Etnoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etnoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2015 Çarşamba

2023 Dergisi: Yeni kitabınız hayırlı olsun. Konu oldukça ilginç görünüyor. Kayıp Türkler: Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri. İlginç olması dışında, bu konuyu çalışmanızın sebepleri nelerdir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Biliyorsunuz, ben zaten etnik konuları çalışan biriyim. Etnik konularla ilgili çok sayıda yayımlanmış çalışmam var. Kürtler ve Zazalar konusunu çalışırken birçok kaynakta Kürtleşen ve Zazalaşan Türkmen aşiretlerine temas edildiğini görmüştüm. Ancak bunların sayısı hakkında net bir bilgim yoktu. Herhalde bunlar az sayıda olmalı ki, şimdiye kadar Türk bilim insanları bu sahadan uzak kalmış, diye düşünüyordum. Çünkü konuya temas eden çok sayıda akademisyen var, ancak bunlar hakkında müstakil ve gerçekten kapsayıcı çalışma yok. Bu arada okurlarım, kendi aşiretleri ile ilgili sorular yöneltmeye başladılar. Onlara bakarken, aşiretlerin çok büyük bir kısmının aslında Türkmen kökenli olduğunu gördüm. Ayrıca saha çalışmalarımda Türkmen kökenli olduğunu ifade eden birçok Zaza ve Kürt aşireti ile karşılaştım. Böylece bu alanda büyük bir boşluk olduğunu fark ettim ve konuyla ilgili çalışmaya başladım.




2023 Dergisi: Çalışmanızda sadece Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mi yer verdiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır, sadece Kürtçe, yani Kurmançça ve Soranice konuşan aşiretler değil. Zaza ve Lor aşiretlerini de çalışmanın kapsamına dâhil ettim. Çünkü aynı adı taşıyan aşiret, bir yerde Zazaca, bir başka yerde ise Kurmançça konuşuyor; ama bunlar Türkmen kökenli. Mesela Hormek, Abbasan ve Kureyşan aşiretleri böyle. Ayırmak zor. Anlaşıldığı kadarıyla Türkmen aşiretleri çoğalıp bölündükçe dillerini temas ettikleri zümrelere göre değiştirmişler.



2023 Dergisi: Bundan Zazaların ve Lorların Kürt olduğu anlamını mı çıkarmalıyız? Çünkü kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” yazıyor.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” olması, okur için sadece kolaylık olması bakımından. Yoksa önceki çalışmalarımda Zazaların ve Lorların, Kürt olmadığını defalarca yazmıştım. Bu görüşümü bu kitapta da tekrarladım zaten.



2023 Dergisi: Bölgede Kürtleşme sadece Türkmenlerde mi görülmüş?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır. Sadece Türkmenler değil; Araplar, Gürcüler, Çerkezler, Arnavutlar, Çeçenler, Ermeniler… Birçok halk Kürtleşmek durumunda kalmış. Bunun nedenleri pek çok. Bunlara da kısaca temas ettik, ancak esas itibarıyla Kürtleşme nedenleri ile Kürtleşen Türkmen aşiretlerinin deşifresini yaptık. Çünkü çalışmamızın kapsamı bu…



2023 Dergisi: Aşiretlerin Türkmen kökenli olduğunu ortaya koyarken hangi kaynaklara dayandınız?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Özellikle hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kaynaklara yöneldim. Aşiretlerle ilgili tartışmalı bilgilerden uzak durmaya çalıştım. Kendi saha çalışmalarım dışında, aşiretlerin Türkmenliğini gösteren üç önemli hususu temel aldım. Bunlardan birincisi, tarihi kaynaklar. Dönemde yaşamış değişik müelliflerin kaleme aldığı tarih ve coğrafya kitapları ile özellikle Osmanlı resmi kayıtları yol gösterici oldu. İkinci olarak, aşiretler hakkında aşiret mensuplarınca yapılan münferit çalışmalar ve açıklamaları dikkate aldım. Çünkü aşiret mensupları, aşiretin kültürüne ve sözlü aktarımlarına herhangi bir rezerv olmaksızın ulaşabilen insanlar. Son olarak, değişik bilim insanlarının yapmış olduğu saha çalışmaları üzerinde durdum.



2023 Dergisi: Ne kadar aşiret tespit ettiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: 200 kadar aşiret için başlık açtım. Ancak kitabın akışı içerisinde temas ettiğim aşiretlerin sayısı herhalde 300’ü aşar. Bir de bunların kabileleri var. Diğer taraftan Osmanlı belgeleri üzerinde yapılacak kapsamlı çalışmalarla bu sayının daha fazla artacağı muhakkaktır.



2023 Dergisi: Neden “etnik coğrafya” bakımından incelediniz konuyu?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Aslında süreç kendiliğinden gelişti. Çalışmaya etnik coğrafya yaklaşımıyla başlamamıştım. Sonra baktım ki, çalışmanın iskeleti/dokusu etnik coğrafya temelinde oluşmuş. Aslında bu bir bakıma iyi de oldu. Çünkü coğrafyanın birçok dalı gibi etnik coğrafya da, ülkemizde hak ettiği ilgiyi görmemiş bir alan. Ben henüz Türkiye coğrafya literatüründe etnik coğrafya kavramına rastlamadım. İlk kez bu çalışma ile kullanılmış oluyor. Ülkemizde coğrafyayı sadece okullarda öğretilen bir ders olmaktan çıkarıp gerçek değerine ve saygınlığına kavuşturmak, bütün coğrafyacıların üzerine düşen ortak bir ödev. Bunun bir yolu da, coğrafyacıların ülke sorunlarına, pratik çözümler üretmesinden geçiyor. Yıllarca bölücü çevrelerin insafına terk edilen etnik çalışmalara, coğrafyacıların bilimsel düzeyde ve büyük bir cesaretle el atması, bu şekilde etnik kökenli sorunlara pratik çözümler üretmesi, bu yolda atılacak önemli adımlar arasında sayılmalı. Diğer taraftan konu, bugüne kadar genellikle sosyologlar tarafından çalışılmış. Ancak yaptığım literatür incelemelerinde konunun daha çok etnik coğrafyanın çalışma alanına girdiğini fark ettim. Ve bu coğrafi perspektifin literatüre zenginlik kattığını düşünüyorum.



