6 Ağustos 2016 Cumartesi

11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç 


Türk Devrim'i, 20.yüzyılın niteliğini tam olarak kavrayamayan, politik yetersizlik içindeki dar bir kadroyla gerçekleştirildi. Devrim'e önder olarak katılanlar içinde, girişilen işin gerçek boyutunu kavrayanlar küçük bir azınlık durumundaydılar. Mustafa Kemal dışında; çağın koşullarını, geçerli dünya düzenini, bu düzenin ekonomik-politik dayanaklarını, emperyalizmi, ulusal bağımsızlığın önemini anlayan ve bu anlayışa uygun politika geliştiren insan çok azdı. Devrim'in kuramcı ve uygulamacısı tek başına Mustafa Kemal Atatürk'tü. Kurtuluş Savaşı'na katılıp yararlılıklar gösteren Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar gibi önde gelen komutanlar, kendilerini tanzimat batıcılığının etkisinden kurtaramıyor; önem ve boyutunu tam olarak kavrayamadıkları devrim atılımlarından ürküyorlardı.

Kazım Karabekir'in Genel Başkan, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar'ın Başkan Yardımcısı,Ali Fuat Cebesoy'un Genel Sekreter olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1924'de kuruldu ve devrim atılımlarına hazırlanan Mustafa Kemal'e karşı muhalefet başlattı. Kurucuları anti-emperyalist bir savaşın komutanları olmasına karşın, parti programı, bugünkü IMF isteklerine benzer ekonomik yaklaşımlar içeriyordu. Londra'da yayımlanan ve Kurtuluş Savaşı'na karşıt yayınlarıyla öne çıkan 'Times' gazetesi 14 Kasım 1924 tarihli sayısında, bu 'yeni' partiyi, 'Mustafa Kemal'in her adımını' eleştirdiği için kutlamış ve Türkiye'deki "İngiliz çıkarlarının korunması" umutlarını bu partinin başarısına bağlamıştı. Fırka programında şunlar söyleniyordu: "...Parti, limanlara giriş ve çıkışta alınan gereksiz gümrük vergilerinin derhal kaldırılmasını savunur... İç ve dış transit ticaretinin gelişmesini önleyen tüm kısıtlama ve engeller kaldırılacaktır. Ulusal sanayinin korunması için getirilen kısıtlamalar kaldırılacak, ithalattan alınan gümrük vergileri azaltılacaktır. Ekonomiyi yeniden inşa etmenin zorunluluğu karşısında, yabancı sermayenin güvenini kazanmaya çalışılacaktır. Her türlü tekelin, bu arada devlet tekellerinin de çoğalmasına karşı çıkılacaktır. Merkezi yönetim biçimi yerine, yerel yönetimler gerçekleştirilecektir. Ülkede liberalizm uygulanacak, devlet küçülecektir. Halkın dini inançlarına saygı gösterilecektir..."

Rauf Orbay, 1924 yılında Meclis'te yaptığı konuşmada Cumhuriyet ilanı ile hilafetin kaldırılmasından başka herhangi bir devrim henüz yapılmamış olmasına karşın; "Devrimler bitmiştir. Devrim sözü sermayeyi ürkütüyor" demişti. 1924'de Başbakan, 1930'da da Serbest Fırka'nın Başkanı olan Fethi Okyar da benzer düşüncede bir kişiydi. Meclis'te, birçok yasa, tutucu milletvekillerinin ikna edilmesiyle çıkarılıyordu. İsmet İnönü, verilen görevi başarıyla yerine getiren iyi bir uygulamacıydı, ama düşünce yapısı olarak emperyalizmi kavrayamamış bir tanzimat aydını'ydı. Türk Devrimine önderlik edebilecek, sosyal, ekonomik, tarihsel kültüre ve anti-emperyalist bilince sahip değildi.

Devrimlerin gerçekleştirilmesi, Türk halkının Mustafa Kemal'e gösterdiği güvene, devrimci kararlılığına, örgütsel yeteneğine ve sahip olduğu yüksek bilinç düzeyine dayanıyordu. Devrimci kararlılığından ödün vermiyor, ülkenin gerçek kurtuluşu için sonuna dek gideceğini söylüyordu. 3 Mart 1925'de parti gurubunda yaptığı uzun konuşmasını şu cümleyle bitirmişti "Devrimi, başlatan tamamlayacaktır."

Devrim, kendisini koruyacak kadroları tam olarak yetiştiremeden, Atatürk 1938 yılında öldü. Atatürk'ün yerine, "en uygun kişi" olarak İsmet İnönü getirildi. İnönü'nün, 1938-1950 arasındaki, "milli şef" konumu ve geniş iktidar yetkileriyle sürdürdüğü yönetim dönemi, Atatürkçü politikanın temel ilkeleriyle çelişen uygulamaların yer aldığı bir dönem oldu. Atatürkçülükten geri dönüş süreci, yaygın bir kanı olan 1950'de değil, bu dönemde başladı.

*

Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra, 11 Kasım 1938'de toplanan TBMM, İsmet İnönü'yü oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçti. Önderini yitirmenin acısını yaşayan Türk halkı bu atamayla fazla ilgilenmedi ve seçimi genel olarakDevrim'den Ödünler 1938-1950 uygun buldu. İsmet İnönü, usulen istifa etmiş olan Celal Bayar'ı hükümeti kurmakla yeniden görevlendirdi. Ancak, kurulan yeni hükümette önemli iki değişiklik vardı. İçişleri BakanıŞükrü Kaya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Araş yeni hükümette yer almıyordu. Cumhuriyet devrimlerinin uygulamasında, en önde görev almış bu iki önemli bakana,İnönü'nün isteği üzerine hükümette görev verilmemişti.

1939 Martı'nda, milletvekili adaylarının tümünü İnönü'nün seçtiği erken genel seçimler yapıldı. Aday belirlemede kullanılan ölçüt ve seçilen adayların niteliği, Atatürk dönemi uygulamalarında değişiklik olacağını gösteriyordu. Atatürk'ün güven duyup uzun yıllar birlikte çalıştığı devrimci kadro milletvekili yapılmamıştı. Buna karşın, Cumhuriyet devrimlerini kavrayamayıp Atatürk'le siyasi çatışma içine giren, Terakkiperver Fırka kurucuları dahil, muhalif unsurlar Meclis'e alınmıştı. Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapan ve ilk inkilap tarihi derslerini veren Prof.Hikmet Bayur'un Atatürk'ün ölümünden sonraki uygulamalar için görüşleri şöyleydi:"... Atatürk ölür ölmez, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Mesela, Atatürk'e bağlı olan bizleri İnkılâp derslerinden aldılar. Kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı."

*

Atatürk'ün yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, açıkça söylenmeyen ve yazılmayan ancak davranış biçimleriyle ortaya konulan sistemli bir politikaya dönüştürüldü. Bu politikanın somut sonucu; devlet politikalarında Atatürk veAtatürk dönemiyle "araya mesafe koyma" eğilimiydi. İnönü, "milli şef"ti ve herşeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler günün gereklerine uymak durumundaydılar. Atatürk'ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Onlarla birlikte görünmek, devlet katında, yükselmeyi önleyen bir olumsuzluk haline gelmişti.

1939-1950 arasındaki 12 yıl, Kemalist atılımların durdurulduğu, geri dönüş sürecinin başladığı, çelişkilerle dolu bir geçiş dönemidir. Etkisini henüz yitirmemiş olan devrim ilkeleriyle, geri dönüş uygulamalarının iç içe geçtiği bu dönemde, Batı'yla uzlaşılmış, ve yeniden emperyalizmin etki alanına girilmiştir. İngiltere ve Fransa'yla 1939'da imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması, yoğunlaşarak günümüze dek gelen bu sürecin başlangıcı olmuştur.

İsmet İnönü 1960'larda, Abdi İpekçi ile yaptığı bir konuşmada şöyle söylüyordu; "Demokratik rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş oluyorduk." Değerlendirmedeki dikkat çekici yan, "büyük otorite ile büyük reformların yapılması döneminin" yalnızca değişmiş olması yönündeki saptama değil, "değişmesi gerektiği" yönündeki kabuldür. Burada devrimci dönemin, nesnel koşullar nedeniyle sona erdiği değil, devrimcilikten vazgeçildiği söyleniyor. Oysa Kemalist düşünce ve eylem, sürekli devrimi kabul ediyor ve "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz" "Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur" diyordu. Görüşler arasındaki niteliksel karşıtlık, dünya görüşlerine dayanan yapısal bir farklılık mıydı, yoksa zaman içinde yeni koşulların neden olduğu düşünce değişikliği miydi ? Bu sorunun yanıtını, İsmet İnönü'nün, Mustafa Kemal'e 1919 yılında, henüz İstanbul'da iken yazdığı mektupta aramak gerekir; "Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir."

*

Atatürk'ün ölümünden yalnızca altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939'da İngiltere, 23 Haziran'da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine, bu anlaşmalarla ilgili olarak, "Türkiye'nin bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine verdiğini" söyledi. Deklarasyonlara göre taraflar; "Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı" kabul ettiler. Anlaşma üzerine İngiltere Başbakanı Arthur ChamberlainAvam kamarasında yaptığı konuşmada "erkek millet" diye Türkiye'yi övdü. Alman gazeteleri ise "Nankör Millet Türkiye" başlıklarıyla çıktı. Bu iki deklarasyon, daha sonra 19 Ekim 1939 tarihinde "Üçlü İttifak Anlaşması" haline getirildi. Bu anlaşmanın yapıldığı günlerde, İngiltere ve Fransa, Almanya ile savaş halindedir ve 2.Dünya Savaşı sürmektedir.

Kemalist politikalardan ilk ödün, Atatürk'ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda verilmiş, 15 yıl önce savaşılan Batı'yla ittifak içine girilmişti. Oysa Atatürk, bağımsızlığa özen gösterilmesini, özellikle Batı'yla ittifak anlaşmaları yapılmamasını istemişti. Ölümüne yakın "Türkiye tarafsız kalmalıdır, bir ittifak içine girmemelidir'" diyerek vasiyet niteliğinde önermelerde bulunmuştu. Ancak, yerine geçenler, ölümünden yalnızca 6 ay sonra, Batı'yla ittifak anlaşmaları imzalamışlardı.

İttifak Antlaşması yapılan İngiltere, 1918'de "Türkiye'yi yok etmeye kararlı olduğunu" açıklıyor, "Türklerin vahşi talancılar olduğunu" ve "Anadolu'dan uzaklaştırılacaklarını" söylüyordu. 1930 yılına dek süren Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyor ve Musul'u almak için, Türkiye karşıtı her türlü eylemin içinde yer alıyordu. Türkiye böyle bir ülkeyle, hem de dünya savaşı sürerken ittifak anlaşması yapıyordu. İngiltere ve Fransa ile yapılan 1939 üçlü ittifak anlaşması, hem anti-Kemalist sürecin başlangıcı, hem de buna bağlı olarak Türkiye'nin tekrar Batı'nın etkisine girmesinin kabulü anlamına geliyordu.

*

Oysa Mustafa Kemal, Batı'nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini her yönüyle ele almış, Batı'yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişkiye girmemişti. Kurtuluş Savaşı'nın en zorlu günlerinde, 1921 sonlarında şunları söylüyordu: "İlkbahara kadar üç ay içinde bu silahları elde edemezsek diplomasi kanallarıyla bir çözüm yolu aramak zorunda kalacağız. Bunu arzu etmiyorum. Biliyorum ki Batı ile uyuşma, Türkiye'nin kaçınılmaz olarak kökleştirilmesi anlamına gelecektir." Bu sözler, savaşın olanaksızlıkları ve silah ihtiyacının yarattığı gerilimlerin duygusal dışa vurumları değildir.

Aynı yıl, Türk Kurtuluş Savaşı'nın uluslararası boyutunu açıklarken şunları söylemiştir: "Bana göre Türkiye, Doğu ve Batı Dünyası'nın sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum, bir yanı ile yararlı iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı emperyalizminin Doğu'ya yayılmasını durdurabileceğimiz için, Türkiye'yi öncü olarak gören bütün Doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan, bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü, Doğu'ya yönelen saldırıların bütün ağırlığı, öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. Türk halkı bu konumu ile gurur duymakta ve Doğu'ya karşı bu görevi yerine getirmekten mutlu olmaktadır."

Mustafa Kemal, Türk Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalist niteliğini tüm boyutlarıyla saptar ve saptamalarını eyleme dönüştürür. Batı emperyalizmi için şunları söyler: "Biz, Batı emperyalizmine karşı yalnızca kurtuluşumuzu sağlamak ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla Türk milletini emperyalist politikalarına araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz."

ABD Türkiye'ye Yerleşiyor

ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan Batı dünyasının yeni lideri olarak çıktı. Savaşın gerçek galibi, "gelişmenin, barışın ve demokrasinin" temsilcisi olarak "göz kamaştıran" bir varsıllığa sahipti. Onunla iyi ilişkiler kurmak, dost olmak ve yardımına "hak kazanmak", "hür dünyaya" katılarak, "özgür ve uygar" olmanın, kaçırılmaması gereken fırsatıydı. Dünyanın önemli bir bölümü böyle düşünüyordu. ABD ve Amerikan yaşam tarzı, tüm dünyayı saran bir modaydı.

Oysa bu "moda"nın arkasındaki gerçek, yoksul ve güçsüze yaşam şansı vermeyen genel, yaygın, örgütlü ve zora dayanan yeni bir dünya sistemiydi. Bu sistemin ekonomik ve politik amaçları içinde; azgelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme, ulus çıkarlarına sahip çıkma ya da bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlara yer yoktu. Yeni düzen, bunları yok etmek üzere geliştirilmişti.

Türkiye, Yeni Dünya Düzeni'ne katılmada dünyadaki bütün azgelişmiş ülkeler içinde en 'istekli' ülke oldu. Daha 20 yıl önce, emperyalizme karşı, dünyadaki ilk başkaldırı hareketini başarmış olan bir ülkenin bu durumu, gerçek anlamda bir ulusal dramdı. Kemalist mirasın açıkça reddedilmesiydi.

1939 Üçlü İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batı'ya bağlanma süreci, savaşın bitmesi ile olağanüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmemesine karşın, ABD'nin isteği üzerine 'çok particiliği' kabul etti ve 24 Ekim 1945'te kurulan Birleşmiş Milletler'e girdi. BM'den sonra kurulan hemen tüm uluslararası örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye oldu. 14 Şubat 1947'de Dünya Bankası, 11 Mart 1947'de IMF, 22 Nisan 1947'de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948'de Marshall Planı, 18 Şubat 1952'de NATO, ve 14 Aralık 1960'da OECD'ye katıldı. Bunlardan başka, sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB'ne açtı. IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye'nin katıldığı tüm uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batı'ya bağımlılığın arttırılması ve egemenlik haklarının törpülenmesiydi.

*

ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, daha savaş bitmeden 23 Şubat 1945'te imzalanan anlaşmadır. Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma, TBMM'nde 4780 sayıyla yasalaşmıştır. Anlaşmanın temel özelliği; adının "Karşılıklı Yardım Anlaşması" olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıdır. Anlaşmada, koruyucu hükümler olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil, hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD'nin "hakları" koruma altına alınmaktadır. Anlaşmanın 2.maddesi şöyledir: "T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ne temin edecektir." Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması elbette mümkün değildir. T.C. Hükümeti, ABD'ne hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.

İkinci anlaşma, 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen bir kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü, dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve geri götürülmesi pahalı olan, eskimiş savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye'ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Bu anlaşma, Türkiye'yi her yönden bağımlı hale getirecek anlaşmalar dizisinin öncülerindendi ve ulusal güvenliğe zarar veren ağır koşullar içeriyordu.

Anlaşma'nın birinci bölümünde, "T.C. Hükümeti, ABD Dış Tasfiye Komisyonunun Türkiye dışında satışa çıkardığı, kullanım fazlası malzeme ve donatımlardan, ihtiyaçlarına denk düşenleri satın almak istediğinde, bu alımın 10 milyon dolarlık bölümü için, iki hükümet aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir" deniliyor ve koşullar sıralanıyordu. I. ve III. alt maddelerinde, borç olarak verilen 10 milyon doların, geri ödeme biçimi belirleniyordu: "Birleşik Devletler, faiz dahil taksitlerin resmi rayiç üzerinden Türk Lirası olarak ödenmesini de isteyebilecektir. Türk Lirası ödemeler, T.C. Merkez Bankasında özel bir hesaba yatırılacak ve Birleşik Devletlerin arzusuna göre; kültürel, eğitimsel ve insani amaçlara ya da Birleşik Devletler tarafından Türkiye'de kullanılan memurların harcamalarına tahsis edilecektir."

ABD, bu anlaşmayla çok yönlü kazançlar elde etmektedir. Elindeki savaş artığı malzemeyi satmakta, Türkiye'yi bu malzemelere ait yedek parça bağımlısı haline getirmekte ve Türkiye'de faaliyet gösterecek personelinin giderlerini Türkiye'ye karşılatmaktadır. Bu işler için hiçbir masraf yapmamaktadır. Kültürel, insani ve eğitimsel faaliyetlerin ne anlama geldiği, bugün daha iyi görülebilmektedir. Kimlere ya da hangi örgütlere ne miktarda ve ne amaçla yapıldığını yalnızca Amerikalılar'ın bildiği yardımlarla, ABD Türkiye'deki gücünü hızla arttırmış, toplumun her kesiminden kendisine bağlı insan yetiştirmiştir.

Anlaşmanın ikinci bölümünde de Türkiye için kabul edilemez nitelikte hükümler vardır. İkinci bölümün birinci maddesi şöyledir; "ABD Dış Tasfiye komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı, ilgili mümessiller arasında görüşülecektir. Türk Hükümeti malzemeyi bulunduğu yerden ve bulunduğu gibi alacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye'ye geçmeyecek, ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir."

Anlaşmaya göre Türkiye, satın almak istediği malzemeyi yerinde nasılsa, kırık, bozuk işlemez ya da tamire muhtaç olsa da alacak, ABD bozukluklar için herhangi bir yükümlülüğe girmeyecektir. Ayrıca satın alınan malzemenin mülkiyet hakkı Amerikalılar'da kalacaktır. Çünkü 23 Şubat 1945 tarihli ilk anlaşmanın 5.maddesine göre Türkiye, ABD Başkanı gerek görürse, bu malzemeleri, parası ödenmiş olsa da geri vermeyi kabul etmiştir.

Anlaşmanın imzalandığı 1947 yılında, Atatürk'ün "en yakın çalışma arkadaşı" İsmet İnönüCumhurbaşkanıdır. O günlerde devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu vardır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının ardından 25, Atatürk'ün ölümünden ise sadece 9 yıl geçmiştir.

*

12 Temmuz 1947'de imzalanan Askeri Yardım Anlaşması "Karşılıklı Yardım Anlaşması"nın doğal uzantısıydı ve 1952'de imzalanacak olan NATO'yla ilgili, ikili ve çok taraflı anlaşmaların ön hazırlığı niteliğindeydi. Belirgin özelliği, önceki anlaşmalarda olduğu gibi, ABD'nin belirleyici olmasıydı. Anlaşmanın 2. maddesi şöyleydi: "Türkiye Hükümeti yapılacak yardımı, tahsis edilmiş bulunan amaç doğrultusunda kullanabilecektir. Birleşik Devletler Başkanı tarafından atanan... misyon şefi ve temsilcilerinin görevlerini serbestçe yapabilmesi için, Türkiye Hükümeti her türlü tedbiri alacak, yardımın kullanılışı ve işleyişihakkında istenecek olan her türlü bilgi ve gözlemi, her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır."

Bu anlaşmanın ne anlama geldiğini, Türkiye 17 yıl sonra karşısına çıkan somut ve acı bir gerçekle öğrenecektir. Kıbrıs bunalımında, Kıbrıslı Türkleri korumak için son çare olarak yapılması düşünülen askeri harekat, ABD tarafından, bu anlaşmanın 2. ve 4. maddeleri gerekçe gösterilerek önlenmiştir. ABD Başkanı Johnson, o zaman Başbakan olan İsmet İnönü'ye ünlü mektubunu göndermiş ve bu mektupta şunları yazmıştı: "Bay Başkan, askeri yardım alanında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında yürürlükte olan iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda var olan, askeri yardımın veriliş hedeflerinden başka amaçlarla kullanılması için, Hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu koşulu tamamen anlamış olduğunu, çeşitli kereler, Birleşik Devletler'e bildirmiştir. Var olan koşullar altında, Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından verilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına, Amerika Birleşik Devletlerinin izin vermeyeceğini, size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim."

İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal

ABD, anlaşmalarda kendince eksik gördüğü konuları, Türk Hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Örneğin; "Askeri Kolaylıklar Anlaşması"mn imzalandığı gün, ABD bir nota vermiş ve bu nota Türk Hükümetince hemen kabul edilmiştir. Amerikan personeline, diğer NATO ülkelerinde olmayan ayrıcalıklar tanıyan bu nota, TBMM'nin gündemine bile getirilmemiştir. Notanın 2.maddesine göre, Türkiye'ye giren ve çıkan Amerikan askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemiyecektir. O yıllarda Türkiye'de değişik yerlerde 30 binden fazla Amerikan askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye'de iş yapacak olan Amerikalı müteahhit ve çalışanlarına kadar genişletildiği gözönüne alındığında, konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Amerikalıların ülkelerine dönerken kullandıkları ev eşyalarını, gümrüksüz satabilmeleri bile bu anlaşmada yer almıştı.

23 Haziran 1954 tarihli "Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Vergi Muafiyetleri Anlaşması" ikili anlaşmalar zincirinin tamamlayıcı bir devamıdır. Yalnızca Amerikalılar'ın yararlandığı bu özel anlaşma, Türkiye'deki ABD varlığını, adeta devlet içinde devlet haline getiriyordu. Amerikalılar Türkiye'deki çalışmalarında; vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak yasaüstü bir konum elde ediyorlardı. Bu konum, 19.yüzyıl kapitülasyonlarını bile aşan ayrıcalıklar içeriyordu.

