Milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2015 Cumartesi

1937 yılında Akdeniz’de bazı ticaret gemileri kimliği belirsiz denizaltılarca torpillenerek batırılmaktaydı ve ayrıca deniz ulaşım güvenliği de tehlikeye girmişti. Bu duruma karşı alınacak önlemleri görüşüp kararlaştırmak üzere İsviçre’nin Nyon kentinde 10 Eylül 1937’de uluslararası bir Akdeniz Güvenliği Konferansı toplanmış Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan ve Mısır devletleri murahhasları uzun müzakerelerden sonra, anlaşmaya varmak suretiyle Akdeniz sulh cephesi teşkil edeceğine kanaat getirilen bir pakt imzalamışlardı.

     Fakat, murahhasımız olan Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras’ın Hükümet Reisi Başvekil İsmet Paşa dan aldığı talimat ve direktiflerle imzalamış olduğu bu pakt, tasdik edilmek üzere Atatürkün önüne geldi.[1]




     Atatürk anlaşma metninin memleket menfaatlerine uymayan bir durum arz ettiğini görerek, İsmet Paşa’yı ikaz etti. Atatürk’ün, memleket menfaatlerine aykırı olduğunu ileri sürdüğü nokta:
“Paktı imzalamış olan büyük devletlerin lüzum gördükleri takdirde, bizi silah kuvvetiyle müdahaleye sevk edebilme ve böylece durup dururken başımıza bir iş açma hakkını onlara bahşeder
gibi bir anlam ifade eden kayıttı.

Anlaşmanın bu manayı ifade eden müphem noktasını İsmet Paşa bu şekilde tefsir etmediği fikrinde ısrar ettiği halde, Atatürk “Bunun ancak bu manayı ifade edebileceğini ve bize tarafsızlığımızı ihlal edecek ve boşu boşuna kan döktürecek bir mecburiyet yükleyeceğini ve binaenaleyh, memleket menfaatleri lehine olmadığını” ileri sürüyordu.

     Bu anlaşmazlığı giderebilmek maksadıyla, keyfiyet tekrar Nyon’da bulunan Hariciye Vekilimizden sorulunca, alınan cevap; 
Paktın da bu şekilde İsmet Paşanın direktifine uyularak alelacele imzalanmış bitmiş olduğu” şeklindeydi. 

     Tam bağımsız ve bağlantısız bir politika izlenmesi taraftarı olan Atatürk, Tevfik Rüştü Aras ile direkt münasebete geçerek muhtelif yazışmalar yaptı. Batıyla yanlış bir ilişki tesis edildiği endişesiyle 18 Eylül 1937 tarihinde T.B.M.M. de sert bir konuşma yapmak üzere Ankara’ya hareket etti. İlginç bir durumda meclisin toplantı saatinden 18 saat önce kendisine bildirilmesiydi!!!

     Atatürk Meclise geldiğinde 2 saat evvel Meclisin toplandığını ve gerekli kararlar alınarak meclisin dağıldığını görmüş ve öfkeye kapılmıştı.

     Tekrar Orman Çifliğine dönüp orada bir kahve içtikten sonra, İstasyona gelen Atatürk’ü uğurlamak üzere gelen Milletvekilleri, Bakanlar, meraklılar tren garını hıncahınç doldurmuşlardı. Trenin hareketine çok az zaman vardı. Atatürk, İsmet Paşa’yı elinden tutarak: 

“Paşam, siz de benimle geliniz. Nasıl olsa Dil Kurultayında bulunacaksınız!.” Dedi.

İsmet Paşa duraksadı:
“Yarın gelecektim,bir takım işlerim var Paşam.” Dedi.

Atatürk
“Bugünün işini yarına bırakma demişler. Sizinle görüşeceklerim de var” 

diyerek İsmet Paşa’yı kolundan tutmuş ve kendisiyle birlikte trene bindirmişti. Tren hareket etti. Atatürk yemek vagonuna uğramadan doğru kompartımanına yürüdü. İsmet Paşa ile birlikte içeri girdikten sonra kapıyı örttü. Bu konuyu yakından izleyenler, bazı duyuntulara göre, bazı şeyler söylemiş ve yazmışlardır. Fakat hiç birine, “kesin” gözü ile bakmak mümkün değildir. Bilinen bir şey varsa o da, Atatürk’ün İsmet Paşa’ya 
“Görev arkadaşlığımız bitmiştir. Ama dostluğumuz devam edecek”

dedi. İnönü, iki eliyle yüzün kapadı. Atatürk: 
- “Dinlenmelisiniz” 
dedi.Sonra, Umumi Katibi Soyak’ı çağırdı:

“İsmet Paşa biraz yorgun. İki ay dinlenecek ve yerine bir vekil bırakacaktır.

