30 Ekim 2015 Cuma

Atatürkçülük Batıcılık mı? Türk Devrimi yüzünü Batıya mı çevirmişti? Atatürk, çağdaş uygarlıktan bahsederken gerçekten de Batıyı mı kastetmişti? Devrimin hedefi Batılı anlamda bir toplumsal yapı yaratmak mıydı? Atatürk’ün çağdaşlaşma projesinin Batılılaşmayla bir bağı var mıydı?
Ortadoğu coğrafyasının tekrar paylaşılması için başlayan sömürgeci saldırı beraberinde elbette Batı sömürgeciliğini bu coğrafyada yenilgiye uğratmış olan Atatürk’ü de tartışmanın odak noktası haline getirdi.
Ama bu tartışma, tartışma olmanın ötesinde Atatürkçülüğün içini boşaltmaya yönelik bir saldırı. Geçmişte Atatürk’e ve Türk Devrimi’ne karşı mücadele edenler, bugün de onun fikirlerine karşı birleşiyor. Hep bir ağızdan Atatürkçülüğü dejenere etmeye çalışıyorlar. Amaçları ise Atatürkçülüğün antiemperyalist ve Batı karşıtı kimliğini bulandırmak.
Aslında Atatürk’e cepheden karşı çıkmayı tercih edecek olan ama buna cesaret edemeyen çevreler bu sefer de onu olduğunun tam aksine, Batıcı bir kimliğe büründürme çabası içine giriyorlar.
Atatürkçülük ortaya çıktığında, emperyalizm Doğuya yönelik sömürgeci saldırısını başlatmıştı. Atatürkçülük bu saldırıya karşı antiemperyalist bir tepki olarak ortaya çıktı. Batının başlattığı saldırı ilk olarak Türk milleti ve Atatürk tarafından karşılanmıştı. Kendi ülkesini emperyalist işgalden kurtardığı gibi bütün ezilen milletlere ilham kaynağı olmuş, bütün Doğunun mazlum milletlerinin devrimci lideri haline gelmişti.
Atatürkçülüğü Batının yeni sömürgeci saldırısı karşısında zararsız bir ideoloji haline getirmeye çalışan Batıcı takımın en çok korktuğu şey tam da bu noktadır. O nedenle ısrarla Atatürk’ü de Batıcı gibi göstermeye çalışırlar.
Oysa Atatürk Anadolu’ya adım attığı gibi yaptığı ilk işlerden biri “Şarkın mazlum uluslarının uyanışını” selamlamak olmuştu. Atatürk’ün Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasının içeriği “Şarktaki” mücadelenin millete açıklanmasından ibaretti. Sonuçta Türklerin de bu yönde direneceği vurgulanmıştır.
Batıcıların Hesabı Atatürk’ü Halktan Koparmak
Atatürk Türk halkıyla tamamen bütünleşmiş bir devrimci. Emperyalistlerin hesaplarının başarılı olması için öncelikle yapmaları gereken, bu sağlam bağları zayıflatmak ve Atatürk’ü halktan koparmak. Onu klasik anlamda Batılı bir devlet adamı haline sokmak. Batıcıların son dönemde yürüttüğü planın tüm hesabı bunun üzerinedir: Atatürk’ün Batı karşıtı, antiemperyalist bir devrimci olduğunu unutturmak. Böylelikle Atatürk Batı yanlısı gösterilerek iş “Atatürk yaşasaydı AB üyeliğini desteklerdi” noktasına kadar vardırılmıştır. Batının sömürgeci saldırısına karşı kendisini var eden Atatürk de böylece Batılılaşma sürecinin bir parçası haline getirilerek Türkiye’nin paylaşılmasında ve parçalanmasında kulanılmak istenmektedir.
Atatürk’ü halktan koparmak için kullanılan en bildik argüman da O’nun “halka rağmen Batıcı bir devlet yapısı kurduğu”dur. Burada kanıtlanmak istenen Atatürk’ün Batılı bir kafaya ve eğitime sahip olduğu fakat Türklerin Batılılaşabilmeleri için zor kullanılması gerektiğidir.
