Karma Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karma Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2016 Pazar

ÇİN DEVRİMİ (1949-2016)


Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılında Çin, dünya gelişme çizelgelerinin en altında yer alan bir ülkeydi. Düzensiz ve kalabalık kentlerin ürkütücü yaşam koşulları, uçsuz bucaksız kırlardaki sonsuz yoksulluk, yüzyıllara dayalı feodal egemenliğin doğurduğu sosyal gerilik ve giderilmesi olanaksız görünen ulusal ayrılıklar, büyük boyutlu toplumsal sorunlar olarak ortada duruyordu.

1949 Sonrası: Devrimin Sorunları
Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılında Çin, dünya gelişme çizelgelerinin en altında yer alan bir ülkeydi. Düzensiz ve kalabalık kentlerin ürkütücü yaşam koşulları, uçsuz bucaksız kırlardaki sonsuz yoksulluk, yüzyıllara dayalı feodal egemenliğin doğurduğu sosyal gerilik ve giderilmesi olanaksız görünen ulusal ayrılıklar, büyük boyutlu toplumsal sorunlar olarak ortada duruyordu. Emperyalist sömürü ve uzun süreli iç çatışmalar, Çin halkını yaşam savaşı verme noktasına getirmişti. Çin köylüsü o denli yoksul ve umarsız hale gelmişti ki, elindeki toprağı bile işleyemiyordu. Toplam yüzölçümünün ancak yüzde 10’unu tarıma açabilmişti.1 1950 yılında bir hektar ekilebilir toprağa düşen insan sayısı, açlıktan yüzbinlerce insanın öldüğü 1917 Rusyası’ndakinden on kat daha çoktu.2
1949 yılında Çin nüfusunun yüzde 90’dan fazlası kırlarda yaşıyordu. Birbiriyle ilişkisi olmayan birçok bölge, kendi silahlı güçlerine sahip büyük savaşçı feodallerin denetimi altındaydı. Ellibeş ayrı ırk, başta Budhacılık, Lamacılık ve İslamiyet olmak üzere birçok din, onlarca dil ve yüzlerce yaşam biçimi vardı. Beş özerk bölge, 29 özerk il ve 69 özerk yönetim birimi varlığını sürdürüyordu.3
Sanayi, ulusal varsıllığa katkıda bulunmuyordu, çünkü yoktu. Oysa kullanabileceği hammadde kaynakları ve sınırsız işgücü vardı. Çalışan az sayıdaki işletme sömürge tipi işletmeydi. Genellikle yabancı sermayeye ait bu işyerlerinde Çinli işçiler, ilkel koşullarda günde 12 saat düşük ücretle çalıştırılıyordu.
Sovyet Etkisi ve Öykünme (Taklit)
1949-1952 arasında Sovyetler Birliği’ni örnek alan bir ekonomik kalkınma düşünüldü. Ortaklaşacılığa ve sanayileşmeye ağırlık verilecekti. Üretim araçlarının tümü kamu mülkiyetine alınacak ve hazırlanacak kalkınma planlarında; makinalı toplu tarım, ağır sanayi ve üretim makinaları üretimi öncelikli olacaktı.
Devrimden hemen sonra, kitle baskısıyla yapılan toprak dağıtımı ‘olumlu’ bir sonuç vermedi. 350 milyon köylüye 460 bin kilometrekare toprak dağıtılmış4 ancak kullanım hakkıyla sınırlı kalan, eşitsizlikleri gidermeyen ve ürün artışı sağlamayan bu dağıtım, çağdaş tarıma geçme amacına herhangi bir katkı sağlamadı.
Başarısızlık nedeniyle toprak dağıtımına son verildi ve tarımda sosyalist uygulamaya geçildi. Altı yıl içinde, 178 milyon köylünün toplandığı 26 000 adet halk komünü kuruldu.5 Tarıma açılmamış bölgelerde, toplam yüz ölçümün yüzde 5’ini oluşturan devlet çiftlikleri oluşturuldu.
Tarımsal gelişmeyi amaçlayan bu uygulamalar, köylünün gerçek istemiyle uyum göstermiyordu. Küçük bir toprağın özel kullanım hakkını sağlıyor olsa da, köylüler bununla yetinmek istemedi ve komün yaşamını benimsemedi. Tarımda amaçlanan gelişme sağlanamadı.
1953-1957 arasında birinci beş yıllık kalkınma planı hazırlandı ve uygulamaya sokuldu. Önemli sayılabilecek gelişmelere karşın, sanayide de istenilen ereğe ulaşılamadı. Elde edilen ekonomik büyüme, nüfus artışıyla hemen hemen sıfırlanıyor, tarımdaki durgunluk sürüyordu. Sovyet kalkınma modeli Çin’de başarılı olamamıştı.
Halka Yönelme
1957 yılında, Sovyet Rusya’da Stalin’e karşı yapılan suçlamaların sosyalist dünyayı birbirine kattığı günlerde, ortaklaşacı (kolektivist) uygulamalarda yumuşamaya gidildi. Merkezi ve yerel yöneticiler, köylünün hükümetle işbirliği kurmada süren çekingenliğini ortadan kaldırmak için, alınacak önlemleri araştırmaya ve halkın istemlerine eğilmeye karar verdi. Sayıları 750 bine varan tarım kooperatifi kuruldu. Köylülerin, kooperatif topraklarından kişisel olarak kullanma payı yüzde 5’den yüzde 10’a çıkarıldı. Onlara buralardan elde edeceği ürünü kullanma hakkı tanındı.
Ancak, yumuşamadan beklenen sonuç alınamadı. Bu kez köylü, kendine ait topraklardan elde ettiği ürünü arttırıyor, ortaklaşacı girişimleri savsaklıyordu. Emeğini yalnızca kendine ait topraklarda kullanma ve sağladığı ürünün tümüne sahip olma isteğindeki köylüleri, ortaklaşacı çiftliklerle ‘mutlu etmek’ olanaklı olmuyordu.
Aydınları Kazanmak