Türk hükümet yetkilileri, ikili anlaşmaların sayısal fazlalığının, Türkiye açısından öneminin ve anlaşmalar arası bağlantıların doğurduğu karmaşık sorunları çözebilecek bilgi ve ilgi eksikliği içindeydiler. Yapılan anlaşmaların kaç tane olduğu, hangi bakanlığı ya da bakanlıkları ilgilendirdiği, ne zaman yapıldığı, süresinin ve uygulama sorunlarının neler olduğunu bilen bir devlet kuruluşu yoktu. Amerikalılar bu durumdan yararlanıyor ve zaman zaman, anlaşma maddelerinde olmayan uygulamaları da varmış gibi öne sürüyorlardı.

*

İkili anlaşmalar, 21. yüzyılda, Türkiye'nin geldiği düzeyin hala stratejik belirleyicileridirler. Toplum yaşamında, hiçbir hükümetin karşı çıkmadığı ya da çıkamadığı düzeyde yerleşik durumdadırlar. Bağımsız ulusal politika belirleme ve uygulama, düşünsel planda bile gündemde değildir. Devleti küçültüp güçsüzleştirmeyi amaç edinmiş politikacılar, her dönemde değişik parti adlarıyla yönetime gelmekte ve bu uygulamalara devam etmektedirler. Bunlar, ulusal çözülme ve toplumsal gerilimlerin kaynağı haline gelen sorunların nedeni olarak, küresel politikaların Türkiye'ye taşınmış olmasını değil, tam tersi, yeterince taşınmamış olmasını, görmektedirler. Hükümet etme yetkilerini sonuna dek bu yönde, çoğu kez yetkilerini de aşan biçimde kullanmaktadırlar.

Kemalist politika, Türkiye'de, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda uygulamadan kaldırılmış durumdadır. İkili ve uluslararası anlaşmalar bunun açık kanıtlarıdır. Bu anlaşmaları imzalayıp uygulayan hükümet yetkilileri, ya da bunların hizmetindeki üst bürokratlar, eylemlerinin ne anlama geldiğini bilirler, ama kendilerini genellikle Atatürkçü olarak gösterirler. Bunların Atatürkçü bir politika uyguladıklarını söylemeleri ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamaları, yalnızca toplumsal gerçeklikle uyuşmayan, güvenilmez ve iki yüzlü bir davranış değil, aynı zamanda sistemli ve bilinçli bir politikanın amaçlı davranışlarıdır. Dayanakları yurt dışında olan politikalar, Türkiye'de yarım yüzyılı aşkın süreden beri, toplumsal yaşamın hemen her alanını kapsayarak Atatürkçülük adına uygulanmış ve ne yazık ki devlet politikası haline getirilmiştir.

1945-1950 arasında temelleri atılan ve daha sonraki dönemde etkisi ve uygulama alanları genişletilerek sürdürülen dışa bağımlı resmi politika, o denli yerleşik hale gelmiştir ki, ihtilaller ve darbeler dahil, hiçbir iktidar değişikliği bu politikayı değiştirmemiş tersine güçlendirmiştir.

*

27 Aralık 1949 da imzalanan Eğitim İle İlgili Anlaşma; Türk Milli Eğitimine yön verecek olan yönetim istenç (irade)ine, ABD'nin önce ortak edilmesi, daha sonra belirleyici olmasını sağlayan bir anlaşmadır. Anlaşmanın sonuçları, en ağır biçimiyle bugün yaşanmaktadır. Türk milli eğitimi artık, yönetim biçiminden içeriğine kadar her yönden milli olmaktan uzaktır ve 'planlanmış' bir bozulma içindedir. Ulusal eğitimin çözüm bekleyen sorunları, özel kişi ve gruplara bırakılmış, paralı eğitim yaygınlaştırılmıştır. Öğrenciler, okul bitiren ancak bir şey öğrenmeyen kimliksiz bir kitle haline getirilmiştir.

AKP Bursa Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Üyesi Faruk Ambarcıoğlu, 21 Mayıs 2005'te yaptığı açıklamayla durumu açıkça ortaya koymuştur. Özel bir dersanenin verdiği ödül töreninde konuşan Ambarcıoğlu, Milli Eğitimi, "devletin sırtındaki yük" olarak değerlendirerek özelleştirilmesi gerektiğini ileri sürdü ve "özel eğitim kurumları ülkenin geleceğine yatırım yapmaktadırlar. Bu nedenle, onlara madalya verilmeli, teşvik edilmelidir. Onlar devletin sırtındaki yükü alıyorlar" dedi.

27 Aralık 1949 tarihli "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma"nın en önemli özelliği, Türkiye'de kazanılacak Amerikan yanlısı kadroların eğitilme biçiminin saptanması ve bu iş için gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Belirlemeler aynı zamanda, Amerika'nın Türkiye'ye göndereceği uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD'ye, Türkiye'de "yardım" edip "işbirliği" yapacak, geleceğin "Türk" yöneticilerini yetiştirmek üzere, Amerika'ya götürülecek olan Türk öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlilerinin konumları da bu anlaşmayla belirlenmektedir.

Eğitim Anlaşmasıyla başlayan süreç ABD açısından o denli başarılı olmuştur ki, bugün Türkiye'de Amerikan yanlısı eğitim almamış üst düzey yönetici kalmamış gibidir. Sözü edilen Anlaşmanın birinci maddesi şöyleydi: "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafindan tanınacaktır." Kurulacak komisyonun yetki, işleyiş ve oluşumu ile ilgili olarak 1.1 ve 2.1 alt maddelerinde şunlar vardır; "Türkiye'deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletler'deki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dahil olmak üzere finanse etmek... Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın ataması ABD Dışişleri tarafindan uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafindan tesbit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır."

Kullanma yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanı'nın karar vereceği harcamaların nereden sağlanacağı ise, Anlaşma'nın giriş bölümünde belirtilmektedir; "T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan Anlaşma'nın birinci bölümünde belirtilen" kaynakla. Bu kaynak ise, ABD'in Türkiye'ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı T.C.Merkez Bankası'na, Türk Hükümet'ince ödenen paralardan oluşan bir kaynaktır. T.C. Hükümeti bu anlaşmalarla, kendi parasıyla kendini bağımlı hale getiren bir açmaza düşmektedir. ABD ile yapılan ikili anlaşmaların tümünde ortak olan bir özellik vardır; Bu anlaşmalar planlı bir bütünsellik taşır ve birbirleriyle tamamlayıcı bağlantılar içindedir. Burada görüldüğü gibi, Eğitimle İlgili Anlaşma'nın kaynağı, Borç Verme Anlaşması'nın bir maddesiyle karşılanır.

Anlaşma'nın 5.maddesi en dikkat çekici maddelerden biridir. Bu madde yukarıda açıklanan işleri yapma yetkisinde olan ve Türkiye'nin bağımsızlığını dolaysız ilgilendiren kararlar alabilen "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu" un kuruluşunu belirlemektedir; "Komisyon, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD'nin Türkiye'deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir."

*

Milli Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını "etkin" bir biçimde sürdüren, personel politikalarından ders programlarına, imam-hatip okulu açılmasından yüksek islâm enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek çok konuda stratejik kararlar "önerebilen"; "Milli Eğitimi Geliştirme" adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook'tan ayrı olarak, adı Howard Reed, unvanı "Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız Başdanışmanı" olan, bir başka "etkin" Amerikalı daha vardı.

Amerikalıların Türk Milli Eğitimine 1949'dan beri süregelen "ilgileri", günümüze dek hiç eksilmedi. Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından yatılı bölge okullarının işlevsizleştirilmesine, "vakıf üniversitelerinden" yabancı dilde eğitime dek yaratılan karmaşa ortamında; paralı hale getirilen Türk Milli Eğitimi bugün, altından kalkılması güç sorunlar içindedir. İmam ve hatip adayları ait oldukları mesleğe değil, harp okulları dışında, hemen tüm üniversite ve yüksek okullara yöneldiler. Atatürk'ün çok önem verdiği eğitimin birliği ilkesi, yasanın yürürlükte olmasına karşın, eylemsel olarak ortadan kaldırıldı. Durumdan rahatsız olan insanlarımız, gelinen noktanın gerçek nedenlerinin; Amerikalıların Türk Milli Eğitimine elli yıldır duydukları "ilgide" yattığını göremediler. Bunları, salt "oy avcısı" siyasetçilerin özgür iradeleriyle verdikleri ödünler sandılar.

Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1968 yılında şunları söylüyordu: "Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz." 12 Eylül Darbesi'nden sonra Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'in 15 yıl sonraki söylemleri Sunay'dan farklı değildi: "İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930'lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum."

Yeni Dünya Düzeni politikalarının, azgelişmiş ülkeler için öngördüğü "dinsel eğitim" ya da "eğitimin dinselleştirilmesi", ikili anlaşmalarla büyük boyut kazandı. Eğitimin birliği, "dinsel eğitimde birlik"'e kaydı. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlarının bile insiyatif kuramadığı bir kurum haline geldi. Binlerce Türk ABD'ne, "eğitilmek-etkilenmek" için gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye'ye, "eğitmek-etkilemek" için geldi. Amerika'ya gönderilen Türk personelin büyük çoğunluğu Bakanlığın kilit noktalarında görev aldılar. Bu işleyişi açık bir biçimde gösteren Podol Raporu'nu burada anımsatmakta yarar var. "Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatı"nın (AID), Türkiye'deki çalışmalarında elde ettiği "verimi" saptamak üzere 1968 yılında Ankara'ya gönderilen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda şunları yazıyordu: "Yirmi yıldan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı, bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bir bakanlık ya da İktisadi Devlet Teşekkülü (bugünkü adıyla KİT) hemen hemen kalmamıştır. Genel Müdür ve Müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecileri indoktrine etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde de durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte, yüksek sorumluluk mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması doğru bir karardır."

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni'ne, teslim olurcasına katıldı. Verdiği siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri ilişkilerden kültüre, sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başlattığı ödünler süreci, 1950'ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak CHP'den farklı nitelikte olmayan Demokrat Parti, 1950'de iktidara geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri'ne, "herhangi bir tehdid durumunda" ve "çağrı üzerine" Türkiye'ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.

Demokrat Parti'nin hevesle katıldığı Batı'ya bağlanma politikasının temelleri, esas olarak CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası haline getirilmişti. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960'da yabancı gazetecilere şunları söylemiştir: "Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir."

İkili ya da çoklu anlaşmalar, Türkiye açısından en ağır sonuçları, eğitim ve ekonomi alanında verdi. Birlik ilkesi bozulan eğitim, kısa bir süre içinde milli niteliğini yitirdi, ya İngilizce kaynaklı Batıcılığa ya da Arapça kaynaklı tutuculuğa kaydı. Ekonomik karar ve ilişkiler, tümüyle dışarıda belirlenir oldu. Devletçilik ortadan kaldırıldı, devlet işletmeleri montaja dayalı yabancı yatırımlarına yardımcı duruma geldi. ABD petrol şirketlerine yakınlığıyla tanınan ve varsıl bir iş adamı olan M. W. Thornburg'a hazırlatılan ve "Türkiye: Bir Ekonomik Değerlendirme" adını taşıyan rapora uygun olarak ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, tüketime yönelik ara mallar üretimine yönelindi. Thornburg raporunda şunlar söyleniyordu: "Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil; hizmetlerimizin, geleneklerimizin ve ideallerimizin yatırımını da yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım alanı elde etmiş olacağız"

Türkiye, Atatürk'ten sonra yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili anlaşmayı, 1 Nisan 1939'da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939'da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, Türkiye Amerika'ya "gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü" tanımıştı. Ayrıca, ABD sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu.

Aynı yıl İngiltere'den 37 milyon sterlin, Fransa'dan 264 milyon frank; 1942 yılında Almanya'dan 100 milyon mark borç alınıyor ve bu borçlarla T.C. Hazinesinin borç yükü yüzde 266 oranında arttırılıyordu.

*

Türkiye'nin ABD başta olmak üzere 1945'den sonra Batı'ya yönelmesiyle ekonomik dengeler hızla bozulmaya başladı. 1946 yılında ABD'nden 10 milyon, 1947'de IMF'den 5 milyon dolar borç alındı ve şartlı borçlanma dönemi başladı. 1946 yılında Türk lirası yüzde 119 oranında devalüe edildi ve 1 dolar 128 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. 1950'ye gelindiğinde, Türkiye'nin dış borcu 775 milyon liraya yükselmiş, dış ticaret açıkları artmayı sürdürüyordu. Açık çok fazla değildi ama 1930-1938 arasındaki 8 yılda sürekli fazla verilirken, 1950'de dışsatım dışalımın ancak yüzde 92,2'sini karşılıyordu.

Sanayi, tarım ve madencilikte ulusal üretime yönelmeyi önleyen politikalar, Batı etkisinin artmaya başladığı yıllardan sonra aralıksız uygulandı. Verilen raporların, "önerilen" programların ortak özelliği, Türkiye'de sanayileşmenin önlenmesi ve kendi kaynaklarını değerlendirme olanaklarından yoksun bırakmaya yönelmiş olmasıydı. Dorr Raporu, Thornburg Raporu, NATO politikaları, ve IMF programlarının tümü bu amaca dönüktü.

Türkiye'den istenen; devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesiydi. Atatürk'ten sonraki politika değişikliğinin en belirgin göstergelerden biri, demiryolları yapımı konusundaki gelişmelerdi. 1927-1938 arasındaki 11 yılda, 3028 kilometre yeni hat yapılarak, Türkiye'deki demiryollarının toplam uzunluğu 7100 kilometreye çıkarılırken, 1938-1950 arasındaki 12 yılda 600 kilometre yeni hat yapılmıştı. 1950'den 2005 yılına dek geçen 55 yıl içinde yapılan demiryolu miktarı ise, yalnızca 697 kilometredir.

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği, kredi ya da yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman, üretimden uzak durmayı içermesidir. Üretimi yapılmak istenen mal, bol ve ucuz, hatta hibe olarak hemen emre hazırdır. Yaptırım ya da yardım, adı ve biçimi ne olursa olsun, yabancılardan gelen isteklerin tümü, Türkiye'de üretimi, özellikle de sanayi üretimini önlemeye yöneliktir. Türkiye; sivil havacılık yatırımlarını genişletme, Sivas'ta dizel motor fabrikası kurma, nitelikli çelik üretimine hazırlanırken, kabul edilen Thornburg Raporu nedeniyle bunların tümünden bir anda vazgeçildi.. 


 PROF.DR. METİN AYDOĞAN

1 Temmuz 2016 Cuma

Sayın Orhan Bursalı,

10 Ekim 1996 günlü Cumhuriyet'ten yayımlanan "Tartışmama" başlıklı yazınızı okudum. Bu yazınızda şunları söylüyorsunuz:

"Tartışma girişimleri... hep sert kayalara çarpıyor" "tartışır gibi yapıyoruz ama aslında tartışmama yapıyoruz", "Cumhuriyet'in ikinci sayfasında Yunan Mucizesi üzerine bir tartışma başladı", "Metin Erksan, bilim ve felsefede sanıldığı gibi 'Yunan mucizesi' diye bir olgunun olmadığını, bunun batının bir uydurması olduğunu yazdı. Yazı Türk milliyetçiliği siyasal zemininde geziniyordu. Ama yazıda önemli olan sayın Erksan'ın ortaya attığı teze karşı tez/iddia idi... Derken, bu konunun uzmanı ve muhatabı sayın Ekrem Akurgal'ın Erksan'a kısa ve öz yanıtı yayım-landı. Kendi adıma, Akurgal'dan kapsamlı bir yanıt bekliyordum. Arkasından, Erksan'ın Akurgal'a, tezini tartışma dışı tutan, tartışma sevmeyen ve biraz kızgınlık kokan yanıtını okuduk. Bu defa sahnede Celal Şengör boy gösterdi. 2. sayfamızın editörü sayın Sami Karaören tartışmayı biraz kızıştırarak Şengör'ün yazısını "Yunan mucizesi vardır" başlığı ile yayımladı. Şengör, Yunan Mucizesi'ni, ilk kez bir toplumda eleştirel aklın benimsenmesi ve yaygınlaşması olarak olarak açıklıyordu. Olgulara, kanıtlara, yorumlara dayalı; düşünce ve bilgi zenginliğiyle yoğrulmuş bir tartışmayı sürdürmek için her şey var. Tartışan taraflar buna muktedir. Biz okurlar da ilginç bir konuda keyifli bir tartışmanın pususuna yatmış her gün ikinci sayfayı gözlüyoruz... Yanıtı olan var mı?"

Bu sözlerinizden çıkan sonuç şudur:

1- Cumhuriyet'in ikinci sayfasında "Yunan Mucizesi" konulu bir tartışma başlamıştır.

2- İkinci sayfanın yöneticisi Sami Karaören bu tartışmayı kızıştırmak için elinden geleni yapmış ve C. Şengör' ün yazısını salt karşı görüştekileri kızdırmak için "Yunan Mucizesi Vardır" başlığıyla yayımlamıştır.

3. Gelgelelim size göre karşıt görüşü savunan Metin Erksan tartışmayı siyasal zemine çekerek konunun bilimsel zeminde tartışılmasından kaçınmaktadır.

4. Size göre "Yunan Mucizesi"ni savunanların yazıları sizin beklediğiniz ölçüde kapsamlı olmamıştır.

5. Siz, ikinci sayfada "Yunan Mucizesi"ni savunan daha kapsamlı yazılar çıkmasını pusuda yatmış olarak beklemekte ve "Yanıtı olan var mı?" diyerek, Yunan Mucizesini savunanların daha kapsamlı yazılar göndermesini istemektesiniz...

Sayın Orhan Bursalı, sizin tartışmayı kızıştırmak istiyor dediğiniz ikinci sayfa yönetmeni Sami Karaören'in elinde, benim iki ay önce gönderdiğim bir yazım vardır. Celal Şengör'ün 'Yunan Mucizesi Vardır' başlığıyla yayımlanan yazısından bir ay önce kendisine ilettiğim bu yazımın başlığı "Yunan (Hellen) mucizesi; bilimin çürüttüğü bir yalan"dır. Sami Karaören'in elinde benim Yunan Mucizesi'nin yalan olduğunu kanıtlayan bir yazım varken, siz sanki Karaören'in elinde bu konuda gönderilmiş yazı yokmuş gibi "yanıtı olan var mı?" diye soruyorsunuz; yoksa siz karşıt yazıları hasır altı edip, Yunan Mucizesi'ni savunan kapsamlı yazılara çağrı çıkartarak, Cumhuriyet'teki tartışmayı bir Hellen propagandasına mı dönüştürmek istiyorsunuz? Cumhuriyet'in ikinci sayfasında, konusu Yunan Mucizesi olan bir tartışma çıkınca, bunu Yunanistan elçilerinin, ataşelerinin, konsoloslarının, kültür ajanlarının dikkatini çekmediği savlanamaz. Yunanlıların kimileri, Cumhuriyet'teki bu tartışmada, Yunan Mucizesi'ni savunanların çok olmasını ve bu tartışmanın "Yunan Mucizesi Vardır" diye sonuçlanmasını elbette ister. Sizin yazınızı okuyunca, kendi kendime şöyle sordum:

Acaba Sevr günlerinde İngiliz ve Fransız gazetecilerini paraya boğarak, onlara para karşılığı Hellen propagandası yaptıran Yunanlı silah tüccarı ünlü Zaharof gibi, şimdi de bir Türk fikir gazetesine paralar saçarak Türklere Yunan propagandası yaptıran yeni Zaharof'lar mı türedi ki, Cumhuriyet gazetesi, Orhan Bursalı'nın köşesinden "Yunan Mucizesini savunacak kapsamlı yazılar aranıyor!" diye duyurular yapmaya başladı?!!!

Sayın Orhan Bursalı, Herkül Millas, Türk Yunan İlişkilerine Bir Önsöz adlı kitabında Yunan Mucizesi konusunda özetle şunları söylüyor: "(Yunan ders kitaplarında) 'Yunan ulusu yaklaşık olarak 4000 yıldır tarih sahnesindedir. Atina merkez olmak üzere yaratılan uygarlık tüm dünya tarafından hayranlıkla karşılanmaktadır, bu uygarlığı daha sonra Büyük İskender Asya derinliklerine götürmüştür. Sonra bu uygarlık Avrupa'ya geçmiş ve bugünkü dünya uygarlığının temelini oluşturmuştur. Yunanlı bilginler Yunanlı uygarlığını Batı'ya götürmüşler ve Rönesans'a yardım etmişlerdir' deniyor (sf.36). "Yunanlılar-Yunanlı kitaplara göre- saldırgan veya sömürgeci bir politika izlememişlerdir. Bakın nasıl ikiyüzlü, kaypak bir dille anlatırlar genişleme politikasını: "Büyük İskender İran'ı, Mısır'ı ele geçiren büyük bir fatih değil, aynı zamanda uygarlık getiren büyük bir kimseydi." (sf. 38). Bütün halkların ortak geliştirdiği insanlık uygarlığı Yunanlılara maledilmek istenmektedir...Bunlar yanlıştır... Bunları okuyan (Yunanlı) çocukların (Türklere) karşı sevgi ve saygı beslemesi beklenemez." (sf.37). Bu tarih anlayışı ve bu okul kitapları bir ideolojinin sonuçlarıdır (sf.110). (Eleştiriler sonucu) Yunan okul kitaplarında, artık, '4000 yıllık Yunan ulusu' yerine 'Yunanlı boylar'dan sözedilmekte, 'Yunan'a duyulan dünya hayranlığı' ve 'Avrupa uygarlığını oluşturan Yunan uygarlığı' gibi aşırılıklar ve övünmeler yoktur." (sf.43) "(Ancak) kuşaklar boyu çocuklar zehirlenmişler, beyinleri yıkanmıştır. Bu yeni okul kitaplarını okuyarak büyüyen çocuklar ancak 15-20 yıl sonra etkili bir konuma gelecektir" (sf.47)

Sayın Orhan Bursalı,

Herkül Millas'ın sözkonusu kitabından aktardığım bu alıntılar, bize "Yunan Mucizesi" denilen bilimdışı ırkçı savların olduğunu göstermekle kalmıyor, Cumhuriyet gazetesinin tartışma bölümünde yazıları yayımlanan Ekrem Akurgal ve Celal Şengör gibi "bilimsel, "akademik ünvanlı" birtakım "Türk"lerin, günümüzde artık Yunanistan'da dahi ırkçılık sayılarak okul kitaplarından kovulan "Yunan mucizesi" yalanını sanki bilimsel gerçek imiş gibi Türklere yutturmaya kalkıştıklarını ve Türk Irkçılığına kökten karşıt görünen Cumhuriyet gazetesinin, Yunan ırkçı propagandasına alabildiğine açık olduğunu gösteriyor.