Oysa Atatürk’ü az çok bilimsel çerçevede inceleyen herkes onun halka rağmen değil Batıya rağmen bir devlet kurduğunu ve bu devlete de “halk devleti” sıfatını layık gördüğünü bilir.
Ancak Batıcılar Batının sömürgeciliğini el çabukluğuyla gözlerden gizlemekte, Atatürk’ün çağdaşlaşma hedefini de Batılılaşma olarak göstermektedirler.
Peki Atatürk’ün çağdaşlaşması Batıcılık mıydı?
Türkiye’de Çağdaşlaşmanın Yönü
Türkiye’de çağdaşlaşma mücadelesi iki farklı koldan yürümüştür. Biri, çağdaşlaşmayı Batılılaşma olarak algılayan Tanzimatçı ve Meşrutiyetçi akım, diğeri ise Batıya karşı kendi öz kimliğini yaratmaya ve onu çağın gerektirdiği yere getirmeye çalışan milliyetçi, halkçı ve devrimci akım. Bu iki akım arasındaki mücadele aynı zamanda Türkiye’de çağdaşlaşmanın da yönünü belirlemiştir.
Tanzimat’la gelen Batılılaşma, “çağdaşlaşma”nın yönünü Batıya çevirmişti. Bu süreç Türkiye’yi parçalanmaya kadar götürmüştü. Türkiye’yi yönetenler, Türklerin değil azınlıkların ve Batının çıkarlarını temsil eder hale gelmişlerdi.
Türk Devrimi bu sürece karşı gerçekleşti. Daha doğru bir ifadeyle, Türk Devrimi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte Batılılaşma sürecine son verilirken, çağdaşlaşma da emperyalizmin dayatmalarına karşı “özleşme” olarak ortaya çıktı. Bu sefer de çağdaşlaşma mazlum milletlerin yönüne döndü. Bu aslında Doğuya bir dönüştü ve bu yönelişte Türkiye Batıcılıkta olduğu gibi bir taklitçi değil bizzat önder bir millet oldu.
Şimdi soralım: Atatürk hangisini tercih etmiştir; Batının kuyruğuna takılmış bir yarı sömürge olmayı mı, Doğunun ulusal kurtuluş mücadelelerine önderlik etmiş bir çağdaş millet olmayı mı?!
Tanzimat’tan AB’ciliğe İlericilik Paradigması
Tanzimat’la başlayan süreç, hep ilericilik olarak algılandı. Dolayısıyla Tanzimat’ın aktörleri de ilericiliğin temsilcileri olarak değerlendirildi. Tanzimat’la birlikte Türkiye’de ortaya çıkan tüm akımlar ise, ilerici veya muhafazakar olsunlar arkalarında dayanacak tek bir gücü gördüler. Herhangi bir Batı ülkesi.
Bu sürecin sonu iyi biliniyor. Ve bu süreci ayrıntısıyla Mustafa Kemal Söylev’inde anlatmaktadır.
Ancak Türkiye’de güncel olarak propagandası yapılanın da bir Tanzimat-Meşrutiyet süreci olduğunu vurgulamak gerek. Atatürkçülüğü Batıcılık olarak göstermek isteyenler, ısrarla Atatürk’ün kendi görüşlerine değil Tanzimat’ın ilericilik paradigmasına dayanıyorlar.
Atatürk tek bir kere bile Türk milletine Batıcılık diye bir yol göstermemişken ve hatta Tanzimat’ın Batıcılık yolunu defalarca lanetlemişken şimdi ortaya çıkıp Atatürk Batıcıydı demek açık bir tarih çarpıtıcılığı oluyor.
Atatürk’ü bugün Batıcı göstermek isteyen çevrenin hepsi ise istisnasız Tanzimatçı ve Meşrutiyetçidir. Basit bir soru soralım onlara: Tanzimat’ın ve Meşrutiyet’in Türk tarihindeki yeri nedir ve neye hizmet etmiştir? Sonra cevaplarını Atatürk’ün tarihe bakışıyla karşılaştıralım.