Tarım sorunlarını aşmadaki tıkanıklık sürerken, “yüz çiçek açsın” olayı başlatıldı. “Yüz çiçek yan yana açsın, yüz fikir akımı tartışsın” bir Çin atasözüydü. Düşünce ve sanatın özgür bir ortam içinde tartışıp yarışmasını anlatan bu eski Çin geleneği, özellikle iç savaş sırasında yitirilen aydın desteğini yeniden kazanmak için ileri sürülmüştü. ‘Yüksek düzey aydınlar’, sanatçılar, bilim adamları; alt yapısı oluşmamış ideolojik belirlemelerin ulusal savaşımın önüne geçirilmesi nedeniyle Komünist Parti’den uzaklaşmıştı. Sosyalist düzenin kuruluşu karşısında da ilgisizliğini sürdüren bu kesimin kazanılmasına çalışılıyordu.
Aydınlar, bu kampanyaya olumlu yanıt verip katılmada pek gönüllü olmadı. Bir süre sonra 27 Şubat 1957’de Mao, çağrıyı birkez daha yineledi ve aydınlar sorununun mutlaka çözülmesi gerektiğini söyledi. “Çin’in sosyalizmin kurulması gibi dev bir görevde, olabildiği kadar çok aydına gereksinimi vardır. Aydınlarla ilişkilerimizi düzeltip, onların karşılaştıkları sorunları çözümlemelerine yardım etmeli, yeteneklerini tam olarak ortaya koymalarını sağlamalıyız. Parti üyelerinin çoğu aydınlarla anlaşmayı, onlarla geçinmeyi pek beceremiyor. Onlara sert davrandıkları gibi, işlerine de saygı duymuyorlar. Bilimsel ve kültürel konulara, yerli yersiz burunlarını sokuyorlar. Bu eksiklikleri mutlaka ortadan kaldırmalıyız...” diyordu.6
Eksiklikler bir türlü ortadan kaldırılamadı. Gerçekleştirilmeğe çalışılan sınıfsız topluma hazır olmayan ülke, uzun erimli umutların gündeme sokulmasını sindiremiyor ve bu uğurdaki büyük çabaya karşın istenilen sonuç elde edilemiyordu.
“Büyük Sıçrama” ve Başarısızlık
Birinci beş yıllık planın başarısız olması üzerine yumuşama dönemine son verildi. ‘Sosyalist düzenin yerleştirilmesi’ için ‘daha bütünsel’, ‘daha köklü’ yöntemler yürürlüğe konuldu ve ‘Büyük Sıçrama’ adı verilen yeni bir politik döneme girildi. 1958, gerek ‘Büyük Sıçramanın’ ve gerekse de ikinci beş yıllık planın başlangıcı oldu. On beş yılda İngiltere’yi geçmeyi amaçlayan bu iddialı planla, önce kırsal işgücü devinime geçirildi. Yüz milyonu aşkın kadın ve erkek büyük hidroelektrik santrallerin yapımında canla başla çalıştı. 67 milyon köylüye, ülkenin yeniden ağaçlandırılması projesinde iş verildi.
İlk yıl umut verici sonuçlar alındı, üretim arttı sanayi gelişti. Ancak, sevinç 1959 başında yerini endişe ve üzüntüye bıraktı. Tarımda, iki yıl art arda düşük ürün elde edildi. Tarım ürünleri dışsatımı durduruldu, dışalıma gidildi. Bu kez döviz yetersizliği nedeniyle sanayi için gerekli donanımın dışalımı yapılamadı.
Tarımdan sonra sanayide de gelişme durdu. Çin, kendi halkını besleyemez duruma düştü. Büyük umutlarla girişilen ‘Büyük Sıçrama’ döneminde, 20 milyon Çinli açlık ve yoksulluktan öldü.7 Dönem başında kentlere göçmüş olan milyonlarca köylü, köylerine geri gönderildi.
Başarısızlık kesindi. Ancak, yöneticiler başarısızlığın gerçek nedenini göremedi. Tarımdaki kötü sonuçlar elverişsiz doğa koşullarına bağlandı. Sanayideki durgunluğun nedeni olarak da, Sovyet uzmanlarının siyasi nedenlerle geri çekilmiş olması gösterildi. Bu arada birçok yerde, akıl dışı uygulamalar yapıldı.
Tarım ürünlerine zarar veren kuşlar yok edildi. Bu kez yok olan kuşların yediği zararlılar olağandışı arttı. İyi araştırılmadan yapılan dev sulama yatırımları, toprağın alkalilenmesi ya da tuzlanmasına yol açtı.
Başkasına Öykünme (Taklit)
Başarısızlıkta etkisi olsa da bu tür uygulamalar olumsuzlukların gerçek nedeni değildi. Sovyetler Birliği’ndeki ‘sosyalizmi kurma’ girişimi hemen aynısıyla alınıp uygulanmıştı. Köylü kendine ait toprak ve ürün peşindeyken, inatçı bir ortaklaştırma (kolektifleştirme) uygulanıyordu. Çağdaş tarımcılığı yerleştirmek için gerekli olmamasına ve köylünün isteksizliğine karşın, “halk komünlerinin” kurulması sürüyordu.
Sanayileşmede devlet öncüydü. Buna kimse karşı çıkmıyordu ancak bu öncülüğün içinde özel girişimciliğe hiçbir alanda izin verilmiyordu. Aynı tutum ticaret için de geçerliydi. Aydın desteği, politik nedenlerle yitirilmişti. Uygulanan politikalara eleştiri yönelten yöneticiler, bulunduğu yer ve konuma bakılmaksızın görevinden uzaklaştırılıyordu. O günlerde ve daha sonra Cumhurbaşkanı Liu Şao Çi, Pekin Belediye başkanı Peng Çen, savunma bakanı Ping Di Huay ve Komünist Parti sekreteri Teng Hsiao Ping, ‘revizyonist’ suçlamasıyla görevlerinden uzaklaştırılan üst düzey yöneticilerdi. Sovyetler Birliği’nde, ideolojik öncelikler nedeniyle yaşanan olumsuzluklar hemen aynısıyla Çin’de de yaşanıyordu.
Kültür Devrimi ve Sonuçları
Ekonomideki başarısızlık, ideolojik davranış ve eylemlerin daha da öne çıkarılmasına yol açtı ve 1965’de Çin için gerçek bir felaket olan, Büyük Proletarya Kültür Devrimi denilen kampanya başlatıldı. 1965-1969 yılları arasında sürdürülen ancak olumsuz etkileri uzun yıllar sürecek Kültür Devrimi’nde, düşünceleri ve davranışları nedeniyle aydınlar, bir kez daha saldırıya uğradı. İyileştirme (reform) yanlısı ne kadar yönetici varsa tümü görevlerinden uzaklaştırıldı.
