yi bu malzemelere ait yedek parça
bağımlısı haline getirmekte ve Türkiye'de faaliyet gösterecek
personelinin giderlerini Türkiye'ye karşılatmaktadır. Bu işler için
hiçbir masraf yapmamaktadır. Kültürel, insani ve eğitimsel faaliyetlerin
ne anlama geldiği, bugün daha iyi görülebilmektedir. Kimlere ya da
hangi örgütlere ne miktarda ve ne amaçla yapıldığını yalnızca
Amerikalılar'ın bildiği yardımlarla, ABD Türkiye'deki gücünü hızla
arttırmış, toplumun her kesiminden kendisine bağlı insan yetiştirmiştir.
Anlaşmanın
ikinci bölümünde de Türkiye için kabul edilemez nitelikte hükümler
vardır. İkinci bölümün birinci maddesi şöyledir; "ABD Dış Tasfiye
komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının
envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı, ilgili mümessiller
arasında görüşülecektir. Türk Hükümeti malzemeyi bulunduğu yerden ve
bulunduğu gibi alacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye'ye
geçmeyecek, ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat
vermeyecektir."
Anlaşmaya göre
Türkiye, satın almak istediği malzemeyi yerinde nasılsa, kırık, bozuk
işlemez ya da tamire muhtaç olsa da alacak, ABD bozukluklar için
herhangi bir yükümlülüğe girmeyecektir. Ayrıca satın alınan malzemenin
mülkiyet hakkı Amerikalılar'da kalacaktır. Çünkü 23 Şubat 1945 tarihli
ilk anlaşmanın 5.maddesine göre Türkiye, ABD Başkanı gerek görürse, bu
malzemeleri, parası ödenmiş olsa da geri vermeyi kabul etmiştir.
Anlaşmanın imzalandığı 1947 yılında, Atatürk'ün "en yakın çalışma arkadaşı" İsmet İnönüCumhurbaşkanıdır.
O günlerde devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu
vardır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının ardından 25, Atatürk'ün ölümünden ise sadece 9 yıl geçmiştir.
*
12
Temmuz 1947'de imzalanan Askeri Yardım Anlaşması "Karşılıklı Yardım
Anlaşması"nın doğal uzantısıydı ve 1952'de imzalanacak olan NATO'yla
ilgili, ikili ve çok taraflı anlaşmaların ön hazırlığı niteliğindeydi.
Belirgin özelliği, önceki anlaşmalarda olduğu gibi, ABD'nin belirleyici
olmasıydı. Anlaşmanın 2. maddesi şöyleydi: "Türkiye Hükümeti yapılacak
yardımı, tahsis edilmiş bulunan amaç doğrultusunda kullanabilecektir.
Birleşik Devletler Başkanı tarafından atanan... misyon şefi ve
temsilcilerinin görevlerini serbestçe yapabilmesi için, Türkiye Hükümeti
her türlü tedbiri alacak, yardımın kullanılışı ve işleyişihakkında
istenecek olan her türlü bilgi ve gözlemi, her türlü kolaylık ve yardımı
sağlayacaktır."
Bu anlaşmanın
ne anlama geldiğini, Türkiye 17 yıl sonra karşısına çıkan somut ve acı
bir gerçekle öğrenecektir. Kıbrıs bunalımında, Kıbrıslı Türkleri korumak
için son çare olarak yapılması düşünülen askeri harekat, ABD
tarafından, bu anlaşmanın 2. ve 4. maddeleri gerekçe gösterilerek
önlenmiştir. ABD Başkanı Johnson, o zaman Başbakan olan İsmet İnönü'ye
ünlü mektubunu göndermiş ve bu mektupta şunları yazmıştı: "Bay Başkan,
askeri yardım alanında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında yürürlükte
olan iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile
aramızda var olan, askeri yardımın veriliş hedeflerinden başka amaçlarla
kullanılması için, Hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması
gerekmektedir. Hükümetiniz bu koşulu tamamen anlamış olduğunu, çeşitli
kereler, Birleşik Devletler'e bildirmiştir. Var olan koşullar altında,
Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından verilmiş
olan askeri malzemenin kullanılmasına, Amerika Birleşik Devletlerinin
izin vermeyeceğini, size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim."
İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal
ABD,
anlaşmalarda kendince eksik gördüğü konuları, Türk Hükümetine verdiği
notalarla çözmüştür. Örneğin; "Askeri Kolaylıklar Anlaşması"mn
imzalandığı gün, ABD bir nota vermiş ve bu nota Türk Hükümetince hemen
kabul edilmiştir. Amerikan personeline, diğer NATO ülkelerinde olmayan
ayrıcalıklar tanıyan bu nota, TBMM'nin gündemine bile getirilmemiştir.