2023 Dergisi: Konunun günümüze kadar ciddi manada araştırılmaması bir eksiklik değil mi?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hiç şüphesiz, çok büyük eksiklik hem de. Bu konu erken devirlerde yapılmış olsaydı, bugün bu kadar büyük sıkıntılar yaşamıyor olurduk. Konuyu bilimsel temelde ilk defa Ziya Gökalp çalışmış. Ziya Gökalp’ten sonra bu konu, Türk bilim insanları tarafından ihmal edilmiş. Sadece bu konuda Prof. Mehmet Eröz’ün bazı çalışmaları olmuş. Son dönemlerde de Prof. Dr. Orhan Türkdoğan var. Oysa şimdiye kadar konu didik didik edilmeliydi. Aşiretler tek tek irdelenmeliydi. Arşivler taranmalıydı. Saha çalışmaları yapılmalıydı. Üstelik bu iş teröre harcadığımız parayla, belki de bin defa yapılırdı. Ne yazık ki, yapılmamış. Umarım bundan sonra yapılır.



2023 Dergisi: Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.



2023 Dergisi: Kimler var mesela?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. SonraBen de Türk'üm, Allah başka bir keder vermesin diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, “Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak” demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…



2023 Dergisi: Burada “Kişi kendini ne hissederse odur”a geliyoruz sanki?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Doğru olan bu. Kişi kendini ne hissederse odur. Etnik kimlikler üstümüze yapışmaz, isteyen değiştirebilir. Ancak tuhaf olan durum, burada bir çifte standart olması yahut ikiyüzlülüğün yapılması. Biri kendini Kürt hissederse Kürt oluyor ama diğeri Türk hissederse “asimile” olmuş oluyor. Mesela Mehmet Mir Dengir Fırat’a geçenlerde sordular: Aşiretiniz Rışvan aşireti Türkmen kökenliymiş, diye. Ne diyorsunuz, filan. Gerçekten de Rışvan aşireti Türkmen kökenli; üstelik Oğuz’un İğdir boyundan. Fırat’ın verdiği cevap dikkat çekici: "Umurumda değil. Umurumda olsa DNA testi yaptırırdım. Zaten soy, sop insanların kendi tercihi değil ki. 400-500 sene önce ne olduğum beni ilgilendirmiyor. İnsan kendisini nasıl hissediyorsa odur."



2023 Dergisi: Türk olmak, bu kadar kötü bir şey mi, bunlara göre?
Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtçülük, Türk düşmanlığı üzerine bina edilmiş bir ideolojidir. Kürtçülük ideolojisinin birkaç ayağından biridir Türk düşmanlığı. Bu manada Kürtçü jargonda Türklüğün aşağılanmasını ve Türk düşmanlığını görmemek tuhaf olurdu. Sözde “Türk” olduğunu iddia eden kişinin Türk olduğunu söyleyip arkasından “Allah başka keder vermesin” demesi, bu zihniyetin doğal bir sonucu. Ancak burada şu soruların cevabı önemli: Türklük, bu insanlara ne vaat ediyor? Bugün Türk olmanın ne gibi bir avantajı var? Kürtleri bırakın, Türk olmak, bugün Türkmen, Yörük, Manav vb. Türk kitlelere ne kazandırıyor? Bugün için Türklük yahut Türk olmak, kitleler için bir avantaj sağlamıyor. Geçmişte de sağlamıyordu. Osmanlı’da da bu böyleydi. Türklük, Türkmenlik dezavantajlı kimliklerdi. Bugün mesela tuhaf bir şey görünce “Burası Türkiye” demiyor muyuz? Yahut tuhaf bir şey yaşayınca/yaşanınca“Türk aklı işte” diyerek alay etmiyor muyuz? Ne yazık ki, “Türk”ün kaderi hep bu olmuş. Özetle, kitlelerin Türklüğü kabul edip özümsemesi için, Türk kimliği kitleleri bazı avantajlarla teçhiz etmeli.



2023 Dergisi: Kürtleşen Türkmen aşiretlerine bu haliyle milli aidiyetlerini kazandırmak mümkün değil mi yani?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette mümkün; dünyada mümkün olmayan hiçbir şey yok. Ancak bunu sadece bir kitaptan beklemek mümkün değil. Öncelikle belirlenmiş kesin hedefler, iyi bir plan ve disiplinli çalışmak gerekiyor. Konuyla ilgili çalışmalardan çıkan sonuçların devlet politikası olarak uygulanması yahut sivil toplum örgütleri tarafından profesyonel bir plan çerçevesinde ve güçlü şekilde desteklenmesi gerekiyor. Ne yazık ki, böyle bir şey de yok. Her şeyden önce, bu çalışmayla bir gerçeği ortaya koymak istedim. Bu çalışma, etnik kökenlerini gerçekten merak eden ve bu konuda araştırmaya koyulan kişiler için yol göstericidir. Zaten bunun sonuçlarını şimdiden almaya da başladım. Yani samimi olanlar, bu kitaptan nasibini alıyorlar. Herkesi ikna etmek gibi bir derdim de yok açıkçası. Alan alır; almayan almaz. Ancak gerçek budur. Coğrafya, tarih ve kültürel kodlar bize bunu gösteriyor. Diğer taraftan kişiler, etnik kimliklerini değiştirebilirler. Yani kişi, bir kimlikle doğmuşsa bunu ölene kadar üzerinde taşımak zorunda değil. Zaten bugün Kürtçü hareket içinde ve PKK’ya yakın duran hatta PKK’nın yönetiminde olan “Türk” kökenli kişiler var. Daha önce de ifade etmiştim. Bu konudaki çalışmaların sistemli şekilde artması, aşiretler bazında yeni çalışmaların yapılması ve kamuoyu ile paylaşılarak bu bilgilerin kitlelere aktarılması gerekiyor. Çünkü soy ve ırk üzerinden politika üreten ve terör yapan kadroları, kendi silahı ile vurmak en iyisi…



