Şamanizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şamanizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba


Bektaşiliği belirtmeye çalışırsak, Bektaşilik her şeyden evvel bir Türk halk dini olduğunu söyleyebiliriz.

XIII. Asırdan itibaren Anadolu'da gelişmeye başladı. Sonraki asırlar boyunca bağdaştırmacı yapısında bazı yabancı unsurlar yer aldıysa da, Bektaşiliği Türk kökenlerinden ayırmak mümkün değildir.  


Bektaşilik, Hacı Bektaş Velinin etrafında belirginleşmiş bir öğretidir. Hacı Bektaş ise, efsaneleşmiş büyüleyici bir kişidir. Keramet sahibi ve mucize yaratan bir kişi gibi görünüyor. Öyle olduğu için, onu Şii'lerin sekizinci İmamına, dolayısıyla da soyunu Peygambere kadar çıkarmak mümkündür. Fakat, bu eklentiler asırlar boyunca meydana gelmiştir. Gerçeklikte ise, Hacı Bektaş doğduğu ortamdan, yani Orta Asya'dan gelen ve Anadolu'ya göç eden Türkmen boylarından ayırmak imkansızdır.


Bununla birlikte, Hacı Bektaş'ın şöhreti ilk önce aynı soydan gelen ilk Osmanlı Sultanları'nın kendisine gösterdikleri ilgiye bağlıdır. Bektaşilik, Anadolu'da gelişmesine rağmen, onun kökenleri daha eski zamanlara dayanıyor. Halk geleneğine göre, Hacı Bektaş, Orta Asya Velisi Ahmet Yesevi'nin müridi olmuştur. Bu ise gerçeğe aykırıdır. Çünkü Ahmed Yesevi'yi, Hacı Bektaş'tan bir asır evvel, yani XII. yüzyılda, Yesi'de, şimdiki adıyla Türkistan'da - Kazakistan'da yaşamış ve oradaki Türkmen boylarına İslam dinini öğretmiş bir kişi olarak biliyoruz. Ahmed Yesevi, Buhara gibi İslam kültürünü yaygınlaştıran meşhur bir kültür merkezinde okumuş, Hanefi uleması olan Şeyh Yusuf Hamadani'nin müridi olmuştur. Fakat buna rağmen, yurttaşları olan göçmen Türkmenleri arasında yaşamayı tercih etmiş ve onlara İslam’ı yaymıştır. Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş arasında tarihsel bağlar olmamasına rağmen, yine de, Hacı Bektaş’ın, Anadolu'da Ahmet Yesevi’nin orta Asya'daki rolünü devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Gerçekten de Hacı Bektaş, Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarına İslam dinini yaymaya çalışmıştır. Ahmet Yesevi gibi, bu dini, göç eden kavimlerin anlayışı ve geleneklerine uyarlamaya çalışmıştır.


O nedenle, Bektaşiliğin manevi kökenlerini orta Asya'ya kadar götürmek mümkündür. Ve Bektaşilik bir dereceye kadar Ahmet Yesevi öğretisinin devamı olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte, din kavramı canlı bir öğe olması nedeniyle, yeni bir ortamda farklı gelişmelere ve farklı değişikliklere uğrayacaktır. Az veya çok, yerleştiği ortamın etkilerine uyacaktır.

Böylece, süreç içinde, Bektaşilik bir dini senkretizm, yani bir bağdaştırmacılık şeklini alacaktır. Bağdaştırmacılık, dışarıdan gelen yeni öğelere de açık olacaktır. Bir taraftan, yerleştiği yeni ortamdan gelen inançlar ve gelenekler, diğer yandan tarihi ve toplumsal olaylara ait etkiler iz bırakacaktır.