Atatürk İnönü’ye dönerek: 
-Yerinize kimi münasip görürsünüz?. 

diye sordu.

      Ertesi sabah tren Haydarpaşa garına girdiği zaman, Atatürk’ün manevi kızı Afet Hanım da karşılayıcılar arasında idi. Atatürk’ün elini öptükten sonra İsmet Paşa’ya döndü:  

“Sarayda odanızı hazırlattım, Paşam..”dedi.

Fakat İsmet Paşa, bu söze bir karşılık vermeden Atatürk konuştu:

- “Paşa evinde istirahat edecektir.”[2]

      Atatürk Tam Bağımsızlığımıza ufak bir gölge dahi düşmesine tahammül göstermeyerek 20 yıllık silah ve çalışma arkadaşı Başvekil İsmet İnönü’yü yönetim dışı bırakmaktan bir an bile tereddüt etmemiştir. İşte Milliyetçilik- Ulusçuluk budur…

17 Ağustos 2015 Pazartesi

"Ziya Gökalp'in gençliğinde tanıştığı Abdullah Cevdet sayesinde ulusçu bir düşünceye eğilim göstererek yıllarını verdiği ilk kitabının adını öğrenmek istemez misiniz: Kürtçülüğün Esasları ve Kürt Lugatı. Eğer birileri yerinden etmemişse, bu eserin Ziya Gökalp'in el yazısıyla olan aslı şu an Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi'nde olması gerekiyor."
Ziya Gökalp’ın Türkçü olmadan evvel Kürtçü olduğu; fakat bu tutmayınca Türkçülüğün ideoloğu kesilerek ümmeti böldüğü, dolayısıyla asıl gâyenin buna mâtuf olduğu yönünde senelerdir ağızlara sakız yapılan bir numaralı İslâmcı palavrası budur. Yukarıdaki satırlar bu palavrayı ciddî ciddî anlatan Mustafa İslamoğlu adlı şahsa âit… İslâmoğlu’nun 11.06.1999’da kaleme aldığı “Ziya Gökalp’ın Kitabına Ne Oldu?” başlıklı yazısından alıntılamaya devam edelim:
“…birçoğumuza zamanında üstadlık yapmış olan bir büyüğümüzün 70'li yıllarda kaleme aldığı bir eser için bu kitaba müracaat ettiğini ve kitabı bizzat yerinde görüp alıntılar yaptığını biliyordum. Kitabın varlığından emindim emin olmasına da, içime bir kurt düşmüştü: Geçenki yazıda dile getirdiğim "eğer birileri yerinden etmemişse" endişemde, haklı mı çıkmıştım yoksa?”
“Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda endişemde haklı olduğumu anladım; kitap yerinde yoktu. Beni bir merak sardı; bu kitaba ne olmuştu? Eser, siyasal ve tarihi açıdan sıradan bir eser değildi; resmi ideolojinin yarı resmi ideoloğu sayılan bir şahsa aitti ve böyle bir eserin varlığı "Atatürk milliyetçiliği" tezinin ne kadar naiv temeller üzerine bina edildiğini gösterirdi. Gökalp'in el yazısıyla yazılmış olan bu eserin bilinen ikinci bir nüshası da yoktu. İşin kötüsü, bilgisine başvurduğunuz alt kademeden memurlar, bilgi vermekten çekiniyorlardı. Araştırmamızın sonunda, kitabın adına kütüphane kayıtlarında ulaşabilmiştik. Evet, Gökalp'in kitabı on yıllardan beri kütüphanedeki yerinde himmetlisini beklemişti. Fakat, bir gün gelmiş kitap, acele olarak "çok özel" bir emirle Ankara'dan istenmiş ve kitap 'Ankara'ya gönderilmişti.”
İslamoğlu’na şunları sormak isterdim: Bu kitaptan alıntılar yapan “büyüğü” kimdir? Bu kitaptan alıntılar yaparak yazdığı kitabın adı nedir? Bunları, iddiasını sağlamlaştırmak için referans olarak kullanıp kaydetse, yapılan alıntılar hakkında bizi aydınlatsa şüphesiz daha inandırıcı bir iş yapmış olmaz mıydı? Fakat olmayan şeylerin adını vermek, yapılan atıfları göstermek herhâlde İslamoğlu’nun bile erişemeyeceği düzeyde bir sahtekârlık olacağı için bundan imtinâ ederek meseleyi bir müphemlik bulutuyla örterek anlatmayı tercih etmiş. İnsan okurken kendisini bir Tenten hikâyesinin içinde hissediyor. Hadi ona da biz ad koyalım: “Kayıp Kitabın Esrârı. Tenten Sinop’ta.” Hele “Acep bu kitabın başına bir iş gelir mi?” kaygısını duyduğunu ve sonra da ferâset sâhibi bir veli kul gibi bu kaygısında nasıl da haklı çıktığını kitabın gerçekten de gizlendiğini öğrendiği zaman anlaması İslamoğlu’nun bir târihsel metin araştırmacısı değil bilim kurgu yazarı olmaya daha yakın istidâdını takdir etmemizi sağladı. Bu ne ilme, ne ilmî metodolojiye sığan bir deli saçmasıdır. Bakın, Gökalp’ın kariyeri pek çok bilim adamı tarafından ele alınmıştır ve hayatının her dönemi, yazdıkları, çizdikleri gün gibi ortadadır. Bu kariyerin içi, İslamoğlu’nun dediği gibi bir Kürtçülük gayreti ile de kirlenmemiştir.