2023 Dergisi: Kürtleşen bu Türkmen aşiretlerine milli aidiyetlerini vermek için başka neler yapılabilir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtleşen ve Zazalaşan aşiretlere Türklük kimliğini iade etmek için, Kürtleşmeyi ve Zazalaşmayı yayıldığı yoldan ve yayılma çemberini kuşatarak geriletmek gerekir, diye düşünüyorum. Öncelikle bir veya birkaç enstitü kurulmalı. Buralarda coğrafyacı, tarihçi, sosyolog, etnolog, halk bilimci, antropolog, iletişim uzmanı, reklamcı, yönetim bilimci, psikolog,  (…) gibi birçok alandan uzmanlar çalışmalı. Türkiye’deki bütün üniversitelerden (fakülte ve yüksekokullar dâhil olmak üzere) Kürtlerle ve Kürt aşiretleri ile ilgili yapılan bütün araştırmaların (kitap, makale, tez vb.) tam metinleri ile yabancıların çalışmalarını ihtiva eden büyük bir bilgi bankası teşkil edilmeli. Arşiv ve saha araştırmaları yapılmalı. Kürtleşen Türkmen aşiretleri hakkında çalışılmalı ve bu çalışmalar yayımlanmalı. Enstitülerin periyodik dergileri olmalı. Bunun dışında akademik olduğu kadar, popüler birçok dergide de bu çalışmalar yayımlanmalı. Çalışmaların sonuçları özellikle Kürtleşen aşiretlerin mensuplarına iletilmeli ve etkili propagandası yapılmalı. Uzmanlar televizyonlarda gazetelerde sıklıkla yer almalı ve konu gündemden düşürülmemeli. Aşiretlerle de iletişime geçilmeli ve sürece dâhil edilmeli. Yani özetle bilimin yolundan gidilmeli ve elde edilen sonuçlar kitlelere kabul edilebilecek şekilde iletilmeli… Yoksa Alevilere denildiği gibi, “Hz. Ali namaz kılıyordu, sen neden kılmıyorsun” gibi kaba ve gerçekten tepki çeken yollar izlenmemeli. Bu tavır teper. Yapmaz, yıkar.