Bu savımıza örnek olarak, Ahi teşkilatının veya Hurufîlik gibi dışardan gelen inançların etkilerini gösterebiliriz. Aynı şekilde, özellikle Anadolu tarihinde önemli bir yeri olan Türk-Safavi çatışmalarının sonucu ortaya çıkan Kızılbaş hareketini de örnek gösterebiliriz. Bu son olay, kesin bir sonuç ortaya çıkardı. XVI. yüzyıldan sonra, Bektaşi hareketinde bir bölünmeyi görüyoruz. Başlangıçta, Anadolu halk dini gibi görünen bu hareket ikiye bölündü: Bir taraftan Bektaşilik, diğer yandan Kızılbaşlık.


Oldukça yakın bir zamanda, yani son asrın başında, Kızılbaşlık ismi yerine Alevilik sıfatı kullanılmaya başlandı. Bu genel bir girişten sonra, her tebliğimde belirttiğim neticeleri tekrarlamaya mecburum. Zira araştırdığım konu, hep aynı konudur. Ve gerçeği değiştirmek olanaklı değildir. Tekrarlamalar olmasına rağmen, yine de her seferinde çıkardığım sonuçlara, yeni öğeler eklemek zorundayım. Çünkü konuyu derinden inceleyince, her seferinde, o ana kadar keşf edilmeyen yeni ayrıntılar ortaya çıkıyor. Şüphesiz konunun özü değişmiyor, ancak ayrıntılar bu öze yeni zenginlikler kazandırıyor.


Hacı Bektaş, bilindiği gibi XIII. yüzyılda, Baba İlyas'ın izinde ortaya çıkıyor. Baba İlyas, ünlü Baba-i İsyanlarının lideridir. Tarihi kaynaklar onun hakkında kesin bilgiler vermektedirler.

XIV. yüzyıl tarihçesi Elvan Çelebi ve XV. yüzyıl tarihçesi Aşık Paşazade, her ikisi, Hacı Bektaşı, Baba İlyas'ın müridi olduğunu yazmaktadırlar. Şeyh Eflaki de ayın bilgileri aktarmaktadır.


Baba İlyas ve taraftarları, 1230 civarında "Horasan"dan, yani Orta Asya'dan Anadolu'ya gelmişlerdir. Baba İlyas'ı inceleyen ünlü Fransız tarihçisi Claude Cahen, Baba İlyas ve taraflarının belki de Harezmilerle birlikte, Moğollardan kaçıp Anadolu'ya geldiklerini düşünüyordu. Bu sav doğru olabilir. Bu tespitten hareketle, onların Mevaraun nehri yöresinden, yani Ahmet Yesevi'nin yaşadığı bölgeden gelmiş olabilecekleri sonucunu çıkarabiliriz.


Öyleyse, Hacı Bektaşı, Ahmet Yesevi'ye bağlamak yanlış olmayacaktır. O zaman da, halk gelenekleri, belirli ölçülerde, haklılık payı kazanacaklardır. Hacı Bektaş Baba-i isyanlarına iştirak etmiştir. Kardeşi Mintaç ise bu olaylarda şehit olmuştur.


Fakat tarihi kaynaklar, Hacı Bektaş'ın bu isyanların son bölümüne ve Malya'daki savaşa kesin olarak katılmadığını göstermektedirler. Hacı Bektaş, bir müddet saklı kaldıktan sonra, Suluca Karaöyük'te bugünkü  adıyla Hacı Bektaş kasabasında ortaya çıkmış ve orada Çepni bir boy arasında yaşamıştır. Bir derviş hayatını sürdürmüştür. Kendisi Çepni olmadığı için, Vilayetnamesinde bazı çatışmalardan bahsedilmektedir. Sözü edilen Çepni boyu, onu kabul etmiş ve benimsemiştir. Hacı Bektaş bir aziz gibi yaşamış ve keramet sahibi olduğu söylenir. Saygı ve sevgiye layık bir veli olmuştur. Etrafında çok taraftarı olmasına  rağmen, Hacı Bektaş mürit edinmeye çalışmamıştır. Bu gerçeği, Aşıkpaşazade'nin yazdığı Tarih eserlerinden biliyoruz.  