Sayın Orhan Bursalı,

Siz, "Yunan Mucizesi" konulu tartışmaların sürmesini istediğiniz yazınızda; "Metin Erksan Yunan Mucizesi diye bir olgunun olmadığını, bunun Batı'nın bir uydurması olduğunu yazdı, yazdıkları Türk milliyetçiliğinin siyasal zemininde geziniyordu", "Ekrem Akurgal'dan daha kapsamlı bir yanıt beklerdim" diyerek, bu konuda nasıl yazılar beklentisinde olduğunuzu gösterdiniz. Oysa, Metin Erksan'ın görüşleri Yunanistan'daki ve dünyadaki gerçek bilginlerin benimsediği doğru görüşler olup, Türk milliyetçiliğinin değil, bilimsel gerçeklerin zemininde gezinmektedir. Ekrem Akurgal ile Celal Şengör'ün, "Yunan Mucizesi'ni yadsımayalım", "Yunan Mucizesi Vardır!" gibi yazıları ise, Yunan ırkçı faşizminin siyasal dayanağı olan 'Yunan Mucizesi' zemininde gezinen yazılardır. Ekrem Akurgal ve Celal Şengör, ırkçı faşist nitelikte olduğu için Yunan ders kitaplarından bile kovulan "Yunan Mucizesi"ni, Cumhuriyet gazetesinin sayfalarına taşımış, Yunanistan'dan kovulan bu ırkçı faşist görüşleri, Türkiye'de, hem de Cumhuriyet gazetesinde yaşatmaktadırlar. Siz, kendi köşenizden bu Yunan faşist ırkçı görüşlerini daha kapsamlı olarak savunup Türklere benimsetecek yazılar beklediğinizi duyuruyorsunuz. Ben de: Türkiye'deki Yeni Zaharof'lar kimlerdir, Türkiye'de Hellen Propagandasının sütun santimi kaç para? diye soruyorum.

YANITI OLAN VAR MI? diyorsunuz. YANITI OLAN VAR... YAKLAŞIK İKİ AY ÖNCE 2. SAYFAYA GÖNDERDİĞİM BASILMAYAN YANITIM (birkaç yeni ekle) ŞÖYLEDİR:

"Yunan (Hellen) Mucizesi";

Bilimin Çürüttüğü Bir Yalan...

Merkezi Londra'da bulunan "Hellenik Çalışmaları Tanıtma Derneği" onur üyesi ve Türk-Yunan Dostluk Derneği başkanı Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, 8.8.1996 günlü Cumhuriyette yayımlanan yazısında, Metin Erksan'ın daha önce yine Cumhuriyet'te yayımlanmış olan ve "Yunan Mucizesi"nin bilime aykırı olduğunu savunan yazısına karşı çıkarak, özetle şöyle demişti. "Yunan Mucizesini yadsımayalım", "Biz Türklere Yunan (Hellen) Mucizesini yadsımak hiç yakışmaz", "Miletoslu Thales, tarihte ilk kez, güneş tutulmasını önceden hesaplamış, böylece astronomi bilimini Hellenler kurmuşlardır. Matematik ve geometri bilimlerini de Hellenler kurmuşlardır"; "Atomu Hellenler Bulmuştur", "bugünkü tıp bilimini Hippokrates ile Hellenler kurmuşlardır", "İnsan Haklarına tam anlamıyla önem vermek, 'insan herşeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras ile ilk kez Hellenlerde başlamıştır", "Hellen resim ve heykel sanatında bir insana, hatta bir düşmana kötü davranışta bulunulduğunu gösteren tek tasvir dahi yoktur", "Hellenler demokrasinin de yaratıcısıdırlar", "Batı uygarlığı, latin alfabesini Hellenlere borçludur", "Okuma-yazmayı halk topluluğuna en geniş ölçüde yayan ilk millet Hellenler olmuştur", "Tarihbilimini, Heredot ve Thukydides ile Hellenler kurmuşlardır", "halkın spor zevkini artırmak için Olimpiyat oyunlarını kuran, Hellenlerdir", "bu başarılarla, Hellenler, büyük ve eşşiz bir tansık (mucize) yaratmışlardır. Bu -Hellen Mucizesini- bütün dünya kabul ediyor; onu yadsımamız bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür", "Hellenlere, Hellen Mucizesine haksızlık etmeyelim"...

Kazıbilimci Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, sanki yeryüzündeki bilginlerin tümü "Yunan (Hellen) Mucizesi" yalanını gerçek sayıyorlarmış da, bu "bilimsel gerçeklik" (!!!), yeryüzünde yalnızca Türkiye'de, kimi Yunan düşmanı Türklerce, bağnazlıkla yadsınıyormuş gibi bir yargı uyandırıyor. Akurgal'ın; "Hellenler büyük ve eşşiz bir mucize yaratmışlardır. Bunu bütün dünya kabul ediyor. Hellen mucizesini yadsımamız, bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür" tümcesini başka türlü anlamanın olanağı yoktur. Oysa, gerçek, Akurgal'ın dediğinin tümüyle tersidir. Bugün, yeryüzünde, "Yunan (hellen) Mucizesi Yalanı"nı gerçek saymakta direnen pek az sayıda Prof.'a karşılık, "Yunan (Hellen) Mucizesi"nin 1800'lerde uydurulmuş ırkçı faşist bir yalan olduğunu herbiri kendi bilim dalında kanıtlamış binlerce namuslu bilgin vardır. Bunlardan biri olan Kazıbilimci Sir Leonard Wolley, şöyle der: "BİZ BÜTÜN YARATILARIN KÖKÜNÜ YUNANİS-TAN'A (YUNAN MUCİZESİNE) BAĞLADIKLARI BİR DÖNEMDE (1880-1900) YETİŞTİK. SANILIRDI Kİ YUNANİSTAN, TIPKI PALLASA GİBİ, OLYMPOSLU ZEUS'UN BAŞINDAN DOĞMUŞTUR. AMA SONRADAN BU KÜLTÜR ÇİÇEKLERİNİN YAŞAM GÜÇLERİNİ NASIL LİDYALILARDAN, HİTİTLERDEN, FENİKEDEN, GİRİT'TEN, BABİL'DEN VE MISIR'DAN ALMIŞ OLDUKLARINI GÖRDÜK. KÖKLER DAHA DA GERİLERE GİDER: BÜTÜN BU ULUSLARIN ARDINDA SÜMERLER VARDIR" (1) Kazıbilimci Sir Leonard Wolley (doğ:1880, öl:1960), "Yunan Mucizesi" yalanıyla yetiştirilmiş, ancak bunun bir yalan olduğunu, yürüttüğü kazılarda doğrudan kendi gözleriyle görmüş ve göstermiştir. Wolley'den önce yine "Yunan Mucizesi" yalanıyla yetiştirilen, ancak bunun yalan olduğunu Wolley'den önce yürüttüğü kazılarda görüp göstermiş olan diğer bir kazıbilimci de, Girit'i kazıp Minos Uygarlığını ortaya çıkararak bu uygarlığın Mısır, Babil, Hitit uygar-lıklarının bir uzantısı olduğunu bulgularla gözler önüne seren, Sir Arthur Evans'tır (doğ: 1851, öl:1941) (2). Dünyada adları kazıbilimin babaları olarak geçen Wolley ve Evans, Yunan Mucizesi'nin yalan olduğunu savunurken, kazıbilimci Ekrem Akurgal'ın, "Yunan Mucizesini bütün dünya kabul ediyor, onu yadsımak bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür" demesi, bilim erdemiyle bağdaşmaz. "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nı belge ve bulgularla çürüten çok sayıda namuslu bilgine göre, Akurgal'ın bize bir Hellen olarak tanıttığı Thales, bir Hellen değil, bir Fenike'lidir. (3) Güneş tutulmasını önceden saptamayı ilk becerenler, Hellenler değil, Fenikeli Thales değil, Babillilerdir. Fenikeli Thales, güneş tutulmasının 18 yılda bir gerçekleştiğini Babillilerden öğrenip Hellenlere öğretmiştir. (4) Eğer, Akurgal'ın dediği üzere, astronomi bilimi, güneş tutulmasının önceden saptanmasıyla başlamışsa, astronomi bilimini kuranlar, Hellenler değil, Babilliler olmuştur. Geometri ve matematik de birer Hellen buluşu olmayıp, Mısır, Babil üzerinden Fenikelilerce Hellenlere ulaştırılmış bilimlerdir. (5) Pisagor Denklemi diye adlandırılarak Hellen buluşu sayılan ünlü denklemin, Pisagor doğmadan 1300 yıl (45 kuşak) önce Babillilerce bilinip kullanıldığı, kazıbilim bulgularıyla saptanmış bilimsel bir gerçektir. (6) Babillilerin Pisagor doğmadan 1300 yıl önce bilip kullandıkları o ünlü denklem, Pisagor'un ölümünden yaklaşık bin yıl sonra Proklos (İS 412- İS 485) tarafından Pisagor'a maledilmesi (7) İÖ 1800'lerde Babillilerce bulunmuş bir denklemin İS 450'lerde (Babillilerce bulunuşundan 2250 yıl sonra), bir Yunanlı (Proklos) tarafından (8) bir başka Yunanlıya (Pisagor'a) maledilmesi, namuslu bilginlerce bir haksızlık, bir patent soygunculuğu olarak kınanması gerekirken, tepeden tırnağa bu gibi haksızlıklara ve uluslararası patent soygunculuğuna dayalı olan "Yunan Mucizesi" yalaınını savunmayı sürdürmek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. Bugünkü anlamda tıp bilimi, sayrılıkları üfürükçülük yerine, nedenlerini araş-tırıp uygun araçlar kullanarak gidermekle başlamışsa, bunu ilk başlatan Hippokratos adlı bir Hellen olmayıp, ondan 1400 yıl (45 kuşak) önceki Babillilerdir. Bir kazıbilim bulgusu olan Hammurabi Yasalarının, İÖ 1700 yıllarında taşa kazınan 215. maddesi: "Eğer, bir hekim, ağır yaralı bir adamı bronz neşterle ameliyat edip, adamın hayatını kurtarırsa veya adamın alnını ya da şakağını bronz neşterle açıp, adamı kurtarırsa, 10 şekel gümüş alacaktır".. 221. maddesi: "Eğer bir hekim, bir adamın kırık kemiğini iyileştirir ve tıkalı bir damarı, hasta bir kası iyi ederse, yaralı hekime 5 şekel gümüş ödeyecektir"... 224. maddesi: "Eğer bir öküzün ya da eşeğin hekimi, ağır yaralı bir öküz ya da eşeğin üzerinde neşterle çalışır ve onu kurtarırsa, 1/6 gümüş şekel ödenecektir" der.(9) Heredot da, "Mısır'da bir hekim yalnızca bir hastalığa bakar, bundan ötürü hekim sayısı çoktur, göz, baş, diş, karın ağrılarına, iç hastalıklarına ayrı ayrı hekimler bakar" demektedir. (10)

Bütün belge ve bulgular, tıp biliminin bir Hellen icadı olmadığını gösterirken ve gerçekte Hellenler tıp bilimini Mısır'a, Babil'e borçluyken; tutup, 'insanlık tıp bilimini Hellenlere borçludur' demek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. Hellenlere yazıyı öğreten Fenikelilerdir. Herodot bu konuda "Fenikeli (Thales'in dedesi) Kadmos, Yunanistan'a pek çok bilgi getirmiş ve yazıyı sokmuştur. Yunanlılar Fenike yazısını almış, biraz değiştirerek kullanmış ve bu yazıyı 'Fenike Yazısı' diye adlandırmakta hiçbir sakınca görmemişlerdir, ki doğrusu da budur"der (11) Kazıbilim bulguları da bunu kanıtlamıştır. (12) Gerçekte Hellenler yazıyı Fenikelilere borçlu iken, tutup Batı uygarlığı yazısını Helenlere borçludur demek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. demokrasi de bir Helen icadı değildir. Heredot bu konuda: "Damarlarında Fenike kanı dolaşan Thales, İyonya yıkıl-madan önce, merkez (Teos'ta) kurulacak bir tek yüksek meclisin tanınmasını ve böylece halkın kendi kendini yönetmesini önermişti" der. (13) Kazıbilim bulguları, Fenikeli Thales'in önerdiği bu demokratik yönetim biçiminin önce Fenikede ve Akdeniz'deki Fenike kolonilerinde görüldüğünü ortaya koymuştur. (14) Atina'da demokrasinin kuruluşu, iki Fenikelinin Hellen tiranını öldürmesiyle başlamış, Hellenler tiranlarını öldüren bu iki Fenikelinin anıtını dikip altına: "Tiranı öldürüp eşitliği (isonomi'yi, demokrasiyi) kuranlar" diye yazmış ve adlarına marş bestelemişlerdir.(15) Gerçekte Hellenler demokrasiyi Fenikelilere borçlu iken, tutup tüm dünya demokrasiyi Hellenlere borçludur demek, bilim erdemine sığmaz. İÖ 320'lerde, yani Atina'da "demokrasi" kurulduktan 188 yıl sonra, hala Aristotales'in, bir Fenike kolonisi olan Kartaca'daki yönetim biçimini Hellenlere örnek göstermesi, demokrasinin bir Hellen Mucizesi olmadığını kanıtlamaktadır. (16) Hellen düşünsel mucizesi diye diye adlandırılan İyonya Okulu, bir Hellen Okulu değil, Fenikelilerin kurduğu bir okuldur. Kurucusu Thales, bir Fenikeli olduğu gibi, ardılı Anaksimandros da Thales'in kabilesinden, Thales'in soydaşı olan bir Fenikelidir. (17) Günümüz Yunan (Hellen) dilindeki sözcüklerin yüzde elliden çoğu, Sami dillerinden Mısır, Fenike kaynaklı sözcüklerdir.(18) Tarih içinde geriye doğru gidildikçe, Yunan (Hellen) dilindeki Sami kökenli sözcüklerin oranı yüzde yetmiş, seksenleri bulmaktadır. Bu da, Hellen dil ve düşüncesinin çok yoğun Mısır, Fenike etkisi altında biçimlediğini kanıt-lamaktadır. (19) "Yunan (Hellen) Mucizesi ", "Yunan (hellen) Dehası" diye sunulan hiç bir buluş yoktur ki, o daha önce Helenlerden başkaları tarafından yaratılıp Hellenlere öğretilmiş olmasın. Öyle ki, "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nı icad edenler dahi Hellenler değil, başkaları olmuştur.(20) Hellenler ta 1800'lere dek kendi kendilerini mucize yaratmış bir soy olarak görmez, ne biliyorlarsa hepsini Mısır'dan, Fenike'den, Babil'den, Perslerden, Anadolu'dan öğrenmiş olduklarını açık yüreklilikle belirtirlerdi.

Gelgelelim, Avrupa emperyalistleri, Doğuya karşı giriştikleri yayılmacı, sömürgen, soyguncu eylemlerini haklı gösterebilmek için, kendilerini ırklarının üstün olmasından kaynaklanan üstün bir uygarlığın sürdürücüleri ve yayıcıları olarak sunmayı gereksinmiş ve Doğudan hiçbirşey almaksızın Batıda gerçekleşen üstün bir Batı Uygarlığı söylencesi uydurarak, bunu "Yunan (Hellen) Mucizesi"adıyla kutsayıp, böylelikle bütün doğuyu Hellen karşıtı=Barbarlar olarak göstermiş ve bu yolla kendilerine bütün Doğuyu barbar diye kılıçtan geçirme hakkı vermişlerdir. Türkler, Kurtuluş Savaşı'nı, saldırganlıklarını "Yunan Mucizesi" yalanıyla haklı gösteren emperyalistlere karşı vermişlerdir. Bu yüzden Ekrem Akurgal'ın: "Yunan Mucizesi'ni yadsımak Türklere yakışmaz, Türkleri dünya kamuoyunda küçük düşürür" demesi, onurlu bir davranış değildir. "Yunan (Hellen) Mucizesi" bilimsel bir gerçeklik değil, tersine savunusu ancak bilimsel gerçekleri çiğnemekle yapılabilen, bilimdışı, ırkçı bir yalandır. "Yunan (Hellen) Mucizesi" yalanı, kazıbilimsel belge ve bulgulara ve bilimsel gerçeklere bir hakaret olduğu denli, Batının Doğuya yönelttiği en tiksinç, en utanmaz, en haksız aşağılamadır. "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nın nasıl emperyalist saldırganlığın bir aracı olduğu, nasıl Nietzsche'nin Üstinsan düşüngüsünü ve Hitler Faşizmini doğurduğu, yakında yayımlanacak olan Hellen Mucizesi'nden Hitler Faşizmi'ne adlı kitabımda tüm ayrıntılarıyla görülecektir...

Cengiz Özakıncı, Yeni Hayat, 54. Sayı, Nisan 1999
Dipnotlar:

1- C.W. Ceram, Tanrılar Mezarlar ve Bilginler, Remzi Kİtabevi, İst. 1986. 265.s.

2- Styhanos Alexıou, Minos Uygarlığı, Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 1991 (bkz. kitabın bütünü)

3- Herodotos, Herodot Tarihi, Remzi Kitabevi, I/74,75,170- Walther Kranz, Antik Felsefe, Sosyal Yay. sf.208

4- George E. Bean, Eski Çağda Ege Bilgesi, Arion y. 1995, sf.33

5- Herodotos, age.II/109

6- Georges Ifrah, Rakamların Evrensel Tarihi, TÜBİTAK y. c.2, sf.178. Şekil 13.58

7- Bkz. Büyük Larousse, Pythagoras maddesi.

8- Bkz. Büyük Larousse, Proklos maddesi.

9- Prof. Dr. Mebrure Tosun-Doç.Dr. Kadriye Yalvaç, Sümer Babil Assur ve Ammi-Şaduqa FermaA-nı, TTK y. 1989, sf.206-207

10- Herodotos, age.II/84

11- Herodotos, age. V/58

12- Şemsettin Günaltay, Yakın Şark III, Suriye ve Filistin, TTK y. 1947, sf.227-250

13- Herodotos, age.I/170

14- Şemsettin Günaltay, age. sf.196

15- Herodotos, age. V/57, dipnot 190

16- Aristoteles, Politika, remzi k. 1990, sf.62, 63, 64.

17- Özcan Buze, Kara Atina'nın Öyküsü, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mart 1996, sf.8

18- Özcan Buze, age. s.8

19- Mıchael C. Astour, Hellenosemitica, An Ethnic And Cultural Study In West Semitic İmpact On Mycenaenan Greece. Leiden, E.J.Brill, 1967

20- Özcan Buze, Kara Atina: Klasik Uygarlığın Afroasiyatik Kökleri, agd. sf.9,10,11,12

9 Haziran 2016 Perşembe

I Ç I N D E K I L E R
Giris
Kürtler Mezopotamya’li Degil
Arap, Selçuklu, Osmanli Dönemlerinde Süryaniler
Kiliselerin Yagmalanmasi ve Kürtler
Cizre Kürt Emiri Bedirhan ve Hiristiyan Katliami
Hiristiyan Halklarin Osmanli Hükümeti’ne Destegi
Ermeni Patrikligi’nin Yayinladigi "Genelge"
Kürt Seyh ve Agalarinin Sömürüsü
Osmanli Hükümeti’ne Sunulan sikâyet Raporlari
Kürtler Tarafindan Hiristiyanlara Uygulanan "Özel Zulüm"
Seyh Ubeydullah Isyani’nda Hiristiyan Katliami
Hamidiye Alaylari ve Hiristiyan Katliami
Birinci Dünya Savasi’nda Hiristiyan Katliami
Hori Süleyman Hinno’nun Anlatimiyla Hiristiyan Katliami
Kürt Siyasi Hareketinin Asimilasyon Politikasi
Sonuç.