2023 Dergisi: Teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Ben teşekkür ederim.

19 Ekim 2014 Pazar

DERSİMLİ DİYAP AĞA DA TÜRK İDİ!
- “Bizim memleket ahalisi Kürt'müş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım.”
- “Biz Kürt değiliz, biz TÜRK’üz.”
- “TÜRKLÜK tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım.”
Diyen İlk Millet Meclisi DERSİM MİLLETVEKİLİ DİYAP AĞA'yla, Enver Behnan’ın yaptığı röportaj, 27 Temmuz 1931 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmıştır. Aşağıda aynen naklediyoruz:
- Millet Meclisi’nin ilk azalarından Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rastgeldim. Felâket ve zafer günlerinin bu bir hâtırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selâm verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.
Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:
— "Oğul, sen beni nereden tanıyorsun?" dedi.
— "Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım."
— "Aha!.. Unutmamışsın."
- "Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim. Sonra ilâve etti:
— "Benden ne soracaksın?"
— "Nasıl mebus olduğunuzu, Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü, ve hayatınızı soracağım!"
— "Sor ki, söyleyem."
Sordum... Şunları anlattı:
DİYAP AĞA bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır. İkinci Mahmut zamanında doğmuş, ve TÜRKİYE’deki ilk gazete ile hemtevellüttür. Yani 1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer ÇEMİŞKEZEK kazasının EĞEREK karyesidir.. Babasının adı SEYYİT HAN, dedesi KAHRAMAN AĞA’dır. Mensup olduğu aşiret FERHAT UŞAĞI'dır. Hayatını DERSİM’in BALIKKAYALI DAĞLARI'nda atlı olarak geçirmiş. FERHAT UŞAĞI'na reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir TÜRKMEN hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsânevî dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan ABDÜLHAMİD’in fermanı ile de Dergâh-ı Âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. DERSİM havalisinde teşkilât yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.
Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme âzâalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur!
— "Ağam. okumak yazmak bilir misin?"
— "Mebus olanda bilmezdim. ALLAH, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim."
— "Nasıl Mebus çıktınız?"
— "Gâvur Anadolu’yu sardı. Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. TÜRKLÜK tehlikeye düştü. İşittik ki, Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı MUSTAFA KEMÂL imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş."
"Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım."
"Bana 'gitme ölürsün.' dediler. 'Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek,”'dedim."
"Benimle mebus seçilen AYAS UŞAĞI aşiretinden ZEYNOZÂDE MUSTAFA AĞA korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım."
— "Nerede kaldınız?"
— "Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum."
— "Kaç senesinde geldiniz?"
— "1336 senesinde geldim." (1920)
— "İlk defa Meclis’e nasıl girdiniz?"
— "DERSİM’den tanıdığım HASAN HAYRİ BEY vardı. Beni Meclis'e o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra HASAN HAYRİ BEY, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü."
— "Odada kimler vardı?"
— "MUSTAFA KEMÂL PAŞA, FEVZİ PAŞA, KÂZIM PAŞA vardı. GAZİ PAŞA ile birbirimizin elini tuttuk. 'Safa geldin Ağa,' dedi. Beni Paşalar'la tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada PAŞA’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim."
— "Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktınız mı?
— "İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha MUSTAFA AĞA gelmemişti. Meclis’te onun lâfını ediyorlardı. Anladım ki mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: 'MUSBTAFAa AĞA’ya telgraf vurdum, ya gelir, ya gelmez, ola ki gele.' Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar."
— "Başka yok mu?"
— Bir kere de LOZAN KONFERANSI sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahâlisi Kürt'müş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım, kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: 'Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah' dedim. 'Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî, hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. BİZ KÜRT DEĞİL, BİZ TÜRK’ÜZ!.. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız?' dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu."
— Ağam, o zamanlar sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?"
— "Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş. Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. KARABEKİR (PAŞA) kolumdan tuttu beni riyâset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. PAŞA HAZRETLERİ dedi ki: 'Ağa bu kadın seni sevmiş,' dedi."
— "Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:
Sev seni seveni, hâk ile yeksan etse de,
Sevme seni sevmeyeni, Mısır’a sultan etse de!
- "Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi. 'yarın gel, yan yana bir resim çıkarak,' dedim. Bir daha görünmedi."
— Ağa, kanunları nasıl yapıyordunuz?"
— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu."
— "Bir zaman seyahate çıkmıştınız?"
— Evet. Bir gün Meclis'in kapısı önünde idik. GAZİ PAŞA HAZRETLERİ'ne dedim ki: 'ALLAH düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin,' dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. PAŞA HAZRETLERİ beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. ALLAH Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. ALLAH da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız, bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı."
— "Ankara’yı nasıl buldunuz?"
— "Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun."
— "12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?"
— GAZİ HAZRETLERİ'ni ziyarete geldim."
— "Arzunuz nedir?"
— "Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!"
Koca aşiret reisi, Dersim milletvekili DİYAP AĞA 100 yaşında, emekli maaşı alıp onunla geçinmeye uğraşıyor!.. Şimdiki kıytırık ve hain milletvekilleri de Leyla Zana gibi, Ahmet Türk gibi, Emine Ayna gibileri hem Oevlet'e söğüyor, hem de ondan bol maaş alıyor!
Muhabirin sormadığı, DİYAP AĞA'nın da anlatmadığı bir olay var... Başarısız asker İsmet Bey'in ALATAŞ mağlubiyetinden sonra Yunan ordusu Polatlı'ya kadar ilerlemiş, top sesleri Ankara'dan duyulur olmuştu. Meclis'te yapılan gizli görüşmede, Fevzi Paşa "Ankara'nın boşaltılacağını, Meclis'in Kayseri'ye taşınacağını" açıkladı. Bunun üzerine DİYAP AĞA elini kaldırıp söz istedi ve şunları söyledi:
"'Lâfım kısadır!..Beyler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa döğüşerek ölmeye mi?"
ALLAH, DİYAP AĞA ile MUSTAFA KEMÂL gibilerine gani gani rahmet eylesin! Kürtçülük taslayıp bu millete ihanet edenlere de lânet olsun!

13 Ekim 2014 Pazartesi

Öyle günlerde yaşıyoruz ki, hakikaten sinirlerimizin çok iyi test edildiği bir dönemdeyiz. Her gün televizyonlara çıkan birileri kendisinin Kürt olduğunu, Kürtlerin varlığının inkâr edildiğini, anayasada Kürt kimliğinin tanınması gerektiğini, yetmedi Türk kelimesinin de çıkarılmasını ve Kürtçenin de ana dil olarak tanınmasını istiyor. Bu hikâye dinleyenlere öyle masum geliyor ki, sade vatandaşlarımız değil, gazete haberleri ile dünyayı tanıyan sözde bazı aydınlarımız, onlara yaranmayı fırsat bilen sanatçılarımız bu taleplere az ya da çok hak veriyor. Hatta korkusundan sonradan tornistan yapanlar, kendisinden tiksinenler bile oluyor. Öte yandan son yıllarda devlet destekli hale gelen Kürtçülük hareketi karşısında gerçekleri bilen aydınlarımız ise gene kişisel korkular nedeni ile selameti susmakta buluyor. Önceki yazılarımdan birinde size Washington merkezli BipartisanPolicy Center düşünce kuruluşunun, Ekim 2013’de yayınlanan “Retorikten Gerçekliğe” başlığıyla ABD’nin Türkiye politikası üzerine bir raporundan bahsetmiştim. Eski ABD Ankara Büyükelçileri MortonAbramowitz ve EricEdelman’ın başkanlığında, Henry Barkey ve Michael Makovsky gibi isimlerin yazdığı bu raporda ABD’nin Türkiye ve başbakan Erdoğan’a bakışı yanında Kürt sorununa yaklaşımı da anlatılıyordu. O raporda bir şey dikkatimi çekti. Raporun sonunda yer alan sözlük (glossary) bölümünde Kürtlerle ilgili şöyle bir açıklama yapılmıştı; İran kökenli bir halk (Iranianpeople). İşin aslı Kürtlerin geçmişi ile ilgili hemen hemen tüm çalışmalar, hatta Kürt milliyetçilerinin çalışmaları bile Kürtlerin geçmişi ve tarihi ile ilgili bir sonuca varamamıştır. Neden varamamıştır? Kürt dediğimiz insanların kökleri nedir? Kürt tanımlaması gerçekte nereden gelmektedir? Bu konuyu “Kürtler Neden Devlet Kuramaz” isimli kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Devlet olmak için ‘millet’ olmak lazımdır. Kendilerini Kürt olarak ifade eden bu kişilerin talepleri ne kadar mesnetlidir. İşte bu makalede bunları bir kez daha sorgulayacağız.

