Ali Rıza Özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Rıza Özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2016 Cuma

2023 Dergisi: Yeni kitabınız hayırlı olsun. Konu oldukça ilginç görünüyor. Kayıp Türkler: Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri. İlginç olması dışında, bu konuyu çalışmanızın sebepleri nelerdir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Biliyorsunuz, ben zaten etnik konuları çalışan biriyim. Etnik konularla ilgili çok sayıda yayımlanmış çalışmam var. Kürtler ve Zazalar konusunu çalışırken birçok kaynakta Kürtleşen ve Zazalaşan Türkmen aşiretlerine temas edildiğini görmüştüm. Ancak bunların sayısı hakkında net bir bilgim yoktu. Herhalde bunlar az sayıda olmalı ki, şimdiye kadar Türk bilim insanları bu sahadan uzak kalmış, diye düşünüyordum. Çünkü konuya temas eden çok sayıda akademisyen var, ancak bunlar hakkında müstakil ve gerçekten kapsayıcı çalışma yok. Bu arada okurlarım, kendi aşiretleri ile ilgili sorular yöneltmeye başladılar. Onlara bakarken, aşiretlerin çok büyük bir kısmının aslında Türkmen kökenli olduğunu gördüm. Ayrıca saha çalışmalarımda Türkmen kökenli olduğunu ifade eden birçok Zaza ve Kürt aşireti ile karşılaştım. Böylece bu alanda büyük bir boşluk olduğunu fark ettim ve konuyla ilgili çalışmaya başladım.




2023 Dergisi: Çalışmanızda sadece Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mi yer verdiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır, sadece Kürtçe, yani Kurmançça ve Soranice konuşan aşiretler değil. Zaza ve Lor aşiretlerini de çalışmanın kapsamına dâhil ettim. Çünkü aynı adı taşıyan aşiret, bir yerde Zazaca, bir başka yerde ise Kurmançça konuşuyor; ama bunlar Türkmen kökenli. Mesela Hormek, Abbasan ve Kureyşan aşiretleri böyle. Ayırmak zor. Anlaşıldığı kadarıyla Türkmen aşiretleri çoğalıp bölündükçe dillerini temas ettikleri zümrelere göre değiştirmişler.



2023 Dergisi: Bundan Zazaların ve Lorların Kürt olduğu anlamını mı çıkarmalıyız? Çünkü kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” yazıyor.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” olması, okur için sadece kolaylık olması bakımından. Yoksa önceki çalışmalarımda Zazaların ve Lorların, Kürt olmadığını defalarca yazmıştım. Bu görüşümü bu kitapta da tekrarladım zaten.



2023 Dergisi: Bölgede Kürtleşme sadece Türkmenlerde mi görülmüş?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır. Sadece Türkmenler değil; Araplar, Gürcüler, Çerkezler, Arnavutlar, Çeçenler, Ermeniler… Birçok halk Kürtleşmek durumunda kalmış. Bunun nedenleri pek çok. Bunlara da kısaca temas ettik, ancak esas itibarıyla Kürtleşme nedenleri ile Kürtleşen Türkmen aşiretlerinin deşifresini yaptık. Çünkü çalışmamızın kapsamı bu…



2023 Dergisi: Aşiretlerin Türkmen kökenli olduğunu ortaya koyarken hangi kaynaklara dayandınız?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Özellikle hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kaynaklara yöneldim. Aşiretlerle ilgili tartışmalı bilgilerden uzak durmaya çalıştım. Kendi saha çalışmalarım dışında, aşiretlerin Türkmenliğini gösteren üç önemli hususu temel aldım. Bunlardan birincisi, tarihi kaynaklar. Dönemde yaşamış değişik müelliflerin kaleme aldığı tarih ve coğrafya kitapları ile özellikle Osmanlı resmi kayıtları yol gösterici oldu. İkinci olarak, aşiretler hakkında aşiret mensuplarınca yapılan münferit çalışmalar ve açıklamaları dikkate aldım. Çünkü aşiret mensupları, aşiretin kültürüne ve sözlü aktarımlarına herhangi bir rezerv olmaksızın ulaşabilen insanlar. Son olarak, değişik bilim insanlarının yapmış olduğu saha çalışmaları üzerinde durdum.



2023 Dergisi: Ne kadar aşiret tespit ettiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: 200 kadar aşiret için başlık açtım. Ancak kitabın akışı içerisinde temas ettiğim aşiretlerin sayısı herhalde 300’ü aşar. Bir de bunların kabileleri var. Diğer taraftan Osmanlı belgeleri üzerinde yapılacak kapsamlı çalışmalarla bu sayının daha fazla artacağı muhakkaktır.



2023 Dergisi: Neden “etnik coğrafya” bakımından incelediniz konuyu?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Aslında süreç kendiliğinden gelişti. Çalışmaya etnik coğrafya yaklaşımıyla başlamamıştım. Sonra baktım ki, çalışmanın iskeleti/dokusu etnik coğrafya temelinde oluşmuş. Aslında bu bir bakıma iyi de oldu. Çünkü coğrafyanın birçok dalı gibi etnik coğrafya da, ülkemizde hak ettiği ilgiyi görmemiş bir alan. Ben henüz Türkiye coğrafya literatüründe etnik coğrafya kavramına rastlamadım. İlk kez bu çalışma ile kullanılmış oluyor. Ülkemizde coğrafyayı sadece okullarda öğretilen bir ders olmaktan çıkarıp gerçek değerine ve saygınlığına kavuşturmak, bütün coğrafyacıların üzerine düşen ortak bir ödev. Bunun bir yolu da, coğrafyacıların ülke sorunlarına, pratik çözümler üretmesinden geçiyor. Yıllarca bölücü çevrelerin insafına terk edilen etnik çalışmalara, coğrafyacıların bilimsel düzeyde ve büyük bir cesaretle el atması, bu şekilde etnik kökenli sorunlara pratik çözümler üretmesi, bu yolda atılacak önemli adımlar arasında sayılmalı. Diğer taraftan konu, bugüne kadar genellikle sosyologlar tarafından çalışılmış. Ancak yaptığım literatür incelemelerinde konunun daha çok etnik coğrafyanın çalışma alanına girdiğini fark ettim. Ve bu coğrafi perspektifin literatüre zenginlik kattığını düşünüyorum.



2023 Dergisi: Konunun günümüze kadar ciddi manada araştırılmaması bir eksiklik değil mi?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hiç şüphesiz, çok büyük eksiklik hem de. Bu konu erken devirlerde yapılmış olsaydı, bugün bu kadar büyük sıkıntılar yaşamıyor olurduk. Konuyu bilimsel temelde ilk defa Ziya Gökalp çalışmış. Ziya Gökalp’ten sonra bu konu, Türk bilim insanları tarafından ihmal edilmiş. Sadece bu konuda Prof. Mehmet Eröz’ün bazı çalışmaları olmuş. Son dönemlerde de Prof. Dr. Orhan Türkdoğan var. Oysa şimdiye kadar konu didik didik edilmeliydi. Aşiretler tek tek irdelenmeliydi. Arşivler taranmalıydı. Saha çalışmaları yapılmalıydı. Üstelik bu iş teröre harcadığımız parayla, belki de bin defa yapılırdı. Ne yazık ki, yapılmamış. Umarım bundan sonra yapılır.



2023 Dergisi: Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.



2023 Dergisi: Kimler var mesela?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. SonraBen de Türk'üm, Allah başka bir keder vermesin diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, “Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak” demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…



2023 Dergisi: Burada “Kişi kendini ne hissederse odur”a geliyoruz sanki?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Doğru olan bu. Kişi kendini ne hissederse odur. Etnik kimlikler üstümüze yapışmaz, isteyen değiştirebilir. Ancak tuhaf olan durum, burada bir çifte standart olması yahut ikiyüzlülüğün yapılması. Biri kendini Kürt hissederse Kürt oluyor ama diğeri Türk hissederse “asimile” olmuş oluyor. Mesela Mehmet Mir Dengir Fırat’a geçenlerde sordular: Aşiretiniz Rışvan aşireti Türkmen kökenliymiş, diye. Ne diyorsunuz, filan. Gerçekten de Rışvan aşireti Türkmen kökenli; üstelik Oğuz’un İğdir boyundan. Fırat’ın verdiği cevap dikkat çekici: "Umurumda değil. Umurumda olsa DNA testi yaptırırdım. Zaten soy, sop insanların kendi tercihi değil ki. 400-500 sene önce ne olduğum beni ilgilendirmiyor. İnsan kendisini nasıl hissediyorsa odur."