GIRIS
Mezopotamya’nin en eski kavimlerinin ahfadi olduklari bilinen ve “Süryani”, “Nasturi”, “Keldani” olarak adlandirilan Hiristiyan halklarin kökenleri üzerinde yapilan bilimsel arastirmalarin henüz net bir sonuca ulasamamis olusunu dikkate alarak, bu konuda burada görüs beyan etmeyi, simdilik erken buluyoruz.
Son yillarda; özellikle Avrupa’daki sol ve sag görüsteki Süryaniler arasinda baslayan “Asur”culuk-“Arami”cilik tartismalarina da girmek istemiyoruz.
Ancak, Süryani tarihçisi ve Türkiye’deki bütün Süryanilerin eski ruhani reisi, Mardinli Metropolit Filiksinos Hanna Dolapönü’nün (1885-1969) konu hakkindaki görüsleri, bizce, büyük önem tasiyor. Hanna Dolapönü, Süryanilerin kökeninin sadece bir tek irka dayandirilamayacagini belirtir. Ona göre: “Süryaniler; Arami, Asurlu, Keldani, Fenikeli, Kenani ve Hintlilerden olusmustur.”1
Bu tespitten sonra, asil konumuza geçiyoruz.
bilindigi üzere; Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlar, tarih boyunca, yerlesik bulunduklari Mezopotamya topraklarina egemen olmak isteyen çesitli kavimlerin baskilarina ugradilar, öldürüldüler, yaralandilar, yagmalandilar.. Bölgede, sayisi bilinemeyecek kadar olay meydana geldi. Tüm bu olaylara iliskin, yanli veya yansiz pekçok eserin nesredildigi bilinmektedir. Ancak, bu eserlerin büyük bir bölümünde, Kürtlerin Hiristiyan halklara uyguladiklari insanlik disi zulüm, nedense ya gözardi edilmis ya da yüzeysel bazi ifadelerle geçistirilmistir. Bu yaklasimin, siyasi çikar hesaplari ile yakindan ilgisinin bulundugu ise bir gerçektir.
Bu arastirmada; tarihin çesitli dönemlerinde, bölgedeki yerel yönetimleri ellerinde bulunduran Kürtlerle, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklari arasindaki iliskileri ve cereyan eden bazi hadiseleri irdeleyerek, konuyu gün isigina çikarmaya çalisacagiz. Bildigimiz kadariyla, bir bütün olarak, ilk kez bu çalismayla, Hiristiyanlara yönelik Kürt zulmü, belgesel bir inceleme düzeyinde ele alinmis bulunmaktadir.
Hiç kuskusuz, bu eserde, tarihsel süreç içerisinde meydana gelen, Kürtlerin Hiristiyan (Süryani, Nasturi, Keldani, Ermeni) halklari imha amaçli katliam ve vahsetlerinin çok kisa bir özetinin sunulmus oldugunu, okuyucu elbet de taktir edecektir. Ileride, çok daha kapsamli bir sekilde ve baska tarihi belgelere de dayandirmak suretiyle, konunun karanlikta kalmis yanlarini da aydinliga çikaracagimizi ümit ediyoruz.

KÜRTLER MEZOPOTAMYA’LI DEGIL
Kürtlerin kökenleri hakkinda bilgi veren çesitli kaynaklar, onlarin Mezopotamya’nin asli unsuru olmadiklari noktasinda birlesiyorlar. Bilim adamlari, Kürtlerin ana yurtlari konusunda çesitli tezler ortaya atmislardir. Kürtlerin; Iran’in dogusu, Iskandinavya, Hindistan, Kafkasya, Orta Asya, Zagros Daglari vs. gibi yerlerden gelip, Mezopotamya’ya yerlestikleri yolunda çesitli iddialar ileri sürülmüstür.2 Tüm bu iddialarin ortak özelligi ise, Kürtlerin Mezopotamya’nin yerlileri olmadiklari hususudur. Ancak, son yillarda, siyasi Kürt hareketinin mensuplarinca kaleme alinan kitaplarda; Mezopotamya için, “Kürtlerin ana yurdu” ifadesi kullanilmakta, Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilerin baska diyarlardan göç edip bu bölgeye geldikleri belirtilmektedir.3 Kürt ideologlarinin sövenist zihniyetini aksettiren bu görüs, bir “iddia” olmaktan öteye geçemediginden, üzerinde durmaya bile degmez.
Esas itibariyle, siyasi Kürt hareketinin “Kürdistan” diye tanimladigi Mezopotamya, Süryani, Nasturi ve Keldani toplumlari tarafindan tarih boyunca yurt tutulan cografi bir saha olup, onlarin ana vatanidir. Ermeniler, Araplar, Kürtler, Türkler vd. sonradan gelip bölgeye yerlesmislerdir.4 I.Ö. 192’den I.S. 244 yilina kadar, 436 sene devam eden ve baskenti bugünkü Urfa sehri olan bir Süryani Kralligi’nin varligi da bilinmektedir.5 Daha önceki dönemlerde ise, Mezopotamya ile Dogu ve Güneydogu Anadolu’da; Asurlu, Arami, Akkad, Babilli ve Keldanilerin egemen olduklari, tarihi kaynaklarca da sabittir.6 Hatta Selçuklular döneminde de, bölgenin birçok yerlesim biriminde Süryaniler çogunluktaydi. Örnegin, Türk tarihçisi Prof.Dr.Osman Turan, Süryanilerin 13. yüzyil baslarinda bile Urfa’da ekseriyette oldugunu belirtmektedir.7

ARAP, SELÇUKLU, OSMANLI DÖNEMLERINDE SÜRYANILER
Kürtlerin, bölgedeki Hiristiyan halklara yönelik baski ve zulümlerini irdeleyen ve bu çalismanin da asil konusunu teskil eden bölümlere geçmeden önce, Süryani yazar Yakup Bilge’nin, bölgenin siyasi tarihine isik tutucu nitelikte buldugumuz bazi düsüncelerini aktarmakta yarar görmekteyiz:
“Müslüman Araplar Yakin Dogu’ya geldikleri zaman, küçük bir azinlik disinda tüm Süryanileri kapsayan ulusal bir kiliseyle karsilastilar… Müslüman Araplarin fethiyle birlikte, Yakin Dogu’da Müslümanlik yayilacakti… Müslümanligi kabul eden Süryaniler, kisa zamanda ulusalliklarini kaybediyor, Süryanice yerine Arapça dilini kullaniyor ve Süryani kültürüyle iliskileri kopariyordu… Arap etkisinin kaybolmasi ve Selçuklularin Yakin Dogu’ya hakim duruma gelmeleri sonucunda olusan yeni durum, Süryanileri de etkilemisti. Selçuklular, yerli görevlilerini Süryanilerden seçiyorlardi. Bu durum, Süryanilerin düsünsel bir rönesans yaratmalarina zemin hazirlamisti. Süryanice tekrar etkin olmaya basladi. Süryani aydinlari da, tekrar eski Süryani kaynaklarina yöneldiler. Hareket, tarih, siyasi ve dini eserlerle gelisti ve yayildi. Birçok ciltten olusan tarih kitaplari ve ansiklopediler, halkçi kronikler kaleme alindi. Siyasal ve dinsel alanda da birçok eser yazildi. Bu kültürel hareket tüm toplumu etkilemis, topluma büyük bir hareket kazandirmisti. Fakat, bu kültürel gelisme ortami uzun sürmeyecekti. Mogol akinlari ile, tüm Yakin Dogu’da yasayan halklar, kisa zamanda büyük bir kiyima ugrayacaklardi.
Timur’un (1336-1405) XIV. yüzyil sonu ile XV. yüzyilin baslarinda Yakin Dogu’ya yaptigi seferler sonucunda Yukari Mezopotamya’nin güney bölgelerinde yasayan Dogu Süryanileri, ulasilmasi güç daglara kaçtilar ve XVI. yüzyila kadar yasamlarini bu dag bölgelerinde geçirdiler. Bati Süryanileri de bu akinlardan çok zarar gördüler. Halk katliama ugruyor, manastir ve kiliseler yikiliyordu. Tüm Süryaniler, bir yüzyildan fazla bir zaman süresince büyük acilarla yasamak zorunda kaldilar. Ortadogu’daki bu karmasik ve belirsiz durum, XVI. yüzyila kadar sürdü. XVI. yüzyilla birlikte, bölgeye yeni bir güç yerlesmeye basladi: Osmanlilar.
Osmanli fethi, Arap fethinin tersine, dinsel yani olmayan -veya daha az olan- bir fetihti. Osmanlilarin bölgeye yerlesmesi, o zamana kadar bölgede yasanan kargasa nedeniyle, burada yasayan halklar için önemli bir istikrardi. Gerçi bu durum, tüm ‘reaya’nin esit haklara sahip olmasini saglamiyordu. Ama, halklar, özgürlük istemedikleri ve onlardan istenen vergi ve haraçlari ödedikleri takdirde, ‘Sultan’in topraklarinda yasayabiliyorlardi. Hatta elden geldigince de, can ve mal güvenlikleri ‘Sultan’ tarafindan saglanmaya çalisiliyordu. Halk, yine vergiler altinda eziliyordu; ama, eskiye oranla tümden yok olmalarini engelleyecekti.”8
Bu arada, gayri Müslimlerin mal ve mülklerine el koymayi “caiz” gören ve bunu kendileri için adeta “helal” ve “ganimet” sayan yerel Kürt bey ve agalarinin tehditleri, baskilari, zulümleri, hatta katliam derecesine varan insanlik disi hareketleri, Mezopotamya Hiristiyanlari için, felaketin kapilarini ardina kadar açiyordu. Tabii ki bu durum, Hiristiyan nüfusunu da dogrudan etkiliyordu.
Hollandali sosyolog Martin Van Bruinessen’in Kürt-Hiristiyan iliskileri hakkindaki su tespitleri, konunun vahametine dair yeterli bir fikir verir kanisindayiz:
“Hiristiyanlar, Kürdistan’da nüfusun bugünkünden daha büyük bir bölümünü olusturuyorlardi. Katliamlar, kaçis, gönüllü göç ve Islâmiyeti kabul etme, sayilarini ciddi biçimde azaltti. Kürdistan’in degisik bölgelerinde (Siirt, Hakkâri), Kürtçe konusan ve görünüste Müslüman olmus, fakat hâlâ Ermeni veya Nasturiliklerini unutmayan ‘kripto-Hiristiyan’larla karsilastim. Kalan Hiristiyanlar ve Kürt komsulari arasindaki iliskiler genellikle samimiyetten uzaktir. Özellikle Tur Abdin’li Bati Suriyeliler (Bati Süryaniler), topraklarini, mallarini ve hatta kizlarini alan Kürt asiret reislerinin vahsi davranislarina maruz kalmislardir.” 

KILISELERIN YAGMALANMASI VE KÜRTLER
Tarihsel süreç içerisinde, Kürtlerin Hiristiyan kiliselerini sik sik basarak, tahrip edip, talan ettiklerini, pekçok kaynak yazmaktadir. Bir örnek olarak, “Abu’l Farac” adiyla ünlü olan Süryani tarihçisi Bar Hebraeus’un meshur “Tarih” kitabini Süryanice’den Ingilizce’ye çeviren Ernest A.Wallis Budge, anilan kitabin giris bölümünde, Mar Mattai Manastiri’na yönelik Kürt saldirilarina iliskin detayli bilgiler vermektedir. Budge’nin konu hakkindaki açiklamalarindan su bölümleri naklediyoruz:
“Islâmiyetin Mezopotamya’da yayilmasindan sonraki devirlerde Mar Mattai Manastiri’nin tarihine ait malûmatimiz çok azdir. Fakat burasi Yakubiligin (Süryaniligin) mühim bir nüfuz merkezi ve Yakubilerin (Süryanilerin) Araplar tarafindan, daha sonra Mogollar ve vahsi Kürt kabileleri tarafindan baskiya ugradikça iltica ettikleri yer olmaya devam etmisti. Anlasilan, Mar Mattai rahipleri bir müddet izac edilmemisler, sükûn içinde yasadikça binalarini tamir etmisler, manastira giden dik yolun esas yollarina tas dösemisler, kiliseye islemeli perdeler, altin ve gümüsten yapilma mukaddes kablar koymuslar ve buraya sarap, yag vs. depo etmislerdi.
Çok geçmeden manastir, yagma edilmeye deger bir mahiyet almis, bu yüzden Kürtler ile onlarla birlesik olan kabileler manastiri soymuslar ve çirçiplak birakmislardi. Bar Hebraeus bu taarruzlarin birini anlatarak 1262 raddelerinde Kürt süvari ve piyadelerinden mütesekkil bir kuvvetin manastirdaki rahiplerle dört ay kadar harb ettiklerini, manastira girebilmek için duvarlari üzerinde merdivenler kurduklarini, fakat rahiplerin merdivenleri çekerek yaktiklarini, bunun üzerine Kürtlerin arkadaki daga tirmanarak bir kayayi yerinden oynattiklarini ve yuvarladiklarini, bunun duvari delmekle beraber duvara saplanip kaldigini, fakat kayanin parçalanan bir kisminin duvari deldigini ve Kürtlerin buradan içeri girdiklerini nakleder. Rahipler taslar ve oklar atarak düsmani karsilamislar ve düsmani püskürterek duvari tamir etmislerdi. Muharebe esnasinda manastirin sefi Abu Nasr bir gözünü kaybetmis ve birçok rahipler, Kürtlerin attiklari oklarla yaralanmislardi. Fakat manastirlarin ambarlari bosaliyor ve muhasara altindaki rahiplere hariçten hiçbir sey yetismiyordu. Bu yüzden bunlar sulha tâlip olmuslar, Kürtlere kilisenin perdelerini, askilarini ve esyasini vermeyi ve mümkün oldugu kadar altin ve gümüs toplamayi vadetmislerdi. Kürtler, Mogollarin Musul üzerine yürümekte olduklarini haber aldiklarindan teklifi kabul etmisler, bin altin dinar degerindeki kilise esyasini alip gitmislerdi.
Birkaç yil sonra Kürtler Alpef’teki Mar Mattai Manastiri’na mensup on rahibi tuzaga düsürerek bunlari iskenceye ugratmislar, bunlarin birini öldürmüsler, dokuzunu dörtbin zuze, yani yüz altin mukabilinde satmislardi. 1286’da Kürtlerden bir alay, Mar Mattai Manastiri’ni istilâ ederek burada dört gün kalmislardi…
Manastir 1830’da, Kürtler tarafindan taarruza ugrayarak yagma edilmis ve Rabban Matta ile cemaati buradan kovulmuslardi. sarki Hint kumpanyasinin Bombay’daki papazlarindan olan G.P.Badger, 1843 yilinin ilktesrininde (Ekim ayinda) iki gününü burada geçirmis ve Kürtlerin kilise ile manastir binalarina yaptiklari tahribata sahit olmustu. Bina, tamamiyle metruk bir halde idi ve bütün kapilari sökülmüs bulunuyordu. Her halde bu kapilari Kürtler sökmüsler ve bunlari yakarak yemeklerini pisirmislerdi. Rahiplerin hücreleri, harap olmus bir halde idi…
1844 sularinda Ravandiz’in Kürt pasasi, Musul üzerine akin etmis, sehri aldiktan sonra Rabban Hormizd’in Al-Kosh ve Mar Mattai’nin Alpef üzerindeki manastirlarina saldirmisti. Al-Kosh’ta büyük bir kütüphane bulunuyordu. Rahipler buradan bes yüz yazmayi alarak civardaki daglarin inlerinde saklamislar, fakat siddetli yagmurlarin yagmasi üzerine inler su altinda kalmis, sular yazmalari alip götürmüs ve bunlar bir daha ele geçirilememisti. Kürtler manastiri yagma etmisler, kullanamayacaklari seyleri tahrip etmislerdi.
Büyük harb sirasinda Kürtler ile Hamavindler bulduklari her seyi tahrip etmisler, Kudsanis’teki yazmalar da ellerinden kurtulamamis, daha sonra Van gölü üzerindeki Urmiye’ye gitmisler ve Amerikalilara ait kiliseleri, evleri ve binalari yagma etmisler ve yakmislar, matbaayi tahrip etmisler, harfleri kirip dökmüsler, dizme ve basma makinelerini tahrip ettikten baska mürettiplerin ve makinecilerin odalarini ve esyalarini silip süpürmüslerdi. Amerikali misyonun birçok Süryani yazmalari ile Kudsanis’te, yahut bazi hususi sahislarin elinde bulunan yazmalarin kopyalari, Süryanca ile basilan büyük Kitab-i Mukaddes’ler, Fallaçi gibi Amerikan heyeti tarafindan kurulan matbaada basilan eserleri bulunmakta idi. Bu matbaa Dr.Perkins ile arkadaslari W.R.Stocking, A.L.Holladay, E.Breath, I.L.Merrick, W.Jones, yarbay Stoddard tarafindan 1840’da Urmiye’de kurulmustu. Bütün bu eserlerle birlikte, Zahriré dhe Bahrâ adli mevkut mecmuanin nüshalari yanmis ve bunlari ele geçirmeye imkân kalmamistir…
Kürtlerin akinlari sirasinda kiliselerin içi o derece tahrip olunmustur ki, ziyaretçinin bir neticeye varmasini temin edecek bir heykeltraslik eserine, bir dekorasyon veya bir ziynete rastgelinmiyor…”10

CIZRE KÜRT EMIRI BEDIRHAN VE HIRISTIYAN KATLIAMI

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlarin, 1843 tarihinde, Cizre Kürt Emiri Bedirhan Bey’in emsali görülmemis vahsetine maruz kalarak, kendi topraklari üzerinde, Kürtler tarafindan âdeta bir soykirima tâbi tutulduklari, tarihi belgelerle sabittir.

Bedirhan Bey, Cizre Emirligi’ni agabeyi Salih Bey’den devraldiktan sonra (1821), uzun süre Osmanli Padisahi’na bagliligini sürdürdü. Ancak, Osmanli ordusunun 1838 tarihinde Kuzey Suriye’ye kadar ilerleyen Misir Valisi’nin oglu Ibrahim Pasa’nin kuvvetlerine yenilmesiyle birlikte, Bedirhan Bey de basina buyruk kesilmeye baslar ve ardindan Osmanli’dan ayri bir yönetim gerçeklestirmeye yönelir. Bu arada, Kürt asiret reisleri ve beyleriyle iliskilerini gelistirir ve onlari kendi liderligi altinda birlestirmek için yogun bir çalisma içine girer. Bir süre sonra; Mus, Van, Hakkâri ve Bitlis’in bazi seyh ve asiret reisleriyle ittifakini tesis eder.11

Kürt yazar Dr.Celilê Celil, bu hususta sunlari söyler:

“Bu Kürt önderleri Türkiye’ye karsi ortak bir isyan çikarmak, Kürdistan’i kurtarmak ve farkli bir bagimsiz devlet kurmak için bir ‘kutsal birlik’ olusturdular. ‘Kutsal birlige’ Mustafa Bey, Dervis Bey, Han Mahmut, Hakkâri’den Nurullah Bey ve Fetah Bey, Hizan (Bitlis)’dan Halit Bey, Mus’tan serif Bey, Kars bölgesindeki Kürt kabilelerinin reisi Kör Hüseyin Bey katilmislardir. Onlarin basinda Bedirhan Bey vardi… Askeri-politik ve sosyo-ekonomik durum düzenlendikten, Kürt asiret önderlerinin birligini olusturduktan sonra Bedirhan Bey, kendisinin baskani olacagi bagimsiz bir Kürt devletinin kurulma zamaninin geldigine karar vermistir. Bunun kaniti olarak kendi adina sikkeler bastirtmistir. Kürt tarihçi Alaaddin Succadi’nin tanikligina göre, sikkenin ön yüzünde ‘Emiri Bohtan Bedirhan’, arka yüzünde ise ‘Hicri 1258 yili’12 yazmaktadir.13 Bedirhan Bey, devletin baskenti olarak, bayraginin dalgalandigi Cezire (Cizre) sehrini ilân etmistir. Kürt önderler, Bedirhan Bey’in yandaslari yeni devleti desteklemis ve savunmuslardir. Böylece Bedirhan Bey, ciddi, politik öneme sahip bagimsiz bir Kürt Emirligi’ni kurmustur.”14

Buraya kadar hersey normal. Asil sorun, iste bu tarihten (1842) sonra baslayacaktir. Zira, “emir”ligini ilân ederek, adina para bastirip, câmilerde adina hutbe okutmaya baslayan Bedirhan Bey’in, din konusunda bir asimilasyon politikasi güttügünü kanitlayan Ermeni kaynaklari vardir. Bedirhan Bey, kendisini Türk egemenliginden kurtulmus bölgelerin manevi reisi sayiyordu.15

“Kutsal birligini” saglam temeller üzerine oturttuktan sonra, artik Bedirhan Bey için bölgedeki Hiristiyan halklara karsi, Kürtleri “kutsal savas”a sürükleme dönemi baslayacakti.

Nitekim çok geçmeden, gerçek yüzünü göstermeye baslayan Bedirhan Bey, bir yandan Süryani, Nasturi, Keldani, hatta Ermeni Hiristiyanlara yaptigi çagrida; Osmanli yönetimine ödemekte olduklari vergilerin, birkaç kat da artirilarak, bundan böyle artik kendisine ödenmesini talep ediyor, diger yandan da onlari yurtlarindan uzaklastirip, mallarina el koyarak topraklarini ele geçirmenin yollarini ariyordu. Amaç buydu ve vergi sadece bir bahaneydi.

Binbir güçlükle hayatlarini idâme ettirmeye çalisan Süryani, Nasturi ve diger gayri Müslim unsurlarin, Bedirhan Bey’in öne sürdügü bu agir kosullari kabule yanasmalari mümkün degildi. Bu sebeple, Bedirhan’a red cevabi verdiler.

Zaten firsat kollayan Bedirhan Bey, yönetimi altindaki tüm Müslüman Kürtleri, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilere karsi, “kutsal savas”a çagirip, onlari katletme ve yok etme emrini verdi…

Bundan sonrasini, tarihi belgelere ve kaynaklara dayali olarak, kisaca özetlemeye çalisacagiz.

Bedirhan Bey’in Hiristiyan halklara yönelik vahsiyane katliamina iliskin bilgilere, Kürt kaynaklarinda da rastlayabiliyoruz. Kürt yazarlari ve tarihçileri de Bedirhan Bey’in uyguladigi bu soykirimi itiraf etmektedirler.