Evet, Sinop’ta Dr. Rıza Nur Kütüphanesinde Gökalp’ın el yazısıyla kayıtlı bir kitap bulunmaktadır; fakat bu kitap sonraları neşredilen ve İslamoğlu’nun pek de alışık olmadığı ilmî yöntemlerle yazılmış, yine Kürtler üzerine bir çalışmadır: “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler.” Bu inceleme Dr. Rıza Nur’un Maarif Vekilliği zamanında Ziya Beyden hâtırâtında ifâde ettiği şu kaygılar dolayısıyla ilmî bir rapor istemesi sonucunda ortaya çıktı:
“Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama bir gün milli davaya kalkacaklar. Bunları temsil etmek lâzım. Tetkikata başladım. Temsil usullerine dair kitaplar getirttim. Kürtler hakkında kitaplar buldurdum. Diyarbekir’de olan Ziya Gökalp’e de para yollayıp kürtlerin coğrafî, lisanî, kavmî, içtimaî ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın bir Makedonya olmadan, kökünden mes’elenin halli idi.”[1]
İşte bugün Rıza Nur’un vakfettiği kütüphanede olan el çalışma budur. Eğer Ziya Gökalp’ın “Kürtçülüğün Esasları” adında Kürt milliyetçiliğinin ilkelerini va’z eden bir kitabı olsaydı ve bunun el yazısı nüshası Dr. Rıza Nur’un eline geçseydi hiç şüphe yok ki Rıza Nur, ipliğini pazara serdiği onca insanın arasına Ziya Gökalp’ı da dâhil etmekten kaçınmazdı. Gökalp’ın bu incelemesi, yayını yapan Şevket Beysanoğlu’ndan öğrendiğimize göre sadece Rıza Nur’a verilmemiş. Bu tetkik dört nüshadır. Bunlardan birisi Atatürk’e gönderilmiş, o da bu nüshayı çalışmalarında faydalansın diye 1937’de Hasan Reşit Tankut’a hediye etmiştir. Dr. Rıza Nur’a gönderilen nüsha da hâlâ Sinop’taki Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesinde merhum Türkçünün şahsî kitapları içinde 3343 nu. İle mukayyettir. Üçüncü nüsha Baha Said’e verilmiş ve bu nüsha Şevket Beysanoğlu’na intikâl etmiştir. Son nüsha ise Ziya Gökalp’ın vârisleri tarafından Türk Tarih Kurumuna satılan felsefe ders notları arasındaki epey eksik bir yazma imiş. Eserin ilk bölümü, Gökalp hayattayken, Sinop Gazetesinde neşredilmiş; fakat tamamının – yine bazı eksiklerle - derlenip neşredilmesi büyük Türkçünün ölümünden çok seneler sonra gerçekleşebilmiştir[2].
Bu vesileyle şunu da söylemek isterim: Duyduğum kadarıyla Mustafa İslamoğlu Kur’an çalışmalarına kendisini hasretmeden önce İncil hakkında teolojik tetkiklerden oluşan bir çalışmanın müellifiymiş. Fakat sonra Müslüman memleketinde Hıristiyan ilâhiyatına dâir incelemelerin pek tutmayacağını, ayrıca misyonerlik faaliyetlerinin insanı canından dahi edebilecek türlü tehlikelerle dolu olduğunu görünce bu çalışmalarını bir arkadaşına verip kendisini İslam ilâhiyatına adamış. Bir arkadaşım bahsetmişti, hatta Batıda bu eşsiz el yazması notlardan istifâde eden pek çok teolog olduğu ve kimi piskoposların burada vuzuha kavuşturulan meseleleri İslamoğlu’nun adını vermeden intihal ederek mesleklerinde yükseldikleri bile vâkiymiş. Ne yaptıysam bu notlara bir türlü ulaşamadım. Takdir işte… Birileri bunların açığa çıkmasından rahatsızlık duymuş olacak ki ödünsüz bir şekilde saklamışlar… Ben arkadaşıma güveniyorum. Sanırım İslamoğlu önceden papazlığa merak salmıştı. Neyse, şimdiki yolu daha münasip. Hayırlı olsun…
Efendim? Saçmalık mı demiştiniz? İşte saçmalığın boyutu bu!...
Fırsat bulunca bu yazının ikinci kısmını Türk milliyetçiliğini Yahudi icâdı olarak gösteren diğer İslamcı zırvalarına ayıracağım… Bu millet düşmanlarının ipliğini pazara çıkarana dek durmak yok! Ne de olsa Rıza Nur’un tilmiziyiz.