Hacı Bektaş, kerametlerini bir kadına Kadıncık Ana'ya aktarmıştır. Kadıncık Ana, Aşıkpaşazade'ye göre, onun evlatlık kızıdır, Vilayetname'ye göre de manevi karısıdır. Ama, ne olursa olsun, Kadıncık Ana bir Bacıyan'i Rum’dur. Bacıyan'i Rum, o zaman ki dört toplumsal sınıflardan biriydi. Ve bir kadın teşkilatıydı. Kadıncık Ana, bu toplumsal yapının önemli bir şahsiyetiydi.  

Kadıncık Ana, XIV. asırda yaşamıştır. O devir, Osmanlı İmparatorluğunun büyük zaferleri dönemidir. Bir çok Bektaşi dervişi, ilk Osmanlı Sultanlarının zaferlerine katılmış, kimileri gazi olmuşlardır. Abdal Musa, bu derviş-gaziler arasındadır. 

Osmanlıların soyu, bilindiği gibi, Oğuzlardan gelmektedir. Kayı boyundandırlar. O sırada, Anadolu'da gelişen batın'i dervişlerin bir çoğu aynı soydan gelmekteydiler. Örneğin, Çepniler, Kayılar gibi Oğuz soyundandırlar. 

İlk Sultanlar döneminde, Abdal dervişler ve Osmanlılar arasında sıkı bağlar vardı. XIV. ve XV. yüz yıllarda, ilk Osmanlı İmparatorluğu yapısında dört toplumsal sınıf vard;. Gaziyan’i Rum, Ahıyan’i Rum, Abdalan’i Rum ve Bacıyan’i Rum. / Büyük zaferler döneminde, Osmanlı ordusunda derviş olan gazilede vardı. Bu dervişler, Abdal olan unvanlarına, Gazi Unvanı eklemekten gurur duyarlardı. Böylece gazi olan Abdallar Trakya ve Balkanların fetihlerine iştirak etmişlerdir. Bunların arasında yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Abdal Musa, Geyikli Baba, daha sonraları Gül Baba ve benzerlerini sayabiliriz.

Hacı Bektaş'ın şöhreti, Osmanlılar arasında büyük olması gerekir. Çünkü Yeni Çeri ordusu kurulduğu zaman, Yeniçeriler, Pirleri için Hacı Bektaş'ı seçtiler.


Oruç’a göre Sultan Orhan'ın kardeşi Ali Paşa, meşayık yolunu tutmuş, derviş olmuştur. Kardeşine, Yeniçeri ordusunun himayesi için Horasanlı Hacı Bektaş'ı tavsiye etmiştir. Bu himaye ancak manevi olabilirdi, çünkü Hacı Bektaş, ananeye göre, 1271 yılı civarında vefat etmiştir.  Bu, Osmanlı Sultanlarının Bektaşi tarikatına olan teveccühünü kanıtlamaktadır.

Bu teveccühün sayesinde, İmparatorluğun ilk yıllarında, Bektaşi tarikatının üstün bir yeri olduğu görülmektedir. Bektaşilerin şöhreti ve başarıları, Osmanlıların desteklerinden geldi. Onların sayesinde, Bektaşilik en önemli halk tarikatı oldu. Tabii olarak, o zaman Şii ve aşırı Şii inançlar henüz Bektaşilik öğretisine girmemişlerdi. Bu aykırı inançlar, daha sonra, Bektaşiliğin içine Hurufîlik sokulduğu zaman ve özellikle, ilk Safavilerin, örneğin Cüneyd, Haydar ve Şah İsmail propagandalarının sonucu ortaya çıktılar.




Ömer Lütfi Barkan, "Kolonizatör dervişleri" adlı ünlü eserinde, ilk Osmanlı Sultanlarının, dervişleri nasıl kullandıklarını göstermektedir. Bu dervişlere, feth edilen yerlerde topraklar verildi. Dervişler yerleşik olmuş, zaviye ve tekke kurmuşlardır. İslam dinini ve Türk medeniyetini buralara yaymışlardır. Bu yüzden, Trakya'da ve Balkanlarda Bektaşilik tarikatı çok gelişti. Hacı Bektaş'ın ismi Rumeli'de derin izler bıraktı.