2023 Dergisi: Türk olmak, bu kadar kötü bir şey mi, bunlara göre?
Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtçülük, Türk düşmanlığı üzerine bina edilmiş bir ideolojidir. Kürtçülük ideolojisinin birkaç ayağından biridir Türk düşmanlığı. Bu manada Kürtçü jargonda Türklüğün aşağılanmasını ve Türk düşmanlığını görmemek tuhaf olurdu. Sözde “Türk” olduğunu iddia eden kişinin Türk olduğunu söyleyip arkasından “Allah başka keder vermesin” demesi, bu zihniyetin doğal bir sonucu. Ancak burada şu soruların cevabı önemli: Türklük, bu insanlara ne vaat ediyor? Bugün Türk olmanın ne gibi bir avantajı var? Kürtleri bırakın, Türk olmak, bugün Türkmen, Yörük, Manav vb. Türk kitlelere ne kazandırıyor? Bugün için Türklük yahut Türk olmak, kitleler için bir avantaj sağlamıyor. Geçmişte de sağlamıyordu. Osmanlı’da da bu böyleydi. Türklük, Türkmenlik dezavantajlı kimliklerdi. Bugün mesela tuhaf bir şey görünce “Burası Türkiye” demiyor muyuz? Yahut tuhaf bir şey yaşayınca/yaşanınca“Türk aklı işte” diyerek alay etmiyor muyuz? Ne yazık ki, “Türk”ün kaderi hep bu olmuş. Özetle, kitlelerin Türklüğü kabul edip özümsemesi için, Türk kimliği kitleleri bazı avantajlarla teçhiz etmeli.



2023 Dergisi: Kürtleşen Türkmen aşiretlerine bu haliyle milli aidiyetlerini kazandırmak mümkün değil mi yani?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette mümkün; dünyada mümkün olmayan hiçbir şey yok. Ancak bunu sadece bir kitaptan beklemek mümkün değil. Öncelikle belirlenmiş kesin hedefler, iyi bir plan ve disiplinli çalışmak gerekiyor. Konuyla ilgili çalışmalardan çıkan sonuçların devlet politikası olarak uygulanması yahut sivil toplum örgütleri tarafından profesyonel bir plan çerçevesinde ve güçlü şekilde desteklenmesi gerekiyor. Ne yazık ki, böyle bir şey de yok. Her şeyden önce, bu çalışmayla bir gerçeği ortaya koymak istedim. Bu çalışma, etnik kökenlerini gerçekten merak eden ve bu konuda araştırmaya koyulan kişiler için yol göstericidir. Zaten bunun sonuçlarını şimdiden almaya da başladım. Yani samimi olanlar, bu kitaptan nasibini alıyorlar. Herkesi ikna etmek gibi bir derdim de yok açıkçası. Alan alır; almayan almaz. Ancak gerçek budur. Coğrafya, tarih ve kültürel kodlar bize bunu gösteriyor. Diğer taraftan kişiler, etnik kimliklerini değiştirebilirler. Yani kişi, bir kimlikle doğmuşsa bunu ölene kadar üzerinde taşımak zorunda değil. Zaten bugün Kürtçü hareket içinde ve PKK’ya yakın duran hatta PKK’nın yönetiminde olan “Türk” kökenli kişiler var. Daha önce de ifade etmiştim. Bu konudaki çalışmaların sistemli şekilde artması, aşiretler bazında yeni çalışmaların yapılması ve kamuoyu ile paylaşılarak bu bilgilerin kitlelere aktarılması gerekiyor. Çünkü soy ve ırk üzerinden politika üreten ve terör yapan kadroları, kendi silahı ile vurmak en iyisi…



2023 Dergisi: Kürtleşen bu Türkmen aşiretlerine milli aidiyetlerini vermek için başka neler yapılabilir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtleşen ve Zazalaşan aşiretlere Türklük kimliğini iade etmek için, Kürtleşmeyi ve Zazalaşmayı yayıldığı yoldan ve yayılma çemberini kuşatarak geriletmek gerekir, diye düşünüyorum. Öncelikle bir veya birkaç enstitü kurulmalı. Buralarda coğrafyacı, tarihçi, sosyolog, etnolog, halk bilimci, antropolog, iletişim uzmanı, reklamcı, yönetim bilimci, psikolog,  (…) gibi birçok alandan uzmanlar çalışmalı. Türkiye’deki bütün üniversitelerden (fakülte ve yüksekokullar dâhil olmak üzere) Kürtlerle ve Kürt aşiretleri ile ilgili yapılan bütün araştırmaların (kitap, makale, tez vb.) tam metinleri ile yabancıların çalışmalarını ihtiva eden büyük bir bilgi bankası teşkil edilmeli. Arşiv ve saha araştırmaları yapılmalı. Kürtleşen Türkmen aşiretleri hakkında çalışılmalı ve bu çalışmalar yayımlanmalı. Enstitülerin periyodik dergileri olmalı. Bunun dışında akademik olduğu kadar, popüler birçok dergide de bu çalışmalar yayımlanmalı. Çalışmaların sonuçları özellikle Kürtleşen aşiretlerin mensuplarına iletilmeli ve etkili propagandası yapılmalı. Uzmanlar televizyonlarda gazetelerde sıklıkla yer almalı ve konu gündemden düşürülmemeli. Aşiretlerle de iletişime geçilmeli ve sürece dâhil edilmeli. Yani özetle bilimin yolundan gidilmeli ve elde edilen sonuçlar kitlelere kabul edilebilecek şekilde iletilmeli… Yoksa Alevilere denildiği gibi, “Hz. Ali namaz kılıyordu, sen neden kılmıyorsun” gibi kaba ve gerçekten tepki çeken yollar izlenmemeli. Bu tavır teper. Yapmaz, yıkar.



