21 Kasım 2014 Cuma

Aydınlık gazetesinin bu haftaki kitap eki Prof. Ali Mehmet Celâl Şengör'le yeni kitabı "Dahi Diktatör" üzerine konuştu.

İşte Haldun Çubukçu ve Damla Yazıcı'nın Şengör ile yaptığı o söyleşi:

Şengör'ün evine giderken bizler için unutulmaz bir röportaj olacağının farkındaydık, öyle de oldu. Bir eve mi girmiştik yoksa müthiş etkileyicilikte bir kütüphaneye mi? Yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile dünyaca ün yapan, akademik başarı ve ünvanları saymakla sonu alınmayacak gibi olan Prof. A. M. Celal Şengör'ün Atatürk üzerine yazdığı “Dahi Diktatör” kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kışkırtıcı bir başlık kullanmıştı. Şengör'ün Atatürk hakkında söyleyecekleri oldukça merak uyandırıyordu. Çok tartışılacak ve tartışılması da gerekli nice şey söylediği röportajımızın ilk bölümünü sunuyoruz.


Gündüz ışıkları açarak çalışıyorsunuz...

Ben böyle baykuş gibi yaşıyorum işte, dışarıdaki rezilliği görmek istemiyorum. Boğaz ne hale geldi Haldun Bey...

-Bunu söylemişlerdi. “O kadar güzel manzaraya perdeleri kapatıp oturuyor” diye.

Çünkü dışarıyı görmek istemiyorum. O güzel manzaranın gün ve gün nasıl mahvedildiğini görüyorum.

- Bunu sonunda soracağım ne yapacağız diye.

Yapacak bir şey yok. Ya yeni bir Atatürk daha gelecek ya da tarihe allahaısmarladık diyeceğiz.


Alanınızda, dünya çapında saygın bir yerbilimcisisiniz, peki niye böyle sosyolojik bir tarih kitabı yazmaya gerek duydunuz?

Efendim ben bu kitabı yazmaya gerek duymadım, bu kitap bir sohbetin sonunda ortaya çıktı. Ben başından beri Atatürk'le çok yakından ilgileniyorum. Bunun iki sebebi var; birincisi benim bir asker geçmişim var, ikincisi ailemde çok büyük bir Atatürk sevgisi var. Ben çok liberal bir ailede büyüdüm, iki adam bu liberalizmin dışındaydı, yani dokunulmazlıkları vardı; Atatürk ve İsmet Paşa. Bu ikisine laf söylemeniz mümkün değildi. Dolayısıyla insan merak ediyor. Atatürk'ün yaptıklarına bakıyorsunuz, bu kadar büyük başarının altında bir şey olması lazım! Kimle konuşsam, gerek ailemde, gerek onu tanımış olan insanlar arasında herkes diyordu ki, bu adam dahiydi. İyi de kardeşim, dahiydi bu adam da, Picasso da dahiydi, Van Gogh da dahiydi ama kulağını kesti falan. Bu adam neden böyle şeyler yapmadı da bunları yaptı? Orada bir metod sorunu karşıma çıktı. Bu adamın metodu neydi, nasıl uyguluyordu. Bu metodu merak edip inceledim kendim, ama esas çalışmam 26. Hava Kuvvetleri Komutanı'mız Faruk Cömert generalim bir gün bir emir gönderdi. Bu sene Hava Harp Okulu'nda açış dersini Celal verecek. Ben de hemen aradım, böyle bir konu teklif ediyorum; Atatürk'ün bilimsel yöntemi, bilim adamı olarak Atatürk. Aman ne iyi olur dediler. Ben de bunun üzerine epey çalıştım. Ve orada gördüm ki Atatürk'ün yöntemi bizim doğa bilimlerinden bildiğimiz yöntem. Şu; karşınızda bir sorun var, bu sorunu tayin edersiniz, bu sorunu tayin edebilmeniz için bir ön bilgi sahibi olmanız gerekir. Ondan sonra bir hipotez oluşturursunuz bu sorunun çözümü için ve bu hipotezi yanlışlamaya çalışırsınız. Çünkü hipotezi doğrulamak mümkün değil. David Hume'un kuğu meselesindeki gibi, bütün kuğular beyazdır, biz siyah kuğuyu aramaya başlarız. Baktım ki Atatürk bu yöntemle çalışıyor.