Trakya'daki en mühim Bektaşi tekkelerinden biri, Edirne civarında, Kızıl Deli Tekkesiydi. Şimdiki Bulgaristan'ın Deli Orman bölgesinde, Demir Baba tekkesi Otmçin Baba, Akyazılı Baba tekkesi ve saire. Bu saydığımız tekkelerin ayrı bir özelliği vardır, ancak bu, yazının konusu dışındadır.

Bektaşiliği incelemek için, nefesler çok önemli ve ciddi bir kaynaktır. Bazı nefeslerde, Hacı Bektaş'ın ismi Rumeli'nin fethi ile bağlı görünüyor. Sizlere iki örnek sunacağım. Her ikisi de Kul Himmet'in nefesleridir. Kul Himmet XVI. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Pir Sultan'ın yakını olduğu söyleniyor. Çok tanınmış bu nefesinde Kul Himmet'ten anlamlı mısraları buluyoruz;

"Seher vakti Şah kervanı gidiyor,

Anun katarından ayırma bizi..."

 "Urunu inşad eden Bektaş'i Veli,

Anun katarından ayrıma bizi..."

(İsmail Uzunlu, Antoloji, II, 349-350)



Ayın'i Cem'de bu mısra, bazen şöyle söylenmektedir:

 "Urum'u fetih etti Bektaş'i Veli"



Başka bir nefesinde;



"Hacı Bektaş tekkesine gireli,

Dervişleri gül göründü gözüme"



Yine Kul Himmet diyor ki;



"Hacı Bektaş vatan tutmuş Urumdan"

(Antoloji, II, 334-335)

Bu iki misalde, Hacı Bektaş, ya Rum'u feth etmiş gibi, veya irşad etmiş gibi görünüyor.


Şimdiye kadar soruna genel olarak baktık. Bektaşilik ve Alevilik daha doğrusu Kızılbaşlık aynı kökten gelen bir olgudur. İkisi, başlangıçta halk diniydiler. Fakat zamanla, bilhassa XVI. yüz yıldan itibaren bölünmeler oldu ve iki farklı toplum oluştu. Bir yandan, yerleşik olan, tekkeye bağlı ve az çok örgütlenmiş Bektaşiler, diğer yandan, köylerde veya kırlarda oturan ve en eski zamanlardan beri dinleri batini olan Kızılbaş denilen toplumlar.

Bu Kızılbaş toplumların, Osmanlı belgelerinde, doğrudan doğruya belirgin bir isimi bile yoktu. Onlara ZINDIK, RAFİZİ, MÜLHİP gibi kötüleyici adlar veriliyordu. Sonra onları kökenbilim bakımından yanlış olan "Alevi" sözcüğüyle adlandırmaya başladılar.

Kızılbaş ismi Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında belirmiştir. Doğu Anadolu ve Azerbaycan Türkmen aşiretlerinden gelen, Safavi taraftarlarına Kızılbaş deniliyordu. Sebebi, başlarına taktıkları kızıl külahlardan kaynaklanıyor. Bu 12 yönlü Külaha Tac'i Haydar derlerdi.


Kızılbaş denilen toplumlar bir çok isyan hareketlerine karıştıkları için, Kızılbaş kelimesi Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlamla yüklenmiş, o nedenle, oldukça yeni bir geçmişte Kızılbaş yerine Alevi sözcüğü  kullanılmaya başlanmıştır. Ali'ye aşırı bir sevgi, hatta tapınmaya kadar giden bir sevgi gösterdikleri için, onlara "Alevi" derlerdi. İran'da ise Ali'ye tapanlara "Ali-İlahi" denir. Alevi ise, Ali soyundan gelen, yani Seyyit olanlara denilir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu sözcük kökenbilim açısından yanlıştır. 