Oysa bunlar, tarım sorununa özel önem vermiş, halk komünlerini sorgulamış, tarımı geliştirecek yeni uygulamalar getirmişti. Örneğin, her köylü ailesine, 100 metrekare arazi sahibi olma ve bahçesinden, kümesinden, zanaatından elde edeceği ürünleri serbestçe satabilme hakkı vermişlerdi. Bu uygulama bile tarıma oldukça önemli bir canlılık sağlamıştı. Ancak, bu gelişmelere Kültür Devrimi’yle son verildi ve özellikle öğrencilerden oluşan kümeler, denetimsiz bir coşkuyla gözden düşürülmesi istenen siyasi kişilere saldırdı. Kızıl Muhafızlar denilen bu kümelerin davranışlarındaki aşırılık, Çin’i neredeyse bir içsavaşın eşiğine getirdi.
Kültür Devrimi’nden 1976 yılında Mao’nun ölümüne dek, çağdaşlaşma yanlılarıyla, yöneticiler arasında sert bir savaşım yaşandı. Mao’dan sonra; Hua Guo Fing, Ye Cien Ying ve Teng Hsiao Ping yönetime geldi ve bu ekip 1977 yılında, tarım, sanayi, ulusal savunma ile bilim ve tekniği öne çıkaran Dört Çağdaşlaşma Kampanyası adı verilen bir atılım başlattı.
Teng Hsiao Ping ve Hızlı Kalkınma
Teng Hsiao Ping önderliğindeki yenilikçiler, devlet yönetimine geldiğinde, ‘sosyalizme geçmeyi’ başaramamış ancak sanayi, ulaşım, eğitim ve halk sağlığı alanında gelişmeler sağlanmış bir Çin buldu. Hızlı kalkınma için gerekli olan bir ekonomik alt yapı oluşmuştu ancak mülkiyet ilişkileri üretici güçlerin gelişimi üzerinde engelleyici bir baskı oluşturmayı sürdürüyordu.
Köylülerle halk komünleri, girişimci unsurlarla ortaklaşacılık, tüccarlarla ticari yasalar arasındaki çelişkiler; toplumsal kalkınmayı sağlamanın önündeki engel durumundaydı. Çin, sahip olduğu ekonomik alt yapı, yeraltı zenginlikleri ve eğitilmiş iş gücüyle, çağı yakalamaya aday bir ülke haline gelmişti ama bunu yapacak siyasi önderliğe sahip olması gerekiyordu. Çin kendisini yönetecek “becerikli” yöneticiler bekliyordu.
Politika Değişimi
Teng Hsiao Ping önderliğindeki yenilikçiler, bu beceriyi gösterdi. Önce siyasi alanda bir dizi iyileştirme yapıldı. Örneğin parlamentoda işçi-köylü-asker milletvekili oranı düşürüldü. Toplumsal ve kültürel alanda kişi hakları genişletildi. Geçmiş dönem uygulamaları, Mao’nun kişiliği dahil tartışmaya açıldı.
1978’de anayasada değişiklikler yapıldı. Köylünün topraktaki iyelik (mülkiyet) hakkını genişleten, sanayi ve ticarette özel girişimciliğe olanak veren yasalar çıkarıldı. 1979’da gelişmiş ülkelerle ulusal bağımsızlığa zarar vermeyen bilimsel ve teknik anlaşmalar yapıldı. Yatırım biçimi, kazanç aktarımı (kâr transferi), işçi ve mühendis çalıştırma, devir süreleri gibi konularda; koşulları Çin’in belirleyeceği biçimde, kapılar yabancı sermayeye açıldı.
Bilim, teknik, savunma, tarım ve sanayi alanlarında çağdaş atılımlar gerçekleştirildi. Uygulamaya koyulan 1976-1986 on yıllık planda, yıllık ortalama büyüme hızının yüzde 10 olması öngörüldü. Çelik, petrol, ulaşım ve enerji başta olmak on iki büyük atılım projesi hazırlandı. Çin yalnızca bu projeler için dış kredi aldı. Dış kredi koşullarının siyasi ve ekonomik bağımlılık doğurmasına izin verilmedi.
Bugün, kamu iyeliğinin Çin ekonomisindeki oranı yüzde 50’ye düşmüştür. İyeliğin yüzde 20’si kamu-özel ortak girişimi, yüzde 30’u ise özel sektöre aittir.8 Ekonomide kamunun belirleyiciliğini sürdürmekte ancak özel girişimciler kendilerine ayrılan alanlarda yatırım yapmakta, bu yatırımlarından kazanç elde etmektedir. Petrol, demir-çelik, enerji, iletişim, ulaşım gibi stratejik sektörler, büyük oranda kamu iyeliği ve denetimi altındadır.
Üretime Yatırım
Ulusal ya da yabancı sermaye yatırımları, Çin’in planlı kalkınma ekonomisine katkı koyacak biçimde üretime yönlendirildi. Yatırım koşulları üstelik sıkı biçimde Çin hükümetince belirlenmesine karşın, yoğun bir yabancı sermaye girişi oldu. Dünyanın bütün azgelişmiş ülkelerinde hiçbir kısıtlamayı kabul etmeyen uluslararası şirketler, Çin’de hükümet kararlarına uygun davrandı ve birbirleriyle yarışırcasına yatırım yaptı.
İlk on yıl içinde, 395 milyar Dolarlık yabancı sermaye girişi oldu.9 Bu miktar, 2000 yılında 1 trilyon Dolara; 2009’da ise 1,63 trilyon Dolara çıktı. Dünyanın en büyük 500 uluslararası şirketinden (Global Top 500) 480’i Çin’e yatırım yaptı.10
The Economist Dergisi, Çin mucizesiyle ilgili kapsamlı araştırmalar sonucunda şu yorumu yapıyor: “1978 yılında 270 milyon Çinli’nin ‘mutlak yoksulluk’ içinde yaşamakta olduğu düşünülüyordu. Tarımla ilgili reformların büyük oranda başarıya ulaştığı 1985 yılında ise bu sayı 100 milyona düşmüştü. 1991 yılında ise Çin’de, bir Japonya, iki İngiltere ya da yarım Amerika edecek kadar insan yoksulluktan kurtarılmıştı...”11
Öngörüler
Economist dergisinin Dünya Bankası verilerine dayanarak 1994 yılında yaptığı bir araştırmada, 2020 yılında mutlak üretim değeri olarak en çok mal ve hizmet üretecek 15 ülke sıralanmaktadır. Bu çalışmaya göre, ABD’nin toplam üretimi 100 olarak alındığında 2020 yılındaki Japon üretimi 45, Alman üretimi 30, Çin üretimi ise 140 olacaktır.12 Dünya Bankasının verilerine göre; Çin, 1997 yılındaki 4 trilyon 383 milyar Dolarlık satın alma gücü paritesi ve gayri safi milli hasılasıyla Çin, ABD’den sonra ikinci büyük ekonomik güç durumuna gelmişti.13