Kürt Tarihi Tezi
Kürtler, tarihte hiçbir zaman bağımsız bir devlet olamamış, daima, o çevreye hâkim devletlerin yönetiminde kalmışlar, her dönemde bağımsız olmak için çeşitli güçlerin tahrik ve teşvikleri ile başkaldırmışlardır. Bugün Kürt adını alan topluluklar, tarihi gelişiminin bir sonucu olarak ağırlıkla Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört devlet arasında bölünmüş bulunmaktadır. Bazıları birkaç Kürt köyü nedeni ile bu ülkelere Ermenistan’ı da ilave etmektedir. Kürtlerin kökeni ve Kürtçenin ne kadar ayrı bir dil olduğu ile ilgili tartışmalar hala ucu açık ve tahminlere dayalıdır. Kürtlerin kökeni konusunda dil’e bakmak bir fayda sağlamamaktadır; Kürtçe’de biraz Arapça, biraz Farsça ve Türkçe dışında pek az sözcüğe rastlanmıştır. Kürtlerin farklı din ve mezheplere mensup olmaları (Sünni, Şii, Alevi, Nasturi, Yezidi, Keldani, Yakubi, Süryani, Yahudi, Yezidi, Hıristiyan gibi), farklı dil, lehçeler ve alt lehçeler konuşmaları onların bir arada yaşamasını ya da bir devlet olması için gerekli alt yapıyı sağlamamaktadır. Ortadoğu’da kendilerine Kürt adı verilen bir topluluk bulunduğu gerçek ise de, bu insanlar dil bakımından homojen bir durum arz etmemektedir. Kürtçe diye tanımlanabilecek ve tüm Kürtlerin ortak olarak anlayabileceği tek bir dil mevcut olmayıp, dört ana grupta çeşitli lehçeleri kullanmaktadırlar.Kürt tarihi yaratmaya çalışanlar romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler ve destan üretenlerdir.
Kürtlerin tarihi ve bir ulus oldukları ile ilgili iddialar temel olarak bir kaç kaynak referans gösterilerek yapılmaktadır. Bunlardan en önemlisi Şeref Han adıyla bilinen Bitlis beyinin “Şerefname” adlı elyazısının orijinali olduğu iddiası ile Rus ordusu için çalışan Fransız oryantalist François B. Charmoy tarafından çevrilen ve Saint Petersburg’da basılan kitaptır. Şerefname’yi Rus subayları sözde İran’daki el yazması eserler içinde bulmuş, Çarın hizmetinde olan Charmoy ise şekillendirmiştir. Kitabının pek çok bölümünde Charmoy, Kürtleri de bu kitaba dâhil etmek için bazı uydurmalar yapmış hatta intihalde bulunmuştur. Şerefname’yi çevirenler konar-geçer anlamındaki ‘Ekrad Taifesi’ ifadesini “Kürt Ulusu’ olarak tahrif etmişlerdir. Kısaca Batı, Ekrad’tan bir Kürt ulusu yaratmaya çalışmıştır. Rus ordusu içinde Ermeniler ile ilgili propaganda çalışmaları yapan ve daha sonra Kürt tarihi yazmakla görevlendirilen iki bilim adamı gerçekte ise Rus subayı olan Vladimir Minorsky ve Basili Nikitine tarafından yazılan kitaplar ise 1940 yılından sonra basılmıştır. Şerefname’den sonra en çok ilgi gören kaynaklardır. Doğu bilimcileri olan Minorsky ve Nikitine, Birinci Dünya Savaşı esnasında Rusların Basra’ya inme hedefleri için Kürtleri ayaklandırmaya çalışıyorlardı.

Siyasi Kürtçülük hareketinin ideolojik bir boyut olarak ortaya çıktığı 1898 yılından itibaren ‘Kürt Tarihi’ yaratma gayretleri de görülmeye başlanmıştır. Ancak, tarihte Kürtler ile ilgili en küçük bilimsel bir işaretin olmayışı yukarıda da ifade edildiği gibi V.Minorsky, Basile Nikitine, Mehrdad R. İzady, Cemşid Bender, Bilal Aksoy, Gürdal Aksoy gibi yerli ve yabancı araştırmacıları bir takım teoriler üretmeye sevk etmiştir. Bu nedenle Kürt tarihi çalışmaları bilimsel temelsizlik nedeni ile daha çok Kürtlerin yaşadığı kabul edilen coğrafyalarda yaşayan önceki ırklar ile bağlantı kurma arayışına yönelmiştir. Sonuç olarak, ortada herhangi bir geçerli kaynağa dayanmayan Kürt tarihi kurgusu vardır. Ancak, hiçbir Kürdolog henüz Kürtlerin kökenini bilimsel olarak kanıtlarıyla bulamamış, bu konuda sadece çeşitli iddialar ortaya atılmıştır. Kürtlerin kökeni ile ilgili ortak kanaat şu şekilde özetlenebilir. Kürtlerin atalarının Turanî kavimler olarak Zağros Dağları bölgesinden gelmesi M.Ö. 2. yüzyılda İskitler ile başlamış, M.S. 3. ve 4. yüzyılda Hunlar ile birlikte sürmüştür. M.S. 226’da güçlü Sasani İmparatorluğu’nun kurulması ile Orta Asya’dan gelen Turanî kavimlerin akınları kesilmiş ve Zağros Dağlarındaki Turanî kavimler burada bulunan İrani kavimleri ile karışmaya başlamıştır. Zağros Dağlarında yerleşik bulunan İrani kavimler Lor ve Lekler ile karışarak büyük ölçüde ırk ve dil değişimine uğramışlardır. Böylece günümüzün Kürt halkının ilk tohumları atılmıştır. Zağros Dağları Mezopotamya’nın doğu sınırı olması nedeni ile çok sayıda Bizans-Sasani savaşına sahne olmuş ve bu savaşlar Kürtlerin dağlarda yerleşmesine yol açmıştır.