Notanın 2.maddesine göre, Türkiye'ye giren ve çıkan Amerikan askeri
personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemiyecektir. O
yıllarda Türkiye'de değişik yerlerde 30 binden fazla Amerikan askeri
olduğu ve uygulamanın Türkiye'de iş yapacak olan Amerikalı müteahhit ve
çalışanlarına kadar genişletildiği gözönüne alındığında, konunun önemi
daha iyi anlaşılacaktır. Amerikalıların ülkelerine dönerken
kullandıkları ev eşyalarını, gümrüksüz satabilmeleri bile bu anlaşmada
yer almıştı.
23 Haziran 1954
tarihli "Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Vergi
Muafiyetleri Anlaşması" ikili anlaşmalar zincirinin tamamlayıcı bir
devamıdır. Yalnızca Amerikalılar'ın yararlandığı bu özel anlaşma,
Türkiye'deki ABD varlığını, adeta devlet içinde devlet haline
getiriyordu. Amerikalılar Türkiye'deki çalışmalarında; vergisiz,
gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak yasaüstü bir konum
elde ediyorlardı. Bu konum, 19.yüzyıl kapitülasyonlarını bile aşan
ayrıcalıklar içeriyordu.
Türk
hükümet yetkilileri, ikili anlaşmaların sayısal fazlalığının, Türkiye
açısından öneminin ve anlaşmalar arası bağlantıların doğurduğu karmaşık
sorunları çözebilecek bilgi ve ilgi eksikliği içindeydiler. Yapılan
anlaşmaların kaç tane olduğu, hangi bakanlığı ya da bakanlıkları
ilgilendirdiği, ne zaman yapıldığı, süresinin ve uygulama sorunlarının
neler olduğunu bilen bir devlet kuruluşu yoktu. Amerikalılar bu durumdan
yararlanıyor ve zaman zaman, anlaşma maddelerinde olmayan uygulamaları
da varmış gibi öne sürüyorlardı.
*
İkili
anlaşmalar, 21. yüzyılda, Türkiye'nin geldiği düzeyin hala stratejik
belirleyicileridirler. Toplum yaşamında, hiçbir hükümetin karşı
çıkmadığı ya da çıkamadığı düzeyde yerleşik durumdadırlar. Bağımsız
ulusal politika belirleme ve uygulama, düşünsel planda bile gündemde
değildir. Devleti küçültüp güçsüzleştirmeyi amaç edinmiş politikacılar,
her dönemde değişik parti adlarıyla yönetime gelmekte ve bu uygulamalara
devam etmektedirler. Bunlar, ulusal çözülme ve toplumsal gerilimlerin
kaynağı haline gelen sorunların nedeni olarak, küresel politikaların
Türkiye'ye taşınmış olmasını değil, tam tersi, yeterince taşınmamış
olmasını, görmektedirler. Hükümet etme yetkilerini sonuna dek bu yönde,
çoğu kez yetkilerini de aşan biçimde kullanmaktadırlar.
Kemalist
politika, Türkiye'de, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda uygulamadan
kaldırılmış durumdadır. İkili ve uluslararası anlaşmalar bunun açık
kanıtlarıdır. Bu anlaşmaları imzalayıp uygulayan hükümet yetkilileri, ya
da bunların hizmetindeki üst bürokratlar, eylemlerinin ne anlama
geldiğini bilirler, ama kendilerini genellikle Atatürkçü olarak
gösterirler. Bunların Atatürkçü bir politika uyguladıklarını söylemeleri
ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamaları, yalnızca toplumsal
gerçeklikle uyuşmayan, güvenilmez ve iki yüzlü bir davranış değil, aynı
zamanda sistemli ve bilinçli bir politikanın amaçlı davranışlarıdır.
Dayanakları yurt dışında olan politikalar, Türkiye'de yarım yüzyılı
aşkın süreden beri, toplumsal yaşamın hemen her alanını kapsayarak
Atatürkçülük adına uygulanmış ve ne yazık ki devlet politikası haline
getirilmiştir.
1945-1950
arasında temelleri atılan ve daha sonraki dönemde etkisi ve uygulama
alanları genişletilerek sürdürülen dışa bağımlı resmi politika, o denli
yerleşik hale gelmiştir ki, ihtilaller ve darbeler dahil, hiçbir iktidar
değişikliği bu politikayı değiştirmemiş tersine güçlendirmiştir.