Dünya Bankası 1999 yılında; Çin’in 2025 yılında dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağını öngörmüştü.14
Öngörüler Gerçek Oluyor
Çin, Dünya Bankası’nın öngörüsünden 11 yıl önce 2014’de, dünyanın en büyük ekonomik gücü durumuna geldi. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) verilerini değerlendiren Euronews, Çin’in satın alma gücü paritesinin 2014’de 17,6 Trilyon Dolar’a ulaşarak, 1872’den beri 146 yıldır dünyanın en büyük ekonomik gücü olan ABD’nin önüne geçtiğini açıkladı.15
Çin bugünkü durumuna başarıyla uyguladığı planlı kalkınma programlarıyla geldi. 2000 yılında İtalya’yı geçerek altıncı, 2005’de Fransa’yı geçerek beşinci, 2006’da İngiltere’yi geçerek dördüncü, 2007’de Almaya’yı geçerek üçüncü, 2010’da ise Japonya’yı geçerek ikinci büyük ekonomik güç olmuştu.16 2014 yılında ABD’yi geçerek birinci oldu.
Çin, dış ticaret büyüklüğü olarak, 1978’de dünya 32.’si iken; 1989’da 15., 1997’de 10., 2001’de 6., 2003’de ise 1978’e göre yirmi beş kat artarak 4.’sü olmuştu.17 Bugün (2012) Çin’in dış ticaret hacmi 3,86 trilyon Dolardır. 2.05 trilyon Dolar dışsatım yaparken, 1,82 trilyon Dolar dışalım yapmaktadır. Dış ticaret fazlası yıllık 231 milyar Dolardır. Dışsatımda dünya 1.’si, dışalımda dünya 2.’sidir. Çin bugün 124 ülkenin en büyük ticaret ortağı durumundadır.18
Yabancıdan Yararlanma Kendi Gücüne Dayanma
Çin bugün büyük bir dış yatırımcıdır. ABD, Japonya, Almanya dahil dünyanın her yerinde yatırımları vardır. Afrika ve Güney Amerika’nın gelişmesinde itici güç durumuna gelmiştir. Yurt dışındaki yatırımlarını çoğunlukla birleşme ve satın alma yoluyla yapmaktadır. Dışarıya yatırım yapan Çin’li işletme sayısı 20 bine ulaşmıştır. 13 ülkede toplam 16 ekonomik ve ticari iş birliği bölgesi kurmuş, bu alandaki yatırımları 4 trilyon Doları aşmıştır.19
Devletçiliğin Başarısı
Gerçekleştirilen hızlı ekonomik gelişmenin dayandığı temel güç, izin verilen yabancı sermaye yatırımları değildir. Bu yatırımlar, ulusal ekonominin gelişmesinde zaman ve sermaye öncelikleri olmayan ikincil yatırım alanlarına kaydırılmıştır. Ekonomik gelişmenin gerçek motoru, temel sanayi dallarındaki devlet tekeli konumundaki KİT’lerin başarısıdır. Çin 1980’den sonra devletin belirleyiciliği altında karma ekonomiyi ustalıkla uygulamış ve sosyal devleti her boyutuyla yaşama geçirmeyi başarmıştı.
Çin’in Kalkınma Yöntemi Daha Önce Uygulandı mı
1949 yılında ulusal devrimiyle dünyayı şaşırtan Çin, aynı şaşkınlığı bu kez, ekonomik büyümedeki başarılarıyla yapıyor. Teng Hsiao Ping’in 20 yıllık ekonomik devriminin, Mao’nun sosyal devriminden daha köklü olduğuna inananlar de az değildir.
“Çin’in kaderini doğmalar değil ekonomi-politik belirlesin” diye vasiyet bırakan Teng’in ekonomik kalkınma politikası yeni bir buluş ve yöneliş değildir. Bu yöntem tam 57 yıl önce 1923 de, “ekonomi herşey demektir... Ulusal bağımsızlığın korunması ancak ekonomik başarıyla mümkündür... Biz gücümüzü doğmalardan değil gerçek yaşamdan alıyoruz...” diyen Mustafa Kemal tarafından Türkiye’de 1923-1938 arasında uygulanmıştır. Çin’de 1980’den sonra uygulanan ekonomik kalkınma politikası, aynı konudaki Türk Devrim uygulamalarının yinelenmesi gibidir. Buna, Türk Tipi kalkınma deniyor.
DİPNOTLAR
1   “Çin Halk Cumhuriyeti” “Büyük Larousse” Gelişim Yay., sf.2707
2   “Çin Devrimi” “Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi”, Gelişim Yay., Sayı 1, sf.33
3   “Çin Halk Cumhuriyeti” “Büyük Larousse” Gelişim Yay., sf.2706
4   a.g.e. sf. 2708
5   a.g.e. sf. 2708
6   “Çin Devrimi” “Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi” Gelişim Yay., Sayı 1, sf.33
7   “Çin Halk Cumhuriyeti” “Büyük Larousse” Gelişim Yay., sf.2721
8   “Amerika Kendisi Dünyanın Jandarması Olarak Görüyor” Wu Keming, Aydınlık, 23 Mart 1996, Sayı 457, sf.8
9   a.g.e. sf.8
10 TC Pekin Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği; “Çin Halk Cumhuriyetinde Doğrudan Yabancı Sermaye Uygulamaları ve Sağlanan Teşvikler”
11 “Economist” 01.10.1994 ak. Gencay Şaylan, “Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi” İmge Kitapevi, 1994, sf.183
12 a.g.e. sf.183
13 “Cumhuriyet” 20.11.1998
14 “Dünya Ekonomisinden” Cumhuriyet 16.02.1999
15 “IMF: Dünyanın En Büyük Ekonomik Gücü Çin” Aydınlık 11.12.2014
16 CIA Wold Fact Book; Fortune “Çhina is richer, but most Chinese are still poor” Feb.17, 2001
17 www.ekodiyalog.com/konular/cin_ekonomisi_sektor.html
18 CIA Wold Fact Book; Fortune “Çhina is richer, but most Chinese are still poor” Feb.17, 2001
19 http://tr.euronews.com/2013/09/09/cin_den_dis_yatirim_rekoru
20 “Global Paradoks” John Naisbitt, Sabah Yay., sf.151