En büyük şamarı her zaman bizzat Atatürk’ün kendisinden yiyeceklerdir. Atatürk kendisi hakkında yaratılan bu tartışmaya ne derdi peki? Bunun cevabı için de Atatürk Tanzimat’tan ve Meşrutiyet’ten arta kalanlara ne yapmıştır ona bir bakalım.
Atatürk’e Göre Batı ve Batılılaşma
Atatürk’e rağmen Tanzimatçılık sona ermiş değildir. Ne yazık ki bugün Atatürk adına Tanzimatçı fikirler savunulmaya başlanmıştır. Bunların önde gelenlerinden Hasan Cemal 7 Haziran tarihli Milliyet gazetesindeki köşesinde Atatürk’ün yolunu şöyle tarif ediyor; “Atatürk Cumhuriyet Devrimi’nin altına imzasını atarken, gözünü Avrupa’dan ayırmamış, Batıyı işaret edip çağdaş uygarlığı hedef göstermiştir... Türkiye ‘Batı değerleri’ni bunun için benimsemiş, tarihi yürüyüşüne böyle çıkmıştır.”
Hasan Cemal’e göre bugün Türkiye’nin önüne konan AB yolu, Atatürk’ün başlatmış olduğu tarihi yürüyüşün bir devamı niteliğini taşıyor. Ancak Hasan Cemal’in söylediklerine inanmak için tarihten bihaber olmak gerekir.
Hasan Cemal, Aydın Doğan’ın gazeteciliğine uygun bir ilkelilikle yalan söylüyor. Atatürk Türk halkına “işaret gösteren” defalarca konuşma yapmıştır. Hangisinde Batı vardır, Batı değerleri vardır?
Cumhuriyet Meclisi’nin herhangi bir oturumunda mı, Meclis’i açış nutuklarından birinde mi, CHP kurultaylarında mı, Büyük Söylev’inde mi, 10. Yıl Nutku’nda mı, İktisat Kongresi’nde mi, Türk Tarih ve Dil Kurumlarını açış nutuklarında mı, gençliğe seslenişlerinde mi, kendi yazdırdığı Tarih Kitabında mı nerede bu işaret? Biri bize de göstersin de, Atatürk Batıyı işaret etmişse biz de bilelim!
Ama somut olarak biz, AB sürecindeki adımların Sevr maddeleriyle paralellik gösterdiğini ortaya koyabiliyoruz.
Azınlıkların her türlü imtiyazı kazandığı ve hatta devlet kurma hakkının bile tanındığı, ekonominin tamamen IMF ve Dünya Bankası’nın denetimine girdiği AB süreci 1921 yılında Sevr olarak önümüze sürülmüştü.
Ancak Atatürk bu dayatmaları kabul etmedi. Kabul edenlere karşı da büyük bir mücadeleye girişti. Atatürk’e göre Batı, Türkiye’nin yok edilmesi üzerinde ortaklık yapmış ve çıkarını bu yönde birleştirmiş sömürgeci bir yapıydı. Batının gelişmesi Doğunun sömürülmesine ve geriletilmesine dayanıyordu. Atatürk’e göre; “Eğer kuvvetli bir Türkiye mevcut olsaydı, denebilir ki, İngiltere’nin bugünkü siyaseti mevcut olmayacaktı. Türkiye Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrad’ta mağlup olmasaydı, Avusturya ve Macaristan siyaseti işitilmeyecekti... Efendiler, bir şeyin zararıyla, bir şeyin imhasıyla yükselen şeyler, bittabi o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır ve hakikaten Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye bilakis gerilemiş ve düşme vadisine yuvarlanadurmuştur. Türkiye’yi imhaya müteşebbis olanlar Türkiye’nin imhasında menfaatler ve hayat görenler münferit kalmaktan çıkmışlar, aralarındaki menfaatleri denkleştirerek birleşmişler ve ittifak etmişlerdir. Bunun neticesi olarak bir çok zekalar, hisler, fikirler Türkiye’nin imhası noktasında yoğunlaştırılmıştır. Bu yoğunlaşan şey, asırlar geçtikçe gelecek nesilleri adeta tahripkar bir anane şeklini almıştır ve bu ananenin Türkiye’nin hayat ve mevcudiyeti üzerinde devamlı tatbikatı neticesi olarak en nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi medenileştirmek gibi bir takım görünüşteki vesilelerle, bahanelerle Türkiye’nin dahili hayatına, dahili idaresine girmişler ve nüfuz etmişlerdir.”