Kürt tarihçisi M.Emin Zeki, bu konuda söyle der:

“Bedirhan Bey’in egemen oldugu Botan bölgesinde yasayan Nasturiler, öteden beri ödemekte olduklari vergiyi ödemeyerek, ayaklandilar. Bedirhan Bey, bunlarin üzerine asker göndererek yola getirmek zorunda kaldi. Nasturiler çok kayip verdi, zarara ugradilar."16

Kürt yazari Dr.Celilê Celil de konu hakkinda sunlari itiraf eder:

“..Kürt birlikleri Asurlulara saldirmis ve bir katliama girismislerdi. Sonuçta birkaç bin Asurlu öldürülmüs, köyleri yakilmis ve yagmalanmistir… Asurlulara karsi girisilen ikinci katliam, bu kez Thuma bölgesi halkina, 1846 yilinda oldu. Mar simun Urmiye’ye kaçarak güçlükle kurtuldu..”17

Kürt yazari M.Kalman ise, bazi yazarlara göre “vergi vermedikleri” gerekçesiyle kirimdan geçirilen Nasturi ve Süryanilerin imhasini, su sözü ile âdeta onaylamaktadir:

“Kürt beylerine vergisini, askerini veren topluluklarla kim niçin çatissin ki.”18

M.Kalman sunlari da ekler:

“Hiristiyan topluluklarin, 1838 Tanzimat Fermani’ndan sonra imparatorlukta, haklari genislemisti.. Misyonerler Kürdistan’da Hiristiyanligi yaymak istemekteydiler.. Asurlular da Hiristiyanligin yayginlastirilmasi ugruna yapilan çalismalari kendi milliyet çikarlarina dönüstürmeye çalismaktaydilar. Tabii ki bu tür anlayislar bölgedeki Yezidi ve Müslümanlarin hosuna gitmiyordu.”19

Bu satirlardan, Kürtler tarafindan Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara uygulanan katliamin nedeninin, sadece “vergi” konusu olmadigi, çok açik olarak anlasiliyor.

Nitekim M.Kalman, biraz sonra baklayi agzindan çikariyor ve gerçegi açikça itiraf ediyor:

“Nurullah ve Bedirhan Beyler, Asurlularin Batililarca sözde savunulmalari karsisinda onlarin bölgede etkin olmamalari için Asurlulara saldirirlar. Birçok kisiyi katlederler. Köyleri yakilir ve talan edilir. Asurlularin, Bedirhan’a vergi vermeyi reddetmeleri de saldirinin nedenlerinden biridir.”20

Demek ki, Hiristiyan katliaminin nedeni “vergi” degil, bagnaz Müslüman Kürtlerin, Hiristiyanlik inancina olan tahammülsüzlükleridir.

Hemen burada, Ingiliz yazar William Eagleton’un su dikkat çekici ve oldukça da anlamli sözlerini nakletmek istiyoruz:

“Bedirhan, 1843 ve 1846 yillarinda, güçlerinin artmasindan ve kendi kendilerini yönetebilecek duruma gelip baslarina buyruk olmalarindan korktugu Hiristiyan Asurlulara (Nasturilere) karsi, kiyim ve yagma hareketine giristi. Bedirhan için, kendi memleketinin içinde yasayan Asurlularin böylesine güçlenmelerine tahammül etmek olanaksizdi. Bu yüzden on bin Asurlu öldürüldü. Bedirhan, bir feodal asiretçi lider oldugu halde, Kürt milliyetçiliginin özlemlerini dile getiriyordu.”21

10.000 (onbin)’den fazla Nasturi, Keldani ve Süryani Hiristiyan’in, Bedirhan’in komutasindaki Kürtler tarafindan öldürüldügünü, pekçok kaynak teyit etmektedir.

Kürt yazarlari ise nedense bu vahsetin kurbanlarinin sayisini hep gizli tutarlar. Örnegin M.Kalman, yukarida yer verdigimiz sözlerinde; bu soykirimi, “birçok kisiyi katlederler” diyerek basit bir vak’a seklinde görüp, gerçegi saklamaya çalismaktadir.

Ermeni yazar Garo Sasuni ise, Bedirhan’a dair görüslerini söyle ifade eder:

“Cezire (Cizre) emirlerinden bazilarinin isimlerinin ‘eskiya’ya çikmis oldugu dogrudur. Bedirhan’in sert, kirici, baskesici oldugu da dogrudur.. Çulamerk (Hakkâri)’de yari bagimsiz bir Süryani bölgesi mevcuttu.. Bedirhan’la ayni zamanda, yakin veya uzaktan ailevi baglari da olan Cezire, Zaho, Hakkâri ve Amadiye pasaliklari onun müttefikleri oldular. Bu güçler etrafinda toplandiktan sonra Bedirhan Bey, dikkatini Çulamerk (Hakkâri) ve daha kuzeye düsen bagimsiz Süryani kalelerine yöneltti. Bu kaleler daha önceleri Hakkâri Emiri’ne karsi direnebilmislerdi. Ellerindeki muhkem kalelere güvenmekte olan Süryaniler, taviz vermeye yanasmadilar. Böylece Bedirhan, Süryanilere karsi kuvvete basvurdu. Bedirhan muvaffak oldu. Çulamerk’i isgal etti, çok sayida Süryani öldürüldü, (Raffi, ‘Bati Ermenistan’ kitabinda, öldürülen Süryanilerin sayisini 10.000 olarak verir.) birçoklarini ise Islâmligi kabule zorladi ve bazilarini da ordusuna katti.”22

Alman yazar Karl May (1842-1912), “Durchs Wilde Kurdistan” isimli kitabinda; Kürtlerin Lizan köyünde gerçeklestirdikleri vahsete iliskin olarak, yöreyi ziyaret eden Chodih’e, Hiristiyan bir kadinin söylediklerini söyle aktarir:

“Bedirhan Bey, Zeynel Bey, Nurullah Bey ve Abdüssamet Bey’i duydun mu? Onlar Hiristiyanlarin katilidir. O Kürt canavarlar bize her taraftan saldirdilar. Evlerimizi ve bahçelerimizi yaktilar, ürünlerimizi yok ettiler, ibadet yerlerimizi yiktilar ve kocalarimiz ile ogullarimizi öldürdüler. Zap’in suyuna suçsuz kurbanlarin kani akti. Ülkemizdeki tepeler ile ovalar, köylerimizi yok eden atesin kizginligindan isildiyordu!”

“Biliyorum; çok feci birsey olmali!”

“Feci mi? Ah, Chodih, feci kelimesi çok az gelir. Sana öyle seyler anlatabilirim ki kalbin parçalanir. Kaya duvari olan dagi görüyor musun? Orda. Lizan’in halki oraya kaçmisti. Çünkü asagidan saldiriya ugramayacaklarini düsünüyorlardi herhalde. Ama yanlarina çok az su ve yiyecek almislardi. Aç kalmamak için Bedirhan Bey’e teslim oldular. Onlara, silahlarini biraktiklari takdirde, hayatlarini ve özgürlüklerini geri verecegine dair söz vermisti. Ama ondan sonra sözünde durmadi ve hepsini öldürttü. Binden fazla Keldani’den sadece bir tanesi, dagda olup bitenleri anlatmak için, kurtulmustu.”23

E.Soane, Süryanilere karsi yapilan katliamlarla ilgili olaylardan bahsederken, bütün suçu sadece Kürtlere yükler. E.Soane, Hakkâri Beyi Nurullah Bey ile Süryaniler arasinda kabile düsmanligi oldugunu da belirtir.24

Minorsky, Adamov, Wigram gibi ünlü yazarlar da; Bedirhan ve Nurullah Bey’in Hakkâri Nasturileri üzerinde giristikleri baski ve haraca kesme hareketlerinden bahsederler.25

Hollandali ünlü sosyolog Martin Van Bruinessen ise bu konuyla ilgili olarak su hususlara deginir:

“1843’te Tiyari’deki Nasturiler ilk defa, Bedirhan’in ortagi olan Hakkâri Beyi’ne yillik vergilerini vermeyi reddedince bölgeye asiret birlikleri yollandi ve birçok Nasturi katledildi. Katliam, sonra baska bir bölgede tekrarlandi. Ünlü Arkeolog ve Konsolos Layard, katliama misyonerlerin tahriklerinin sebep olabilecegini belirtirken, katliamin bütün sorumlulugunu dogrudan Bedirhan’a ve dolayli olarak, emir üzerinde büyük bir etkiye sahip, fanatik Hiristiyan karsiti bir seyhe yüklüyordu. Söz konusu seyh, büyük ihtimalle, 1880 isyanini yöneten Ubeydullah’in babasi Seyid Taha’ydi. Bu seyhin, gezintiye çiktiginda, Hiristiyanlarin inançsiz bakislarindan korunmak için peçe taktigina dair söylentiler vardir.”26

Süryani, Nasturi ve Keldanilere yönelik katliami kiskirtmada, isyan için her zaman nedenler aramis olan fanatik Kürt seyhleri de önemli bir rol oynamislardir. Osmanli ve Iran arasindaki siniri belirleme komisyonunda Rusya’nin temsilcisi olan, Bedirhan Bey’in kabilesini ve Süryanilerin katliamindan sonraki yillarda yöreyi gezen M.Gamazov, Süryaniler ve Kürtler arasindaki düsmanligin körüklenmesinde Gurandest kentinden seyh Abdülaziz’in küçümsenemeyecek önemde bir rol oynadigini belirtmistir.27

Bedirhan Bey’in, Süryanilere karsi baslattigi katliam öncesinde, Kürtleri Hiristiyanlar aleyhinde tahrike sevketmek için, Kürtler arasinda önemli bir konuma sahip bulunan ve “seyh” denilen din adamlarindan yararlandigi ve onlarla ittifak kurdugunu Kürt kaynaklari da teyit etmektedirler. Celadet Bedirhan, “Bletch Chirguh” müstear adiyla yazdigi kitapta, dedesi Bedirhan Bey’in söz konusu “seyh” danismanlarindan Musullu seyh Muhammed ile Zaholu seyh Yusuf’un isimlerini zikretmektedir.28

Osmanli arsivlerindeki belgelerde ise, Bedirhan’in “Naksibendi Tarikati”ndan oldugu belirtilmektedir.29

Bedirhan’in, Süryani, Nasturi, Keldani katliamina iliskin fermaninin gerçek nedeni üzerindeki esrar perdesi, böylece aralanmis oluyor.

Bedirhan’in Hiristiyan halklara yönelik imha hareketinin asil nedeninin “dini bagnazlik”tan kaynaklandigi gayet açiktir.

Kürt yazarlar disinda, Türk yazarlar da; “Bedirhan’in Nasturiler üzerine yürüyerek bunlardan onbinlercesini katlettigini” çok açik bir sekilde yazmaktadirlar.30

Osmanli dönemine ait T.C. Basbakanlik arsivinde, Bedirhan’in Süryani, Nasturi ve Keldanilere karsi giristigi katliama iliskin yüzlerce belgenin mevcut bulundugu bilinmektedir.

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyan katliamini konu alan söz konusu belgelerden bir kaçina, burada yer vermeyi çok yerinde buluyoruz. Söz konusu belgeler, Kürtlerin barbarligini ve zalimligini, hiçbir kuskuya yer birakmayacak sekilde ortaya sermektedir.

Bedirhan Bey’in, Nasturi Patrigi Mar semun’un akraba ve talûkatina karsi giristigi kanli harekâtin ayrintilarini su belgede görmek mümkündür:31

"Bohtan Emiri Bedirhan Bey’den Musul Valisi’ne gelen yazida, Kürt daglarinda bulunan Nasturi taifesi üzerine onbin kadar tüfekli asker gönderip Artusi denilen Kürt taifesi ile Ismail Pasa, Tatar Aga ve Hakkâri Emiri’nin yardimlarini temin edecegi anlasilmaktadir. Bedirhan Bey, Nasturileri zaptetmek için Ismail Pasa’nin da yardimini rica etmis, kendisine sekizyüz kadar asker gönderilmistir. Amadiye’li Ismail Pasa’nin bu kadar asker göndermesinin iki sebebi olabilir. Biri, Bedirhan Bey, Nasturiler üzerinde muvaffak olduktan sonra, geçen defa birçok zorluklarla azledilen Ismail Pasa’nin tekrar Amadiye Valiligine tayinini temin etmek, digeri de Ismail Pasa’nin Nasturilerden alinacak yagma ve ganimetlerden hisse almak düsüncesidir.

Her ne ise, askerler Deyir denilen yeri bastiktan sonra, daglar arasindaki nice nice köyleri yagma edip yakmislardir. Bilhassa Bindesbido ismindeki köyden aldiklari mal, esya ve kitaplari götürmüs, kiliseyi tahrip etmislerdir. Ahaliye zulüm ve iskence yapilmis, birkaç yüz kisi Cizre beyi (Bedirhan Bey) tarafindan esir gibi satilmak üzere götürülmüstür. Mar semun denilen patriklerinin anasini, oglunu da böyle yapacagiz diyerek, Diz köyünde iki parça edip ölüsünü Zap nehrine atmislardir.

Bu sirada patrik kaçarak onsekiz gün evvel kardesi, katibi ve üç-dört hizmetkâriyle Musul’a gelip Ingiliz Konsolos Vekili’nin evine siginmis, sonra Musul Valisi’ne giderek alinan esirlerin serbest birakilmasini rica etmistir. Vali, gerek kendisinin ve gerek Nasturi taifesinin kendisine teslim olmadiklari takdirde haklarinda hiçbir muamele yapilamayacagini söylemis, patrik buna razi olmustur. Haklarinda yapilan kötü muamelenin, Erzurum Valisi’nin emriyle oldugunu beyan etmisse de Musul Valisi bu hususta bir fikir ve hükmü olamayacagini ifade etmistir. Patrik, keyfiyeti hükümete arz niyetinde bulundugunu, hepsinden evvel kendilerine menfur ve mekruh olan esir alma ve satma isinin halledilmesi, yagma ve zaptedilen mal ve esyanin iadesi ve Bedirhan Bey askerinin memleketlerinden geri çekilmesi keyfiyetlerinin en basta gelen arz ve istekleri oldugunu ifade etmistir.” (Belge-1)

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara yönelik Kürt saldirilari, Hiristiyan aleminde büyük bir nefrete yol açti.

Martin Van Bruinessen, bunu, su sözlerle ifade ediyor:

“Katliamlar Avrupa’da dehset çigliklariyla karsilandi. Ingiliz ve Fransizlar, Osmanli Hükümeti’ni Bedirhan’i cezalandirmaya zorladilar”.32

Bedirhan Bey’in katliam hareketi üzerine, Dahiliye Nazirligi (Içisleri Bakanligi)’ndan Anadolu Ordusu Müsirligi’ne 27 Cemaziyülevvel 1262 (1846) ve 27 Zilkade 1262 (1846) tarihlerinde yazilan, bu arada Diyarbekir, Sivas, Musul Valiliklerine, Musul’da bulunan “memur-u mahsus” Nazim Efendi’ye de bildirilen emirlerde; “Cizre Mütesellimi (Kaymakami) Bedirhan Bey’in on binden fazla Kürt askeriyle Hakkâri Sancagi’ndaki Nasturi reayasindan Tuhub ve Tiyar asiretleri üzerine hareket ve hücumla bir hayli nüfusun katil ve idamina cüret ettikleri ve icap eden tedbirlerin alinmasi…” bildirilmistir.33

Kürtlerin, Süryani, Nasturi ve Keldanilere yönelik imha hareketinin ardindan, Hükümet güçlerinin Bedirhan’i tedip etmesi üzerine, Nasturi Patrigi Mar semun, Osmanli Padisahi’na sundugu ve asli Arapça olan mektubunda, hem sükranlarini sunmakta, hem de kendilerinin Kürtlere karsi korunmalarini talep etmektedir.

Nasturi Patrigi Mar Semun’un Osmanli Padisahi’na gönderdigi Arapça mektubun Türkçe çevirisi su sekildedir:34

“Devlet-i Âliye ile Hakaninin yüksek kapisina farz olan dualardan sonra arzimizdir: Dünyayi yaratan Allah, Devlet-i Âliye’nin devamini saglasin. Malûmdur ki ben fakir, Anbariye nahiyesinden Musul’a siginmis ve Devlet-i Âliye’nin rahmü sefkatina mazhar olmusumdur. Musul Valileri de birbiri ardi sira bana saygi ve ikramda bulunmuslardir. simdi hamdolsun, Padisahimizin sâyesinde, dagilip yurtlarindan ayrilmis olan Nasturilerin çogu yerlerine dönüp köylerinde iç rahatligiyla oturmaktadirlar. Çiftlerini sürüyor, yurtlarini emniyet içinde imar ediyorlar. Kiliselerimiz simdi haraptir. Kilisesiz ve papazsiz halk inzibattan çikar, kendilerinden sekavet sadir olur. Ben fakirin maksadi, o taraflara gidip onlarin papazlarini seçmek, tayin etmek, daglarda henüz serseriyâne dolasanlari toplamak, köylerini imar etmektir. Amma devletin izni olmadikça Anbariye’ye dönemem, harap olup izleri bile kalmayan yerleri imar edemem. simdiki halde devletin büyük kapisindan ricamiz, biz kullarina minnet ve ihsan ile yurduma dönebilmekligim için Musul Valisi’ne lâzim gelen emir ve müsaadeyi bahsetmesidir. Devlet-i Âliye’den gizli degildir ki Anbariye’nin sancaklari, eski zamandan beri Kürt beylerinden baska kimsenin elinde degildir. Kimi zaman Erzurum Valisi, kimi zaman da Musul Valisi bu topraklar üzerinde idare tasarrufu iddiasinda bulunurlardi. Bu diyarin bakimsizligina, basibosluguna baslica sebep bu iddialardir. Biz simdi, devletten bizi bu iki vezirden birinin idare ve tasarrufu altinda tutmasini çok istiyoruz ki ne yapacagimizi bilelim. sayet Devlet-i Âliye hayrimizi, selâmetimizi ve ülkemizin imarini istiyorsa, bizi Musul Valisi’nin emir ve tasarrufuna vermelidir. Çünkü Erzurum bize uzaktir, oraya gidebilmemiz güçtür. Musul ise yakindir, yolu da düzdür. Kürtlere karsi korunmamizi Musul Valileri pekâlâ temin edebilirler.

Devletçe malûmdur ki, eski halifeler, geçmis padisahlar tarafindan babalarimiza verilmis eski fermanlarimiz vardi. Kürtlerin basimiza getirdikleri felâketler sirasinda diger birçok evrakimiz gibi bu fermanlar da yok olmustur. Biz Nasturiler, bütün Hiristiyanlardan evvel Müslümanlara reaya olmus bir milletiz. Ben patrikleri sifatiyla, Devlet-i Âliye’den bana ve emrimdeki Matran (Papaz)lara beratlarimizin verilmesini rica ediyorum. Efendimiz Sultan’in hizmetkâri oldugumu bilerek ömürlerinin devamina, hasimlarinin kahrina ve her düsmanina muzaffer olmasina dualar ederim. Âmin sümme âmin. 7 Cemaziyelâhir 1262 (1846).