5 Mayıs 2015 Salı

Atatürk'ün "karma ekonomi düzeni" olarak ders kitaplarımıza giren ancak bu kavramdan daha geniş içerikte olan iktisadi düşünceleri, benimsediği iktisadi prensipler, çağdaş kalkınma politikası ve stratejilerine yön vermiş, ayrıca gelişmekte olan ülkelerin örnek alabileceği önemli bir ekonomik model oluşturmuştur. Atatürk'ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalmadan söylemiş olduğu "...askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner" sözü ekonomiye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Maalesef Yüce Önder Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışından sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin gerekleri istenilen düzeyde yerine getirilmemiştir. Ulusumuzun henüz Atatürk’ün öngördüğü amaçlara ulaşamamış olması bunun kanıtıdır. Makalemizde Atatürk'ün iktisada dair fikirleri ve temel aldığı ekonomik prensipler irdelenmeye çalışılacaktır. Böylece, Atatürk sonrası dönemde ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadi ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği görülecektir. Öte yandan ülkelerarası ticari sınırların giderek kaldırılması yani serbest ticaret ideolojisinin dünya ekonomisine egemen olması, gelişmekte olan ülkelerin ve bu arada Türkiye'nin de kalkınma sorununu giderek daha önemli kılmıştır. Dolayısıyla, Atatürk'ün iktisat siyasetinin temel özelliklerinin ortaya konulması ve hükümetlerin bu prensiplerden taviz vermemesi, küresel ekonomiyle bütünleşme sürecindeki Türkiye'yi bu süreçte daha etkin kılacaktır.

1. Cumhuriyet Öncesi İktisat Politikaları

1.1. 1838 Serbest Ticaret Anlaşması ve Osmanlı Ekonomisi'nin Çöküşü

İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" (1776) isimli kitabında uluslararası ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" (1817) isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir (Ricardo, 1997: 120). Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz (Sabır, 2001: 51). Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin serbest ticarete geçiş serüveni ise 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat politikasını tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması herşeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir (Sayar, 1986: 213). Gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makina endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Zamanla bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bu olumsuz politika sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgahlarına, tarıma dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimi sürecini tamamlamış ülkelerdi. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir.
1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir ( Kazgan: 1999: 39). Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştır.