2023 Dergisi: Teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Ben teşekkür ederim.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Aziz İslâm Peygamberinin asıl adı “Muhammed” (sav) varken, Türkler, neden çocuklarına “Mehmet” ismini koymuşlardır?
Acaba hiç düşündünüz mü?
Asırlardır aramızda yüz milyonlarca Mehmet'in yaşadığı muhakkak…
Bugün de Türk toplumunda en çok bulunan isimlerin başında gelir "Mehmet"! (1)
Aramızda milyonlarca Mehmet yaşamaktadır şu anda…
Hani çocuklukta dediğimiz gibi: "Önüm arkam sağım solum" diye…
İşte onun gibi Mehmet, her yerde…
Cenab-ı Hakk, her daim toprağımızda Mehmetleri baki kılsın!
***
İnsan, çocuklarına sevdiği kişilerin adını koyar.
Bu sadece bizde değil, bütün bir âlemde böyledir.
Türk milleti de Müslüman olduktan sonra çocuklarına en sevdiği kişinin, en sevgilinin ismini koymuştur.
Ama "Muhammed" olarak değil, "Mehmet" olarak!!!
Bundan dolayı, bu isim sadece Türklere özeldir.
Türklerin kullandığı "Mehmet" ismi, diğer Müslüman milletlerde yoktur.
Peki, neden "Mehmet"?
Elbette Aziz Peygamberimizin (s) hatırasına hürmet için!
Çocuğuna kızdığında söylediği kötü sözler, Peygamberinin (s) adına yapışmasın diye…
"Muhammed"i Türkçeleştirip "Mehmet" yapmıştır.
Hem Peygamberinin adını çocuklarında yaşatmış ve hem de onun adını kötü sıfatlardan korumuştur.
İşte Türk milleti, Aziz Peygamberini (s) böyle bir duyarlılıkla sevmiştir.
***
Bu kadarla da yetinmemiş bu millet!
"Peygamber ocağı" dediği asker ocağına, gönderdiği her çocuğuna Peygamberinin adını vererek Mehmet'i hepsinin ortak adı da yapmıştır.
"Mehmetçik" adıyla bütün askerlerini tek kişilikte kristalleştirmiş ve asker ocağını Peygamberinin adıyla kutsamıştır.
Bütün evlatları "Mehmetçik" olmuştur. (2)
Vatan ve millet sevgisini imandan bilmiş, vatan savunması yapan evlatlarını bir kutlu akıbete göndermiş, şehadete uğurlamıştır.
Toprağa verdiği her şehidinin ardından "Vatan sağ olsun" demiştir.
Evladını toprağa verip, metanet içinde "Vatan sağ "olsun" demek!
En son PKK terörüne verdiğimiz şehitlerden Jandarma er Cengiz Sarıbaş'ın annesi "Vatan sağ olsun" diyor, evladı için yaptığı duada "Peygambere komşu olmasını" diliyordu!
Bütün Mehmetler, Muhammed'in (s) komşusu…
Âmin, sonsuz kere âmin…
***
Bu milleti kesintisiz şekilde, bin yıldır kavimler mezarlığına dönen Anadolu'da ayakta tutan ilahi güç, işte budur…
Hem de her türlü taarruza ve alçaklığa rağmen…
Bu millet, bunlarla da yetinmemiş, diğer peygamberlerden de ilham alarak asker ocağını verdiği kutsiyete ayrıca vurgu yapmıştır…
Düşünün; kurbanlık koyunlar gibi çocuğuna kına yakarak askere yollayan kaç millet bulunur dünyada?
Hz. İbrahim gibi evladını, Allah yolunda kurban olmaya elleriyle yollayan bir millettir, bu millet…
***
Türkler, 1071'de Anadolu'yu kesin olarak Türk yurdu yaptığında Avrupalılar için bir "Doğu Sorunu" başlamış oldu.
Türkleri bu topraklardan sürüp, Asya bozkırlarına geri göndermeyi bu sorunun tek çözümü olarak benimsediler.
Bu sorun, dünün sorunu değil, bin yılın sorunudur.
Çünkü çokça ifade edildiği gibi "Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir"
Bu "önemli ülke"yi elde etmek için önce Haçlı sürülerini gönderdiler.
Olmadı; çözemediler.
Hepsi, kılıçlarımızın altında geldiklerine geleceklerine pişman oldular.
Onlarca, yüzlerce plan yaptılar, uyguladılar; yine çözemediler.
Sonra "Türk"ten bir canavar yarattılar; çocuklarını Türk düşmanı olarak yetiştirdiler.
Dualarına, masallarına, ninnilerine kadar her şeye bu düşmanlığı nüfuz ettirdiler. (3)
Bu düşmanlığı büyüttüler ve hep fırsat kolladılar…
Öylesine gözleri dönmüştü ki, Osmanlının yıkılma çağında Avrupa'da meskûn bulunan 5 milyon Türk'ü katlettiler; bir o kadarını sürgün ettiler…
Genç kızlara ve genç erkeklere tecavüz ettiler…
İnsanları diri diri yaktılar…
Birçok şehri kan gölüne çevirdiler…
***
Avrupalıların "Doğu Sorunu"nun çözümünde (!) kullandıkları bir yöntem de, içimizden birilerini devşirmek olmuştur.
Her çağda birileri, içimizde ihanet şebekeleri kurmuş, bunların eliyle ihanet hançerini bağrımıza saplamışlardır.
Yaklaşık 150 yıldır Kürtçülük adındaki sipariş bir ideolojinin sonucu olan isyanlar ve terörle uğraşıyoruz.
Bu sipariş ideolojinin son taşeronu PKK, katliamlarına devam ediyor.
En son Tokat'ın Reşadiye ilçesinde 7 Mehmetçiğimizi şehit verdik.
7 Mehmet daha toprağa düştü.
Elbette düşen her Mehmet'le birlikte bir parçamız da toprağa düşüyor.
Kuklacıyı haklamak varken, kuklayla cebelleşmek tarih boyunca harikalar yaratan bu büyük milletin vicdanını kanatıyor.
Ama unutmayalım ki, bir bakıma bu coğrafyada yaşamanın bedelini ödüyoruz.
Emperyalistler ve onların alçak işbirlikçileri anlamıyorlar…
Mehmetler, bu topraklarda tükenmez.
Tarih bitirmediyse, hiç kimse bitiremez.
Türk milleti, geçmiş bin yılda bu coğrafyada yaşadı. Önümüzdeki bin yılda da yine bu coğrafyada yaşayacaktır.
Şimdi bu katliama dolaylı ya da doğrudan sebep olan birileri yaptıkları alçakça icraatlar için "Tarih yapıyoruz" diyorlar.
Anlamanızı beklemiyorum ama yine de not düşelim:
Soysuzluğun tarihi yazılmaz!
* 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü DYÇ AraştırmalarıBilimsel Danışmanı
Dipnotlar
(1) İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünden alınan bilgiye göre, Türkiye'de 1980-1990 yılları arasında en fazla kullanılan isimler, erkeklerde Mehmet, Mustafa, Murat, Ahmet ve Ali, kızlarda Fatma, Ayşe, Emine, Hatice ve Zeynep olmuştur. Kayıtlara göre, 2000 ve 2005 yıllarında ise erkeklerde Mehmet, Yusuf, Furkan, Mustafa ve Emre, kızlarda ise Zeynep, Merve, İrem ve Fatma çocuklara en fazla konulan isimlerdi.
(2) Mehmetçik hakkında ayrıca bkz.: Nihat Sami Banarlı, "Mehmedcik", Hürriyet Gazetesi, 09/04/1952; Nihat Sami Banarlı, Îman ve Yaşama Üslûbu, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, 1986
(3) Konuyla ilgili mutlaka okunması gereken bir eser için bkz.: Özlem Kumrular, Avrupa'dan Türk Düşmanlığının Kökeni: Türk Korkusu, Doğan Kitap, İstanbul, 2008

Bizim Türk (!) medyası, kafayı yemiş gibi bu günlerde. Bir acayip hâl… Hangi kanalı açsam acayip acayip adamlar; kendilerinde de acayip laflar ediyorlar. Komedi mi desek, bu duruma dram mı; kararsız kaldım…
Öyle ipe-sapa gelmez, saçma-sapan laflar ediliyor ki, bunların sonu hayra alamet değil.
Allah, bu millete bir iç çatışma yaşatmasın.
Allah, bu millete birlik-dirlik versin; her zaman ve her mekânda kutlu ve kudretli kılsın…
***
Geçenlerde yine bir televizyon kanalında doğu ve güneydoğudaki yer adlarının iadesi konuşuluyor.
Aman Allah'ım! Ne saçma-sapan şeyler…
İnsanın "Allah akıl dağıtırken, bunlar neredeydi" diye sorası geliyor.
Esasen ben, yerleşmelere eski isimlerin iade edilmesinde bir beis görmüyorum.
Fakat üç şartla.
Birincisi; bu isimlerin etimolojisi araştırılmalı.
İkincisi; bu isimler üzerinden Türk devletine ve Türk milletine meydan okunmamalı.
Üçüncüsü, bu isimleri değiştirirken dikkatli de olunmalı. Bu değişikliklerin, terör örgütü tarafından kendi kazanımı olarak lanse edilmesinin önüne geçilmeli.
Özetle, bu değişiklikler olacaksa, bu süreç bölücülerin değirmenine su taşımamalı…
***