[1] Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, s. 906, Altındağ Yayınevi, 1967.
[2] Ziya Gökalp, Bütün Eserleri – Bir, Kitaplar 1, s. 560, YKY, 2007, İstanbul.

6 Nisan 2015 Pazartesi



Gökalp, “millet nedir?” sorusuna cevap verirken bu kelimenin anlam alanına giren “ırk, kavim, ümmet, halk, devlet” gibi kavramların eleştirisinden yola çıkar ve milletin ırkî bir birlik olmadığını, kültürel bir birliğe dayanan bir terbiye yani eğitim sonunda oluşan bir birlik olduğunu ispatlar:(1) 

 Gökalp’a göre ırk (race) kavramı zooloji bilim dalına ait biyolojik bir terimdir ve anatomik tipleri gösterir. At nevinde Arap ırkı, Macar ırkı, İngiliz ırkı gibi. Daha sonra bu kelime insanların anatomik tiplerini göstermek için kullanılmış ve buradan İnsanbilim doğmuştur. İnsan bilim, başlangıç çalışmalarında Avrupa’da üç tip insan keşfetmiştir; ancak tek bir tipten oluşmuş bir toplum bulup gösterememiştir. Bir kavmin içinde hatta bir ailenin içinde bu üç tipin örnekleri tespit edilmiştir. Bundan dolayı sosyal bir toplum olan milletin İnsanbilimsel bir tip olan ırk ile zorunlu bir ilişkisi yoktur. 

 Kavim (ethne) kelimesi, ırk kelimesiyle karıştırılmamalıdır: Kavim, dilde ve geleneklerde ortak olan bir toplum demektir. Arap kavmi, Türk Kavmi, Alman Kavmi gibi. Dil yönünden birbirine akraba olan kavimler kümesine ırk değil, kavimsel aile demek gerekir. Meselâ Ural-Altay topluluğu bir kavimsel ailedir. 

 Gökalp’e göre, Ümmet kelimesi, kullanılışı göz önüne alındığında église karşılığıdır. Sosyologlar, hukuku olan ve uluslararası bir dine mensup bulunan fertler topluluğuna église diyorlar. Biz bu anlamda “ümmet” kelimesini kullanabiliriz: Muhammet ümmeti, İsa ümmeti, Musa ümmeti gibi. Kavimler, yakınlık ilişkisiyle daha büyük zümreler halinde birleştikleri gibi, ümmetler de daha büyük bir zümreye dahil olabilirler. Meselâ İslâm, Hıristiyan ve Musevî ümmetleri Kur’an terminolojisine göre İbrahimî dinler zümresine dahildir.  

Halk (peuple) kelimesi bazen kavim anlamında, bazen bir devletin tebası anlamında, bazen de millet anlamında kullanılmaktadır. Bu kelimeyi ilmî kavram  olarak seçkinler dışında kalan millet fertlerini ifade etemek için kullanmak daha uygun olur. 

1 Ziya Gökalp, Makaleler VIII, “Millet Nedir?”, Ankara,1981, s.151.

“Devlet” kendisine ait bir hükümete, toprağa ve nüfusa sahip olan zümre demektir. Devletler, kavmî “ethnique”, sultanî “impériale” ve millî “nationnal” olarak üçe ayrılabilir. Günümüzde bütün devletler millî devlet olma yolundadır. Millet, ümmet yahut saltanat içinde uzun müddet bulunmanın tesiriyle kişiliğini kaybeden bir toplumun tekrar kişiliğini bulmasıyla ortaya çıkan bir kavim demektir. 