Dana önce de açıkladığımız gibi, Trakya da ve Balkan ülkelerinde, özellikle Arnavud elinde, Bektaşiliğin etkisi çok büyüktü. Hatta, II. Sultan Abdülhamit döneminde Arnavud elinde, Bektaşilik resmi din olarak önerilmiş, ancak Sultan Abdülhamid doğal olarak ve şiddetli bir şekilde, buna karşı çıkmıştır. 

Trakya ve Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde kaldığı dönem içinde, Bektaşilik, Alevilikten daha üstün bir konum elde etmiştir. Kimi Jön Türkler Bektaşi oldukları için, Bektaşiler ülkenin aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır.

Sözü edilen ülkelerin Türkiye'den bağımsız olmalarından sonra, Alevilik, Bektaşilikten daha önemli bir konum kazandı. Günümüzde, Alevilik öne çıkmıştır. Bektaşilik arka plana itilmiştir. Öyle de olsa, unutmamalıyız ki, Bektaşilik ve Alevilik öz olarak aynı olgudur.

Onları birbirlerinden ayırmak olanaklı değildir.

15 Kasım 2014 Cumartesi

"Kalabalık taş kutular, taş yarıklar, oraya buraya uzanan binlerce ırmak içindeki insanlar, gürültü, kargaşa, ağaçtan gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlarla kaplı yerler. İşte Papalagi'nin kent adını verdiği şey budur. Ömründe ne bir ağaç, ne bir ırmak, ne bir gökyüzü görmüş ne de büyük bir ruhla yüzyüze gelmiş insanların yaşadığı ama yine de gurur duydukları yaratıları…"
Tuivaii, adına uygarlık denen bu yaşam tarzı karşısında şaşkındır: "Papalagi'nin sözde mutluluğu kendisinin olsun, biz güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak yerimizde mutluyuz" diyordu.
Büyük Okyanus'taki Polinezya adalarından biri olan Samoa Adası'nın kabile şefi Tuivaii'nin Avrupa'ya gidip oradaki "uygarlığı" gördüğünde kendisini şaşkınlığa düşüren beyaz adamın genel adıydı "Papalagi".
Tuivaii'yle, ilk kez Gökçe Fırat'ın "Türklerin çevreci sosyalizmi" adlı yazısında karşılaşmıştım. Samoa'da bir kulübe ya da Orta Asya'da bir Türk çadırı…
Son derece güzel bir karşılaştırma ve Türk tarihine ilişkin, Türklüğe ilişkin son derece güzel dersler içeren bir yazıydı. Şimdiye kadar hiçbir Türkçünün varabildiğini zannetmediğim derin tezlere sahipti. Batılının kurduğu çapraşık kapitalist düzene maruz kalmadan önce Türklerin kurduğu kolektif ve çevreci düzeni anlatıyordu:
"Avrupalı için ilkellik olan yaşam biçimi onlar için hiç de öyle değildi ve temel bir tercihin sonucuydu. Aynı tercihi Türkler çok daha kıtasal bir alanda ve çok daha kalabalık bir halk ile yapmıştı. Atalarımız Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşam sürerdi. Bugünkü kavramlara göre onlar göçebeydi ve göçebelik ise yerleşik yaşam öncesi ilkel bir yaşam düzeyini simgeliyordu. Çünkü çağdaş sosyolojiye göre uygarlık ancak yerleşik kent yaşamında var olabilirdi.
Türkler içinse yerleşmek diye bir şey söz konusu değildi. Çadırlar kurulur, hayvanlar otlağa salınırdı, sonra iklim değiştiğinde çadırlar toplanır ve daha uygun bir yere göçülürdü.
Batılılara göre böylesi bir göçebe yaşamı, ilkel ve talancı bir iktisadın ürünüydü. İlkelliğinin en önemli göstergesi doğanın esiri olması, doğaya egemen olamaması, talancı olmasının göstergesi ise tarım yerine hayvancılığı benimsemesiydi.