Kürt, Kürdistan ve Kürt Edebiyatı Yaratma Gayretleri
Tarihte Kürt sözcüğünün geçtiği ilk eser Arap gezgin Mesudi’nin seyahatnamesidir (M.S.943). Mesudi, ilgili bölümde şunları yazar: “Kürtlere gelince, insanlar onların kökeni konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.” Mesudi’den 650 yıl sonra Şerefname’de de aynı soy tartışmasına girilecek ancak Kürtlerin soyu bulunamayacaktır. Şerefname’de hiçbir şekilde ‘Kürdistan’ ve ‘Kürt’ kelimeleri geçmez. Hitit döneminden Türk fethine kadar Kürdistan terimi olmadığı gibi Selçuklu döneminde de Anadolu coğrafyası üzerinde böyle bir tespit ve terim mevcut değildir. İlhanlılar döneminde İran-Irak sınırındaki Cibal denen dağlık bölge Kürdistan olarak anılmakta idi. Osmanlı döneminde ise Tanzimat sonrası idari değişikliğe kadar 500 yıllık bir evrede resmi kayıtlarda Kürdistan diye anılan bir bölge söz konusu değildir. Osmanlı fermanlarında yer alan Kürdistan ifadesi bir coğrafya olmaktan çok eyalet, sancak, kaza gibi idari birimler içinde yer almış izafi bir terimdir. Bugünkü adlandırma tamamen 19. yüzyılın bir kurgusudur.Kürdistan, Selçuklu Sultanı Sancar tarafından kullanılmış, bugünkü İran ve Irak bölgesinde bulunan Zağros’ta doğrudan merkeze bağlı bir eyalettir. Bu eyaletin valisi de Türk’tür, Kürt değildir.Kürdistan terimi. “Kürdistan” yine “ekrad”dan türetilmiş, dağda yaşayan, konar-göçer kabilelerin mekânı anlamında kullanılmıştır. Bunun böyle olduğunu Evliya Çelebi’nin seyahat notlarını okurken daha iyi anlamaktayız.

Kürtler için tarih yaratma çabası onlara ayrı bir dil yaratma çabası ile paralel olarak yürümüştür. Tarihsel olarak “Kürt” adı yoktur, yani Kürtçede Kürt’ün anlamı bulunmamaktadır, bu tür gayretler son iki yüzyılın ürünüdür.Bugün konuşulan Kürtçenin, Farsçanın bir lehçesi olduğu kanıtlanmıştır, Kürtçe, bağımsız bir dil değil, Fars dilinin bir şubesidir. Kürtler, yaşadıkları ülkeye göre Latin, Arap ve Kiril harfleri kullanmakta, ortak bir alfabeleri bulunmamaktadır. Anadolu’daki Kurmançi dışında İran, Irak, Suriye gibi ülkelerde Gorani, Badinani ve Sorani lehçeleri kullanılmaktadır. Zazalar ve Aleviler Kürt değildir. Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt nüfusu esasen Şah İsmail’in Anadolu’ya yönelik çabalarını engellemek için Yavuz tarafında sınır boylarına yerleştirilmek üzere Irak’tan getirilen Kürt gruplardır. Bu dönemden sonra pek çok Türk beyliği Kürtlere karışmıştır. Diyarbakır, bir Kürt şehri değildir. Diyarbakır (Diyar-ı Bekir) ismi şehri işgal eden Arap aşireti lideri Bekir bin Vali’den gelmektedir. Yakın zamana kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk nüfusu daha fazla idi. Doğu Anadolu’daki pek çok Türkmen ve Ermeni köyü etrafındaki Kürt aşiretlerinin etkisi ile zamanla Kürtçe lehçelerini kullanmaya başlamış ve kendini Kürt sanmaya başlamışlardır.

Kürtlerin dili ve edebiyatı diye tanıtılan eserler de çalıntı ya da tahrifat yapılarak günümüze gelmiştir. Çünkü ellerinde, Kürtçe dedikleri dil veya lehçe ile yazılmış metinler yoktur. En eski denilen metinler bile 1700’lü yıllara kadar geri gider. Kaldı ki 1700 ile 1900 arasında Kürtçe eser sayısı 50’yi, yazar sayısı 10’u bulmaz. Kürtçülerin tek övünç kaynağı olan en ünlü eser Mem-u Zin (Mem o Zin) adı verilen destandır. Ahmede Hani tarafından 1968 yılında yazılan eserin orijinal metin yoktur. Ancak, Mem-u Zin’in, Türk Destanı Mem-i Alan’dan bir derleme olduğu ortaya çıktı. Şerefname’de anlatılan hikâyeleri ve efsaneleri de daha sonra Kürtçüler, Kürt efsaneleri olarak adlandırmışlardır. Bu efsaneler Türk, Fars ve Arapların kendi ulusal efsaneleridir. Kürtçülerin diğer bir büyük tahrifatı tarihte Büğdüz Aman olarak geçen Oğuz beyinin adının Boğdaz Ermene olarak değiştirilmesidir. Böylelikle Aman yerine Ermene kelimesi geçirilmiş ve Ermeni bağlantısı kurulmuştur. Kürtçülerin diğer bir gayreti ise Selahaddin Eyyubi’yi Kürt gibi göstermektir. Eyyubilerin kökeni olarak gösterilen Divin, bir Türk kentidir. Kentin halkı Arşaklı Türkleridir. Oğuz Türklerinin Kınık Boyu’ndan Selçuklular Doğu Anadolu’ya ve Azerbaycan’a geldiklerinde, bölge zaten diğer Kıpçak ve Oğuz boyları tarafından Türkleştirilmişti.