Devlet-i Âliye’nin duacilari

Mar Semun

Nasturi Milleti Patriki"(Belge-2)
Bu arada, Musul’daki Ingiliz ve Fransiz Konsoloslari tarafindan, kendi Elçiliklerine ve oradan Osmanli Hükümeti’ne intikal eden sikâyetnameler de gittikçe artmaktadir.
Nitekim, Musul Ingiliz Konsolosu’nun Istanbul’daki Ingiliz Elçisi’ne yazdigi 19 Eylül 1846 tarihli raporda, söyle denilmektedir:35
“Evvelce Hakkâri Mütesellimi Nurullah Bey’e bagli iken, sonradan onun tarafindan Bedirhan Bey’e birakilan Tuhup Nasturilerinin, Tiyar olayindan daha siddetli bir surette, katliama maruz kalacaklarini haber veriyorum. Bedirhan Bey’in, artik esir alikoymayip, kadin ve çoluk-çocugu tamamiyle idam edecegini Nasturiler haber almislardir. Bedirhan Bey, simdi askerini toplamakta, kalelerine erzak yigmaktadir. (Nasturiler, bunu yanlis anlamislardir. Bedirhan Bey bu hazirliklari, onlara saldirmak için degil, Hükümetin kendisine karsi almakta oldugu askeri tedbirden korkarak yapmaktadir.) Hiristiyanlar, korku ve telâs içinde, Iran topraklarina siginma hazirligindadirlar. Evvelâ, Tayyar Pasa’nin himayesini istemek üzere, iki rahiple bir kocabasi Musul’a göndermislerse de, bunlar yolda ya öldürülmüsler veyahut Pervari denilen yerden geçemeyerek, geri dönmüslerdir. Tiyar olayinda nam veren Abdüssamed Bey, Nasturileri kendi bölgelerinde bogazlamaktadir. Yakinda yedi kisiyi burada öldürmüslerdir.
Bu defa, etraf beylerin cümlesi müttefik bulunmakla, Nasturiler aleyhinde tasarlanan taarruz, evvelkinden daha mühim olacaktir. Saldiriya katilacak beylerin baslicalari Bedirhan, Nurullah ve Abdüssamed Bey’lerdir. Kürt beyleri, aralarinda anlasmazlarsa, kendilerine göre evliyâdan sayilan Musul’lu seyh Muhammed ve Zaho’lu seyh Yusuf, bütün Kürtlere, aralarindaki geçimsizlikleri unutarak, Hiristiyanlari yok etmek için, Bedirhan Bey’in etrafinda toplanmalarini, sonra yine kendi davalarina bakmalarini tenbih etmislerdir. Abdüssamed Bey, Hiristiyanlar arasinda fesat çiktigini isitmis, bunun üzerine Tayyar Pasa hazretleri, Musul’lu seyh Muhammed’i, sulhu iade maksadiyla, Pervari’ye göndermis, seyh’in bu hareketi ziyadesiyle çirkin görünmüstür.
Kürtler, dagli Hiristiyanlar aleyhinde her türlü zulüm ve kötü muameleye baslamislardir. Maruz kaldiklari zarar ve ziyan dolayisiyle, Devlet-i Âliye, Tiyarlilarin vergilerinin affedilecegini vadeyledigi halde, Nasturiler, bu yil iki defa Bedirhan Bey’e, bir defa da Nurullah Bey’e cizye ödemeye mecbur olmuslardir. Bundan baska, etraftaki vahsi kabilelerin saldirilari memlekette bir sey birakmamistir. Tayyar Pasa hazretleri, olup bitenleri haber alinca, Bedirhan Bey’e bir emir göndererek, Hiristiyanlara zulümde bulunulmasini menetmis, kardesi de kendi dairesinden Ahmet Bey’i gönderip, Hiristiyanlardan, velev bir kisiye de olsa tecavüzde bulunmalarinin sorumlulugu mucip olacagini, seyh Muhammed’in derhal Musul’a dönmesini bildirmistir. Ahmet Bey, köyleri gezerek halkin halini görmüs, Mar semun’un etrafindaki Hiristiyanlari, korkmadan, hallerini bildirmeye isteklendirmistir. Bütün Nasturi nahiyeleri, Hakkâri beylerinin taraflisi farz edilmekte ise de, bir kismi yine Bedirhan Bey’in elindedir ve Erzurum Eyaleti’ne bagli sayilmaktadir. Hakkâri ile Erzurum arasindaki birkaç dag silsilesinde Nasturilerin en büyük düsmanlarinin oturmasi, yolun uzun, güçlükler ve tehlikelerle dolu bulunmasi gibi haller, saldiriya ugradiklarinda Erzurum’dan imdat istemelerine mânidir. Musul ile münasebetleri daimidir. Dört-bes günde mahsullerini oraya götürebildikleri gibi, icabi halinde, Musul Valisi de buraya kolaylikla asker göndermek ve sair çesit yardimda bulunmak imkânina sahiptir. Nasturilerin hayat ve bekalari, asayis içinde bulunmalari, memleketlerinin Musul’a bagli olmasiyla kabildir.
Abdüssamed Bey’le, yukarida isimleri yazilan iki seyhin fikir ve emellerinde bulunanlar bu bölgeden uzaklastirilmali, Bedirhan Bey de, istiklâl mevkiinde (basibos) birakilmamalidir. Hükümet-i Seniyye, Bedirhan Bey’in kuruntuya dayanan kudret ve kuvvetine aldanarak, kendisine bazi mertebe müsaade ile muamele etmektedir. Bedirhan Bey’in aleyhtari ve düsmani pek çoktur. seyhler buradan uzaklastirilir, Bünyanis (Pinyanis), Zibari ve sair Kürt asiretleri Hükümetçe ele alinirsa, bunlar Bedirhan Bey’i bu daglardan pek çabuk kaçirirlar. Tuhup, Cilo ve Baz Nasturilerinin elinde birkaç bin tüfek vardir. Bu tenkil hareketinde onlardan da istifade edilebilir. Tayyar Pasa hazretleri, bayramdan sonra Cizre’ye kadar devre çikmak niyetindedir. Maiyetinde bir hayli asker bulunacagindan, Bedirhan Bey’in ne Nasturiler aleyhinde bir harekette bulunmasi, ne de Han Mahmut’a yardim etmesi umulamaz.” (Belge-3)
Bu rapor üzerine, Istanbul’daki Ingiliz Elçisi, keyfiyeti Londra’ya bildirmis, aldigi cevap üzerine, Musul’daki Ingiliz Konsolosu’na su talimati vermistir:36
“Nasturi taifesi ve umumiyetle Devlet-i Âliye tabiiyetinde bulunan Hiristiyan reaya hakkinda Lord Bravn tarafindan gönderilen bir kit’a talimat aldim. Ingiltere Devleti, Nasturiler hakkinda Devlet-i Âliye’ye olan maruzatimi begenmistir. Nasturilerin iyi ve emin bir halde bulunmalarini Ingiltere Devleti’nin istemesi, onlarin yalniz Hiristiyan olduklari için degildir. Belki bu, Devlet-i Âliye’nin siyasi menfaati ile münasebeti bulundugu içindir. Devlet-i Âliye’ye karsi Ingiltere’nin yol gösterisi ve ögüdü, Nasturilerin islâh-i halleri ve derhal korunmalari hususunu pek iltizam edercesine ismarlar ve yapilmasini isterim”. (Belge-4)
Musul’daki Fransiz Konsolosu’nun, 20 Eylül 1846 tarihli raporunda da su hususlar yer almaktadir:37
“Bedirhan Bey’in idaresinde bulunan Tiyar kazasinda üç yil evvel meydana gelen olay benzerinin meydana gelmek üzere oldugunu, halkin tahminlerine göre, bu defaki zulüm ve öldürme hadisesinin, simdiye kadar, biçare Nasturilerin defalarca ugradiklari belâlarin hepsinden üstün olacagini tarafiniza bildiririm. Bedirhan Bey’in istedigi çok büyük parayi Nasturiler vermeye muktedir olmadiklarindan, üzerlerine yürümeye niyet etmis, onlara karsi büyük tehditleri vaki olmustur. Bedirhan Bey’in dediginden kalmayacagi bilinmektedir. Bu defa, ne kadin, ne çocuk, ne de yasa, basa merhamet etmeyecektir. Musul Valisi’ne, kendisi hakkinda sikayette bulunduklari takdirde, hemen üzerlerine yürüyecegini ve Mösyö Istionis’in memuriyetini ima ile, bu sefer artik hiçbir konsolosun, gazebini teskine muktedir olamayacagini ilân etmistir.
Hükümet-i Seniyye, birkaç yildir Kürt asilerini terbiye etmeye çalismisken, hepsinin kuvvetlisi olan Bedirhan Bey hakkinda hâlâ bir tedbire basvurulmamasi gariptir. Hatta, Devlet-i Âliye’nin bu tereddüdü korkuya hamledilmektedir. Bedirhan Bey ise, bu halden istifade ederek, Hükümet’in kuvvetini hiçe sayip, kendisine bagli olan Kürtler üzerindeki kuvvet ve nüfuzunu çogaltmaktadir. simdiye kadar bagimsiz olan Kürt beylerini Hükümet’in zorla itaat altina alacagini Istanbul gazetelerinde okumustum. Ismail Pasa’nin idaresinde tasarlanan hareketin, Bedirhan Bey’i de kavrami içine almasini arzu ederim. Fakat Ismail Pasa’nin maiyetindeki askerin kifayetsizligi, hayirli bir netice alinmasina mâni olacagi gibi, eski Sadrazam merhum Resit Pasa’nin sevkettigi, talim görmüs, yeteri derecedeki asker, Bedirhan Bey’in önünde iki defa geri çekilmeye mecbur kalmisti. Musul’daki yetersiz askerle Vali’nin bir is görebilmesi, elim haberler geldiginde, Nasturilerin imdadina yetisip, onlari cellatlarin elinden kurtarmasi mümkün olamaz. Bu mesele, insaf ve insaniyete dayanmaktadir. Hükümet’in bu babda acele ve yeteri derecede tesirli tedbirler almasi, daha vakti iken, mes’uliyeti kendisine ait olan bu kan dökümü olayini önlemeye çalismasi elzemdir.” (Belge-5)
Fransiz Elçisi, bu rapor üzerine Hariciye Naziri (Disisleri Bakani)’na iletilmek üzere, Elçilik Bas Tercümani Mösyö Loksroi’ya, 3 Kasim 1846’da, su talimati vermistir:38
“Musul’dan aldigim haberlerin, Hariciye Naziri devletlû Efendi hazretlerine bildirilmesini size havale etmek, benim için elim bir vazife olmustur. Bedirhan Bey’in, son olarak Nasturiler aleyhindeki tehditleri vahim manzaralarla sonuçlanmis, Çal, Sinanci ve Çopi kazalari bir kitâl ve tahrip meydani haline gelmistir. 1846 yilinin kötülükleri, 1843 yilindakileri geçmistir. Bedirhan Bey’in kötü hareketlerinin, Musul Valisi hazretlerinin yatistirici çalismalari neticesinde önlenmesi ümidini, devletlû Ali Efendi hazretleri, daha geçenlerde, size söylemis ve bu tesebbüsün Nasturiler üzerine çevrilmis olan beliyeyi, görüsme ve nasihat yollariyla uzaklastirip, ortadan kaldiracagina inanilmis ve bu kâfi bir tedbir sayilmisti. Bu ümide güvenmezdim. Hatta Sadrazam ve devletlû Ali Efendi hazretleriyle görüsmenizde vaziyet, devletin san ve itibarinin, menfaatlarinin muhafazasi bakimindan, isin yumusaklikla degil, zor kullanmak suretiyle bastirilmasi lüzumunu ortaya koymaktaydi. Benim maksadim da, bunlari Hükümet mes’ullerine anlatmakti. Ne yazik ki, olaylar tasavvurlarini isbat eylemistir. Bu islerin mes’uliyetini, olusundan benim gibi müteessif oldugunu bildigim Osmanli Hükümeti’ne yüklemek söyle dursun, aksine olarak, Musul Valisi’nin iyi niyetlerinden dolayi kendisine son derece mütesekkirim.
Ancak, bugünkü olaylari örtmeye, artik iyi niyet kifayet etmeyecektir. Memleket içerisinde bas gösteren hunharligin hesabini, Hükümeti idare edenlerden sormakta olan Avrupa Hiristiyan milletlerinin isteklerine, neticesi müspet icraat ile cevap vermek icap etmektedir. Birkaç gün evvel, Bedirhan Bey’in vücudu, Osmanli Hükümeti için bir noksanlik idi. Bugün ise, Bedirhan’in ortada durmasi, devlet için bir utanç sebebidir. Öyle bir utanç ki, buna bagli bulundugu devletin sanini lekeleyen, onun nüfuzunu saymayan bir mahkûm sebep olmaktadir. Artik onun kirli vücudundan Kürdistan’i temizlemek lâzim gelmektedir. Adi bile birgün unutulup gidecektir. Maruzatta bulundugum zevatin da, düsündüklerime inanmis ve uymus olduklarini kesinlikle bildigim için, sert ifadeden çekinmedim. Bu talimatin bir suretini devletlû Ali Efendi hazretlerine teslim etmenizi rica ederim." (Belge-6)
Bu ve benzeri tepkiler üzerine, Osmanli Hükümeti tarafindan Müsir Osman Pasa komutasinda Cizre’ye güçlü bir ordu gönderildi. Kisa sürede maglup olan Bedirhan, 20 Temmuz 1847’de teslim oldu ve müttefikleri ile beraber Istanbul’a getirildi, oradan da Girit’in Kandiye sehrine sürgün edildi. Bedirhan, 8 yil Girit’te kaldiktan sonra, Istanbul’a, oradan da sam’a yerlesmis, 1870 tarihinde sam’da ölmüstür.39
Bedirhan harekâtinin nihayet bulmasi, bölgede emniyet ve asayisin temin edilmesi üzerine, bölgede idari ve adli teskilâta ve Tanzimat-i Hayriye’nin tatbikatina baslanilmistir. Bu gelismeler, yabancilari da memnun etmistir. Bir örnek olarak, Istanbul’daki Ingiliz Elçisi Lord Cowley, 26 Temmuz 1847 tarihli asagidaki tezkereyi Osmanli Hariciye Nezareti(Disisleri Bakanligi)’ ne gönderip, Ingiliz Hükümeti’nin memnuniyetini bildirmistir :40
“Ingiltere Elçisi, Osmanli ordusunun Bedirhan beye karsi kazandigi galebeden dolayi en içten tebriklerini arzeder. Elçi, Osmanli Hükümeti’ni bugünkü harekâtina mecbur eden insani sebepleri, alinan tedbirleri, Padisah hazretlerinin takdirlerini kazanan âdil ve merhametli fikirleri lâyikiyle takdir etmektedir. Elçiligimizin memuriyet dairesi dahilinde birtakim mezalim ve diger kötü olaylarin def ve men’i için bunca övünülecek çalismalar yapilmis, Hiristiyan ve günahsiz ölülerin intikami alinmistir. Elçi, tahsin ve sitayis ettigi insaniyet yararina ve umumun emniyeti namina olan her türlü çalisma ve vurusmanin muvaffakiyet ve zaferle sonuçlanmasi için dua etmesinin mânâsiz bir cesarete hamledilmeyecegini umar. Elçi bu fikir ve temennilerinin kabine âzasi bulunan pasalar hazretlerine bildirilmesi hususunda Hariciye Naziri (Disisleri Bakani) efendi hazretlerinin himmetlerini rica eder. Padisah hazretlerinin uzun zaman makamlarinda sevket ve san ile kalmalari elçinin en has niyazidir.” (Belge-7)

HIRISTIYAN HALKLARIN OSMANLI HÜKÜMETI’NE DESTEGI
Bedirhan ve emrindeki Kürtlerin Hiristiyanlara yönelik baskilari ve onlari âdeta bir jenoside tâbi tutma eylemlerine karsi, Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilerin Osmanli Hükümeti’nden yardim talep ettikleri ve hatta Bedirhan’i tedip harekâtinda da Müsir Osman Pasa komutasindaki Osmanli kuvvetlerine katilarak Kürtlere karsi savastiklari bilinmektedir.

Dogu ve Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyan halklarin, Bedirhan’a karsi yapilan harekâtta Osmanli kuvvetleriyle ittifaka girdiklerine ve Kürtlerle savastiklarina, Ermeni kaynaklari da taniklik etmektedir.

Ermeni yazar Avedis Berberyan, 1871’de Istanbul’da basilan “Ermeni Tarihi” isimli kitabinda, konu hakkinda su ilginç ayrintiyi aktarir:

“Vaspurakan, Taron (Daron) ve Bagrevand eyaletlerinde yasamakta olan Ermenilerin, Patrik Matteos sâyesinde barbar Kürt halkinin sömürüsünden kurtulmasi konusunda:

(1847) daha birkaç yil öncesine kadar insafsiz ve isyanci Kürt halki, baslarinda Han Mahmut ve Bedirhan olmak üzere, Van, Taron (Daron) ve yörelerdeki köyleri talan edip kirmaktaydi. Ne Erzurum Valisi ne de Van Valisi bu olaylardan haberdar gözükmüyorlardi. Çünkü, Ermenilerden aldiklari ganimetleri Kürtler onlarla paylasiyorlardi. Bundan ötürü gerek dogrudan dogruya veya gerekse tehditle onlarin hareketlerine engel olmaya çalismiyorlardi.

Bu facialari duyan Patrik Matteos, Bab-i Âli nezdinde nafile olarak iki defa sikâyet ettikten sonra son seferki sikâyetine sunlari eklemistir: ‘Van bölgesinin ahalisi, artik Kürtlerin sebep olduklari eziyetlere dayanamayacaklarina kanaat getirerek kitle halinde Rusya’ya göç etmeye karar vermislerdir. Yüksek makaminiz tarafindan bana verilen vazifeye uyarak onlari korumak ve gelecekte onlarin önünde kabahatli çikmamak için durumu size bildirmek istiyorum.’

Bunun üzerine Bab-i Âli toplandi ve yeni bir sefer için ordu hazirlanarak, cesur ve güçlü Osman Pasa baskumandanliga getirildi. Bu ordu isyancilara kuzeyden ve güneyden taarruza geçerek, onlari maglub edip kaçirtti.

Bu Osmanli seferi baslarken, Patrik Matteos; Diyarbekir, Bitlis, Palu, Erzurum ve Van Ermeni ruhani liderlerine mektuplar yollayarak, o ana kadar geçirdikleri eziyetlerin öcünü almak için harekete geçmelerini ve her türlü olanaklarini kullanarak Osmanli ordusuna yardim edip, ona hizmet ederek Sultan’larina sadakatlarini göstermelerini emretti.

Vaspurakan Ermenileri toplanip Cezire bölgesine hücum ettiler. Orada barbarlarin ileri gelenleri muhkem yerlere mevzilenmislerdi ve Ermeniler onlarin (Kürtlerin) beyi Bedirhan’i o kadar sikistirmislardi ki, Bedirhan tüm umutlarini yitirerek bütün ailesiyle birlikte baskumandan Osman Pasa’ya teslim oldu. Osman Pasa da zaman kaybetmeden onlari Istanbul’a yollayip, ona ait bütün kaleleri isgal etti. Bedirhan daha sonralari ailesi ile birlikte Girit adasina sürüldü.

Kürt lideri Han Mahmud’a gelince, o bir Ermeni manastirinda tutsak kalarak daha sonra Osman Pasa’ya teslim edildi. Ailesiyle Istanbul’a gönderildikten sonra, Silistre’ye sürüldüler.”41

Ermeni yazar Hagop sahbazyan, Bedirhan’i Van Ermenilerinin tevkif edip Osmanli ordusu kumandanligina teslim etmis olduklarini iddia eder.42

Ermeni yazar Garo Sasuni ise, Van Ermenilerinin Bedirhan’i degil, Bedirhan’in kayinpederi Han Mahmud’u yakalayip Osman Pasa’ya teslim ettiklerini söyler.43

Garo Sasuni, kitabinin; “Ermenilerin Osmanli Taraftarligi” ve “Ermenilerin Osmanli Taraftarliginin Nedenleri” baslikli bölümlerinde, konuya dair genis açiklamalarda bulunur.

Garo Sasuni’ye göre;

“Ermenilerin bir bölümü, Osmanli taraftarligi göstererek Osman Pasa’yi tuttular ve galibiyetten sonra da bazi beyliklerin tutulmalarina yardim ettiler… sayet birkaç yüzyilin tarihini incelersek, Ermeni-Kürt iliskilerindeki sapmanin Bedirhan’in yenilgisinden itibaren baslamis oldugunu görürüz.

Ermeni ve Kürt bölgeleri içinde Osmanli idaresi güçlendikçe, Ermenilerin (özellikle sehirdekilerin) Osmanli idaresine sempatileri de o ölçüde artiyordu. Nedeni de Osmanli idaresini üçüncü bir alternatif güç olarak görüyorlar ve bu gücün, Kürtlerin kontrolsüz hareketlerine bir set çekecegine inaniyorlardi… Ermeniler, kendi durumlarinin iyilesmesi için Osmanli merkez idaresine sigindilar. Çünkü, Kürt beylerine vermek zorunda olduklari vergilerden kurtulacaklarina ve yeni olanaklar elde edinceye kadar sabirla Osmanli boyunduruguna katlanabilmenin zorunluluguna inaniyorlardi. Ermeniler ve Kürtler gittikçe birbirlerinden uzaklastilar ve bu sogukluk gelip ta 1843 olaylarina dayandi. Bu olaylar gelecekteki açik Ermeni-Kürt düsmanliginin temeli oldu. Gittikçe artan bu düsmanlik iki yönden gelisiyor ve ayni neticeye variyordu. Kürt ve Ermeni iliskileri yöneten-yönetilen bir karakterdeydi. Kürtler kendilerine özgü hükmedici karakterlerini koruyorlar ve Ermenilere karsi bir Asya despotizmini uygulamayi kendilerine tabii addediyorlardi. Neticede ezilmis olan Ermeniler umutsuzluga düsüyorlar ve bu da onlari Osmanli tarafina itiyordu. Kürt beylerinin uyrugu olan Ermeniler, kendi haklarini koruyabilmeleri için Osmanli merkezi idaresinin bu duruma karismasini her seferinde istedikleri, bu istekler Kürt beyleri gözünde ihanet olarak kabul ediliyor ve Ermenilerin Kürt düsmani olduklari kanisina variliyordu. Bu iki ates arasinda çirpinan Ermeniler gitgide üçüncü kuvvetli gücün taraftari oluyorlardi… 1847’de Ermenilerin çogunlugunun Osmanli saflarinda silahli güçlerle Kürtlere karsi savasa katildiklarini görürüz… Topal Osman Pasa’nin (Bedirhan’a karsi) galibiyet haberi Istanbul’da büyük sevinçle karsilandi. Ermeni Patrigi’nin emriyle kiliselerde dualar okundu ve Tanri’ya sükredildi.44

ERMENI PATRIKLIGI’NIN YAYINLADIGI “GENELGE”

On bini askin Hiristiyan (Süryani, Nasturi, Keldani, Ermeni) unsurun katlinin sorumlusu olan Kürt beyi Bedirhan’in tedip edilerek tutuklanmasi üzerine; Istanbul Ermeni Patrikligi, tasradaki tüm kiliselere bir genelge göndererek, bütün Ermenilerin “Sultan’a ve O’nun güçlü devletine sükran duymalarini” emreder.

Söz konusu genelgenin tam metni, Avedis Berberyan’in 1871 baskili “Ermeni Tarihi” isimli kitabinda mevcuttur. A.Berberyan, bu genelgenin, çok kolayca anlasilabilmesi için o zamanin halk diliyle yazilmis oldugunu da belirtir.

Tarihsel bir belge niteliginde olan, 9 Aralik 1847 tarihli ve “Istanbul Patrigi Baspiskopos Peder Matteos” imzali “genelge”nin tam metnini asagiya aynen aktariyoruz:

“Sultan’in oturdugu bassehir Konstinopol’un Patriarki Peder Matteos Baspiskopos tarafindan tüm kutsal kiliseler bütünlügüne duyuru:

Iman dolu olan sizler, bütün dünya uluslarinin gözünde essiz niteliklere sahip, mukayese kabul etmez ve Ermeni ulusu için iftihar teskil edip, yüzyillardan bu yana, vahsi Kürtlerin insafsiz ve zalim despotluklarinin elinde bugün bir harebe ve çöl vaziyetine girmis ve sessizce aglayip figan eden Ermenistan’imiz ve bir sanssizlik eseri insanliktan yoksun Kürtlerin yirtici pençelerine bir av gibi düsmüs sevgili evlatlarimiz ve öksüz Ermeni ulusumuz! Nasil Israil Misir’lilarin eli altindan kurtulduysa, lütfedici Allah kendi halki olan Ermenileri de bu çekilmesi imkansiz esaretten kurtarir.