1.2. Milli Mücadele Dönemi'nde İktisadi Politika

Milli Mücadele Dönemi'nde izlenen iktisat politikası üzerine söylenebilecek ve bugün için de ibret alınması gereken en çarpıcı nokta, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı sıfır enflasyon ile gerçekleştirmiş olmasıdır. Milli Hükümet Kurtuluş Savaşı boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştır. Yani Türkiye'nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.
Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da kullanılan para Osmanlı kaimeleriydi. İstiklal Savaşı'nı T.B.M.M. hükümeti yürütüyordu. Ancak emisyonun yani para basımının anahtarı İstanbul rejimindeydi. T.B.M.M. savaş boyunca kendi adına para basmamıştır. Aynı paranın iki ayrı egemenlik alanında kullanıldığı durumlarda emisyonu kontrol altında tutan tarafın tartışılmaz bir avantajı vardır. Karşılıksız para basılmasıyla başlatılabilecek bir enflasyon, satınalma gücünün İstanbul yöresinde toplanmasını sağlayarak Kuvayı Milliye'nin finansmanını felce uğratabilirdi. Neyse ki bu tehlike gerçekleşmemiş ve İstiklal Savaşı enflasyonsuz gerçekleştirilmiştir (Ergin, 1978: 183-184).
Görüldüğü gibi ne İstanbul Hükümeti ne de T.B.M.M. açık finansman politikası uygulamamış ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da enflasyon problemi yaşanmamıştır. Bu noktada Milli Mücadele'yi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapan İstanbul Hükümetleri'nin neden emisyon politikasıyla Milli Mücadele'ye sekte vurmadığı tartışılabilir. Kanımızca İstanbul Hükümetleri para politikasının ne derece önemli bir silah olduğunun farkına varacak düzeyde iktisada hakim değildi. Aksi takdirde, zaten her türlü ihanetin içinde olan İstanbul Yönetimi, para basarak Kuvayı Milliye'nin elindeki kaimelerin değerini düşürür ve Atatürk'e karşı iktisadi bir savaş başlatırdı. Kuşkusuz bu uygulama da savaşın sonucunu değiştirmezdi, belki bir süre savaşın uzamasına sebep olabilirdi.
Atatürk'ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü'nün şu sözleri çok enteresandır: "Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile "evet" dedirtemedim". Türkiye Cumhuriyeti'nde enflasyon problemi Atatürk'ün vefatıyla başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır (Aysan, 2000: 37).
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda enflasyonun yeri olmamıştır. Atatürk her zaman para değerinin istikrarına büyük önem vermiş, İstiklal Savaşı'nın en zor günlerinde bile tedavüle yeni para çıkarmamıştır. Atatürk'ün sıkı para politikası anlayışı Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiş, Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde karşılıksız para basılmamıştır.

2. 1923-1938 Yılları Arasında Ekonomik Reformlar

Osmanlı Devleti'nden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi olmamasından dolayı dışa bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir ekonomi idi. Ülkede kayda değer bir sermaye birikimi olmadığından, bir başka deyişle, yanlış politikalar nedeniyle Türk burjuvazi sınıfı oluşamadığından yatırım yapabilecek zengin yoktu. Ticaret Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekelinde olmuştur. Atatürk'ün "...askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir" anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi'nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde bir çok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yakalanamayacak ekonomik istikrar sağlanmıştır.

2.1. İzmir İktisat Kongresi

Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya karar vermiştir. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında "Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalmış bir gerçek vardır. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir...Milletimiz düşman ordularını mahvetmiştir. Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz" diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir (Ergin 1978: 184-185).
Kongre'de alınan kararlara gelince, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat siyasetinin rotasını çizen bir "Misakı İktisadi" kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayiini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düzeni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir (Demir, 1994: 51).
İzmir İktisat Kongresi kararlarında devletin iktisadi yaşamda fiilen üstleneceği belirli işlevlerin olduğu bunların da ağırlıklı olarak altyapı ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Devlet demiryolu, karayolu ağını kuracak, limanlar inşa edecektir. Haberleşme örgütünü gerçekleştirecek, eğitim işlerini üstlenecektir. Ticaret ve sanayi bankalarının kurulmasına ve ortaklığına öncülük edecek, ancak buralardaki paylarını daha sonra Özel Kesim'e devredecektir. Devlet katıksız bir liberal iktisat politikası yani "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yanlısı olmayacak ama, ekonomik yaşamın gereklerini bizzat üstlenip gerçekleştiren de olmayacaktır (Kuyucuklu, 1986: 174).
Kongre'de yabancı sermaye konusu da tartışılmış, yabancı sermayeye karşı olunmadığı önemle vurgulanmıştır. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında yabancı sermayeye karşı olmadığını söylemiştir. Ancak, Türk yasalarına ve örfüne saygılı yabancı sermaye istediğini, yabancı sermayenin bundan değişik bir düzenleme biçimindeki varlığına kesinlikle karşı olduğunun da altını çizmiştir. Atatürk'ün bu düşüncesi "Misakı İktisadi" belgesinin 9. maddesinde yer almıştır. Bu maddenin gereği Ocak 1924'te yabancıların mülk edinmelerini serbestleştiren bir yasa ile yerine getirilmiştir. Ayrıca 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'ndan yabancı sermayenin de yararlanması düşünülmüştür.
Yukarıda açıklananlara ek olarak şunlar da Kongre'de alınan kararlar arasındadır (Aydemir, 1981: 348):

• Anonim şirketlerin kurulmalarını kolaylaştırmak,
• Milli Bankaların kurulması,
• Demiryolları inşasının hükümetçe bir programa bağlanması,
• Sanayiin teşviki,
• Yerli malı giyilmesi,
• Amele denen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması,
• Memlekette ticaretin tamamen serbest bırakılması.

Alınan kararlardan açıkça görülmektedir ki, uygulanacak iktisat politikasının liberal çizgiye yakın olması düşünülüyordu. Ancak bu dönemde benimsenen liberal politikaların zorunlu bir "laissez faire" uygulaması olup olmadığı tartışılabilir. Yeni Cumhuriyet Lozan Anlaşması gereği 1928 yılına kadar gümrükleri düzenleme yetkisine sahip olmadığından, kamu otoritesinin serbest ticareti terk etme seçeneği yoktu (Balkanlı, 2002: 87).
Lozan Anlaşması henüz sonuçlanmamış, milli mücadele süreci tüm hızıyla devam ederken böyle bir ekonomi kongresini toplamış olması dahi, Atatürk'ün iktisadi soruna ne derecede önem verdiğini göstermeye yeterlidir. Başından sonuna Atatürk'ün yönlendirdiği Kongre'de iktisat bakanının şu sözleri makroekonomik bir istikrarın formülünü verir niteliktedir: "Gayemiz, istihsalimizi ihtiyacımıza göre tezyid ederek kendi kendimize kifayet etmeye doğru gitmek olmalıdır. Harice göndereceğimiz istihsalatımızı da ihmal edemeyiz. İthalatımızla ihracatımız arasında tevazün ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde iktisadiyatımız iflas tehlikesinden yakasını kurtaramaz" (Ökçün, 1997: 222).