Kürtçülük Faaliyetleri
11. ve 12. yüzyıllar, Selçuklular ile birlikte Azerbaycan, Anadolu, Suriye, Mezopotamya gibi bölgelerin birer Türk yurdu olmasına tanıklık etmiştir. Özellikle Azerbaycan ve Doğu Anadolu’nun bir bölümü bu yüzyıllarda Türkmen boylarının toplanma sahası görünümündeydi. 11. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren başlayan büyük Oğuz göçü ve Türk hâkimiyeti siyasi istikrarı sağlamış ve bu coğrafyaya yeni bir kimlik kazandırmıştır. Bu yeni kimlik “Türk Kimliği”dir. 11. yüzyıldan itibaren bölgedeki Türk kimliği ve Türk damgası Küçük Asya’nın etnik, siyasi, kültürel ve ekonomik yapısını şekillendirmiş ve bu yapı günümüze kadar gelişerek, özünden bir şey kaybetmeden devam edip gelmiştir. Anadolu’nun, Kafkasya’nın, Mezopotamya’nın velhasıl Orta Doğu’nun bu siyasi yapısı içinde “Kürt” adı altında toplanan unsurlar tamamen Türk tarihinin tabii seyri içinde yer almışlardır. 1826-1828 yıllarındaki İran-Rus Savaşı sonunda yapılan Türkmençay anlaşmasıyla İran'da Kürt nüfusunun bulunduğu topraklar Rus egemenliği altına girdi. Hemen akabinde Ruslar, Kars ve Ardahan'ı da işgal ettiler. Böylece Avrupa o dönemki müttefiki olan Osmanlı dolayısıyla Kürt nüfusu ile karşılaştı. Rus yetkililer İran ve Osmanlı'ya karşı Kürt kartını kullanabilmek için tarihin ilk Kürdoloji çalışmalarını başlattılar.

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Türkler ve Kürtler kendilerini Sünni Müslüman olarak görüyor, etnik milliyetçiliğe pek rağbet etmiyorlardı. Başkent İstanbul’da yaşayan bazı Kürtlerin ayrılıkçı düşünceleri 20. yüzyıl ile başladı. 2. Meşrutiyet'in getirmiş olduğu özgürlük ortamında Kürtçülük akımının temellerini kökünden değiştirip emperyalist güçlerle dirsek temasına sokacak olan dernekler ve fikir kulüpleri ortaya çıktı. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na sadık kalmışlardı. Savaşın hemen ardından bir grup Kürt, kendilerini Anadolu’daki direniş hareketiyle özdeşleştirdi ve onu destekledi. Musul Sorunu döneminde birbiri ardınca ortaya çıkan ve tamamen emperyalizmin bir oyunu olan Kürt hareketlerinin, Anadolu’da 1938’den sonra büyük çapta durduğu ve sakinleştiği görülür. 1961 Anayasası’nın getirdiği hak ve özgürlükler ise sadece sol düşüncenin değil önce sol düşünce içinde olmak üzere Kürtçü hak ve tanınma taleplerinin dile getirildiği kanallar ortaya çıkardı.

1971 yılında Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Kürtçü faaliyetleri nedeni ile kapatıldı. 1975-1980 yıları arasında Türkiye’de solun aşırı derecede bölünmesi Kürt solunu da etkiledi. Böylece, Özgürlük Yolu (Sovyetik), Kawa (Maoist), Rızgari (Sovyet-Çin bölünmesinden bağımsız) gibi örgütler ortaya çıktı. PKK da, Marksist-Leninist bir örgüt olarak aynı dönemde kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde günümüze kadar devam eden Kürtçü bölücülük faaliyeti, kuruluşu aslında 1973 yılına kadar geri giden ancak eyleme geçtiğini 1978 yılında açıklayan PKK terör örgütü faaliyetleri ile başladı. Kürtlerin yaşadığı sorunlar ve acılarda özellikle Kürt aydınının sorumluluğu büyüktür. Çünkü bu aydınlar, yanlış bilgilendirmeler ve propagandaların etkisi ile kendi soydaşlarına, içindeki yaşadıkları hükümetlerine ihanet etmenin acı sonuçlarını hala toplumumuza yaşatmaktadırlar.Kürt kardeşlerimiz, son dönemde Kürtlerin ayrı bir millet olarak inkâr politikası ile karşı karşıya olduğu, Cumhuriyetin kurulmasında Kürtlerin payı ve haklarının verilmediği, Kürtlere temel haklarının (kimlik, ana dilde eğitim vb.) olmadığı gibi savlarla kendi ülkelerine düşman edilmeye, ayaklanmaya teşvik edildi.