*
27
Aralık 1949 da imzalanan Eğitim İle İlgili Anlaşma; Türk Milli
Eğitimine yön verecek olan yönetim istenç (irade)ine, ABD'nin önce ortak
edilmesi, daha sonra belirleyici olmasını sağlayan bir anlaşmadır.
Anlaşmanın sonuçları, en ağır biçimiyle bugün yaşanmaktadır. Türk milli
eğitimi artık, yönetim biçiminden içeriğine kadar her yönden milli
olmaktan uzaktır ve 'planlanmış' bir bozulma içindedir. Ulusal eğitimin
çözüm bekleyen sorunları, özel kişi ve gruplara bırakılmış, paralı
eğitim yaygınlaştırılmıştır. Öğrenciler, okul bitiren ancak bir şey
öğrenmeyen kimliksiz bir kitle haline getirilmiştir.
AKP Bursa Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Üyesi Faruk Ambarcıoğlu, 21 Mayıs 2005'te yaptığı açıklamayla durumu açıkça ortaya koymuştur. Özel bir dersanenin verdiği ödül töreninde konuşan Ambarcıoğlu,
Milli Eğitimi, "devletin sırtındaki yük" olarak değerlendirerek
özelleştirilmesi gerektiğini ileri sürdü ve "özel eğitim kurumları
ülkenin geleceğine yatırım yapmaktadırlar. Bu nedenle, onlara madalya
verilmeli, teşvik edilmelidir. Onlar devletin sırtındaki yükü alıyorlar"
dedi.
27 Aralık 1949 tarihli
"Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması
Hakkındaki Anlaşma"nın en önemli özelliği, Türkiye'de kazanılacak
Amerikan yanlısı kadroların eğitilme biçiminin saptanması ve bu iş için
gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Belirlemeler
aynı zamanda, Amerika'nın Türkiye'ye göndereceği uzman, araştırmacı,
öğretim üyesi adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD'ye,
Türkiye'de "yardım" edip "işbirliği" yapacak, geleceğin "Türk"
yöneticilerini yetiştirmek üzere, Amerika'ya götürülecek olan Türk
öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlilerinin konumları da bu anlaşmayla
belirlenmektedir.
Eğitim
Anlaşmasıyla başlayan süreç ABD açısından o denli başarılı olmuştur ki,
bugün Türkiye'de Amerikan yanlısı eğitim almamış üst düzey yönetici
kalmamış gibidir. Sözü edilen Anlaşmanın birinci maddesi şöyleydi:
"Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon
kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası
T.C.Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının
yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik
Devletleri tarafindan tanınacaktır." Kurulacak komisyonun yetki, işleyiş
ve oluşumu ile ilgili olarak 1.1 ve 2.1 alt maddelerinde şunlar vardır;
"Türkiye'deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının
yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile
Birleşik Devletler'deki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye
vatandaşlarının yapacağı eğitim araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini;
yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları ve öğretimle ilgili diğer
harcamaların karşılanması da dahil olmak üzere finanse etmek... Komisyon
harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın ataması ABD
Dışişleri tarafindan uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri
Bakanı tarafindan tesbit edilecek bir depoziter veya depoziterler
nezdinde bankaya yatırılacaktır."
Kullanma
yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanı'nın karar vereceği harcamaların
nereden sağlanacağı ise, Anlaşma'nın giriş bölümünde belirtilmektedir;
"T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde
imzalanan Anlaşma'nın birinci bölümünde belirtilen" kaynakla. Bu kaynak
ise, ABD'in Türkiye'ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı
T.C.Merkez Bankası'na, Türk Hükümet'ince ödenen paralardan oluşan bir
kaynaktır. T.C. Hükümeti bu anlaşmalarla, kendi parasıyla kendini
bağımlı hale getiren bir açmaza düşmektedir. ABD ile yapılan ikili
anlaşmaların tümünde ortak olan bir özellik vardır; Bu anlaşmalar planlı
bir bütünsellik taşır ve birbirleriyle tamamlayıcı bağlantılar
içindedir. Burada görüldüğü gibi, Eğitimle İlgili Anlaşma'nın kaynağı,
Borç Verme Anlaşması'nın bir maddesiyle karşılanır.
Anlaşma'nın
5.maddesi en dikkat çekici maddelerden biridir. Bu madde yukarıda
açıklanan işleri yapma yetkisinde olan ve Türkiye'nin bağımsızlığını
dolaysız ilgilendiren kararlar alabilen "Türkiye'de Birleşik Devletler
Eğitim Komisyonu" un kuruluşunu belirlemektedir; "Komisyon, dördü T.C.
vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır.