29 Ekim 1930 tarihinde, Ankara Türk Ocağı’nda düzenlenen baloda Amerikalı gazeteci Dorothy Ring, Hasan Cemal’in söylediklerine benzer şeyleri Atatürk’e söyler. Ring’e göre Türkiye Atatürk önderliğinde Amerikanlaşmaktadır. Gazeteci Türkiye’nin nasıl Amerikanlaşacağını merak etmektedir. Merakını gidermek için Atatürk’e sorar, ancak aldığı cevap oldukça serttir; “Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti de taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir.”
Hasan Cemal isterse Dorothy’leşebilir ama Türkiye Batılılaşamaz! Hasan Cemal sadece bir örnektir. Türkiye’de belli bir kesim maymunluk etmek için kendilerine Batılı modeller seçmektedir. Türkiye’nin de aynı doğrultu da maymunlaşmasını istemektedir. Ama Atatürk gibi, Atatürkçüler de maymunlaşma karşıtıdırlar.
Atatürk İçin Çağdaş Uygarlık Batı Değildi
Atatürk çağdaşlaşmayı Batılılaşmak olarak görseydi, zaten Tanzimat ve Meşrutiyet’le Batı kampına dahil olan Türkiye’yi Batıya karşı savaşa sokar mıydı? Yoksa Atatürk “çağdaş” Batıya karşı savaşmadı mı?
Cevabı Atatürk’ten dinleyelim: “...Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.”
Batı Liberal Atatürk Değil
Siyasi ve ekonomik yapı zaten 200 yıldır Batı yörüngesine girmişti. Bu 200 yıl hep anayasa mücadeleleriyle geçti. Parlamenter sistemin getirdiği çok parti de Batının bize o zamanlardan kalan mirasıydı. Atatürk ise bütün bu kalıpların dışında yepyeni bir model yarattı.
Türk Devrimi her anlamda Batı kampından, Batının yaratmaya çalıştığı sömürgeci yapıdan kopmak için girişilmiş bir savaşımdı. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da Batılı bir toplumsal ve siyasal yapı kurmaya çalışmadı. Batı 1838’den beri Türkiye’ye ekonomik anlamda kendi kalıbını dayatmaktaydı. Bu kalıp liberalizmdi ve Batının Türkiye’yi yağmalamasının önünü açan bir serbest ticaret rejimini beraberinde taşıyordu. Bu rejim çok kısa bir süre içinde Türkiye’nin tüm can damarlarını kesmiş ve Türkiye’yi bir yarı sömürge durumuna getinmişti.
Bugün Batıcı olduğu iddia edilen Atatürk ekonomik anlamda bu Avrupa modelinin tam aksine halkçı ve devletçi bir programı hayata geçirerek Batı “uygarlığı”nın temel taşlarından olan liberalizmi Türkiye’de saf dışı etmiştir. “Bizim yolumuz liberalizmden başka bir yoldur”. Herhalde Batıcılar Batının liberalizmden başka bir yolu olmadığını bilmektedirler!
Ancak Batıyla hesaplaşma sadece ekonomik alanla da sınırlı kalmamıştır. Batının bir diğer “dokunulmaz değeri” olan Batı tipi demokrasi ve parlamentarizm de Atatürk döneminde reddedilerek kuvvetler birliğine dayalı devrimci bir rejim kurulmuştur. Batılılaşmış Osmanlı’nın Meşrutiyet meclislerinin ve günümüzün parlamentosunun çok uzağında bir siyasal yapı oluşturulmuştur.