Yani emprizimle mi yaklaşıyor? Pozitivist olduğu yönünde de eleştiriler var biliyorsunuz.


- Kritisizm diyelim, sırf emprizm değil. Çünkü mesela Bacon da empirist ama hiçbir şey keşfedememiş bir adam. Sırf gözlemle bir yere varamazsınız. Bir adım ileriye gideyim, pozitivizm düzgün bir yöntem değildir bilimde. Çalışmıyor. Benim kitabım pozitivizmin bir eleştirisidir. Ben bunu daha önce de birkaç yerde yayımladım, pozitivizm ne diyor; Auguste Comte'un sekiz cildi yukarda duruyor. Diyor ki; gözlem yapacaksın. Gözlemler birikmek suretiyle seni belli bir yere götürür. Bunu Bacon da söylüyor. Fakat bunlar yanlış. Hiçbir yere götürmüyor. Bunun sorun olduğu ilk defa 19. yy da ortaya çıktı. Şöyle ki fizik çuvallamaya başladı. Herkes zannediyordu ki Newton müthiş bir keşif yaptı, çözdü sorunu.

Aleksander Popel' in bir sözü vardır “Doğa ve doğanın sırları gecede saklıydı, Newton'a tanrı ol dedi ve bütün sorular çözüldü.” Kant buna inanıyor, yani Newton işi çözdü. Hume da diyor ki gözlemle bu mümkün değil, peki herif nasıl çözdü bunu yahu? Kant bunun üzerine “Saf Aklın Eleştiri”sini yazıyor. Bu kitapta geliyor geliyor, Aristo'nun sonuçlamasına: Apriori bilgiyi söylüyor. Apriori bilgi var, bunu biliyoruz. Benim çocuğum doğuyor, annesinin memesini arıyor. İçgüdüsünde var çünkü. Ya da kaplumbağları bırakıyorsunuz hepsi denize gidiyor. Ama bunlar bilginin temeli olamaz. 19. yy'da birden bakıldı ki, ışığın hızı toplanamıyor. Bu şu demek Newton'un teorisini al çöpe at. Newton'un teorisinin çöpe atılması gerektiğini ilk defa Einstein farkediyor. Einstein yepyeni bir teori attı ortaya, Newton'un teorisini geliştiren bir teori değildi bu, onu tamamen çöpe atıp yeni bir teori yaptı. Bunu da ilk defa farkeden Karl Popper olmuştur. Ben Popper'i bilmiyordum. Amerika'daki hocalarımla da anlaşamıyordum. Araziyi gözlemleyin, o sizi bir yere götürür diyorlardı, bunu mantığım kabul etmiyordu. Popper'i ve Einstein'i okuyunca da onlar gibi düşündüğümü anladım. Atatürk'e baktım, hiçbir dogmanın peşinden gitmiyor, gidenlere kızıyor. Problem tayin ediyor, onun üzerinden ilerliyor. Ben Nutuk'u okudum, Nutuk bir protokolün deneyi. Bir deney yapmış adam, nasıl yaptığını anlatıyor. İnanılır gibi değil.

İlk başta diyor ki 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım, umumi vazifet, gözlem, ne var ne yok ortada. Ordunun vaziyeti, milletin vaziyeti, istanbul'un vaziyeti... Sorunlar. Ve bunlara karşı kurtuluş çareleri... Bir sürü teklif var ortada. Kimisi diyor İngilizler'e yamanalım, kimisi diyor Amerikalılar'a yamanalım. Onları sıralıyor. Ve diyor ki bunlar çare olamaz. En sonunda diyor ki, benim düşüncem, kendi hipotezim; bunu teklif ediyor. Adım adım uygulanacaktır ve her adımı anında herkese anlatılmayacaktır. Ve oradan anlıyoruz ki bu adam beraber çalışacağı herkesi önceden tartmış. Bir sözü var zaten, bazı arkadaşlarım diyor benimle ufuklarının yettiği yere kadar geldiler, sonra bana düşman oldular. İşte o kafaları yetmeyenler de Armstrong'un “Bozkurt” kitabını yasaklayanlar. Atatürk bir dahi, belli bir yöntemi var. Bu yöntem de deneme-yanılma. Ve yanıldığı şeyi yok etme. Bukitabı yazmamın sebebi Atatürk'ün fen bilimleri yöntemiyle çalıştığını görmem.