ABD'nin Türkiye'deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı
olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı
verecektir."
*
Milli
Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını "etkin" bir biçimde sürdüren,
personel politikalarından ders programlarına, imam-hatip okulu
açılmasından yüksek islâm enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek
çok konuda stratejik kararlar "önerebilen"; "Milli Eğitimi Geliştirme"
adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda
çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook'tan ayrı olarak, adı Howard Reed, unvanı "Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız Başdanışmanı" olan, bir başka "etkin" Amerikalı daha vardı.
Amerikalıların
Türk Milli Eğitimine 1949'dan beri süregelen "ilgileri", günümüze dek
hiç eksilmedi. Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından yatılı bölge
okullarının işlevsizleştirilmesine, "vakıf üniversitelerinden" yabancı
dilde eğitime dek yaratılan karmaşa ortamında; paralı hale getirilen
Türk Milli Eğitimi bugün, altından kalkılması güç sorunlar içindedir.
İmam ve hatip adayları ait oldukları mesleğe değil, harp okulları
dışında, hemen tüm üniversite ve yüksek okullara yöneldiler. Atatürk'ün
çok önem verdiği eğitimin birliği ilkesi, yasanın yürürlükte olmasına
karşın, eylemsel olarak ortadan kaldırıldı. Durumdan rahatsız olan
insanlarımız, gelinen noktanın gerçek nedenlerinin; Amerikalıların Türk
Milli Eğitimine elli yıldır duydukları "ilgide" yattığını göremediler.
Bunları, salt "oy avcısı" siyasetçilerin özgür iradeleriyle verdikleri
ödünler sandılar.
Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay
1968 yılında şunları söylüyordu: "Bugünkü okullarda yetişen gençlere
ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip
okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine
yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz." 12 Eylül
Darbesi'nden sonra Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'in 15 yıl sonraki söylemleri Sunay'dan
farklı değildi: "İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O
çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış,
yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930'lardaki laiklik anlayışını yanlış
olarak görüyorum."
Yeni Dünya
Düzeni politikalarının, azgelişmiş ülkeler için öngördüğü "dinsel
eğitim" ya da "eğitimin dinselleştirilmesi", ikili anlaşmalarla büyük
boyut kazandı. Eğitimin birliği, "dinsel eğitimde birlik"'e kaydı. Milli
Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlarının bile insiyatif kuramadığı
bir kurum haline geldi. Binlerce Türk ABD'ne, "eğitilmek-etkilenmek"
için gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye'ye, "eğitmek-etkilemek" için
geldi. Amerika'ya gönderilen Türk personelin büyük çoğunluğu Bakanlığın
kilit noktalarında görev aldılar. Bu işleyişi açık bir biçimde gösteren
Podol Raporu'nu burada anımsatmakta yarar var. "Türkiye'deki Amerikan
Yardım Teşkilatı"nın (AID), Türkiye'deki çalışmalarında elde ettiği
"verimi" saptamak üzere 1968 yılında Ankara'ya gönderilen Richard Podol,
üstlerine verdiği raporda şunları yazıyordu: "Yirmi yıldan beri
Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı, bir zamandan beri
meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi
görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bir bakanlık ya da İktisadi Devlet
Teşekkülü (bugünkü adıyla KİT) hemen hemen kalmamıştır. Genel Müdür ve
Müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri
beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde
Türk idarecileri indoktrine etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe
yöneticiler üzerinde de durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni
davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte, yüksek sorumluluk
mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler
üzerinde toplanması doğru bir karardır."
Türkiye,
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni
Dünya Düzeni'ne, teslim olurcasına katıldı. Verdiği siyasi ödünler, kısa
bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri ilişkilerden kültüre,
sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin
başlattığı ödünler süreci, 1950'ye gelindiğinde büyük oranda
tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı
olarak CHP'den farklı nitelikte olmayan Demokrat Parti, 1950'de iktidara
geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle
karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da
geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri'ne, "herhangi bir tehdid
durumunda" ve "çağrı üzerine" Türkiye'ye askeri müdahalede bulunma
yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.
Demokrat
Parti'nin hevesle katıldığı Batı'ya bağlanma politikasının temelleri,
esas olarak CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak,
yerleşik bir devlet politikası haline getirilmişti. İsmet İnönü,
bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna
açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960'da yabancı gazetecilere şunları
söylemiştir: "Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı
demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul
edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir."