Esasen bu yerleşmelere eski adlarının verilmesinin birçok faydası da olur.
Öncelikle tarihi okumamızı kolaylaştırır.
Bir de eski isimlerin çok büyük bir kısmı zaten Türkçe…
Eski Türkçe'yi ve tarihi bilmeyince, bu isimlerin ciddi kısmını başka bir dilde sanıyorlar.
Sonra da değiştiriyorlar.
Hatta yapılan değişikliklerde doğu ve güneydoğuda doğrudan doğruya "Türk" isimli birçok yerleşmelerin adlarının değiştirildiğini de biliyoruz.
Bu isimler değiştirilirken, Mehmet Eröz gibi birçok Türk bilim insanı buna karşı çıkmış, şiddetle eleştirmişti.
İsimlerin iadesi elbette tartışılabilir.
Ama bunu getirip de, Cumhuriyet'imize ve Türk millî devletine karşı bir meydan okumaya çevirirse birileri, değiştirilmesine sıcak bakanları da, mesafeli hale getirirler…
Bunun altında kalırlar ve daha da iflah olmazlar.
***
Son günlerde Tunceli'nin eski adı Dersim üzerinden devlete meydan okumalar da başladı.
Televizyonlarımız da gırla gidiyor bu durum…
Tarih bilmeyince, bugünü de bilmiyor, yarını kuramıyoruz.
Dersim!!!
Peki, nedir Tunceli'nin eski ismi olan Dersim?
Ne anlama gelir, nerden gelir?
Tarihe bakalım bir zahmet; çünkü sorumuzun cevabı orada…
***
Bugünkü Tunceli'de ve civarda yaşayan Zaza aşiretleri iki ana kolda toplanır.
Bunlardan birincisi Şeyh Hasanlı aşiretidir…
İkincisi Dersimli aşireti
Şeyh Hasanlı aşireti hakkında kapsamlı bir çalışma yapan İsmail Onarlı, Şeyh Hasanlı aşiretinin Oğuzların Bayat boyundan geldiğini tarihî kaynaklara ve aşiretin maddî kültürüne dayanarak ispat etmiştir. Aşiret, 13. yüzyılda Oğuz akınları ile Anadolu'ya gelmiş, Malatya'ya yerleşmiş oradan da bir kısmı Dersim bölgesine geçmiştir. (1)
1868 yılında bölgeyi gezen İngiliz Konsolosu J. G. Taylor'a, aşiret mensupları tarafından Şeyh Hasan aşiretinin aslen Horasan'dan geldiği ve Malatya üzerinden Dersim'e yerleştikleri söylenmiştir. (2)
Yine 1904-1906 yılları arasında Dersim'de valilik yapan Celal Bey de, Şeyh Hasanlıların kendi aktarımlarına dayanarak aynı bilgileri vermiştir. (3)
Malatya'da bulunan Şeyh Hasanlı aşireti mensupları hâlâ Türkçe konuşmaktadır.
***
Dersimli aşiretine gelince; yaygın kanıya göre; Dersim adı Farsça bir tamlamadan ibaret olup (Der: kapı, sim: gümüş) "Gümüşkapı" anlamına gelmektedir.
Dersim'in ilk adı Desimi'dir ve Dersim adı da buradan gelmektedir. (4)
Önemli bir nokta; Dersim ismi, Türklerin 13. yüzyılda bölgeye yerleşmesi ile kullanılmaya başlanmıştır. Bundan önce, bölge için Dersim adı kullanılmamıştır. (5)
Osmanlı kayıtlarında "Türkmen Kürtleri" topluluğu olarak zikredilen Dersimli aşiretinin altın ve gümüş gibi madenlerle uğraştıkları da kayda geçmiştir. (6)
Bir Osmanlı kaydında Dersimli aşiret hakkında şu bilgiler verilmiştir: "Türkmen ekradı topluluğundan olan Okçu İzzedinli aşiretine bağlı Disimli aşiretinin ekserisi çift ve dam sahibi olup altun ve gümüş işleri ile uğraşırlar." (7)
Dönemin belgelerine göre 16. yüzyılda Dersim bölgesine adını veren "Dersimlü Cemaa'ti" ndeki insan isimleri arı-duru Türkçedir. Bunlarda bir kısmı şöyledir: "Alpı, Bayram, Budak, Dengiz, Durak, Gemrek, Göç-bek, Khanibaba, Kılıç, Korkmaz, Kutlu-buğa, Mamlu, Melik-Kuş, Menteş, Ulaş"(8)
Osmanlı kaynaklarının bir kısmında Dersim'e adını veren Disimli ve Dirsimli cemaatinin Okcuiizzeddinli aşiretinden koptuğu ifade edilmiştir.
Okcuizzeddinli cemaati için ise Osmanlı kaynakları "Türkmen ekradı (Kürtleri) taifesinden" kaydını düşmüş, bu cemaatin Kıllı aşiretinden koptuğunu söylemiştir. (9)
Kıllı aşiretine baktığımız zaman Osmanlı kaynaklarına göre bu aşiret, "Yörükân taifesinden"dir ve Cerid aşiretinden kopmuştur. (10)
"Konar-göçer Türkman Yörükânı taifesinden" olduğu Osmanlı kayıtları tarafından teyit edilen Cerid cemaati de, Bozulus aşiretinden kopmuştur. (11)
***
Özetleyelim:
1- Disimli ve Dirsimli: "Ekrad (Kürtler) taifesinden" ya da " Türkmen Kürtleri" - Okcuiizzeddinli aşiretinden kopmuş.
2- Okcuizzeddinli cemaati- "Türkmen ekradı (Kürtleri) taifesinden"- Kıllı aşiretinden kopmuş.
3- Kıllı cemaati- "Yörükân taifesinden" - Cerid aşiretinden kopmuş.
4- Cerid cemaati- "Konar-göçer Türkman Yörükânı taifesinden" - Bozulus aşiretinden kopmuş.
İşte sevgili dostlar;
Türk olan bir aşiretin isminden Türklüğe meydan okumak, böyle bir garabet, böyle bir komedi hangi cahillikle izah edilebilir.
Bunun cevabını da varın siz verin.
-----------------------------------------------------------------------
[*] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü DYÇ Araştırmaları Bilimsel Danışmanı.
Dipnotlar
(1) İsmail Onarlı, Şeyh Hasan Aşireti, Anayurt'tan Anadolu'ya, Aydüşü Yayınları, İstanbul 2001
(2) Martin van Bruinessen, "Alevi Kürtler'in Etnik Kimliği Üzerine Tartışma", Birikim Dergisi, Ağustos 1996, Sayı: 88
(3) Cemal Şener, Aleviler'in Etnik Kimliği; Aleviler Kürt mü? Türk mü?, Etik Yayınları, İstanbul 2003, s. 26
(4) Orhan Türkdoğan, Türk Toplumunda Zazalar ve Kürtler, s. 302
(5) İbrahim Yılmazçelik, 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Dersim Sancağı, s. 2
(6) İbrahim Yılmazçelik, 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Dersim Sancağı, s. 2
(7) İbrahim Yılmazçelik, 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Dersim Sancağı, s. 2
(8) Bahaeddin Ögel, Hakkı Dursun Yıldız, M. Fahrettin Kırzıoğlu, Mehmet Eröz, Bayram Kodaman, Abdulhaluk M. Çay, Türk Millî Bütünlüğü İçersinde Doğu Anadolu, s. 49
(9) Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmpatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar, s. 520
(10) Cerid aşireti-cemaati ile ilgili Osmanlı kaynaklarında geçen bazı olaylar için bkz.: Yusuf Halaçoğlu, 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, s. 38, 48, 50, 80, 113, 114, 129, 133, 138, 140, 141; Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskânı, s. 10, 56, 59, 61, 80, 96, 107, 116
(11) Bozulus ile ilgili Osmanlı kaynaklarında geçen bazı olaylar için bkz.: Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskânı, s. 16-21, 25, 40, 59, 66, 109, 111.

Terörü besleyen kaynakların önemli ayaklarından biri cahilliktir. Cahillik, her zaman bilgi yoksunluğu anlamına gelmez. Bazen da bilgi kirliliği, eksik ve yanlış bilgilenme, cahilliğin başka bir çeşidini oluşturur. Kırsal kesimde çocukları terör örgütünün kucağına iten cahillik türü, temelde bilgi yoksunluğuna dayanıyorken, üniversite düzeyindeki çocukları terör sürecine dâhil eden cahillik türünü, bilgi kirliliği ile eksik ve yanlış bilgilenme teşkil eder.

Kırsal kesimde terör örgütünün çocukları kazanma yöntemleri genelde bilgi yoksunluna dayanmaktadır. Makam ve yetki vaat etme, ailevi sorunlardan faydalanma, işsizlik, macera arayışı, görülen kötü muameleler ve bunların terör örgütü tarafından etkili biçimde istismar edilmesi vb. hususlar, bilgi yoksunluğuna dayalı cahillik ile birleşince adeta zehirli bir terkip oluşmakta ve körpecik gençler kendilerini terör örgütünün kucağında bulmaktadırlar.


Örgütlü Cehalet

Eğitimli kesimde ise terör örgütünün temel dayanağı ve eleman kazanma yöntemi, bilgi eksikliği ile bilgi kirliliğine dayanmaktadır. Yanlış ve eksik bilgilenme, gençlerin başta Türk milli devletine güvenini yıkmakta, Türk kültür ve tarihine küstürmekte; nihayet bu süreç, Türk ve Türkiye düşmanlığı ile sonuçlanmaktadır. Terör sürecine dâhil olan eğitimli çocukların bir kısmı, önemli mevkilere kadar gelebilmektedirler. Özellikle üniversitelerde görev alan ve akademik kariyer yapanlar, üniversiteyi yeni kazanmış gençlerin terör sürecine dâhil edilmesine dolaylı katkıda bulunmaktadırlar. Bilgi eksikliğine dayalı cehalet, nitelik değiştirerek örgütlü hale gelmekte, üniversiteli çocukların terör sürecine dâhil edilmesi doğal bir süreç halini almaktadır. Bir şekilde terör sürecine giren çocukların hayatları zindan kesilmekte, birçoğu örgüt içi infazlar başta olmak üzere değişik şekillerde telef olmaktadır. Ülke ve millet olarak kaybettiğimiz şey sadece güvenlik görevlilerimizin ve suça karışmamış vatandaşlarımızın canı ve onların ülkeye hizmet potansiyelleri değildir. Terör örgütüne katılan çocukların da ülkemize hizmet etme potansiyelini kaybetmekteyiz. Özetle, yarım imam insanı dinden, yarım doktor candan etmektedir.

Yanlış ve eksik bilgi ile bilgi kirliliğine birkaç örnek vererek konuyu somutlaştırmak yararlı olacaktır.


Kürtler hep burada mıydı?

Etnik ırkçı çevrelerin ve terör örgütünün sıklıkla gündeme getirdiği bir iddia, Kürtlerin hep burada, yani Anadolu'da olduğu, Türklerin ise ancak 1071'den sonra Anadolu'ya geldiğidir. O bakımdan Anadolu'da bulunan her höyüğü, Kürtlere yamamak bir alışkanlık haline gelmiştir. Oysa tarihi kaynakların bize gösterdiği gerçek, Ortadoğu'da Kürtlerin ilk görüldüğü yerin Zağros dağları olduğu ve Anadolu'ya (ki sadece güneydoğunun sınır ve kısmen iç bölgelerine) önce Müslüman Araplarla, ardından Oğuz Türkleriyle birlikte geldikleridir. Dönemde yazılmış bütün kaynaklar, bunu açık şekilde teyit etmektedir. Üstelik bugün bizim doğu ve güneydoğu Türkiye'mizin o dönemdeki isimleri, orada yaşayan etnik gruplara göre verilmiştir ve hiçbirinde Kürtler yoktur. Üstelik ifade etmek gerekir ki, biz doğu ve güneydoğu Türkiye de dâhil olmak üzere bütün Anadolu'yu Kürtlerden yahut Araplardan değil, Bizans'tan aldık. Dolayısıyla "Siz geldiğinizde biz zaten buradaydık" sözü ile vurgu yapılmaya çalışılan egemenlik talep ve iddiası, ancak bir zevzeklikten ve psikolojik tatminden başka bir şeye karşılık gelmemektedir.