Kendi tarihine dayanan ve Türk halkına uygun halkçı, milliyetçi bir toplumsal yapı nın inşaası da ulus bilincinin güçlenmesini sağlamak amaçlı miliyetçi atılımlarla desteklenmiştir. Türk Dil Kurumu’nun ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasındaki temel neden de buydu. Atatürk yaptırdığı ve çoğu zaman bizzat katıldığı bu çalışmalarla bir diğer Batı tahakküm alanı olan Avrupa merkezli, ırkçı, sömürgeci tarih anlayışına karşı mücadele etmişti. Kültürel alanda da Batıya karşı esaslı bir kimlik mücadelesi verilmişti. Atatürk, kendi tarihine ve kültürüne dayanan yepyeni bir toplum yaratmayı hedefledi.
Türk Devrimi’nin programı olan 6 Ok tek tek ele alınacak olursa bu ilkelerin hiç birinin Batıdan esinlenerek alınmış ilkeler olmadığı görülecektir. Her biri emperyalizme karşı verilen mücadelenin kopmaz bir parçasıdır. Bunlardan birinin eksilmesi programı olduğu gibi başarısız kılar.
Mustafa Kemal’in ağzından Batı uygarlığının hedeflendiği yönünde tek bir kelime bile çıkmamıştır. Aksine Batı karşıtı bir mazlum millet dayanışmasının sonucunda emperyalizme ve kapitalizme karşı bilinç vardır.
Batıya karşı savaşmış ve bu savaşla var olmuş bir milletin yüzünü tekrar Batıya dönmesi elbette beklenemez. Atatürk de bu gerçekten yola çıkarak, Türkiye’nin yerinin Doğunun ezilen milletlerinin yanında olduğunu ve verdiği savaşın sadece kendi kurtuluşu için değil bütün ezilen milletlerin, bütün Doğunun emperyalizmden kurtuluş mücadelesi olduğunu belirtmektedir.
İşte Atatürkçülük, Batıdan bağımsız ve esas olarak Batıya karşı Doğu maneviyatından beslenen bir çağdaşlaşma ve “öze dönüş” projesidir. Kendi halkının değerlerini gözeten, kendi tarihine yaslanan ve yerini de kendisi gibi mazlum milletlerin yanında gören yeni bir uygarlık projesi.
Atatürk Yüzünü Doğuya Dönmüştür
Atatürkçülük emperyalist işgale karşı antiemperyalist bir direnme ideolojisidir. Bu ideolojinin beslendiği miras Doğunun yarattığı kültür ve maneviyattır. Atatürk gerilemenin nedenini de burada görür. Ona göre Türkler kendi tarihinden ve kültüründen koptukça Batıya yem olmaktadır: “Ne yazık ki, Türkiye ve Türk halkı ahlaken düşüyor! Ve bu durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu maneviyatı ile başlayan ve Batı maneviyatıyla sona erdirilen bu yol üzerinde bulunuyordu. Batı ve Doğunun birleştiği yerde bulunduğumuz, Batıya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Efendiler hiç şüphesizdir ki, bugün bu memleketi bu milleti mahvolma ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez bundan.” Batıcıların propagandasına göre Avrupalılaşmayı hedefleyen Atatürk’ün Batı üzerine görüşleri işte böyledir.
Atatürk’ün mücadelesinin özü emperyalizme karşı milliyetçilik ve tam bağımsızlıktır. Atatürk bunu fikri düzeyde savunmakla kalmaz. Bütün hayatı emperyalizme karşı savaşmakla geçer. Bunun için de bütün mazlum milletlerin emperyalizme karşı birleşmesi gerektiğini savunur ve yönünü hep Doğuya dönmüştür. Doğunun Batıya karşı antiemperyalist mücadelesini savunur ve yüceltir.
Hatta Erzurum Kongresi’nde yaptığı durum değerlendirmesinde şöyle konuşur; “Dört aydan beri Mısır’da İstiklali Milli’nin temin ve istirdadı için pek kanlı vakayi ve ihtilalat devam ediyor... Hindistan’da istiklal için vasi mikyasta ihtilaller oluyor. Maksadı millilerine vusul için bankalar, Avrupa müessesatı, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.”