- Kışkırtıcı bir başlık kullanmışsınız: Diktatör Atatürk. Çok eleştirilecektir.


Atatürk diktatördü. Yani kendi fikrini karşısındakine empoze eden bir adamdı. Bizim ülkemizde diktatör kelimesi ne anlama geliyor? Bizim ülkemizde diktatör kelimesi, zorba demektir ki bu doğru değil. Atatürk diktatördü ama zorba değildi.

Yapacağı işler ömrüyle sınırlıydı

-Her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti öğretmek, insancılığı, akılcığı öğretmek, bunu yapmak için de diktatörlük yapmak zorundadır.

Evet aynen öyle. Şimdi sizin elinizde bir nüfus var. Bin senedir kendi için düşünmemiş. Bu küçük bir çocuğa benziyor. Birisi beş yaşında, birisi altı yaşında iki çocuğunuz varsa evde onlarla beraber karar alalım diyemezsiniz. Onlarla beraber karar alırsanız her gün bisküvi yersiniz, süt içersiniz. Başka da bir şey yapmazsınız. Dolayısıyla Atatürk bakıyor ki modern fikirlere öncelikle milleti ulaştırması lazım. Dünya şimdiki dünya değil. Televizyon yok, kitap yok. Memlekette okuyan yok. Düşünün ki nüfusun sadece onda biri okuma yazma biliyor. Dünyadan bihaber bir nüfus. Ben kitapta Ahmet Haşim’in mektubundan bir alıntı yaptım. O mektupta Haşim korkunç şeyler söylüyor. “Anadolu Türkü ekmek yapmaktan acizdi, mayalı ekmek yapmayı öğrenmemişti”, “Ev dediğin leyleklerin yuvasına benzer,” diyor. “Kesilmemiş taşlardan yapılmış yığınlardır,” diyor. “Tek vasıtası kağnıdır. Kağnı taş devrinden kalma bir şeydir ve hayvana işkence etme aracıdır,” diyor. Bu durumdaki bir toplumu siz 20. yüzyıla getireceksiniz. Atatürk biliyor bunu, çok yavaştan alamaz, çünkü işler ömrüyle sınırlı. Neden ömrüyle sınırlı? Yanındaki arkadaşlarına güvenmiyor. Ne kadar haklı olduğu şurada ortaya çıkıyor: Anadolu’ya gidecek, İsmet Paşa’ya diyor ki: “İsmet haydi.” İsmet Paşa’dan cevap: “Ben yeni evlendim.” Bu cevabı tabi yeni evlendiği için değil, İsmet Paşa ihtiyatlı bir adamdı. Ne olacağı belli olmadığı için diyor. Atatürk öyle değil. İşin sonunu gördüğü gibi sonrasını da görmüş. Yani Sakarya Meydan Savaşı cereyan ediyor. Kazanıp kazanamayacağımız belli değil. Atatürk diyor ki: “Arkadaşlar bu topraklar çok zengin, bu işler bittikten sonra Kültür Umum Müdürlüğü kuralım.” Yani savaş falan bitmiş kafasında, kazanmış. Türkiye’ye el koymuş, medenileştirme programı başlamış kafasında.