Ancak her iki seçimin de çok daha farklı bir anlamı vardı. Türkler Gök Tanrı'ya taparlardı o zamanlar. Gök Tanrı inancı ise insanı doğanın sıradan bir parçası olarak görürdü.
İnsan tek canlı değildi, hayvanlar ve bitkiler de canlıydı, hatta ve hatta suyun, toprağın, ateşin ve havanın bile canı vardı.
Böylesi bir inanışta insan kendisini doğanın efendisi olarak göremezdi. Doğayı denetim altına almak yerine onunla uyum içinde yaşamak zorundaydı. Çünkü doğayı kızdırırsa, doğa intikamını alırdı."
Belki binlerce yıl böylesine bir toplumsal düzenin parçası olmuştu Türkler ancak Tuivaii'nin görebildiğini ne yazık ki görememişti atalarımız ve Batı'nın kurduğu bu yeni "uygar" düzenin esiri olmuştuk.
Elbette bir kayıptı bizler için terkettiğimiz ve içten içe biraz da ilkellik olduğuna inandığımız yaşam biçimi. Ve biraz da efsanevi bulmuştuk, belki de abartılı…Geri gelişi ise imkansızdı.
Ta ki geçtiğimiz haftalarda Atlas Dergisi'nin "Kayıp Türkler" kapağını görene kadar.
Moğolistan'ın Kuzeybatı sınırında, Sayan Dağları'nda rengeyikleriyle birlikte göçebe hayatı süren ve Türkçenin bir lehçesini konuşan "Dukhalar"dı Kayıp Türkler olarak tarif edilenler. Haberi yapan ve belgeseli hazırlayan da yine onlarla birlikte iki ay yaşayan, kısa sürede dillerini öğrenen, ortak kelimeleri buldukça onlarla birlikte mutlu olan bir Türk kızıydı: Selcen Küçüküstel.
Bir bacağı sakat, koltuk değneği kullanan yaşlı adamın söylediği bir cümle kulağından hiç çıkmamıştır orada olduğu süre boyunca:
"Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır hem de herşeyin… Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın. Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun."
Ve orada olduğu süre boyunca da bunun bir hayat felsefesi olduğunu görecektir. Onlarla ilk karşılaştığı an, daha önce biraz çalıştığı Dukha dili ile selamlar hepsini.
"Men mogol dil bilbez, sizlerin sösünü bicce bicce bilir." Yüzlerindeki şaşkınlık ve mutluluk ifadesinden sonra konuşmalar böyle sürüp gidecektir. "Sen gerden gelgen" diye sorarlar ve iki ay boyunca da hayatlarını paylaşmasına izin verirler.
Dukhalar'ın ataları 1940'lı yıllarda Tuva'dan çıkıp dağların arasında geyikleriyle yolculuk ederek Moğolistan'a göç etmiş bir kabileden ve o zamandan beri de bu coğrafyada kültürlerini bozmadan yaşıyorlar. Yüksek yamaçlarda rengeyiği yetiştirerek konargöçer hayatlarını hâlâ devam ettiriyorlar. Modern ve "uygar" denen şehirli yaşantısının dışında, doğayla uyumlu, ona boyun eğen ve en başta da ona saygı duyan bir yaşam tarzıyla. Yani "Türklerin çevreci sosyalizmi"yle…
Son dönemlerde şehirden alışveriş yapsalar da erkekler hâlâ ava gidiyor ve av etini mutlaka paylaşıyorlar. Ava katılsın ya da katılmasın obada her aileye eşit biçimde dağıtıyorlar. Obayı da eşit biçimde yönetiyor, kararları ortaklaşa alıyorlar. Kadınların ise erkeklerden hiçbir farkı olmadığı gibi oba yönetiminde söz sahibiler.
"Göç zamanı geldiğinde yola çıkış kararının nasıl alındığını çözmeye çalışıyorduk ki yanında kaldığımız Boyuntuktuk, ‘ben yarın yola çıkıyorum' diyerek toplanmaya girişmiş ve böylece de göçü başlatan kişi olmuştu. Biz yola çıktıktan sonra bütün aile bizi takip derek sonbahar obasına göçmüştü. Elinde asası bütün geyiklerini yükleyip yola koyulan Boyuntuktuk Dukhalarda kadınların ne kadar güçlü olduğunun bir kanıtı gibiydi."