2.2. Kalkınma Planları

Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye'de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir (Kuyucuklu, 1986: 180).
2.3. Atatürk Dönemi'nde Başlıca Ekonomik Girişimler
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimlerin bazılarını maddeler halinde sıralamak, onbeş sene gibi kısa bir zamanda devasa bir kalkınma hamlesine girişildiğini göstermeye yeterlidir:

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
• Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
• 1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
• 1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

3. Atatürk ve Devletçilik

Devletçiliğin iktisadi düzlemdeki görünümü "karma ekonomi" anlayışıdır. "Karma ekonomi" yaklaşımı sosyalizm benzeri bir yaklaşım olmayıp, esas itibarıyla, ekonominin gerekli altyapısını hazırlayıp, kalkınma sürecine paralel olarak piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirilmesidir.
Atatürk'ün Devletçilik anlayışı bir kalkınma modelidir. Atatürkçü Devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınai teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları gereğince kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir (Aysan, 2000: 35). İsmet Giritli'nin yorumuyla Atatürk Devletçiliği "...sosyalizmin anladığı manada ve bir doktrin mahiyetinde olan devletçilik değil, sadece pratik ve pragmatik manada yani milli ekonominin zaruretleri, memleketin hızlı kalkınması ve bunun için sanayileşmesi ihtiyacı ile sınırlı olan özel teşebbüsün tam güvenlik ve istikrar içinde varlığını sürdürmesini de lüzumlu bulan başka bir deyimle, karma ekonomi sistemine dayanan hızlı sanayileşmeye dönük bir kalkınmayı gerçekleştirecek bir devletçiliktir" (Giritli, 1975: 298).
Görüldüğü gibi, Atatürk'ün Devletçilik İlkesi esas itibarıyla bir kalkınma modeli olup, katı bir ideoloji olarak algılanmamalıdır. Atatürk'ün Devletçilik İlkesi değerlendirilirken dönemin ekonomik koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Falih Rıfkı Atay'ın şu sözleri Devletçilik ilkesinin zaruriyetten doğduğunu açıkça göstermektedir: "Yeni Türkiye'de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır: Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiç bir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi" (Atay, 1984: 452).
Atatürk döneminde uygulanan devletçi iktisat politikasının, 1930'lu yıllarda ağırlık kazanması, devletçilik ilkesinin zaruriyet sonucunda ortaya çıktığı tezini doğrulamaktadır. Çünkü, İzmir İktisat Kongresi'nde benimsenen, liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir. Aslında dünya konjonktürü de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasına müsayitti. "Laissez Faire"ci liberal iktisat politikaları ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Batı ekonomilerinde ortaya çıkan bu bunalımın esas nedeni [ Arz>Talep] olgusuydu. İktisat biliminin temel gayesi Arz-Talep eşitliğini sağlamaktır. Ünlü iktisatçı Keynes 1936'da yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" isimli kitabında bu eşitliğin ancak devlet müdahalesi yoluyla sağlanabileceğini savunmuş ve bu müdahalenin teorik altyapısını hazırlamıştır. Devlet otonom yatırım harcamaları yoluyla milli geliri arttırarak Arz-Talep eşitliğini kurmalıydı. Türkiye'nin temel ekonomik sorunu ise kalkınma problemi olduğundan, esas savaşın talep cephesinden ziyade arz cephesinde verilmesi gerekiyordu. Türkiye'nin 1930'lardaki "karma ekonomi" modelinin bu nedenle iktisat biliminin alt dallarından olan kalkınma iktisadının öncüsü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet müdahalesinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını gerçekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir.
Atatürk’ün Devletçilik politikası, yalnız iktisat politikası ile ilgili bir kazanım değildir. Devletçilik politikası, aynı zamanda, tam bağımsızlık ilkesinin bütünlenmesidir. Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla sürdürülebileceğini söyleyerek gelecekteki yöneticileri uyarmıştır. Ancak daha sonra gelen kadrolar bir kalkınma modeli olan Devletçilik İlkesini devam ettirememişler ve yanlış kalkınma stratejileri izleyerek ekonomimizi dışa bağımlı bir hale getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız süreçte ekonomik bağımsızlık-siyasi bağımsızlık arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu daha iyi görmekteyiz.
Atatürk Devletçiliğinin CHP'nin Mayıs 1931 Kongresi'nde saptanan programındaki tanımı şöyledir: "Bireysel çalışma ve işleri temel tutmakla birlikte olanaklı olduğunca az süre içine ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti eylemli olarak ilgilendirmek önemli ilkelerimizdendir." (Alp, 1998: 243).
Görülüyor ki Devletçilik (karma ekonomi) = devlet + özel sektör'dür. Devletin, "karma ekonomi" politikasına göre kurduğu sanayi kuruluşlarına ve ortaklıklara Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) denilmektedir. Sümerbank (1933) ve Devlet Sanayi Ofisi (1932) bunlardan en önemlileri arasındadır. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. 1929-39 Dünya sanayii üretim artışı %19 iken Türkiye'de %96 olmuştur (Tekin, 2001: 186-187).
Buraya kadar olan açıklamalarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Öncelikle, Devletçilik İlkesi iki ana hedefe odaklanmıştır: i) "İktisadi Bağımsızlık", ii) Hızlı Kalkınma. Bu hedeflere o dönem koşulları içinde pür liberal bir politika ile ulaşma olanağı yoktur. Atatürk serbest piyasa ekonomisine karşı olmayıp, zaman içinde özel sektörün gelişip devlet sektörünün üstlendiği işlerin bir kısmını devralmasını istemiştir. Bu nedenle, Devletçilik İlkesi "ekonomide bütün işleri herzaman devlet yapacak" anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bazılarının öne sürdüğü gibi, "Devletçilik İlkesi artık sona erdi" sözleri bu ilkenin anlamını kavrayamamaktan veya Atatürkçü Sistem'e karşı önyargılardan ileri gelmektedir.