 Kavimler, kavmî bir dine, kavmî bir devlete, kavmî bir medeniyete ulaşınca varacakları en üst noktaya varmış sayılırlar. Fakat birçok kavim, coğrafî ve sosyolojik sebeplerle bu üç şeye aynı zamanda sahip olamazlar. Kavimler, din, devlet ve medeniyet alanları ile çok çeşitli ilişkiler içinde bulunabilir. Bu alanlardan birisi yahut birkaçı içinde yok olabilirler. Bir kavmin şahsiyetini kaybetmesine ziya’-ı millet yani milliyetin kaybedilmesi denir. Bununla birlikte, birçok kavim kişiliğini ve dillerini kaybettikten sonra, tekrar dirilmişlerdir. Bu dirilme, dilin tekrar canlanmasıyla başlamıştır. Meselâ Anadolu Selçukîlerinin divan dili Farisi iken Karamanlı Mehmet Bey’in emriyle Türkçe’ye dönülmüştür. Macaristan’da Macar dili yazılmıyordu. Bütün dinî ve resmî işlemler Latin dili ile yapılıyordu. Latince 1849 tarihine kadar Macaristan’da kullanılmıştı. Bu tarihten sonra ise Macar dili kullanılmıştır. Millî dillerin tekrar kazanılması, saltanatların ve ümmet dinlerinin çözülmesiyle başlamıştır. Almanya’da millî dilin yazılması Luther’in reform hareketiyle başlamıştı. İrlanda’nın, Çehistan’ın , Ukranya’nın millî dillerini diriltmesi İngiliz, Avusturya ve Rusya saltanatlarının çözülmesi sonucudur. Osmanlı saltanatının çözülmesiyle millî dillerini kullanan birçok millet ortaya çıkmıştır.
 

Bazen kaybolmuş bir milliyetin tekrar doğması, kavmin ortak bir medeniyetin tesirine karşı durmasıyla
gerçekleşir: Alman milliyeti, Fransız medeniyetinin ve edebiyatının tesirlerinden kurtulmak düşüncesiyle ortaya
çıkmıştır. Bir milletin doğması, dinin milî dilde yazılması ve millî surette yaşanılması, siyasî bağımsızlığın kazanılması, kültürün (hars) ortak medeniyet içinde bağımsız bir şekilde kurulması demektir.
 

Kavimler için ümmet, saltanat ve müşterek medeniyet merhaleleri, onların gelişim devrelerini oluşturur. Millet oluşmaya başlayınca artık sultanî devletle uyuşamadığı gibi ümmet teşkilâtıyla ve müşterek medeniyetle de örtüşemez. Bundan dolayı devletin millet aşamasında parlamenter olması, dine karşı yasamada bağımsız bulunması ve demokrasiye yönelmesi gerekir. 

 Milletin kavimden farkı, kavmin daha tekelci olmasıdır. Kavim, dini kendine ait sayar, insaniyeti kendisinden ibaret görür. Bundan dolayı ümmet şekli, kavim şeklinden daha insanîdir. Diğer taraftan ümmet de çağdaş medeniyete oranla tekelcidir. Bundan dolayı milletler, ümmetin değil çağdaş medeniyetin oluşturucu parçalarıdır. Çağdaş bir millet olmak için dinin millî lisanla anlatılması ve çağdaş medeniyetin içinde bir Türk kültürünün kurulması zorunludur.


Medeniyet, müsbet ilimler, metot, teknoloji gibi milletler arasında ortak olan zihniyetlerin
tamamıdır. Millî kültür (hars), milletin diliyle beraber, dinî, ahlâkî, estetik duygularının tamamıdır. Gökalp’e göre
milletler, medeniyet itibariyle bütünlüğe doğru gitmektedir, fakat hars itibariyle biribirinden
uzaklaşmaktadır. O halde uluslar arası olmayı medeniyette, milliyeti ise kültürde (hars) aramak gerekir.(2)
 
Gökalp, Millet Nedir? başlıklı makalesinde millet kavramını tanımlamıştır.(3)Gökalp’e göre millet, zorunlu
olarak coğrafyaya bağlı bir topluluk değildir. Meselâ “İran” dediğimiz zaman bu ülkede yalnız İran milletinin
bulunduğunu sanmamalıdır. Orada İran kavminden başka kavimler de yaşamaktadır. O halde hiç kimse ait olduğu
ülkeye göre milliyetini tayin edemez. Millet, aynı şekilde, bir ırka ve bir kavme mensup olmak da (kavmiyet)
değildir. Toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile örf ve kavim olarak saf bir halde değildi. Tarih boyunca göç ve
savaşlarla kavimler saflıklarını kaybetmişlerdir. Sosyal nitelikler, biyolojik kalıtımla yeni nesillere geçmez,
terbiye vasıtasıyla nesilden nesile aktarılır. Bundan dolayı ırk milliyeti belirleyemez. Bir imparatorluk
içinde ortak bir siyasî hayat yaşayan insanlar da bir millet teşkil etmez. Bundan dolayı Osmanlı tebaasına Osmanlı
milleti denmesi yanlış bir adlandırmaydı. Aynı şekilde millet, bir adamın kendisini keyfine göre ve yararını
düşünerek bağlı olduğunu düşündüğü bir topluluk da değildir. Görünüşte fert kendisini şu ya da bu topluma ait
saymakta hür zanneder. Aslında ferdin böyle bir hürriyeti yoktur. İnsanlardaki ruh duygularla fikirlerden oluşur,
ancak duygu hayatımız asıldır, fikirlerimiz ise ona aşılanmıştır. Bundan dolayı fikirlerin duygulara uyması
gerekir. Fikirleri duygularına uymayan bir insan ruhça hastadır. İnsanlar bir millete ancak hisleriyle bağlı olabilir.
Kısaca millet ne coğrafî, ne ırkî, ne siyasî ne de idarî bir topluluk değildir. Millet, dili ortak olan yani aynı
terbiyeyi almış fertlerden oluşan kültürel bir birliktir. Milliyette soy ağacı aranmaz, yalnız terbiye
aranır. Terbiye duygularımızı idare eder, duygularımız da aklımıza rağmen bizi idare eder. Bundan dolayı hangi milletin terbiyesini almışsak o millete ait oluruz. Fertler, hangi toplumun terbiyesini almışsa, onun ülküleri için çalışabilir. Gökalp’a göre milliyetçilik ve Türkçülük, bir millet halinde var olabilmenin terbiyesinden geçmektir.