İkili
ya da çoklu anlaşmalar, Türkiye açısından en ağır sonuçları, eğitim ve
ekonomi alanında verdi. Birlik ilkesi bozulan eğitim, kısa bir süre
içinde milli niteliğini yitirdi, ya İngilizce kaynaklı Batıcılığa ya da
Arapça kaynaklı tutuculuğa kaydı. Ekonomik karar ve ilişkiler, tümüyle
dışarıda belirlenir oldu. Devletçilik ortadan kaldırıldı, devlet
işletmeleri montaja dayalı yabancı yatırımlarına yardımcı duruma geldi.
ABD petrol şirketlerine yakınlığıyla tanınan ve varsıl bir iş adamı olan
M. W. Thornburg'a
hazırlatılan ve "Türkiye: Bir Ekonomik Değerlendirme" adını taşıyan
rapora uygun olarak ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, tüketime
yönelik ara mallar üretimine yönelindi. Thornburg
raporunda şunlar söyleniyordu: "Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük
önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul
edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil;
hizmetlerimizin, geleneklerimizin ve ideallerimizin yatırımını da
yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım
alanı elde etmiş olacağız"
Türkiye, Atatürk'ten
sonra yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili anlaşmayı,
1 Nisan 1939'da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939'da yürürlüğe giren bu
anlaşmaya göre, Türkiye Amerika'ya "gerek ithalat ve ihracatta ve
gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü"
tanımıştı. Ayrıca, ABD sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88
arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu.
Aynı
yıl İngiltere'den 37 milyon sterlin, Fransa'dan 264 milyon frank; 1942
yılında Almanya'dan 100 milyon mark borç alınıyor ve bu borçlarla T.C.
Hazinesinin borç yükü yüzde 266 oranında arttırılıyordu.
*
Türkiye'nin
ABD başta olmak üzere 1945'den sonra Batı'ya yönelmesiyle ekonomik
dengeler hızla bozulmaya başladı. 1946 yılında ABD'nden 10 milyon,
1947'de IMF'den 5 milyon dolar borç alındı ve şartlı borçlanma dönemi
başladı. 1946 yılında Türk lirası yüzde 119 oranında devalüe edildi ve 1
dolar 128 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. 1950'ye gelindiğinde,
Türkiye'nin dış borcu 775 milyon liraya yükselmiş, dış ticaret açıkları
artmayı sürdürüyordu. Açık çok fazla değildi ama 1930-1938 arasındaki 8
yılda sürekli fazla verilirken, 1950'de dışsatım dışalımın ancak yüzde
92,2'sini karşılıyordu.
Sanayi,
tarım ve madencilikte ulusal üretime yönelmeyi önleyen politikalar, Batı
etkisinin artmaya başladığı yıllardan sonra aralıksız uygulandı.
Verilen raporların, "önerilen" programların ortak özelliği, Türkiye'de
sanayileşmenin önlenmesi ve kendi kaynaklarını değerlendirme
olanaklarından yoksun bırakmaya yönelmiş olmasıydı. Dorr Raporu,
Thornburg Raporu, NATO politikaları, ve IMF programlarının tümü bu amaca
dönüktü.
Türkiye'den istenen;
devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi yatırımı yapmaması, demiryolu
taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesiydi. Atatürk'ten
sonraki politika değişikliğinin en belirgin göstergelerden biri,
demiryolları yapımı konusundaki gelişmelerdi. 1927-1938 arasındaki 11
yılda, 3028 kilometre yeni hat yapılarak, Türkiye'deki demiryollarının
toplam uzunluğu 7100 kilometreye çıkarılırken, 1938-1950 arasındaki 12
yılda 600 kilometre yeni hat yapılmıştı. 1950'den 2005 yılına dek geçen
55 yıl içinde yapılan demiryolu miktarı ise, yalnızca 697 kilometredir.
1938
sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği, kredi ya da
yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman, üretimden
uzak durmayı içermesidir. Üretimi yapılmak istenen mal, bol ve ucuz,
hatta hibe olarak hemen emre hazırdır. Yaptırım ya da yardım, adı ve
biçimi ne olursa olsun, yabancılardan gelen isteklerin tümü, Türkiye'de
üretimi, özellikle de sanayi üretimini önlemeye yöneliktir. Türkiye;
sivil havacılık yatırımlarını genişletme, Sivas'ta dizel motor fabrikası
kurma, nitelikli çelik üretimine hazırlanırken, kabul edilen Thornburg
Raporu nedeniyle bunların tümünden bir anda vazgeçildi..
PROF.DR. METİN AYDOĞAN