1938 Dersim olayları soykırım mıydı?

Bölücü terör örgütünün amaçlarına ulaşmak için hiçbir ahlaki kaygısının olmaması, şaşırtıcı şey değildir. Nihayet kundaktaki bebekten tutun da, bastonla gezen yaşlılara kadar on binlerce insanın kanını akıtan bir terör örgütünden, uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir suç şebekesinden bahsediyoruz. Böyle bir yapının, yalan bilgi yaymasını garipsememek gerekir. Şaşırtıcı olan bu bilgi kirliliğine ve yalanlara akademisyenlerin, devlet adamlarının, aydınların ve sorumluluk sahibi kişilerin ortak olmasıdır. Buna verilecek onlarca misal bulunabilir; ancak gündemde olan en yakın örnek 1938 olaylarıdır. 1938 olaylarının Aleviliğe ve Alevilere yönelik bir harekât olduğundan tutun da, Dersim'de bir soykırım yapıldığına dair onlarca laf uçuşuyor ortalıkta. Hatta daha uçuk iddialara göre Dersim'de 90 bin kişi öldürülmüş, olaylardan sonra da 100 bin kişi zorla göç ettirilmiş!!! 1935 nüfus sayımlarında 100 bin kişi kadar olan Dersim'de 190 bin mağdur yaratmak, ancak bir ölçüsüzlüğün ve akılsızlığın ispatı olabilir. Bu yalanlardan ve bilgi kirliliğinden maksat, bir mağduriyet yaratmaktır. Özelde Tuncelililerin, genelde ise Alevilerin, devletten soğumasını ve psikolojik kopuşunu sağlamaktır.

Bu iddialar, bilgi kirliliğinin ve eksik bilginin bir ürünüdür. 1938 olaylarının asıl nedeni, Kürtçülük hareketinin elebaşları ile vatandaşa toprak ve arazi dağıtmak isteyen devlete geçit vermemekte direnen aşiret ağalarıdır. Dönemin kaynaklarında açık şekilde görüleceği üzere aşiret ağaları, halkı ve bölgeyi kendilerine terk etmeleri karşılığında devlete pazarlık usulü vergi ödemeyi önermişlerdir.

Soykırım iddiası da oldukça komik durmaktadır. Çünkü isyanın elebaşı Seyit Rıza'nın bile soyunun kırılmadığı, kesilmediği bir harekâtı, soykırım olarak nitelemek, ancak komiklik olur. Bu iddiayı daha da komik kılan husus, 1940 yılında yapılan nüfus sayımında Tunceli nüfusunun 1935'dekinden 5 bin kişi az çıkmış olmasıdır. Göç ettirilenler ise toplam 3470 kişidir ve isim isim bunların kayıtları tutulmuştur. Elbette bütün bunlar, 1938 olaylarında kötü ve uğursuz şeyler yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Ancak olayların öncesi ve sonrası ile değerlendirip, kaynakları doğru şekilde okursak bilgi kirliliğinin önüne geçmiş oluruz. Geçmişin tatsız hatıraları üzerinde kutlu ve adil bir gelecek kurulmaz; geçmişten ders alarak ve aynı hataları tekrarlamayarak kurulur.


17 bin faili meçhul nerede?

Türkiye düşmanlarının ve terör örgütünün kamuoyu yaratmak için kullandıkları bir diğer iddia da son 30 küsür yıllık terör sürecinde Türkiye'de 17 bin kişinin faili meçhul cinayetlere kurban gittiğidir. Sözde, PKK yanlısı 17 bin kişi devlet tarafından faili meçhul şekilde ortadan kaldırılmıştır. Elbette bunun da hiçbir dayanağı yok. Dilden dile dolaşan, kulaktan kulağa fısıldanan bu şehir efsanesi, şimdi her gün ekranlarda tekrarlanmaktadır. Büyük gazetelerden yazarlar, köşelerini bu iddiayla döşemektedirler. Akademisyenler, bu iddiayı dillerinden düşürmemektedirler.

Oysa gerçek çok başkadır. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü tarafından resmi-gayri resmi bütün kaynaklar elde edilerek yapılan bir çalışmaya göre, Türkiye'de 1984-2004 arasında herhangi bir örgüt ile bağlantılı olmayan faili meçhul cinayetlerin sayısı 568'dır. Üstelik bu faili meçhul cinayetlerin önemli bir bölümü de Güneydoğu Anadolu dışındaki bölgelerde işlenmiştir. 272 vatandaş ise polis merkezlerinde (karakol) iken "kaybolmuş"tur. Ayrıca ailelerinin kayıp olarak bildirdiği 795 kişi bulunmaktadır. Kayıpların akıbetleri belli değil; her şey olabilir. Yani polis merkezlerinde kaybolan 272 kişi hariç, diğerlerinin sorumluluğunu doğrudan devlete bağlamak yanlıştır. 17 bin ile bu rakamları yan yana koyun, aradaki farka bakın ve ne kadar büyük bir yalanın pazarlandığını görün.


Kime dışkı yedirildi?

Bilgi kirliliğine verilecek bir diğer örnek ise güvenlik güçlerinin Kürtlere dışkı yedirdiği ve hatta bunu sistemli bir şekilde yaptığıdır. Günümüze kadar bu konuyla ilgili sadece bir olay şikâyet konusu olmuş, açılan dava sonucunda bir rütbeli asker ceza almıştır. Öcalan'ın yakalanması ve ortamın normale dönmesiyle, şikâyetçi köylüler böyle bir olay yaşanmadığını ve ifadelerini PKK baskısı altında verdiklerini itiraf etmişlerdir. Olay ulusal basına da yansımıştır.

Prof. Dr. Ümit Özdağ ve arkadaşları tarafından bölgede yapılan ve Doğu Raporu adıyla yayımlanan bir saha çalışmasında da, dışkı yedirme iddialarının bir şehir efsanesi olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan mülakatlarda bu iddianın dile getirildiğini ancak olayı yaşayan, şahit olan veya gören hiç kimsenin çıkmadığı görülmüştür.


Sonuç

Terörle mücadele, çok yönlü ve çok oyunculu bir süreçtir. Çünkü terör örgütü, sadece dağda değil, bir ucu ile Avrupa'da, Irak'ta, ABD'de, diğer ucu ile aramızda, yanımızda-yöremizde, sokağımızda hatta televizyonlar ve gazeteler aracılığıyla evimizin içindedir. Sadece silahlı kanadı yoktur; topluma sirayet etmiş ve toplumun belirli kesimlerini etki altına almış birçok bileşenden oluşmaktadır. Dolayısıyla terörizmle mücadelenin diğer ayakları kadar, doğru bilgiyi bulmak, paylaşmak ve kamuoyu oluşturmak da son derece önemlidir. Etki altına alınmış kişilerin kurtulması, doğru bilgi ile mümkündür.

Ne yazık ki, devletimizin bütün imkânlarına rağmen etkili bir kamuoyu oluşturduğunu söylemek mümkün değildir. Toplumun kılcal damarlarına kadar etki eden bir yapılanmanın varlığı ise hayal gibi durmaktadır. Bırakın medyayı üniversitelerimize kadar sirayet eden örgütlü cehalet, gözle görülür şekilde ve açık ara önde gitmektedir. Bu örgütlü cehalet, derhal dağıtılmalı, zararlı etkileri asgariye indirilmelidir. Aydınlarımızın aymazlığını ve konuya ilgisizliğini, hatta konuya cehaletini de ayrıca sorgulamamız gerekmektedir. Türk aydını bilmelidir ki, doğru bilginin bulunması ve yayılması, terörizmle mücadelede önleyici bir tedbir olduğu gibi, gelecekte Türklüğün ve Türkiye'nin lekelenmemesi için de bir hayat damarı ve emsalsiz bir başvuru kaynağı olacaktır.