Gökalp’ın Milliyetçilik ve Türkçülük anlayışı işte budur.  Ancak ne yazık ki Gökalp’ı izlediklerini söyleyenlerin de, Gökalp’a karşı olanların da bu fikirleri doğru olarak anladığı söylenemez: Gökalp, milliyetçiliği ve Türkçülüğü, bir kültür ve bir terbiye meselesi olarak ortaya koydu.

2 Ziya Gökalp, Makaleler VIII, Ankara,1981, s.159.
3 Ziya Gökalp, Millet Nedir?, Küçük Mecmua, sayı:28, 25.12.1923.
 
Millet olmak için, -bu acımasız dünya şartlarında, yer yüzünde var olabilmek için demektir- ortak bir kültüre
ve ortak bir terbiyeye ihtiyaç olduğunu gösterdi. Bu kültür ve terbiye birliğinin de ancak Türkçe etrafında
olabileceğini gördü. Onun rüyası buydu.

19 Ekim 2014 Pazar

DERSİMLİ DİYAP AĞA DA TÜRK İDİ!
- “Bizim memleket ahalisi Kürt'müş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım.”
- “Biz Kürt değiliz, biz TÜRK’üz.”
- “TÜRKLÜK tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım.”
Diyen İlk Millet Meclisi DERSİM MİLLETVEKİLİ DİYAP AĞA'yla, Enver Behnan’ın yaptığı röportaj, 27 Temmuz 1931 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmıştır. Aşağıda aynen naklediyoruz:
- Millet Meclisi’nin ilk azalarından Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rastgeldim. Felâket ve zafer günlerinin bu bir hâtırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selâm verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.
Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:
— "Oğul, sen beni nereden tanıyorsun?" dedi.
— "Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım."
— "Aha!.. Unutmamışsın."
- "Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim. Sonra ilâve etti:
— "Benden ne soracaksın?"
— "Nasıl mebus olduğunuzu, Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü, ve hayatınızı soracağım!"
— "Sor ki, söyleyem."
Sordum... Şunları anlattı:
DİYAP AĞA bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır. İkinci Mahmut zamanında doğmuş, ve TÜRKİYE’deki ilk gazete ile hemtevellüttür. Yani 1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer ÇEMİŞKEZEK kazasının EĞEREK karyesidir.. Babasının adı SEYYİT HAN, dedesi KAHRAMAN AĞA’dır. Mensup olduğu aşiret FERHAT UŞAĞI'dır. Hayatını DERSİM’in BALIKKAYALI DAĞLARI'nda atlı olarak geçirmiş. FERHAT UŞAĞI'na reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir TÜRKMEN hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsânevî dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan ABDÜLHAMİD’in fermanı ile de Dergâh-ı Âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. DERSİM havalisinde teşkilât yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.
Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme âzâalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur!
— "Ağam. okumak yazmak bilir misin?"
— "Mebus olanda bilmezdim. ALLAH, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim."
— "Nasıl Mebus çıktınız?"
— "Gâvur Anadolu’yu sardı. Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. TÜRKLÜK tehlikeye düştü. İşittik ki, Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı MUSTAFA KEMÂL imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş."
"Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım."
"Bana 'gitme ölürsün.' dediler. 'Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek,”'dedim."
"Benimle mebus seçilen AYAS UŞAĞI aşiretinden ZEYNOZÂDE MUSTAFA AĞA korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım."
— "Nerede kaldınız?"
— "Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum."
— "Kaç senesinde geldiniz?"
— "1336 senesinde geldim." (1920)
— "İlk defa Meclis’e nasıl girdiniz?"
— "DERSİM’den tanıdığım HASAN HAYRİ BEY vardı. Beni Meclis'e o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra HASAN HAYRİ BEY, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü."