Atatürk, Doğunun onurlu mücadelesini coşkuyla karşılarken Batıyı da lanetliyor. Batının yaratmış olduğu “medeniyet”in temelinde aslında insanlık ve uygarlığa düşmanlık olduğunu söylüyor. Atatürk’e göre “Dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birisi Doğu; ki kendi mevcudiyetini, insanlığını, istiklalini müdriktir; bu bilinçle el ele vermiştir. Diğer bir zümre daha var ki, bunlar sırf kendi hırslarını tatmin için çalışmaktadır. Fakat bunların gayesi insaniyetin, beşeriyetin iyiliğine yönelik olmadığı gibi bilakis zulüm, baskı olduğu için onları lanetle yad etmekte kendimizi haklı görürüz.”
Atatürkçülük Üçüncü Dünyacılıktır
Atatürk, Türk devletinin Asyalı bir devlet olduğunu söyler ve yerini Asya’nın mazlum milletlerinin yanında belirler. Atatürk bu birlikteliği emperyalistler açısından büyük bir tehlike olarak değerlendirmektedir. Çünkü Batı, Asya’nın mazlum milletlerine karşı birleşmiş ve bu coğrafyayı paylaşmaya karar vermiştir. Bu plana karşı birleşmiş bir Asya, Batı için büyük bir tehlikedir.
3 Şubat 1920 tarihli Hakmiyeti Milliye’de Atatürk bu “tehlikeyi” şöyle ifade eder; “Asya tehlikesi, büyük bir kıtada oturan ve çoğunluğu Müslümanlardan oluşan kavimlerin Avrupa boyunduruğundan kurtarılması tehlikesidir. Asya tehlikesi vardır. Fakat bu tehlike milyonlarca insanın hürriyet ve istiklaline, uygarlaşma kabiliyetinin gelişme ve ilerlemesine doğru yürümek istemesinden doğuyor. Bunu tehlike sayanların insaniyetle ilişki dereceleri düşünülmeye muhtaçtır.”
Atatürk’ün “Asya tehlikesi” dediği şey, aslında bugün kendisini Üçüncü Dünyacılık olarak nitelendiren mazlum milletlerin milliyetçi dayanışmasıdır. Filistin’de, Irak’ta verilen antiemperyalist mücadelelerin ve onların milliyetçi liderlerinin emperyalizm tarafından terörist ilan edilmelerinin nedeni de budur. Aynı saldırılar Kıbrıs’ta AB’ye ve Yunanistan’a direnen Denktaş’a da yapılmaktadır. Üçüncü Dünyacılığa karşı yürütülen karalama kampanyalarının altında yatan medeniyetin kazanması değil “Asya tehlikesi”nin dindirilmesidir. Asya geri kalmakla karalanır. Asya’nın güçlenmesi demek bütün dünyanın gericiliğe teslim olması demektir.
Ancak Atatürk hiç de öyle düşünmemiştir. Atatürk’e göre Asya’nın uyanışı ve mücadelesi bütün dünyanın da kurtuluşunun habercisidir. Ona göre; “Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hale mazhar olacaktır.”
Görüldüğü gibi, Atatürk Üçüncü Dünya milliyetçiliğini aynı zamanda Batının da kurtuluşu olarak görmektedir. Batının yaratmış olduğu sömürü kültürü üzerine dayanan “medeniyet” ancak Doğunun mücadelesiyle yok olacak ve insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hayata kavuşacaktır.
Emperyalizme Karşı Doğunun Silahı: Milliyetçilik
Sömürgeleştirme saldırısına karşı direnmenin tek koşulu bir millet yaratmaktır. Saldırıya uğrayan ve bölüşülen bir coğrafyanın emperyalizme karşı direnebilmesi ortak bir dil, kültür ve amaç birliği yaratmakla mümkündür. Bu da emperyalizmin yarattığı bütün birikimi reddetmeyi ve kendi tarihine ve kendi köklerine dönmeyi gerektirir. Yok edilmeye çalışılan bir ulus, emperyalizme karşı milliyetçi bir kimlikle var olabilecektir.