21 Mart 2015 Cumartesi

Yani, bir etnik gurubun kökenlerini;
•hiçbir maddî delile ve tarihî kaynağa dayanmadan,
•çok uzun zaman önce tarihten silinmiş ve
•haklarında hemen hemen hiçbir bilgi bulunmayan kavimlere bağlamaktır.
Bugün yabancı araştırmacılar ve Kürtçüler tarafından yazılan sözde Kürt tarihlerinin yazım yöntemi özetle budur.
Ne halkların tarihi böyle yazılır; ne de etnik sosyoloji bu şekilde yapılır. Bu olsa olsa, sadece laf cambazlığı olur; başka da bir şey olmaz.
Öncelikle bir halk, tarihî kaynaklarda "kesintisiz" bir şekilde görülmüş, değişik kaynaklarda bu halk hakkında bazı olaylar kayıt altına alınmış olmalıdır. Buradaki "kesintisiz" sözüne dikkat edilmelidir. Bugünkü bir etnik gurup ile bundan 3-5 bin yıl önce, bir şekilde kayda geçmiş bir kavim arasında, (hatta isimler aynı olsa bile) isimlerindeki birkaç benzerliğe bakarak, soy bağı kurmak, bilimsel bir tutum değildir. Örneğin Türkler, en kötü ihtimalle, İskitlerden beri kesintisiz şekilde tarihte yerini almış, varlığını günümüze kadar kesintisiz şekilde sürdürmüştür. (1) Diğer halkların tarihi yazılırken de, bu esasa uyulmalıdır.
Milletlerin tarihî yazılırken, tarih biliminin kaynaklarından yararlanmak da bir zorunluluktur.
Bu kaynaklar, özetle şunlardır:
1-Kalıntılar (Bakiyeler): İnsanla İlgili Kalıntılar: İskeletler; mezar taşları; özel eşyalar; her türlü berat, takdirname, hüviyet, diploma ve mektuplar; ev eşyaları; aletler; diller (gramer, ortak sözcükler, isimler vb.); âdet ve alışkanlıklar vb.
İnsanın Sosyal Hayatıyla İlgili Kalıntılar: Hayvan kemikleri; saban, çapa, değirmen taşı vb. üretim aletleri; sikkeler, paralar; yol, köprü, han, hamam, kaldırım, kervansaraylar vb.; pazaryerleri; medrese, mektep ve her türlü eğitim kurumları; cami, medrese, kilise ve her türlü dini yapılar; resmi kurumlar ve bunlarla ilgili her türlü belge ve eşyalar; her çeşit silah, zırh ile kale, burç gibi askerî varlıklar; hastane, çeşme, ılıca gibi kamu hizmeti veren kurumlar; her türlü resim, gravür, süs, desen, heykel, kabartma gibi sanat eserleri; şiir, destan, hikaye vb. her türlü ebedi eserler…
2-Haberler
Sözlü Haberler: Canlı şahitler; manzume ve şiirler; destanlar, efsaneler, hikâyeler; kıssa, fıkra, latife ve anekdotlar; atasözü ve darbımeseler; menkıbeler vb.
Yazılı Haberler: Kitabeler (yazıtlar); şecereler; biyografi ve otobiyografiler; hatıra ve seyahatnameler; takvimler, yıllıklar, aneller, kronikler, vekayı-nameler, şah-nameler vb.
3-Görsel Malzemeler
Dilsiz Görsel Malzemeler: Her türlü resim (duvara, çiniye, tuval, kâğıt üzerine çizilen resimler), minyatür, gravür vb.
Yarı Dilli Görsel Malzemeler: Her türlü harita, plan, kroki vb.
Sözlü Bilgi ile İç içe Görsel Malzemeler: Sesli sinema filmleri vb. (2)
İşte milletlerin tarihi yazılırken, kullanılabilecek bazı materyaller bunlardır. En azından, bunlardan bir kısmına dayanmadan, hiçbir şekilde milletlerin tarihi yazılamaz. Yazılsa bile birkaç kelime üzerinden uydurulan, yalan tarihler yazılır. Bir süre popüler olur, sonra bunların uydurma olduğu ortaya çıkınca ciddiye alan kalmaz. Günümüzdeki sözde Kürt tarih yazımlarının akibeti de budur.
Peki, neden Kürt tarih yazımlarının akibeti ciddiye alınmamaktır.
Çünkü tarihin kaynaklarına dayanarak, Kürtlerin etnik kökenlerini Antik Çağ'a götürmek mümkün değildir.
Tarihin kaynaklarının ne kadar geniş olduğunu gördük. Kürtlerin yaşadığı coğrafya, tarihî kaynaklar konusunda, dünya üzerindeki en zengin alanlardan biridir. Söz konusu bölgede milyonlarca belge bulunmuştur. Fakat Antik Çağ kaynaklarında, Kürtlerle ilgili en küçük bir kayda rastlanamamıştır.
Bütün bunlara rağmen sadece birkaç kelime üzerinden, Kürtlerin etnik kökenlerini Antik Çağ'a bağlamak, eğer bir cahillik değilse, düpedüz bir kasıttır. Elbette yukarıda sayılan kaynakların bir kısmı Antik Çağ'da yok. Ama olanlar da en küçük bir ipucu bile vermiyor. Durum bundan ibaret iken, birkaç kelimeye sığınmanın, harfler üzerinde cambazlık yapmanın ne âlemi var?
Gerçek olan şu ki, "eski kaynaklarda Kürt kelimesini bulmak, Sibirya ormanlarındaki veya Urallar'daki kabileler hakkında bilgi bulmaktan daha zordur.
Kürtlerin kendi kaynakları ise kısaca "yoktur". Üstelik Kürtlerin yaşadığı bölge, Eskiçağ'dan günümüze en fazla yazının kaldığı, çeşitli dillerden milyonlarca tabletin bulunduğu bir bölgedir. En azından yüksek Asur ve Süryani kültürleri Kürtlerle aynı bölgeyi paylaşmaktadır. Milyonlarca belge içinde bir tanesinin Kürtlerden bahsetmesi beklenmez mi? (…)
Olmadı, günümüze hayli bilgi bırakan çevre medeniyetlerde (Mısır, Anadolu, İran) bunların ismi geçmeliydi. O da olmadı eski Yunan ve Roma kaynaklarının Kürtlerden bahsetmesi gerekirdi.
Heredotos'un günümüz tarihçilerini bile hayran bırakan ölümsüz eserinde, Orta Asya içlerindeki köylerden ve kabilelerden bahseden Ptolemaios veya Strabon'un coğrafyalarında geçmeliydiler. Hiç olmazsa, Ortaçağ'ın başlarında yazılıp günümüze ulaşan büyük hacimli ve ayrıntılı Ermeni ve Gürcü olay dizimlerinde isimlerinin geçmesi gerekirdi.(…)
Oysa "yazıyı kullanan Eskiçağ'ın Çin, Yunan ve Latin gibi medeniyetlerin bize ulaşan eserleri sayesinde, bu merkezlerin binlerce fersah uzağındaki küçük topluluklar hakkında bile bilgiye sahibiz. (…)" (3)
İngiliz yazarı William Aegleton'un, Kürtleri ayrı bir millet olarak kabul eden hayalperestler için yaptığı şu tespit, gayet ilgi çekicidir. Aegleton, "Bunlar, "Kürt" olarak kimliklerini arayıp bulmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, tarih kitaplarında karışıklıklardan ve çelişkili sözlerden başka bir şey bulamıyorlardı" dedikten sonra şöyle devam etmektedir:
"Gerilere gittiğimiz takdirde, Kürt'ün kimliğini tam inandırıcı biçimde ortaya koymanın güç bir iş olduğunu görürüz. Romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler, adları "Kürt" kelimesine yakın olan ya da bazı harfleri değiştirilince bu yakınlığı ortaya çıkan ve soyları tükenmiş olan halklar ile bilinmeyen ülkelerdeki beldeler arasında Kürtlerin kökenini araştırıp duruyorlar." (4)
Esasen bu konuda başı çeken Minorsky de, harfler üzerinde oynayarak tarih yazmanın yanlışlığını ifade etmiştir. O, 1938 senesinde XX. Oryantalistler Kongresi'ne katılmış ve sunduğu bildiride "Prensipte milletlerin menşelerini etimoloji ile ispat etmek tehlikelidir. Bunun için tarihî ve coğrafî elemanlara dayanmak gerekir " (5) demiştir.
Özetle, tarihin kaynaklarına dayanarak, Kürtlerin etnik kökenlerini, Antik Çağ'da bulmanın imkânı yoktur. Sadece bu kaynaklarda değil, Kürtler arasında görülen ayırıcı maddî kültür unsurlarını da, Antik Çağ kavimlerinde bulmak olanaksızdır.
Tarih biliminin kaynaklarına bakarak şunu açıklıkla ifade edebiliriz: Kürtlerin etnik kökenlerini, Antik Çağ'a kadar uzatmak, ancak bir fanteziden ibarettir. (6)
*21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü DYÇ Araştırmaları Bilimsel Danışmanı

Dipnotlar
(1) Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, s.12
(2) Bunların detayları için bkz.: Tuncer Baykara, Tarih Araştırma ve Yazma Metodu, s. 49 vd.
(3) Osman Karatay'dan naklen; Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, s.38
(4) Hayri Başbuğ, İki Türk Boyu: Zaza ve Kurmançlar, s. 15
(5) Bahaeddin Ögel ve diğerleri, Türk Millî Bütünlüğü İçersinde Doğu Anadolu, s.66
(6) Bu konuda gerekli tafsilat için ayrıca bkz.: Ali Rıza Özdemir, Kart Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek: Kürtler ve Türklük, Kripto Yayınları, Ankara 2009, s. 33-60
Not: Bu makale Ali Rıza Özdemir'in yeni çıkan "101 Soruda Kürtler" isimli kitabından alınmıştır.