— "Odada kimler vardı?"
— "MUSTAFA KEMÂL PAŞA, FEVZİ PAŞA, KÂZIM PAŞA vardı. GAZİ PAŞA ile birbirimizin elini tuttuk. 'Safa geldin Ağa,' dedi. Beni Paşalar'la tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada PAŞA’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim."
— "Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktınız mı?
— "İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha MUSTAFA AĞA gelmemişti. Meclis’te onun lâfını ediyorlardı. Anladım ki mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: 'MUSBTAFAa AĞA’ya telgraf vurdum, ya gelir, ya gelmez, ola ki gele.' Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar."
— "Başka yok mu?"
— Bir kere de LOZAN KONFERANSI sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahâlisi Kürt'müş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım, kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: 'Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah' dedim. 'Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî, hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. BİZ KÜRT DEĞİL, BİZ TÜRK’ÜZ!.. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız?' dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu."
— Ağam, o zamanlar sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?"
— "Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş. Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. KARABEKİR (PAŞA) kolumdan tuttu beni riyâset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. PAŞA HAZRETLERİ dedi ki: 'Ağa bu kadın seni sevmiş,' dedi."
— "Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:
Sev seni seveni, hâk ile yeksan etse de,
Sevme seni sevmeyeni, Mısır’a sultan etse de!
- "Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi. 'yarın gel, yan yana bir resim çıkarak,' dedim. Bir daha görünmedi."
— Ağa, kanunları nasıl yapıyordunuz?"
— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu."
— "Bir zaman seyahate çıkmıştınız?"
— Evet. Bir gün Meclis'in kapısı önünde idik. GAZİ PAŞA HAZRETLERİ'ne dedim ki: 'ALLAH düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin,' dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. PAŞA HAZRETLERİ beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. ALLAH Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. ALLAH da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız, bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı."
— "Ankara’yı nasıl buldunuz?"
— "Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun."
— "12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?"
— GAZİ HAZRETLERİ'ni ziyarete geldim."
— "Arzunuz nedir?"
— "Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!"
Koca aşiret reisi, Dersim milletvekili DİYAP AĞA 100 yaşında, emekli maaşı alıp onunla geçinmeye uğraşıyor!.. Şimdiki kıytırık ve hain milletvekilleri de Leyla Zana gibi, Ahmet Türk gibi, Emine Ayna gibileri hem Oevlet'e söğüyor, hem de ondan bol maaş alıyor!
Muhabirin sormadığı, DİYAP AĞA'nın da anlatmadığı bir olay var... Başarısız asker İsmet Bey'in ALATAŞ mağlubiyetinden sonra Yunan ordusu Polatlı'ya kadar ilerlemiş, top sesleri Ankara'dan duyulur olmuştu. Meclis'te yapılan gizli görüşmede, Fevzi Paşa "Ankara'nın boşaltılacağını, Meclis'in Kayseri'ye taşınacağını" açıkladı. Bunun üzerine DİYAP AĞA elini kaldırıp söz istedi ve şunları söyledi:
"'Lâfım kısadır!..Beyler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa döğüşerek ölmeye mi?"
ALLAH, DİYAP AĞA ile MUSTAFA KEMÂL gibilerine gani gani rahmet eylesin! Kürtçülük taslayıp bu millete ihanet edenlere de lânet olsun!