Ortadoğu bölgesinde ağırlıklı olarak dört devletin sınırları içinde yaşayan ve çeşitli din, mezhep, dil ve kültüre sahip Kürtler, 1800’lü yıllardan bu yana maalesef bölge ile ilgili çeşitli menfaatleri olan birçok devlet tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda kullanılmışlardır. Bunların gerçekliği, ilgili devletlerin bugün tamamen açılan devlet arşivlerinde açıkça görülmüştür. Kürtlerin bu devletlerde genelde feodal bir yapı, aşiret ve kabile benzeri içe kapalı toplum yaşantısı içinde bulunmaları da, reislerinin kendi menfaatleri doğrultusunda aşiret mensuplarının ve masum insanları kullanılmasına ve sonuçta büyük zararlar görmelerine neden olmuştur.Yaşadıkları bölgeler ve devletler itibariyle genelde nispeten sarp ve dağlık arazi kesimlerinin seçilmesi, o bölgelerdeki diğer etnik yapılara ilave olarak Kürtlerin de sosyal, ekonomik ve eğitim alanlarında gelişimlerini engellemiş, bu bölgelere devletlerin siyasi nedenlerle veya coğrafi şartların dikte ettirdiği zorluklar nedeniyle yaptığı yatırımlar yeterli seviyeye ulaşmamıştır. Bu hususlar, Kürtlerin içinde yaşadıkları devletlere ve hükümetlerine duyduğu güvenin azalmasında, başka devletler tarafından istismar edilip kullanılmalarının başlıca malzemesi olmuştur.

Sonuç Yerine
Bugün Anadolu topraklarında yaşayan Kürt kardeşlerimizin büyük çoğunluğu bağımsız bir devlet peşinde değildir. Bu ülkenin bir ferdi olarak birlikte yaşamaktan mutlu ve devletine bağlı kişilerdir. Onların sorunları daha çok ekonomik ve sosyaldir. Bunun için de öncelikle güvenlik sorunu halledilmelidir. Güvenlik sorunu ise onları kalkan yaparak sözde bağımsız bir Kürt devleti kurma peşinde, kendi siyasi emelleri peşinde koşan terör örgütü ve siyasi uzantılarından kaynaklanmaktadır. Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma hayali, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak bu coğrafyada yaşayan herkese bugüne kadar olduğu gibi acılar çektirmeye devam edecek bir gayrettir. Bunun nedenlerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz;

- En başta da söylediğimiz gibi devlet olmak için millet olmak lazımdır. Farklı ülkelerde yaşayan Kürtler için ayrı bir ırk, ortak bir dil ve hatta din ve tarihten bahsetmek mümkün değildir. Irak, Suriye, İran ve Türkiye Kürtlerinin bir arada yaşaması ve ortak bir kültürü paylaşması mümkün değildir. Irak’ın kuzeyindeki Barzani örneğinde görüldüğü gibi diğer ülkelerdeki Kürtler ile iletişim kurma zorluğunun da ötesinde biri diğerini kendi bölgesinde istememektedir.
- Uluslararası konjonktür dört devletin sınırlarının arasında ayrı bir Kürt devletine hiçbir zaman müsaade etmeyecek, böyle bir boşluk her zaman baskın olan komşu devletlerden biri tarafından doldurulacaktır. Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi ABD’nin bölgesel çıkarları ve bölgedeki petrolü çekmek için suni olarak oluşturulmuş, geçici bir Amerikan adasından başka bir şey değildir. Batılı güçlerin bir Kürt devleti kurma illüzyonu, bu çıkarlardenkleminin geçmişte olduğu gibi tuzağıdır.

- Bugün Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı bağımsız bir Kürt devleti hayali ile etkilemeye çalışan PKK ve siyasi uzantılarının tasfiye olması daha önce de yapıldığı gibi çok zor değildir. Terörle mücadeleye dönülmesi halinde, Irak’ın kuzeyine yapılacak orta ölçekli bir harekât bile 1990 öncesi ve 1994-1995 yıllarında olduğu gibi PKK’nın kısa sürede bir kez daha tasfiyesini sağlayacaktır. KCK operasyonlarında görüldüğü gibi devleti istihbaratı uyumamakta, PKK’ya siyasi yollardan destek olanları da aynı akıbet beklemektedir.

- Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı olduğu ve zamanı gelince bu hakkı kullanacakları yönündeki uluslararası hukuka yönelik beklentiler de boştur. Bu hak 1970’li yıllara kadar sadece sömürge durumuna düşmüş ülkelere tanınmıştır. BM düzenlemeleri her şeyden önce devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı esasına göre yapılmıştır. Bunun istisnası devletin ancak söz konusu insan grubuna farklı muamele yapmasıdır ki, Türkiye için bu hiçbir zaman söz konusu olmamıştır.

1920’li yıllardan itibaren Kürtlerin yaşadığı dört ülkeden demokrasi ve insan hakları açısından en gelişmiş devlet olan Türkiye’de, etnik kökeni Kürt olan vatandaşlarımızın gerek anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler ve gerekse insan hakları konusunda tanınan haklar ve esaslar nedeniyle ekonomik, siyasi ve sosyal haklar anlamında en gelişmiş Kürt nüfus oldukları görülmektedir. Kürt etnik kökenli vatandaşlarımız Türkiye’de azınlık veya ayrı bir yerli halk değil, bu devletin kurucu asli unsurlarından birisi olarak Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmektedir. Kürtlerin en fazla özgür olduğu, en iyi eğitim aldığı, en rahat ettiği ve ülke yönetiminin her kademesinde görev aldığı tek ülke Türkiye’dir. Hepimiz, Türkiye Cumhuriyetinin eşit haklara sahip vatandaşları olarak, kimsenin ırkını, dinini, inancını hor görmeden ve onu ötekileştirmeden, kendi kültürlerini de muhafaza ederek, ortak bir gelecek ve karşılıklı hoşgörü ve barış anlayışı içinde bu devletin geleceği için birlikte neler yapabiliriz, bunun için çalışmalıyız. Bu, takip edilecek tek rasyonel ve demokratik yoldur. Biz, Türkler ve Kürtler, et ve tırnak gibi bin yıldır birlikte yaşamız aynı tarih ve kültürü paylaşmış bir milletiz. Ziya Gökalp’in 1922 yılında dediği gibi; “Hangi Türk Kürtleri sevmiyorsa Türk değildir, hangi Kürt Türkleri sevmiyorsa Kürt değildir.”