Acaba Türk milleti kadar dünya üzerinde kendisine yalan söylenen bir başka millet var mıdır? Gün geçmiyor ki, bu millete onlarca yalan yüzlerce defa söylenmesin… Türk millî kimliğine yapılan her saldırı, mutlaka bir yalana dayanıyor. En önemli makamlardan, en önemli gazetelerden, en önemli televizyonlardan, en önemli yazarlardan, en önemli kürsülerden duyuyoruz bunları üstelik. Bilen birileri de çıkıp, cevap vermiyor işin garibi. Ne yazıyorlar, ne çiziyorlar ve ne de söylüyorlar… Düşünün ki, bu ülkenin 150'ye yakın üniversitesi var ve bu üniversitelerde görevli binlerce, belki on binlerce bilim insanı var ama gelin görün ki -görece de olsa- yine yalanlar kazanıyor.[1]
Türk milleti yaklaşık 170 yıldır ve Türk millî devleti kuruluşundan beri, yalanlar üzerine inşa edilen bir Kürtçülük meselesiyle meşgul ediliyor. "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" diyen bir milletin mensubu olarak bizler, yalanlar üzerine inşa edilen bir meselenin 170 yıl sürmesini ve gün geçtikçe de halledilemez bir boyut kazanmasını anlamakta elbette zorluk çekiyoruz. Ama unutmamak gerekir ki, deşifre edilen her yalandan sonra, sistemli şekilde bir başkası piyasaya sürülüyor. Üstelik bu "yalan rüzgârı" 170 yıldır maddi-manevi her türlü imkânla destekleniyor ve ne acı ki, yalanlara maruz kalanlar, gerçeği ortaya çıkarmak için gerekli çabayı göstermiyor.
Kürtçülerin ve onların pirleri sayılan yabancı devlet görevlisi araştırmacıların yüzlerce yalanı var. Bunları saymakla bitirmek mümkün değil. Hele münferit çalışmalarla, hiç mümkün değil. Ama son günlerde Kürtçü çevrelerden şu yalanı çok daha sık duymaya başladık: "Biz Kürtler, bin yıllardır buradayız. Siz Türkler geldiğinizde de biz buradaydık. Anadolu'daydık. Burası bizim yurdumuz." Hatta daha ileri giderek Anadolu'yu 11 bin yıllık Kürt yurdu ilan edecek kadar pervasızlaşanlar da yok değil.[2] "Taşları bağlayıp, köpekleri serbest bırakmak", böyle bir şey olsa gerek…
Tarihi kaynaklara baktığımızda, Kürtçülerin bütün iddiaları gibi bunun da temelsiz olduğu anlaşılmaktadır. Tarihi kaynaklar, ittifak halinde Kürtlerin Ortadoğu'da ilk görüldüğü bölgenin genel olarak Musul-Urumiye hattı olduğunu göstermektedir.[3] Yine aynı kaynaklardan, Anadolu'nun güneydoğu kesimlerine önce Müslüman Araplarla gelen Kürtlerin, Oğuz Türkleri ile Doğu Anadolu'ya da yayıldıkları anlaşılmaktadır. Türkler, Kürtler ve Araplar, güney-doğudan Anadolu'ya girdiklerinde bu topraklarda Süryaniler, Ermeniler, Rumlar ve kısmen de Yahudiler yaşıyordu.[4] Urfa ise bu etnik yapıyı anlamada ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır: Urfalı Mateos'un aktardığına göre, 1031 yılında Urfa'nın Kürtlerin eline kısa bir süreliğine geçmesi üzerine,[5] Urfa emirinin karısı "Kürdler gelip Arapların baba yurdu olan şehri zaptettiler ve kocam emir Udair'i öldürdüler" diye feryat ediyordu.[6] Alp Arslan'ın Suriye seferi sırasında (1070), Urfa'da 20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk askeri olmak üzere toplam 34 bin kişi yaşıyordu.[7] Hatta kaynaklardan Kürtlerin geçmişten beri kesif şekilde yaşadıkları anlaşılan ve Irak'ta bulunan tarihi Şehrizûr[8] şehrinde bile, önce Keldanilerin meskûn olduğunu, Sasaniler zamanında ise Arapların geldiğini biliyoruz.[9] Şehrizûr'da Kürt varlığına, ancak 9. yüzyılda şahit oluyoruz.[10]
Şimdi bu bilgileri bilmez, toplumun geneline yaymazsak, kimi Kürtçü yazarların, Şanlıurfa'nın il sınırları içerisinde bulunanbir höyüğü "Kürt" ilan etmesini[11] ve bunun gibi yüzlerce gülünçlüğü nasıl deşifre edecek ve Kürt çocuklarının temiz dimağlarını bu tür yalanlardan nasıl koruyacağız?
Özetle, bu yalanların önüne geçmek ve gerçekleri ortaya çıkarmak için Kürtlerle ilgili bütün ana kaynaklara ulaşmak, tabir yerinde ise bunları didik didik etmek gerekiyor.
Kürtlerle ilgili ilk kaynaklar, Arap-İslâm akınları sırasında Fars ve Arap müelliflerin yazmış olduğu eserlerdir. Öncesinde (Türk tarihi içersinde Kürt isimli topluluklarla ilgili kayıtları saymazsak) tek satır bile yoktur. Rus müellifler bu durum için "7. yüzyıldan önceki Kürt tarihinin bütün katmanları karanlığa gömülmüştür"[12] deseler de, (ki doğrusu 9. yüzyıl olmalı) neden bu tarihin karanlığa gömüldüğünü ve neden Kürtlerin Kavimler Göçü'nün hemen ardından Orta Doğu'da "birdenbire" ortaya çıktığını izah edemezler.
Ne var ki, 7. yüzyıldan sonraki tarihi de tahrif etmekten geri durmazlar. Hatta temel kaynakların dili konusunda bile yaparlar bu tahrifatları. Rus tarihçilere bakarsak, Kürtlerle ilgili "Temel kaynaklar, Arap ve Pers dillerinde (Kürt dilinde çok azdır) yazılmıştır."[13] Temel kaynakların Arapça ve Farsça yazıldığını zaten biliyoruz da, hangi temel kaynak Kürtçe ile yazılmıştır, doğrusu bunun cevabı şimdiye kadar bulunmuş değildir. Hani, ilk Kürtçe metinlerin Evliya Çelebi tarafından kaydedildiğini ve ilk Kurmançça eserin Ahmed Hani tarafından yazıldığını[14] bilmesek, Kürtçe ile yazılan ana kaynakların da olduğuna inanmak durumunda kalacağız. Allah'tan ki, işin aslını biliyoruz da, yemiyoruz bu palavraları…
Şimdi Kürtlerle ilgili kıymetli bilgiler veren temel kaynaklardan bazılarına kronolojiye uygun olarak bakalım:[15]
847, 'Ubayd-u'llah bn Xurdâdbeh (öl. 913), Kitâb al-masâlik va'l mamâlik[16]
891, Ahmad bn al-Vazih al-Ya'qubî (öl. 905), Kitâb-u'l-buldân[17]
892, Ahmad bn Yahya al-Balâzirî, (öl. 897), Futûh al-buldân[18]
919, Abû İshaq İbrâhîm bn Muhammad al-Fârisî al-İstaxrî (öl. ?), Kitâb-u'l-masâlik va'l mamâlik
920, Abû 'Alî Ahmad bn 'Umar İbn Rusta(öl. ?), Al-A'lâq-u'l-nafisa
932 öl., Muhammad bn Carir al-Tabarî (öl. 932), Ebu Cafer el-Taberî, Târîx-u'lu-mam va'l-mulûk[19]
957 öl., 'Ali bn Husayn al-Mas'udî (öl. 957), Muruc-u'-zahab va ma'âdin-u 'l-cavâhir[20]
957 öl., 'Ali bn Husayn al-Mas'udî (öl. 957), Ebul Hasan el-Mesûdî, Kitâb al-tanbîh va'l-işrâf
976, Abü'l-Qâsim İbn Havkal (öl. ????), Kitâb-u'l masâlik va'l mamâlik
985, Muhammad bn Ahmad al-Muqaddasi, (öl. ????), Ahsan-u'l-taqâsim fi ma'rifat-i'l-aqalim
1010, Firdevsi, Şehnâme[21]
1029 öl., Abû Alî Ahmad İbn-u Miskivayh, (öl. 1029), Tacârib-u'l-umam va ta âqub-u'l-himam
1036 öl., Abû Nasr Muhammad bn Abd-i'l-Cabbâr al 'Utbî (öl.1036), Târix-u'l-yamînî
1176, Ahmad bn Yûsuf bn 'Alî bn al-Azraq al-Fâriki (öl. 1176), Tarix-i mayyafariqin
1088 öl., Nâsir-ı Xusrev, Sefername[22]
1107, İbn-el Belhi (öl. ?), Farsname[23]
1185, İbn Cubeyr (öl. ?), Seyahatnâme[24]
1229 öl., Yâkût al-Hamavî (öl. 1229), Mu'cam-u'l-buldân
1231, 'İzz-u al-dîn İbn-u'l-Asîr, (öl. ?), Al-Târix-u'l-kâmil
1274, Ahmad bn Xallikan (öl. 1282), Vafiyât-u'l-a'yân
1318 öl., Reşideddin Fazlullah Hemedanî, Cami et-Tevarih
1331 öl., Malik-u'l-Muayyad 'İmâd-u'l-din İsma'il Ab-û'l-Fida, Kitâb-u'l-muxtasar fi axbâr-i'l-başar
1349 öl., Şihab-u'i-din İbn Fazîl-i 'hah al-Umari (öl. 1349), Masâlik-u'l-abşâr va mamâlik-u'l-amsar
1350 öl., Hamd-u'llah al-Mustavfi al-Qazvinî (öl. 1350), Nuzhat u'l-qulüb
1402, Nizâm-u'id-din Şâmî (öl. ?), Zafernâme[25]
1405 öl., İbn Haldun (öl. 1405), Mukaddime[26]
1471, Qazi Abu Bakr al-Tahrânî al-İsfahanî (öl. ????), Kitâb-u diyâribekriya[27]
1454 öl., Şaraf-u'd-dîn 'Ali Yezdî (öl. 1454), Zafernâme
1483 öl., Kemalleddin Abdurrezzak Semerkandî, Matla'as-Sa'adayn vel Mecma'el-Barahyn
1520 öl., İdris-i Bitlisi (öl. 1520), Selim Şah-nâme[28]
1596, Şaraf Xan bn Şams-u'd-din Bitlisî (öl. ?), Şarafnâme[29]
Görüldüğü üzere Kürtlere ait ana kaynakların çok önemli bir kısmı Türkçeye hâlâ tercüme edilmemiştir. Oysa bu eserler, yabancı araştırmacılar tarafından adeta didik didik edilmiş, istedikleri her şekilde yorumlanmıştır. Türkçeye çevrilen eserlerden anladığımız kadarıyla, yabancı araştırmacılar bu kaynaklardaki bilgileri çarpıtarak yorumlamış ve Kürtleri, Türklük çatısından kopararak ayrı bir ulus yaratmanın argümanı olarak kullanmışlardır. Üstelik bunlar Türk tarihinin de ana kaynakları arasında yer almaktadır…
Kürtçülüğün ideolojik manada mağlup edilmesi için öncelikle bu eserler ve Kürtler hakkında parça-parça bilgi bulunan kaynaklar ivedilikle Türkçeye kazandırılmalıdır. Çünkü bu eserleri inceleyen yabancı ve Kürtçü araştırmacılar, bu eserlerdeki kimi gerçekleri saklayarak yahut teğet geçerek yalandan bir Kürt tarihi inşa etmişlerdir. Türk bilim insanlarından bu eserleri inceleyip, kimi gerçekleri ortaya koyanlar da vardır şüphesiz. Ama bunlar oldukça azdır ve bu konularda verilen ürün sayısı son derece yetersizdir. Özelde Kürt kökenli yurttaşlarımıza ve diğer ülkelerdeki Kürt etnik kökenli insanlara, genelde ise bütün Türk milletine gerçekleri göstermek bugünkü Türk aydınının ve akademisyenlerinin namus borcudur. Türk bilim insanları en kısa sürede, bu eserleri Türkçeye çevirmeli ve inceleyerek, Kürtlerin etnik kökenlerini ve yayılma seyirlerini bilimsel şekilde ortaya koymalıdırlar. Aksi takdirde her Allah'ın günü, onlarca yalanı binlerce kez duymaya devam edeceğiz. Daha da kötüsü, Türkiye'nin ve Türk milletinin birliğine yönelik gün geçtikçe güçlenen etnik-ırkçı hareketlerin önünü almak zorlaşacaktır.