12 Ekim 2014 Pazar

Düşmanlık ilanı 2005 yılında "ulusalcı dalgayı aşarız" diye Pensilvanya'dan gelmişti. Ulusalcılık, 2007 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi tarafından "aşırı sağ faaliyetler" kapsamında izlemeye alındı. Bakan Beşir Atalay idi. Tezgahlanmış davalar bütün hızıyla sürdü. O zamanki emniyet şimdi tasfiyede. Ama...
2012 yılında Ahmet Davutoğlu "ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi" derken, 2013 başında Başbakan Erdoğan "ulusalcılar önümüzü kesemeyecek" dedi. Aynı tarihlerde Abdullah Öcalan, "süreci ulusalcı kesimler engeller, süreci bozan düşmanımdır, onlara karşı toplumu hazırlamak için meclisi önemsiyorum" dedi. (Önemseyiş, 6551 sayıyla yasa oldu!)
2014'te Amerikancı ve Avrupacı liberaller, ulusalcılığın solla bir arada olamayacağı fetvası verdiler. Yerleştirilmiş dönüştürücüler, CHP'nin bu görüşle ilişkisini kesmesi için hareketlendiler. Yakamızdan düşün!
Hem hür hem de özgür yazılı - görsel basında bu tür buyruklar pek çok yazıldı. Soldan sağdan temizlikçi liberaller, bir küresel (yani yabancı) televizyonun Türkiye şubesi olan ekrandan ulusalcı düşmana karşı kah dudak büktüler, kah kaş çattılar, içlerinde söz bulamayıp yüzünü buruşturanlar oldu.
***
Cemaat-egemen Emniyet, 2007'de ulusalcılığın neye yaslandığını şöyle belirlemişti: "Ulusalcı kesimler, devlet egemenliğinin zedelendiği ve ülkenin bağımsızlığını yitirdiği varsayımını temel almaktadır." Bir ulusalcı olarak iyi belirleme yapılmış diyebilirim. Ama bunu neden "aşırı sağ" kataloğuna almışlar, bunu anlayabilmiş değilim.
Elbette ulusalcılığı tanımlama işini Emniyet'e bırakmak yakışık almaz. Kendimizi kendimiz tanımlamalıyız.
***
Ulusalcılık, köken olarak "milliyetçilik" ya da "ulusçuluk" ilkesine dayanır. Tarihsel kökü Avrupa'da 1648 Westfalya Anlaşması ile 1789 Fransız Devrimi, sömürge dünyada da ulusal kurtuluş savaşlarıyla doğmuş ulus-devlet yapılanmasıdır. Ulusalcılık bu temeli memnuniyetle kabul eder. Yeni terimle güncel anlam ise 1990'lı yıllarda doğmuştur. Ulusalcılık, 1980'li yılların sonlarında ortaya çıkmış olan küreselciliğe verilmiş yanıttır.
Çok yakın bir zaman önce şöyle denmemiş miydi? Dünya küreselleşti, artık küçük bir köye dönüştü, şimdi küreselci anlayışı benimsemek zorundasınız, kaçınılmaz, küreselciliğin alternatifi yok. Ulusalcılık işte bu dayatmalar silsilesini emperyalist "uydurmalar" diye görüp reddeden düşünce-eylem sistemi olarak doğdu.
Ulusalcılık, ulaşım ve iletişimde bilim - teknoloji sayesinde azalan mesafeleri gösterip küreselcilik ideolojisini yutturmaya kalkışanların ipliğini pazara çıkardı. Ama bir şey daha yaptı. Bu yeni talanın, tek tek ülkelerdeki direnişlerle değil de küresel direniş ile durdurulabileceğini ileri süren işbirlikçiliğe meydan okudu. Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların toplantılarını bugün Seattle yarın Katar'daki salonların önünde protesto seyahatlerinden ibaret sözümona "küresel direniş"leri hatırlarsınız! Sahi, şimdi neredeler?
Ulusalcılık, tarih bilincine ve emperyalizm kuramıyla ulusal-sınıfsal kurtuluş savaşları deneyimine sahip olanların elinde, aynı anda eyleme dökülen düşünce olarak yükseldi. Bu düşünce, 2006-2007 Cumhuriyet Mitingleri'nde olduğu gibi eylemci gövdesiyle yükseldi. Latin Amerika'yla Venezuela'da Chavez'le selamlaştı. Gerçek direnişin 'küresel gezginlik'te değil, ancak ve ancak, üretimin ve yaşamın kaynaştığı 'ulusal mekan'larda olabileceğini gösterdi.
Küreselleşme adı verilen şeyin, yüz yıllık emperyalizmin yeni bir biçiminden ibaret olduğu kuramı, hem küreselciliği hem de bunun sözde küresel direnişçi işbirlikçilerini etkisiz kıldı. Ulusalcılığın bir numaralı düşman olarak ilan edilmesi, bu nedenlerledir.
***
Küreselcilik tüm dünyayı tek-biçimli kültüre hapsederken, ulusalcılığı tek-biçimlilikle suçluyor. Evrensellik şarkıları söylerken, etnik - mezhepsel yerellikleri övüyor. Postmodern saçmalıklarla çok-hukukluluk dayatmacılığı yapıyor. İslamiyet adına tolerans - diyalog diyen dincilerle enerji kaynakları düşkünü İŞID gibilerini; sol adına kozmopolitizmi enternasyonalizm sananları; gönüllü işbirlikçileri olan liberalliği; şimdilerde de "Avrupa tipi sosyal demokrat merkez parti" düşkünlerini yanına almış, bunlara hep bir ağızdan "ulusalcılığa tasfiye" çığlıkları attırıyor.
***
Kısacası, elimizdeki ayıraç güçlü. Ulusalcılığın düşmanlarına sorun, siz "küreselcilik" için ne diyorsunuz?
Ve biz, 30 Ağustos 1922 zaferine şükranlarımızla, "vatan ve namus" davasına devam edelim.