Atatürkçülüğü dejenere etmeye çalışanlar onun milliyetçilik anlayışını da aynı şekilde tahrip etmeye kalkıyorlar. Milliyetçiliğin, Batıda olduğu gibi bir ulus ve burjuva bir toplum yaratmayı hedeflediğini söyleyerek onun antiemperyalist ve antikapitalist yönünü unutturmaya çalışıyorlar. Oysa ki Batıda milliyetçilik burjuvazinin pazarını genişletmek ve kontrol altına almak için uydurduğu bir kavramdı. Yarattığı toplumsal ve ekonomik yapı bireyden ve pazardan oluşmaktaydı. Oysa, Atatürk milliyetçiliğinin amacı, Batının temelinde var olan emperyalist ve kapitalist karaktere karşı bireyi değil milleti, pazarı değil toplum çıkarlarını gözeten bir anlayıştı.
Atatürkçülüğe Batıcı Saldırı
Bütün bu gerçeğe rağmen neden Atatürkçülük ısrarla Batıcı bir akım gibi gösterilmeye çalışılıyor? Atatürkçülüğün Batıcılık olarak algılanmasının kime ne gibi bir faydası olabilir?
Emperyalizm sömürgeleştirmek için girdiği ülkeye kendine bağlı uydu yapıyı hakim kılabilmek için onun siyasi ve kültürel üstyapısını da kurmaya ihtiyaç duyuyor. Bunu yapmak için de komprador aydınlarını ve yöneticilerini yaratıyor. Böylece toplum ekonomik açıdan teslim alınırken bir yandan da kendisine yabancı bir kültür ve siyaset mekanizmasının saldırısına uğruyor. Ortaya kendi tarihinden ve kültüründen habersiz ama Batılı da olamayan bir toplum çıkıyor. Atatürkçülüğün önemi de tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
Günümüzde Atatürkçülüğü Batıcılık olarak yansıtmaya çalışanlara bir bakalım: AB’yi savunan büyük sermaye çevreleri, geçmişten bu yana Atatürk düşmanlığı yapan gericiler, Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’nin girdiği Batı yörüngesinin imtiyazlı hale getirdiği yöneticiler, her fırsatta bölücülüğü savunan, Batının kucağına oturmuş komprador aydınlar...
Bu ittifak aslında kulaklarımıza hiç yabancı gelmiyor. 1838’le başlayan Batıya teslimiyet sürecinin mimarları da aynıları değil mi? Geçmişte serbest ticaret anlaşmalarıyla imtiyazlı hale gelen Batılı ve Batı işbirlikçisi sermaye çevrelerinin günümüzdeki uzantısı TÜSİAD, geçmişin Meşrutiyetçi ve mandacı Damat Feritleri ve Enverleri bugün dönem dönem ülkenin başına geçen Tayyipleri ve Dervişleri, geçmişte Atatürk’ü hain ilan eden Ali Kemal gibi Batı hayranları bugün Ertuğrul Özkök gibi patron bekçileri ve vatan satıcıları olarak karşımıza çıkıyorlar. Peki bunları bir araya getiren ne? Batının tekrar önümüze koyduğu yeni Tanzimat ve Meşrutiyet ve en sonunda da geçmişte heveslendikleri ama kursaklarında kalan Sevr.
Batı Değişti mi ki Atatürkçülük Değişsin?
Geçmişte Türkiye’yi Batılılaştırmaya çalışan Tanzimatçılar bugün de ortaya çıktılar. Arkalarında yine aynı Batı var. Aynı sömürgeci emellerine ulaşmak için aynı yöntemleri kullanıyor. Geçmişte Türkiye’yi bölmek, parçalamak ve paylaşmak için gelen Batı, günümüzde de aynı amaçlarla saldırıyor. Kısacası Batı aynı Batı. Batının sömürgeci karakteri hiç değişmedi.
O halde Atatürkçülük neden değişsin? Geçmişte sömürgeleşmeye karşı antiemperyalist ve milliyetçi bir mücadelenin ideolojisi olan Atatürkçülük bugün de öyle.

0 yorum :