4. Atatürk ve Ekonomik İstikrar

Atatürk sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır (Eroğlu, 1981: 50-51).
Atatürk'ün 1 Mart 1922 Tarihli T.B.M.M. açılış konuşmasında "Türk parası sağlam değerini tutmaktadır. Hükümet bu siyasaya çok değer vermektedir; bundan böyle bu siyasadan ayrılmayacaktır" sözleri istikrarlı bir para politikasından yana olduğunu göstermektedir (Balkanlı, 2002: 87). Basılan paranın üretim karşılığı olmalıdır. Ülkenin üretiminde artış olmaksızın para basılması, yani açık finansman politikası talebi arttıracaktir. Arz-Talep dengesi Talep lehine bozulacağı için böyle bir politikanın ilk sonucu fiyatlarda sürekli artış yani enflasyon şeklinde kendisini gösterecektir.
Enflasyon verimli yatırımların yapılmasını engeller, yüksek talep ithalatı arttırırken ihracatı caydırır, dolayısıyla dış ticaret açığı büyür, enflasyonist politikalar gelir dağılımındaki dengesizlikleri arttırır. Üretim çeşitli darboğazlarla karşı karşıya kalır ve uzun vadede enflasyonlu bir büyümeyi sürdürmek olanaklı değildir.
Enflasyona yol açmamak için devletin giderlerini para basarak değil, vergi gelirleriyle karşılaması lazımdır. Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomide iç dengenin sağlanabilmesi için G (Devlet Harcamaları) = T (Vergiler) olmalıdır. Dış dengenin formülü ise X (İhracat) = M (İthalat)'tır. Dolayısıyla makroekonomik bir istikrar için vergilerden ve ihracattan elde edilen gelirlerin devlet harcamaları ve ithalat harcamalarının toplamına eşit olması gereklidir. Atatürk döneminde bu ekonomik istikrar ilkesinin benimsendiğini ve yaşama geçirildiğini görüyoruz. 1930-1938 Yılları arasında kalan dönemde (1938 yılı hariç) X - M hep pozitif rakamlar olurken, [ T + X = G + M] de büyük ölçüde sağlanmış yani ekonomik istikrar korunmuştur. Atatürk bugün uygulamakta zorlandığımız istikrar politikasının en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Atatürk'ün dış ticarete ilişkin olarak 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı şu konuşma dış dengeye ne kadar önem verdiğini göstermektedir: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin aktif karakterini muhafaza etmektir. Çünkü tediye muvazenesinin en mühim esasını bu teşkil eder". Atatürk bir başka konuşmasında da "...İstiklal-i maliyenin mahfuziyeti için şart-ı evvel, bütçenin bünye-i iktisadiye ile mütenasip ve mütevazin olmasıdır..." demektedir. Yani maliye politikasında da bütçe denkliği prensibini esas almaktadır. Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisat anlayışında öne çıkan unsur istikrarlı ekonomi politikasıdır. Atatürk'ün ekonomik istikrar konusundaki hassasiyeti, Kurtuluş Savaşı'nın en zor anlarında bile para basma yoluna gitmemesiyle açıkça görülmektedir. Enflasyon sorununu en zor anlarında bile yenen bu büyük ulus ne acıdır ki, büyük önderin bedenen aramızdan ayrılışından sonra bir daha bu dertten yakasını kurtaramamıştır.
5. Sonuç
Bu çalışmada Büyük Önderimiz Atatürk'ün benimsediği iktisadi ilkeler ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak olmuştur. Osmanlı'dan alınan kötü miras bu yolda büyük bir dezavantaj oluşturmuş ancak yine de Büyük Önderimizin deyimiyle "az zamanda çok büyük işler yapılmıştır". Atatürk'ün görüşüne göre bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kalkınabilmesi için istikrarlı iktisat politikaları uygulamak şarttır. Bunun için gerek iç gerek dış iktisadi dengeler gözetilmeli, karşılıksız para basma gibi kolaycı yollara sapılmamalı, kesinlikle enflasyonist bir politika izlenmemelidir.
Atatürk, devlete pazar ekonomisine geçişte öncü ve destekleyici bir rol vermiştir. Atatürk döneminde devlet, kalkınmanın adeta motoru işlevini görmüştür. 1923-1938 Yılları arasında geçen onbeş yıl boyunca fiyat istikrarı bozulmadan ve bütçe açıklarına gidilmeden çok büyük işler başarılmıştır. Burada önemli olan nokta şudur; bir kalkınma hamlesine girişilirken ne yapılacağının hesaplanıp, yatırımların nasıl finanse edileceğinin planlanarak rasyonel bir şekilde hareket edilmesi gereklidir. Dış borçla, karşılıksız para basılarak, enflasyonist politikalarla girişilen kalkınma hamleleri tıkanmaya mahkumdur. Atatürk bunların hiçbirine tenezzül etmemiş, gerçekleştirilen tüm ekonomik başarılar ve yapılan yatırımlar o dönemin kendi gelirleriyle, ülkenin geleceğinden yenilmeksizin elde edilmiştir. Gerçek başarı da budur zaten.

Dr. Hasan SABIR
İstanbul Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat
Anabilim Dalı Öğretim Elemanı