O, gökten Ermenilerin dünyasina bakarak Ermenistan’in vahsi Kürtlerin hayvanlarina çayir ve otlak haline geldigini, ilk kez yarattigi insanlari olan Ermenilere adadigi bu güzel topraklarin bir in haline döndürüldügünü gördü ve dünyada ilk putperestligin yaraticisi olan Babilon Tirani’ni Allah’tan aldigi güç sayesinde okuyla vurup yere deviren Hayk-Nahabet’deki inanç gücünü kendi iyilikseverligi ile görerek bizleri hatirladi.

Tanri bu essiz ve güzel ülkeyi insafsiz tiranlarin elinde çaresiz bir durumda kalmis görerek, ona acidi ve ilâhi arzusuyla görkemli krallara özgü yüce Sultan Abdülmecid’in iyi yürekli huyunu, bize karsi acima ve merhamet duygulariyla besledi ve Abdülmecid bu ülkedeki despotlardan Ermenilerin özgürlüklerini elde etmelerine karar verdi.

Tanri’nin bu lütfunun yalniz Ermeni ulusuna özgü oldugunu bildigimiz için, biz minnet duygularimizla sabah aksam O’na ibadet, dua ve niyaz ettik ve böylece, O, herseye gücü yeten sag kolu ile devletin sadik, düzenli ve cesurane savasan askerlerinden olusan ordusunu korudu ve ona yardim etti.

Tanri kutsaldir ve O’nun herseyden güçlü olan sag kolu da yenilmezdir. O günahsiz kilise korosu çocuklarinin dini isteklerini, rahiplerin güçlü bir inançla dolu ve aglamakli olarak kollari açik bir sekilde arzularini duyduktan sonra düsmanlarin içine bir korku ve dehset düsürdü ve onlara ‘aman!’ dedirtti ve O despotlarin liderleri olan Han Mahmud ve Bedirhan Bey’lerini Osmanli Pasasi’nin eline utançli ve umutsuz bir sekilde düsürdükten sonra, hayatlarinin bagislanmasini rica ettirdi ve bu görülmemis galibiyeti Sultan’in yüksek sahsiyetlerinin adina ve güçlü buyruklarina adadi. Böylelikle Ermenistan bu acikli durumdan ve çekilmesi imkânsiz esaretten kurtulmus oldu… Umud ederiz ki bundan böyle yapici, iyi kalpli, lütufkâr ve insancil bir kisilige sahip olan Kralimizin (Sultanimizin) sayesinde Ermenistan gelissin, yenilensin ve zenginleserek eskiden sahip oldugu sahane görüntüsüne kavussun.

Görün ve düsünün simdi su sözlerin anlamini! Ne denli düsünürseniz o kadar hayret edeceksiniz ve o hasmetli Sultanimizin Ermeni ulusuna karsi tasidigi essiz sevgi ve özel ihtimamina sasacaksiniz. Çünkü, O’nun yüce iyilikseverligi -kollarim açik olarak bu zaferler için yaptigim dualari, ricalari duyarak- sevincimizi ve anlatilmaz memnuniyetimizi daha da fazlalastirmak isteyerek, kendileri de bizlerle birlikte Kasim ayinin 27’si Cumartesi günü, huzurunda en güvendigi dostlarindan birisiyle Hak-i payeleri olan Patriarklik makamina asagidaki emri yolladi:

‘Olumlu sonuçlanan bu zaferim için yapmis oldugunuz dua ve istekleri Tanri isitti, kabul etti ve Kralligima bu görülmemis galibiyeti adadi. Bu galibiyeti Tanri’nin bana emanet ettigi uyruklarimin tam rahatini temin etmek için çok arzuluyordum. Patriark! simdi sen bütün ulusuna benim sizinle birlikte sevinç içinde oldugumu bildir! Sizin Kraliyetime karsi olan tam bagliliginizi, sevginizi ve arzularinizi kabullendim ve muhtesem Kralligim önünde bana temennilerde bulunma ayinlerinizi görür gibiyim. Cenabi Allah kendi gücüyle sizleri korusun’.

Bakiniz ve bu insancil-hasmetli Sultanimizin kendi uyrugundaki uluslara karsi gösterdigi bu benzersiz hamiyet duygusuna sasiniz!

Bu günü hürriyet bayrami yapip, birlikte Tanri’dan isteklerde bulunup, Sultan’i överek O’na sükrediniz ve deyiniz ki:

Yasasin insafli, muzaffer, iyiliksever ve dayanaga muhtaç olmayan Imparatorumuz ve Kralimiz Sultan Abdülmecid Han!

Yasasin güçlü ve adil Valide Sultan!

Yasasin Imparatorun çocuklari, O’nun aile mensuplari, Sultanimizin ve güçlü Osmanli Kralligi’nin övüncü olan Tanri’nin sag kolu asil sehzadeler!

Tanri bu yüksek kisilere yardimci olsun ve devletin çok sayin sahsiyetleri olan Vezirlerini yüce vazifelerinin görkemi içinde güçlendirip Ermeni ulusunu Sultanimizin tatli gözü önünde hakli göstererek koruyup, sahibimiz ve kurtaricimiz Isa Allah’in selamina, lütuflarina ve insancilligina lâyik kilsin.

Sonsuza kadar kutsal olsun. Amin! Istanbul, 1847, Aralik



KÜRT SEYH VE AGALARININ SÖMÜRÜSÜ

Hiristiyanlari imha amaçli Kürt hareketinin 1847’de bastirilmasindan sonra, Kürtler; Ermeni, Süryani ve diger Hiristiyanlara karsi düsmanlikla dolmuslardi ve onlara Osmanli taraftari gözüyle bakiyorlardi. Kürt bey ve agalari Hiristiyanlari sömürüyor ve bu sömürü gelenegi, babadan ogula intikal ediyordu.

1860 yilindan itibaren, mülkiyet mücadelesi kesin bir nitelik kazanmaya basladi. seyhler, çok eskiden derebeylere birakilmis bulunan ve daha sonralari merkezi idare tarafindan çikarilan yeni kanunlarla çiftçiye terkedilmis olan bütün mülkleri kendilerine mal etmek istediler.

Ermeni yazar Garo Sasuni, konuyu söyle irdeler:

“Bu hareketi baslatan meshur seyh Celalettin’in babasi seyh Sabadullah idi. O, dini fanatizmi kendisine bir silah olarak kullaniyordu. Onun yolculuk yaptigi esnada yüzünü bir peçe ile örtüp, Hiristiyanlari görmenin bile büyük bir günah oldugunu söyledigi anlatilir.

Bu dini fanatizm etkisini göstermekte gecikmedi. Bir müddet sonra Kürt bölgelerinden kovulan bir kisim Ermeniler, mülklerini terk ederek baska yerlere göç etmek zorunlulugunda kalip, bir kismi da Kürt agalarina bagli topraksiz köylüler haline geldiler. Böylelikle Ermeni topraklarinin Kürtler tarafindan isgali, yeni bir sekilde baslamis oldu ve durum daha sonra devlet için çözülmesi zor bir sorun halini alirken, ayni zamanda bu durum Ermeniler ve Kürtler arasinda büyük bir ekonomik ve sinifsal uçurumun da ortaya çikmasina sebep oldu..

Çok küçük bir azinlik hariç, Ermenilerin çogunlugu, kendi yakinlarindaki Kürt asiretlerini memnun etmeye ugrasiyor ve bundan baska da kendilerinden istenen her çesit dolayli ve dolaysiz vergileri ödemek mecburiyetinde kaliyorlardi.”46


OSMANLI HÜKÜMETI’NE SUNULAN SIKÂYET RAPORLARI

Garo Sasuni, konuya dair su bilgileri verir:

“1850’den Berlin Konferansi’nin yapildigi 1878’e kadar, Ermeni vilâyetlerine uygulanan despotizm ve sömürü, Istanbul Ermeni Patrikligi’ne yollanmis olan çok sayidaki rapor ve sikâyetlerde belgelenmistir. Fakat Patrik, Bab-i Âli’ye ‘takrir’ler sunmak ve Osmanli Hükümeti’nden bir çare bulmasini rica etmekten baska bir silaha sahip degildi.

Bu konuda bir fikir verebilmek için sadece 1860-1870 yillari arasinda 10 yillik süre içinde Patrikligin Osmanli Hükümeti’ne 529 ‘takrir’ sunmus oldugunu bir örnek olarak verebiliriz.

Patriklik ve Ermeni Milli Meclisi, Ermenistan’dan kendilerine gelen feryad ve figanlardan çok tedirgin oluyorlar ve kaygilaniyorlardi. 1870 yilinda M.Hrimyan’in Patrikligi döneminde, son 20 seneye ait rapor ve sikâyetleri incelemek ve ayni zamanda Osmanli ülkesinin bütün bölgelerinden yeni gelen raporlari bulup bunlarin içerigi üzerine mevcut durumu belirten ve çareler öneren genis bir rapor hazirlanmasi ve bunun Milli Meclis’e sunulmasi için bir komisyon olusturulmasina karar verildi.

Komisyon, uzun oturumlar ve incelemelerden sonra, 8 Kasim 1871’de Ermeni Milli Meclisi’nin genel oturumuna sundugu ‘Tasraya Özgü Kanunsuz Olaylarin Arastirilmasi Ile Görevlendirilmis Olan Komisyonun Raporu”nda, Ermenistan’in buhranli durumunu tam olarak gözler önüne seriyordu."47

Söz konusu “Rapor”un 470. sayfasinda su ilginç ibareler yer aliyor:

“sikâyetlerin en çok oldugu bölgeler; beylerin, agalarin, Kürt despotlarinin idaresi altinda bulunan bölgelerdi ve bu beylerle agalar, ya sahsen idareye karisiyor veya mevcut idareciler üstünde etki ediyorlardi.”48
 
KÜRTLER TARAFINDAN HIRISTIYANLARA UYGULANAN
"ÖZEL ZULÜM"

Yukarida sözü edilen meshur “Rapor”un dördüncü bölümünün basligi “Özel Zulüm”dür. Bu bölüm, Ermenilerle Kürtler arasindaki iliskileri kapsamaktadir. Rapor’un 473. sayfasinda söyle denilmektedir :

“Bu zulümler bütün bölgelerde degil, ancak büyük kismiyla Kürdistan, Erzurum ve Diyarbekir vilâyetlerinde, diger bir deyisle Van, Kigi, Guzulcan, Tercan, Bitlis, Mus, Çarsancak, Diyarbekir ve Siirt yörelerinde olmaktaydi.

Zulüm edenlerin isimleri açikça belirtilmekte ve onlarin yapmis olduklari zulümler anlatilmaktadir. Öyle olaylar olmustu ki, bunlari okuyani dehsete düsürür. Zulme ugrayanlarin; ‘Bize soruldugunda tam aksini anlatacagiz. Yapilanlari inkâr edecegiz. Çünkü sonra onlarin elinden nasil kurtulabiliriz?’ demelerinden, bunlarin nasil bir baski altinda olduklari görülmektedir.
Harput, Erzincan, Egin, Bayburt, Yozgat ve Bagrewand bölgelerinde, beylerin, Çerkezlerin, Kürtlerin ve diger Islâm ahalisinin dini bagnazliklarindan sikâyet ettikleri anlasilmaktadir.”49
Komisyon Raporu’nun 481. sayfasinda ise, su tedbirler önerilmektedir:
“1. Kürtler ve diger dagli halklar, ki bunlarin üstüne bir de son dönemde Çerkezler eklendi, yalniz Ermenilere degil, baska halklara da oldugu gibi, özellikle devlet hazinesine de çok büyük zararlara neden oluyorlar. Bunlar silah tasidiklari gibi, ne devlete vergi ve ne de asker veriyorlar ve bundan baska da isyan içindedirler. Diger halklar ise silahsizdirlar ve hem devlete vergi ve asker vermekte ve hem de bu isyancilara ayri bir vergi vermektedirler. Osmanli idaresinin yapacagi sey, ya bu zümrenin elinden silahlarini almak veya öteki halklara da silah dagitmaktir. Çünkü o zaman çadirlarda yasamakta olan bu canavarlar yerlesik köylüler haline geçecekler ve böylece ülke de bu zulümden kurtulmus olacaktir.
2. Bab-i Âli’ye sunuldugunda, isimlerinin anilmasini öngörmüs oldugumuz “özel zulüm” yapanlar, yerlerinden alinip Rumeli’ye sürülmelidir. Eger bu tedbir ele alinmazsa o bölgelerdeki yoksul halki, onlardan ve esaretten kurtarmak çok zor olacaktir.
3. Iran hudutlari boyunca ve Kürdistan’in belirli bölgelerinde kislalar tesis etmek gereklidir.”50
Sözü, yine Garo Sasuni’ye birakalim:
“Osmanli Devleti’ne 1860-1870 döneminde 529 tane ‘takrir’ sunulmustur. Ve bunlarin 65’i Erzurum bölgesindeki ve 79’u da Diyarbekir bölgesindeki ‘özel zulümler, soygunculuk, insan kaçirmalar ve adam öldürmeler hakkinda’ olan dördüncü bölüme aittir. Böylelikle, Bab-i Âli’ye verilen Kürtler hakkindaki ‘takrir’lerin sayisi 144’ü bulmaktadir.
Ermeni Milli Meclisi uzun bir süre bu raporu incelemek için zaman ayirmadi. Çünkü, tutucu unsurlar benzeri bir raporun devlete sunulmasini istemiyorlardi. Epey bir gecikmeden sonra bazi degisikliklerle 1872’de Bab-i Âli’ye sunuldu ise de etkisiz kaldi.
O tarihlerden sonra Ermeni eyaletlerindeki durum daha da agirlasti. Kürtlerin basibozukluklari Istanbul Ermeni Milli Meclisi’nde yankilar uyandirmasina ragmen, Bab-i Âli nezdindeki sikâyetlerden hiçbir olumlu netice elde edilemedi."51

SEYH UBEYDULLAH ISYANI’NDA HIRISTIYAN KATLIAMI

1880 tarihinde Osmanli yönetimine bas kaldiran ünlü Kürt seyhi Ubeydullah’in giristigi isyan hareketi esnasinda da binlerce Hiristiyanin kirimdan geçirildigi bilinmektedir.

Garo Sasuni, özellikle bu katliamin seyh Ubeydullah’in oglu seyh Siddik tarafindan gerçeklestirildigini söyler ve bundan dolayi da onu “gaddar” olarak niteler.

Garo Sasuni’ye göre; “seyh Siddik’in ordusu, geçtigi bütün yerlerde istisnasiz hasarat meydana getirdi. Öyle ki, yüzlerce hatta binlerce Ermeni ve Süryani bu sefer yüzünden öldürüldü."52

seyh Siddik’in, 1918’de Istanbul’da kurulan Kürdistan Teâli Cemiyeti53 Baskani Seyid Abdülkadir’in kardesi oldugunu belirtelim.

Söz, yine Garo Sasuni’nin:

“1880 olayindan sonra, Ermeni-Kürt çeliskisi daha fazla belirli bir hale gelerek sert bir düsmanlik durumunu yaratti.

Kürt asiretleri, kendilerinden hiç beklenilmeyen despotluklara basvurarak, kendilerine komsu olan Ermeni ve Süryanilere karsi düsmanliklarini açik bir sekilde belirttiler. Alaskert, Basen, Vaspurakan (Van), Daron (Mus) ve Diyarbekir bölgeleri korkunç vahsiliklere sahne oldu.”54


HAMIDIYE ALAYLARI VE HIRISTIYAN KATLIAMI

1891’de, Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgelerinde olusturulan ve “Hamidiye Hafif Süvari Alaylari”55 adi verilen 36 adet alayin tümü Kürtlerden mütesekkildi. Her alay 1200 kisiden meydana geliyordu. Alaylarin komutanlari Kürt asiret reisleri, erleri de Kürt asiret mensuplariydi.

Hamidiye Kürt Alaylari’nin bölgede yerlesik bulunan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni Hiristiyan halklara yönelik baskilarindan ve kiyim hareketlerinden söz eden pekçok kaynak vardir.

Ermeni yazar Garo Sasuni’nin su sözleri, oldukça dikkat çekicidir :

“1895 Yazi ve Sonbaharinda korkunç bir sekilde Ermeni katliamlari her yerde basladi.. Kürtler de bu barbar hareketlere canla basla katildilar. Eger gerçegi belirtmek gerekirse, Ermeni vilâyetlerindeki bütün kirimlar Kürtlerin eliyle yapilmisti.

Direnmeyi yürütebilen Ermeni bölgeleri kendilerini kurtarabildiler. Kalan bütün bölgelerde ise katliamlar esnasinda 300.000 insan katledildi. Bundan baska, katliamlari izleyen süre içerisinde pek çok kisi açlik, hastalik ve perisanliktan ölürken, diger birçoklari da ancak dinlerini degistirmek yoluyla hayatlarini kurtarabildiler.

Kürtler gerici bir unsura dönüsüp, Tatarlara özgü bir ahlâkin içine batarlarken, yavas yavas kendi öz gururlarini ve âlicenapliklarini yitirerek, Ermeniler için hiç de dost olmayan bir kavim haline geldiler.”56

Süryani arastirmaci-yazar Sabri Atman da; “Hamidiye Kürt Alaylari’nin sadece Ermenileri degil, 200-300 bin kadar Asuri-Süryani’yi katlettiklerini” belirtir.57

Süryani yazar Yakup Bilge ise; “Hamidiye Kürt Alaylari’nin Süryaniler üzerinde ‘kitle kiyimlari’ uyguladigini, çatismalar sonucunda büyük bir Süryani kitlesinin ya bölgeden sürüldügünü ya da öldürüldügünü, bu dönemde de ‘Kutsal Cihad’a çagrinin bir kez daha Kürtleri, savasçi içgüdülerinin Islamlik kisvesi altinda gerçek ulusal çikarlarina tam karsit bir yöne çevrilmesine olanak verdigini, Kürt asiret reislerinin yönetimindeki Hamidiye Alaylari’nin, Süryanilerin üzerine yürüyerek büyük katliamlara giristiklerini”58 ifade etmektedir.

Burada, bir hususa açiklik getirmek gerekiyor. Rus saldirisina karsi Dogu Anadolu’yu koruma amaci baglaminda ve asiretlerin gönüllü katilimiyla olusturuldugu59 ileri sürülen Hamidiye Alaylari’ndan bazilari, bir süre sonra, alaylarin kurulusuna iliskin ve uyulmasi zorunlu olan “Hamidiye Süvari Alaylari’na Dair Kanunname”nin60 disina çikarak sahsi hesaplara yönelmis ve sadece Hiristiyanlara degil, Müslüman olan Kürt, Arap, Zaza ahalisine de pekçok zayiat vermislerdir.61

BIRINCI DÜNYA SAVASI’NDA HIRISTIYAN KATLIAMI

Birinci Dünya Savasi yillarinda (1914-1918) Kürtlerin zulüm ve baskilarindan kaçarak Iran’a siginan Süryaniler, ne yazik ki, Iran’da da rahat yüzü görmezler. Süryaniler, bu kez de Iran’daki Kürtlerin gazabina ugrarlar ve kirimdan geçirilirler.

Ingiliz yazar William Eagleton, “Mehabad Kürt Cumhuriyeti” isimli kitabinda, konuya iliskin olaylari “Simiko Hareketi ve Kürt-Asurlu Çatismasi” basligi altinda ele alip irdeler.

W.Eagleton’un adi geçen kitabindan, su hususlari aktariyoruz :

“Osmanli Devleti’nin güneydogusundaki Hakkâri bölgesinde baslarina buyruk sekilde yasayan Asurlu asiretleri, 1915 yilinin Sonbaharinda, patrikleri ve ulusal liderleri Mar semun yönetiminde Iran’a akin ettiler. Orada oturan ve kendi asiretlerine bagli olan Hiristiyan nüfus sayesinde Selmas ve Urmiye ovalari kendileri için geçici barinak saglayabilirdi.

1917 yilinin sonlarina dogru, Mar semun artik silahli Asurlulara komuta ediyordu. Bu silahlari Rus cephesinin çöküsünden önce ve hemen sonra ele geçirmislerdi. Hiristiyanlarin bu kuvveti, gerek Urmiye sehrindeki Müslümanlara ve gerekse bölgedeki Kürt asiretleri liderlerine yöneltilmis bir tehdit teskil ediyordu. Bu Kürt liderlerinin en belli baslilari sikakan asireti lideri Ismail Aga (Simiko) idi..

Simiko, Mar semun’u Selmas’taki Güneysehir köyünde kendisiyle görüsmeye çagirdi. Görüsmede verilen yemek sirasinda, Kürtlerle Asurlular arasinda iyi niyetle bir ittifak kurulmasi fikri tartisildi. Ne var ki bundan sonra ansizin kursun yagmuru basladi. Patrik ile yanindaki adamlarin hepsi hemen öldüler, yalniz muhafizlarindan biri kurtuldu..

Kürtler, Osmanli ordusunun da yardimiyla Urmiye’nin güneyinden Hiristiyan kuvvetlerine saldirip onlari baski altina aldilar. Kanli çarpismalar oldu. Asurlularin savunma hatlari parçalandi ve moralleri çöktü. Gerilemek zorunda kalan kalintilari ise Hemedan’daki Ingiliz himayesinde bulunan sehirlere kadar gittiler. Bu gerileme Asurlular için tam bir felâket oldu. Çünkü onlari kovalamaya devam eden Kürtler tarafindan sürekli saldirilara ugruyorlar, ayrica yollarinin geçtigi asiretlerin de akinlarina hedef oluyorlardi. Böylece Asurlular tümüyle yikildilar..”62

Bu siralarda; daha sonra Süryani Patrigi olan Mar Severiyos Afram Barsavm, Kürtlerin Süryanilere yönelik katliamlarini dünya kamuoyuna duyurmak ve bu vahseti durdurmak amaciyla Avrupa’ya gidip, çesitli temaslarda bulundu. Barsavm, 1919’da Ingiltere’nin baskenti Londra’da, Ingiltere Basbakani’na yazdigi protesto dilekçesinde, 1914-1918 yillari arasindaki katliamlari, kilise ve manastirlarin yikimini, Tur-Abdin ve yöresinde meydana gelen olaylari, tüm ayrintilariyla belirtti.