Doğadaki canlılarla hiçbir hiyerarşik ilişkiye girmeyen, kirlenmesin diye nehirde ellerini bile yıkamayan, zaman zaman şaman ayinleri yapan, zaman zaman avlanan, düşen rengeyik boynuzlarından sanatsal nesneler yapan bu topluluk Selcan Hanım'ı her defasında biraz daha şaşırtacaktır. Sanki efsanelerden çıkmış gibidirler.
Bizim içinse, Orta Asya bozkırlarında hayatını idame ettirmiş atalarımızın bir yansıması, Dede Korkut öykülerinin canlı bir örneği, Türk destanlarından uyarlanmş bir tiyatro sahnesi gibidir.
Onlarla bir süre kalan Danimarkalı bir antropolog içinse son derece uzak, son derece insani, son derece çevreci ve son derece de toplumcudurlar:
"Bir sabah kaltığımda boğazlarım ağrıyordu. Yan çadırda yaşayan aledeki yaşlı kadın bana arkadaki dağlarda bulunan bir bitkinin soğuk algınlığına iyi geldiğini söyledi. Ben de toplamaya gittim ve elbette Batı'da alışkanlığımız olduğu gibi daha sonra kullanırım diye kendim için bol bol koparıp bir demet de fazladan topladım. Çadıra dönüp yaşlı kadına topadıklarımı gösterince yüzünde beliren dehşet ifadesini unutamam. Neden bu kadar çok topladın ki! Sadece kendine bugün yetecek kadar toplaman gerekiyordu!"
Evet, Dukhalar gerçekten doğadaki her şeyi ihtiyaçları kadar alan, fazlasına hiçbir biçimde göz koymayan bir anlayışa sahipler. Tıpkı atalarımız gibi...
Kapitalist yaşam biçiminin Türk toplumlarında neden yer bulamayacağını, genetik olarak bunun ne denli imkansız olduğunun kanıtı gibiler…
Dukhalar, bu zamana kadar bildiğimiz, efsanelerden, destanlardan çıkardığımız, kalıntılardan kurganlardan anladığımız kadarıyla, tarih bilgimizin el verdiği ölçüde sonuçlar çıkardığımız kadarıyla tasvir ettiğimiz atalarımızdan kalan bir numune gibi duruyorlar karşımızda.
Bugün birileri onları ilkel bulabilir, "uygarlık"tan nasiplerini almamış olduklarını düşünebilir ve hatta soylarının tükenmeye mahkum olduğunu ve yavaş yavaş da yok olacaklarını düşünebilir.
Ama bize çok daha farklı şeyleri çağrıştırıyorlar. Bazı değerlerimizin yitirlmediğini, hâlâ dimdik ayakta olduğunu, töremizin, yaşam biçimimizin soyunun tükenmediğini anlatıyorlar. Soyunun tükenmemesi ise, doğanın hâlâ bu anlayışı içinde barındırabileceğini, hâlâ yaşama şansı bulabileceğini gösteriyor.
Bizim bilmediğimiz, gözümüzün görmediği bir alanda yaşıyor olmaları ise onları "kayıp" ve "keşfedilir" yapıyor. Oysa ortada ne bir kayıp, ne de bir keşif var. Onlar açısından son derece normal olan geleneksel bir yaşam tarzıdır karşımızda duran. O nedenle onlar mı kayıp, yoksa gerçekte bizler mi kayıbız diye kendimize bir kez daha sormalı ve dünyaya bir kez de Tuivaii'nin penceresinden bakmalıyız:
Garip olan, doğaya aykırı ve er ya da geç soyu tükenecek olan Dukhalar ya da Samoalılar değil, Beyaz Adam ve dayattığı yaşam biçimidir.
Ne mutlu ki bunu Batı'nın yüzüne bugün vuranlar, dilleri bizden, töresi bizden, geleneği, inancı bizden olan Türklerdir, Dukhalardır.