[1] Elbette burada sorumluluk sahibi ve çalışkan çok değerli bilim insanlarımızı bu sözlerden tenzih ederiz.
[2] Cemşit Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 15 vd.
[3] Bir örnek için bkz.: El-Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân, Çev: Mustafa Fayda, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002, Kürtlerle ilgili bölümler ve Anadolu şehirlerinin anlatıldığı kısımlar.
[4] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1973, s. 231
[5] Kürtlerin eline geçici bir süre geçen Urfa şehri, daha sonra Bizanslılara teslim edilmiştir. Şiddetli direniş karşısında Kürtler, Urfa'yı terk etmek zorunda kalmıştır.
[6] Olayların tafsilatı için bkz.: Urfalı Mateos, Vakayi-Nâme (Papaz Grigor'un Zeyl'i ile), Çeviren: Hrant D. Andreasyan, TTK Yayınları, Ankara 1987, s. 53-54
[7] Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1973, s. 232
[8] Şehrezûr/Şehrizor: Yeri kesin olarak tespit edilememekle birlikte Musul'a yakın olduğu bilinen tarihi şehirdir. Osmanlı döneminde önce Bağdat'a, daha sonra Musul'a bağlı bir sancaktı. Detaylar için bkz.: Tahir Sezen, Osmanlı Yer Adlar, s. 480
[9] V. Minorsky, "Şehrizûr", İA
[10] El-Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân, s. 480
[11] Cemşit Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 15 vd.
[12] M. S. Lazarev (Ed.)-Ş. X. Mıhoyan (Ed.), Kürdistan Tarihi, Çeviren: İbrahim Kale, Avesta Yayınları, İstanbul, 2007, s. 27; Her ne kadar çeviride "MÖ 7. yüzyıl" denilse de, (s. 27) metinden ve zaten bilgilerimizden bir dizgi yanlışı olduğu anlaşılmaktadır. Yazarın özgün ifadesi "MS 7. yüzyıl" olmalıdır. Kaldı ki, bu da doğru bir ifade değildir, Doğrusu 9. yüzyıldır.
[13] M. S. Lazarev(Ed.)-Ş. X. Mıhoyan(Ed.), Kürdistan Tarihi, Çeviren: İbrahim Kale, Avesta Yayınları, İstanbul, 2007, s. 27-28
[14] Detaylar için bkz.: Ali Rıza Özdemir, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek: Kürtler ve Türklük, Kripto Yayınları, Ankara, 2010, s. vd.
[15] Kaynakların özgün transkripsiyonları için bkz.: Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Tarihte Usûl, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981, s. 179 vd.
Kalın yazılanlar ve dipnotlarda açıklaması verilen eserler, tespit edebildiğimiz kadarıyla Türkçeye çevrilmiş olan ve Türk araştırmacıların dolaysız olarak yararlanabileceği kaynaklardır.
[16] İbn Hurdazbih, Yollar ve Ülkeler Kitabı, Çev.: Murat Ağarı, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2008
[17] Ya'kubî, Ülkeler Kitabı, Çev.: Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, İstanbul, 2002
[18] El-Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân, Çev: Mustafa Fayda, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002; (Tam metin)
[19] Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Çeviri: Zâkir Kadiri Ugan -Ahmet Temir, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Yayınları; İstanbul, 1992 (Tam metin, 5 kitap)
[20] Mesûdî, Murûc ez- Zeheb (Altın Bozkırlar), Çeviren: D. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2004; (Sadece Türkler ve komşu halklarla ilgili kısımlar)
[21] Firdevsi, Şehnâme, Çeviren: Necati Lugal, MEB Yayınları, İstanbul, 1992 (Tam metin,4 kitap)
[22] Nasır-ı Hüsrev, Sefername, Çeviren: Abdülvehap Tarzi, MEB Yayınları, Ankara, 1950; (Tam metin)
[23] "İbnu'l-Belhî, Farsname", Çeviren: Prof. Dr. Abdulhalik Bakır, Ortaçağ Tarih ve Medeniyetine Dair Çeviriler, kendi yayını, Ankara, 2008; (Tam metin)
[24] İbni Cübeyr, Endülüs'ten Kutsal Topraklara-Seyahatname, Çeviren: İsmail Güler, Selenge Yayınları, İstanbul, 2004 (Tam metin)
[25] Nizamüddin Şâmi, Zafernâme, Çeviren: Necati Lugal, TTK Yayınları, Ankara, 1987; (Tam metin)
[26] İbn-i Haldun, Mukaddime, Çeviren: Halil Kendir, Yeni Şafak Yayınları, İstanbul 2004; (Tam metin)
[27] Ebu Bekr-i Tihranî, Kitab-ı Diyarbekriyye, Çeviren: Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001; (Tam metin)
[28] İdrîs-i Bidlîsî, Selim Şah-nâme, Haz.: Hicabi Kırlangıç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001; (Tam metin)
[29] Şeref Han, Şerefname; Kürd Tarihi, Çeviren: M. Emin Bozarslan, Deng Yayınları, İstanbul, 1998; (Tam metin)