Mar Severiyos Afram Barsavm tarafindan hazirlanip söz konusu dilekçeye eklenen ve Süryani toplumunun kayiplarini gösteren listeyi, felâketin boyutunu göstermesi bakimindan, örnek bir kanit olarak aynen sunuyoruz:
(arkaadaşlar tabloyu aktaramadım ama sonuçlarını yazıyorum.
346 köy, 13350 Aile, 90313 kişi, 156 kilise, 154 ruhani)

Bu çizelgeye göre; 1914-1918 tarihleri arasinda, Türkiye Mezopotamyasi dedigimiz bölgede (sadece, listede isimleri belirtilen yerlesim birimlerinde), 100.000 (yüzbin)’e yakin Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyan, hiçbir suçlari olmadigi halde, Kürtler tarafindan acimasizca, vahsice ve kallesçe öldürüldü.

Bu döneme iliskin Süryani soykirimini tüm detaylari ile konu alan su 5 eserin ismini zikretmeyi yeterli görüyoruz:

1.Dr.Gabriele Yonan, Günümüze Kadar Hiçbir Yani Ile Bilinmeyen Asur Halk Katliamlari 1915-1918, Isveç (Nsibin Yayinevi).

2.Patriyark Mar Esay Samcun, Süryanilerin Aci Sonu, Isveç, (Nsibin Yayinevi).

3.Türkiye Mezopotamyasi’nda Kerboran Zulmü, Isveç, (Nsibin Yayinevi).

4.Hori Ishak Armele, El-Kasare Fi Nekebat El-Nasara, 1919 (Arapça).

5.Hori Süleyman Hinno, Farman Tur-Abdinli Süryanilerin 1914-1915 Katliami, Atina 1993


HORI SÜLEYMAN HINNO’NUN ANLATIMIYLA

HIRISTIYAN KATLIAMI

Tur-Abdin (Midyat-Mardin)’in Harabale köyünden olan Hori Süleyman Hinno, bugün Suriye’nin Kuburelbith Kasabasindaki Süryani Kilisesi ruhanisidir. Hinno, 1993’te Yunanistan’in baskenti Atina’da yayinlanan “Farman Tur-Abdinli Süryanilerin 1914-1915 Katliami” isimli kitabinda; Birinci Dünya Savasi baslarinda, Mardin ili dahilindeki 100’e yakin yerlesim biriminde yasayan Süryani Hiristiyanlar üzerinde, Kürtler tarafindan nasil bir soykirim uygulandigini tüm detaylariyla anlatmaktadir.

Hinno’nun adi geçen kitabindan, su bölümleri aktariyoruz :

"Helva Köyü: (..) Nusaybin Süryanileri öldürüldükten sonra, kurnaz Kadir Bey, Kürtlerden bir manga asker alarak, köyden hiç kimsenin kaçmamasi için, evvela köyü sarip çemberlediler. Ve köydeki tüm adamlari iple baglayarak, Kiro denilen yerdeki nehir kenarina götürürler ve orada onlari öldürür, nehire atarlar. Daha sonra tüm kadinlari bir evde toplayarak onlari öldürüp yakarlar, çocuklari da Müslümanlastirirlar. O günden bu güne dek Hiristiyan adi Helva’dan da silindi.

Bayaza Köyü : (..) Melke, oglu, iki kardesi ve Isa Rohom ile Gevriye olmak üzere alti kisiyi öldürdüler. Hilebaz Ahmet Yusuf bunlari öldürdükten sonra, Sehya, Leylan, Geutbe, Grisor ve sair Kürt köylerinden, Kürt asiretlerini toplayarak Bayaza köyünü bastirir. Köyü yagma ederler. Süryanileri acimadan öldürürler. Bu sirada Ahmet Yusuf’un yegeni Rhays, kilicini çeker, Süryani esirleri öldürürken arkadaslarina söyle der: Onlari yanima yaklastirin ki, kuzu gibi kesip öldüreyim. sakiler ise, köyün her tarafini dolasip, gördüklerinden bir tek kisi dahi birakmaksizin öldürürler..

Leylan Köyü: (..) Bu köyde, onbesi askin Süryani aile vardi. Ahmet Yusuf önderligindeki Kaseken Kürtleri, bu köyde yasayan Süryanilere baskin yapip, erkek, kadin, çoluk-çocuk ayirtmaksizin toplayarak, onlari Siha ve Helva’ya götürürler ve onlardan hiçbiri dahi kurtulmadan onlari öldürürler.

Kanak Köyü: (..) Basibrin’li Kesis Savme, katliam aninda iki kisiyle Mamelan köyüne giderken, Kürtler tarafindan çok aci iskencelerle sehit edilir. Beraberindeki her iki adam da öldürülür. Bunu duyan köydeki Süryaniler, caniler gelmeden önce, kimi Izlo dagina kimi de Basibrin köyüne kaçip siginirlar. Iki yili askin köyleri disinda kaldiktan sonra, ortam sakinlesince, yine Kanak’a dönerler. Bu köyün 1926 yilina kadar sakinleri vardi. Ne var ki, 1926 yilinda cereyan eden olaylar nedeniyle, köy bozulur, sakinleri Suriye’ye kaçarlar. simdi ise köyde Müslümanlar oturup, kiliseyi de câmi’ye çevirdiler.

Tilhasan Köyü: (..) Tilhasan’da onbes Süryani aile yasardi. Köy sahibi de Ömer Osman adli kisi idi. Buradaki Süryaniler de Kürtler tarafindan öldürüldü. Cani Osman, yedi dul kadini kurban sunmak için keser. Güya erenler derecesine erismek için, kanlarini toplayarak onunla yikanir. Bu ve buna benzer zihniyete sahip kisiler, cehennem atesine paydar olup beseriyetten yok olsunlar. Bu köy de Süryanilerden bosalmisti.

Yukari Kefre Köyü: (..) Kefre köyü Süryanileri, katliam haberini duyunca, köydeki Mor Yakup kilisesine siginirlar. Kürtler ise, Gercüs feodallarindan Hasan semdin oglu Fani Yusuf Aga komitesinde, Kefre köyünü basarak kiliseye hücum ederler. Aralarinda bes gün savas sürdü. Bu köyün Süryanileri ise, savas tedbirini almadiklari için silahlari pek az idi. Içme sulari bile yoktu. Sadece tek bir kuyudan, o da lagimdan geçerek ancak suyu kiliseye tasiyabilirlerdi. Ne var ki, durumu ögrenen düsmanlar, çali, tas ve odun ile kuyuyu doldurarak kapatirlar ve su çekmelerine mani olurlar, böylece esir susuz kaldilar. Bundan sonra gaddar Yusuf Aga, kilise kapisina kadar gelerek, esirlere söyle dedi: “Susuz ve açliktan öleceginize, erkekçesine teslim olursaniz, size söz veriyorum, sizlere her hangi bir kötülük yapmayacagiz” diye onlara yemin eder. Süryaniler de sözlerine inanarak, disari çikmaktan baska çareleri olmaksizin kapiyi açar, disari çikarlar. Caniler ise, kesisleri ve köyün ileri gelenlerini baglayarak köy disina götürüp iskenceyle onlari öldürürler. Bunlarla beraber, aslen Kefre’li Abid Rahip Adem de vardi. Rahip’e gelince, diri diri testere ile onu biçerler ve gözlerini sicak demirlerle oyarlar. Daha sonra geri kalan kismi, köy disina çikartarak onlari öldürürler. Bu korkunç vahseti gören kadinlardan bazilari da kendilerini kuyuya atarlar. Yalniz küçük çocuklari, ileride onlara usak olmalari için öldürmediler…

Arbaye Köyü: (..) Burada otuza yakin Süryani aile vardi. Aslen Dereli asiret reislerinden Ali Musa komitesinde toplanan Kürtlerin baskinina maruz kalarak, sadece kaçan bir kaç kisi ile bir kaç çocuk hariç tümü öldürülür. Kurtulanlar ise, bir müddet köy disinda kaldiktan sonra Çelebi Aga vasitasiyle evlerine geri dönerler. 1971’de yirmi Süryani aile köyde kalmissa da, daha sonra Avrupa’ya göç ettiler. 1979’dan itibaren, köy Süryanilerden yoksun kaldi…”

KÜRT SIYASI HAREKETININ ASIMILASYON POLITIKASI
Medeniyetlerin besigi Mezopotamya’nin en eski sakinleri ve dünyanin ilk Hiristiyan halklari olan Süryani, Nasturi ve Keldaniler, dün oldugu gibi, bugün de kendilerini imhayi amaçlayan Kürt siyasi hareketinin korkunç bir senaryosu ile karsi karsiya bulunmaktadirlar.
Terörist Kürt örgütü PKK de dahil, tüm Kürt örgütleri ve ideologlarinin savundugu “Kürt Tarih Tezi”, Anadolu’nun dogusunda ve Mezopotamya’da bugüne kadar tarih sahnesine çikmis ne kadar kavim varsa, tümünü “Kürt” saymakta, bunlara ait tüm tarihsel yapitlara, dil, kültür ve uygarliklara da keza ayni sekilde “Kürt” damgasi vurmaktadir.65
Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlarin, daha simdiden “Kürtlestirilmek” istendiklerine dair kanitlar da mevcuttur. Kürtçü yazarlarin eserlerinde, bu halklar için “Süryani Kürtler”, “Nasturi Kürtler”, “Hiristiyan Kürtler” vs. gibi ifadelerin kullanilmasi, Süryani, Nasturi ve Keldanilerin kimliklerinin inkârinin en belirgin bir kanitidir.66
Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin tarih boyunca üzerinde yasadiklari ve hâlen de yasamaya devam ettikleri Mezopotamya topraklarinin, hayali “Kürdistan” haritalari içinde gösterilmesi, bir baska kanit olarak gözler önünde durmaktadir.

12 Nisan 1995’te, PKK’nin organizesiyle Hollanda’nin Lahey kentinde ilân edilen “Sürgünde Kürdistan Parlamentosu”(SKP)’nun amblemi “Kürdistan” haritasidir. Bu haritaya, Süryani, Nasturi ve Keldani topraklarinin yani sira, bölgedeki Arap, Zaza, Ermeni, Azeri, Türkmen vs. gibi halklarin yerlesik bulunduklari topraklar da dahil edilmistir. Yöredeki tüm etnik unsurlar; “Kürdistan halki”, “Kürdistanlilar” ya da “Kürt” olarak lanse edilmektedir. Bu husus, “Sürgünde Kürdistan Parlamentosu Hazirlik Komisyonu Bülteni”nde de açikça belirtilmistir. 67

Öte yandan; SKP tarafindan alinan, “SKP’nin resmi dili Kürtçe’dir” seklindeki kararin ve yine SKP tarafindan baslatilan, “Kürdistan’da Kürtçe konus! Kürtçe düsün! Kürtçe yaz!” kampanyasinin da, bölgede Kürtler disindaki halklari “Kürtlük” potasi içinde eritmeyi ve “Kürtlestirme”yi hedefledigi bir gerçektir.

SKP bünyesinde yer alan; George Aryo, Musa Caklo, Petros Karatay ve Samoev Merabi isimli Hiristiyan sahislarin, PKK’li Kürtler tarafindan kendilerine verilen “parlamenter”lik sifatiyla, güya Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin “temsilcisi”(!) rolünü oynamalari, esef verici bir durum arzetmektedir. Bu sahislarin, anilan halklarca “temsilci” olarak seçilmedikleri ve bunlarin çikar ugruna SKP’ye girmis olduklari asikârdir. PKK’li Kürtlerin, bu sahislarin “Hiristiyan” olmalarindan faydalanarak ve güya “Hiristiyanlarin koruyucusu”(!) maskesine bürünerek, bu sayede, Hiristiyan dünyasindan Kürt siyasi hareketi için destek almayi amaçladiklarini söylemeye bile gerek yok.

SKP içinde yer alan “Hiristiyan” sahislar, bu gerçegin bilincine varmalidirlar. Tarih boyunca, Süryani, Nasturi ve Keldanilere jenosit uygulayan Kürtlerin, simdi, bunun yeni bir senaryosunu hazirlamakta olduklarini ve Kürt’ün bilinen karakterinin hiçbir zaman degismeyecegini unutmamalidirlar.

SKP’ye katilan 4 Hiristiyan’in, Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin istikbalini ve istiklâlini karartmayi ve tarihe gömmeyi gaye edinen Kürt sövenistlerinin bu korkunç oyunundan hâlâ habersiz bulunmalarina ve Kürt siyasi hareketine payanda olmakta devam etmelerine bir anlam veremiyoruz.

PKK’nin girisimiyle olusturuldugu bilinen SKP’nin, biraz önce sözü edilen “Bülten”inde yer alan ve PKK’nin yan kuruluslari olan “Kürdistan Islami Hareketi” ile “Kürdistan Aleviler Birligi” imzali yazilarda da, Hiristiyan halklar için nasil bir istikbal hazirlandigi açikça ortaya konulmustur. Öylesine fanatik ve sövenist zihniyetli Kürtlerin olasi bir iktidarinda, Hiristiyan Süryani, Nasturi ve Keldanilerin, varliklarini, kimliklerini, kisiliklerini ve kiliselerini nasil ve ne sekilde muhafaza edebilecekleri konusunda, SKP’deki 4 “Hiristiyan”in ne düsündügünü, dogrusu çok merak ediyoruz.

Kürtlerin, kurmayi düsledikleri “Kürdistan”da, Kürtlerin hükümranlik döneminin, Mezopotamya’daki Hiristiyanlarin tarihten silinmesi demek olacagini söylemek için, müneccim olmak gerekmez.

Tarihin çesitli dönemlerinde, bölgedeki yerel yönetimleri ellerinde bulunduran Kürt beylerinin, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklarina nasil bir soykirim uyguladiklari biliniyor. Kaldi ki, bölgede bir Kürt devletinin tesisiyle, devletin tüm yönetim kademelerini ellerine geçirecek Kürtlerin, geçmisteki zulüm ve katliamlarindan vazgeçeceklerini söylemek mümkün degildir. Çünkü Mezopotamya Hiristiyanlari, Kürtlerin karakter yapisini çok yakindan bilmektedirler.

Bir yandan Süryani, Nasturi ve Keldani toplumlarini “Kürtlük” potasi içerisinde eritmeye yönelik girisimler baslatan PKK’nin, diger yandan, daha simdiden söz konusu halklari imha amaçli yöntemlere basvurdugu bilinen bir husustur. 1984’ten bu yana, Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyan halklari da hedef alan PKK, bunlardan pekçok kisiyi katlettigi gibi, yüzlerce Hiristiyan aileyi de bölgeden göçertmistir. Tabii ki bu tür saldirilar yalnizca Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyanlarla sinirli kalmamis, Kuzey Irak’ta yasayanlara da ayni türden saldirilar yapilmis ve yapilmaktadir. Bununla da yetinmeyen PKK, Süryani, Nasturi ve Keldani gençlerini de zorla kaçirarak terörist eylemlerde kullanmakta, böylece bir tasla birkaç kus birden vurmayi amaçlamaktadir.

Yakin zamanlarda, Kuzey Irak’taki Hiristiyanlara yönelik Kürtlerin vahsiyane saldirilarindan biri, 10 subat 1997’de, saqlawa kasabasinda gerçeklestirilmistir. Anilan beldede, iki Asuri (Nasturi) Hiristiyanin Kürtler tarafindan sokak ortasinda öldürülmesi üzerine, olayi Avrupa’ya tasiyan Asuriler, Avrupa’da faaliyet gösteren Asuri Demokratik Organizasyonu imzasi ile “Kuzey Irak’ta Kürt ‘Adaleti’nin Yeni Bir Gösterisi” baslikli bir basin bildirisi dagitarak Kürtleri siddetle protesto etmislerdir.

Bu arada, PKK’nin güdümündeki Brüksel Kürt Enstitüsü tarafindan, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu binasinda 6 Mart 1997 günü düzenlenen bir konferans sirasinda da bir grup Asuri (Nasturi) Hiristiyanin Kuzey Irak’taki saqlawa olayini kinayan bir bildiri dagitmasi üzerine, buna engel olmak isteyen Kürtler ile Asuriler (Nasturiler) arasinda tartisma çiktigi ve taraflarin karsilikli olarak birbirlerini suçladiklarina dair haberler, Türk basininda da yer aldi.68

Yukarida sözü edilen Asuri Demokratik Organizasyonu’nun bildirisinde, özetle su görüslere yer verilmektedir:

“10 subat (1997) pazartesi günü, Kuzey Irak’taki saklava’da iki Asuri, Lazar Matta ve oglu Haval, yüzlerce Kürd’ün vahsice saldirisina ugrayarak kent sokaklarinda katledilmistir.

Son yillarda bu tür olaylar çogalmistir. 10.9.1996 tarihinde, Ahlam Petros Nissan adinda küçük bir Asuri kizi, Kuzey Irak’in Barwari-Bala bölgesindeki Baz köyünden silahli bir PKK grubu tarafindan kaçirilmis olup hâlâ kendisinden haber alinamamaktadir.

Bu iki Asuri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak su ana kadar hiçbir adli kovusturma açilmamistir. ‘Kürt makamlari’ ise, her zaman oldugu gibi, yasalarin ve adaletin uygulanmasi yolunda hiçbir çaba harcamadan, bu olaylari küçümseyip siradan bir vaka gibi göstererek Asurilerin tepkisini yatistirma gayretindedir.

Saldirilarin yeniden siddetlenmesi, sadece Asuriler arasinda Kürtlere güveni ortadan kaldirmakla kalmamakta, ayni zamanda bu trajik olaylarin Kuzey Irak’ta Hiristiyan Asurilerin kökünü kazimayi amaçlayan önceden planli bir politikanin sonucu oldugunu kanitlamaktadir.” (Belge-8)

Öte yandan, 14 Mayis 1997 tarihinde, Türk Silahli Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta PKK’ye karsi baslattigi harekâti müteakip, Mesut BARZANI liderligindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) güçleri de bu firsattan yararlanarak; Duhoq, Zaxo, Rewanduz, saqlawa, Erbil gibi çesitli yerlesim birimlerindeki Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara karsi saldiriya geçtiler.

Söz konusu saldirilar sirasinda; 18 Hiristiyan köyü bosaltilmis, binlerce hektarlik ekili arazi, bag ve bahçeler yakilmis, yüzlerce kisi gözaltina alinarak iskencelerden geçirilmis, onlarca kisi de hunharca katledilmistir.

Özellikle, 16 Mayis 1997 günü ve sonrasinda, Hiristiyanlarin yerlesik bulunduklari Erbil’in Anqawa kasabasinda, KDP pêsmergelerince evlere baskinlar düzenlenmis, esyalar talan edilmis, pekçok suçsuz ve savunmasiz insan vahsi bir sekilde kursuna dizilmistir.

KDP’nin, Mezopotamya Hiristiyanlarina yönelik bu insanlik disi zulüm ve baskilari, Avrupa’daki Süryani, Nasturi ve Keldani kuruluslari tarafindan, Almanya, Belçika, Hollanda, Isveç ve Fransa’da düzenlenen çesitli gösteri ve yürüyüslerle protesto edilmistir.

Son protesto mitingi ise 28 Haziran 1997 tarihinde, Isviçre’nin Cenevre kentindeki Birlesmis Milletler binasi önünde yapilmistir. Göstericiler, KDP’nin Süryani, Nasturi, Keldani halklari üzerindeki baski ve katliamlarini belgeleyen bir dosyayi da Birlesmis Milletler Insan Haklari Yüksek Komiserligi yetkililerine sunarak, gerekli girisimlerde bulunulmasini istemislerdir.

Bu arada; Süryani, Nasturi ve Keldani kuruluslari, tüm Hiristiyan âlemine, Papa’ya, Birlesmis Milletler Genel Sekreterligi ile uluslararasi demokratik kitle kuruluslarina da çagrida bulunarak, KDP’nin Hiristiyan halkini yok etme politikasinin önüne geçilmesi gerektigini bildirmislerdir.


SONUÇ

Bugün, Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin her bir ferdinin, dünyanin çesitli ülkelerinde mülteci ve vatansiz olarak yasamak zorunda birakilmasinin yegâne sorumlusunun Kürtler oldugu bir gerçektir. Bu gerçegi, her Süryani, Nasturi ve Keldani insaninin iyice idrak etmesi ve hiçbir zaman da unutmamasi gerekmektedir.

Konuya objektif olarak bakildiginda; geçmiste, Kürtler tarafindan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni toplumlarina uygulanan baskilar ile günümüzde, PKK ve diger Kürt örgütlerinin yine ayni topluluklara yönelik insanlik disi saldirilari arasinda hiçbir farkin bulunmadigi anlasilmaktadir.

Bununla birlikte, gerek PKK’nin ve gerekse diger Kürt siyasi örgütlerinin ve ideologlarinin, bölgedeki tüm etnik topluluklari “Kürtlestirme” yönünde, asimilasyona tabi tutma gayretleri, çok daha vahim bir durum arzetmektedir.

Bu baglamda; özellikle Avrupa ülkelerinde, sayilari az da olsa, bilerek veya bilmeyerek PKK ve diger Kürt örgütlerinin güdümüne girmis bulunan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklarina mensup bilinçsiz bazi kisilerin, konumlarini bir kez daha gözden geçirip, Kürt örgütlerinin kirli oyunlarina alet olmamalarini temenni ediyoruz.