Bir binbaşı geliyor. Sakarya'da, harbin bitimine dört beş gün kalmış. Atatürk yatıyor, kaburgaları kırık. Okuyor raporları binbaşı: “Paşam Yunanlılar birlik getiriyor, savaşı kaybediyoruz.” “Bir daha oku,” diyor Atatürk. Bir daha okuyor. İsmet Paşa da aynı odada, taburede uyukluyor. “Paşayı uyandır, zaferini tebrik et.” Binbaşının kafasındakini düşünün. “Bu herif ne diyor” diyordur. İsmet Paşa’yı uyandırıyor, selamını veriyor, “Paşam, zaferinizi tebrik ederim,” deyince İsmet Paşa: “Ne oldu,” diyor. “Paşam, Paşa hazretleri emrettiler ben de bunu söyledim.” Onun üzerine Atatürk diyor ki: “Fevzi Paşa hazretleri nerede?” Unutmayın, Fevzi Paşa kendisinden çok rütbeli. Fakat Fevzi Paşa’nın da isteğiyle, herkesin isteğiyle başkomutan Atatürk. Sırtında asker üniforması yok, sivil. Ordunun mensubu değil. İstifa etmiş. Fevzi Paşa geliyor. “Paşam neredeydiniz?” “Odamdaydım,” diyor. “Ne yapıyordunuz?” “Kuran okuyordum,” diyor. “Niye?” diyor Atatürk. “Her şey bitti diyor. Allahtan seni bize bağışlamasını niyaz ediyordum,” diyor. O öyle diyince Atatürk: “Arkadaşlar, bir yanlış anlama var. Binbaşım yanlış yorumlamış raporları,” diyor. “Yunanlılar birlik getirmiyor. Birlik kaydırıyorlar, çekiliyorlar” diyor. Şimdi bakın, bu şu demek. Bu adamın kafasında bütün cephe var. O cephenin içindeki her birliğin yeri var. Binbaşı okudukça Atatürk kafasından kaydırıyor birlikleri ve yeni durum kafasında canlanıyor. Ötekilerin hiç birinde böyle bir şey yok. Atatürk diyor ki: “Arkadaşlar Papulas çekiliyor,”. Onun üzerine büyük bir coşku. “Kazandık... “Yerimizi sağlamlaştıralım.”

Zafer önce kafada kazanılır


Atatürk: “İsmet, yarın taarruza kalkıyoruz,” deyince İsmet Paşa yerinden kalkıyor. “Ne ile taarruz edeceğiz?” Subayların üçte ikisi şehit. Ordunun yüzde 46'sı kaçmış. “Elde ne kaldı ki?” diyor. Atatürk, “İsmet, zafer burada kazanılır,” diyor, kafasını gösteriyor. “Papoulas burada kaybetti, yarın taarruza kalkıyoruz.” Ertesi gün Türk taarruzu başlıyor. Papulas bir bakıyor, Türkler saldırıyor. “Hemen orduyu Kütahya-Eskişehir hattına çekin,” diyor. Adamın asabı bozuk. Bozulmasının sebebi şu: o zamana kadar kurmay ders kitaplarında “Meydan muharebesinde hattı yarılan ordu, hattın uzunluğuyla mütenasip bir miktar geri çekilir,” yazıyor. Muharebe esnasında Atatürk’e sürekli haber geliyor: Şu tepe düştü, bu tepe düştü... En son Çaltepe de düşersek hapı yuttuk! Çaltepe’de düşüyor. Atatürk diyor ki, “Hattı müdafaayı boş verin, siz çekilebildiğiniz yere kadar çekilin, orada müdafaayı baştan kurun.” Orada çok güzel bir şey söylüyor. “Biz sathı müdafaa ediyoruz. Bu satıh bütün vatandır,” diyor. “Bu vatanın her bir karesi vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça o vatan terk edilemez.” diyor. Bu çok yeni bir şey. Papulas’a raporlar geliyor: Türk ordusu şuradan yarıldı, şu cephe ele geçti. Adam bekliyor; Türk ordusu şu kadar geri çekilecek. Maksat Ankara’ya varmak. Bakıyor Türk ordusu geri çekilmiyor. Adamın bildiği bütün askeri kuralları çiğniyor. Bir oyun oynanıyor. Oyunu çözemiyor. Onun için korkuyor, asabı bozuluyor.

- Halkın desteği nasıl?


Halkın desteği falan yok. Burada sadece asker var. Askerin de başında Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa. Mustafa Kemal Paşa’ya büyük bir inanç var.

Halkın haberi yok ne olup ve bittiğinden. Sakarya savaşı kazanılıyor. Geliyorlar “Kazandık, mazandık.” Atatürk diyor ki, “Hemen ordunun hazırlanması lazım. Başkomutan yok.” Meclis bir türlü başkomutan yapmıyor. Onun için ilk defa meclisi tehdit ediyor, “orduyu hiçbir zaman başsız bırakmadım. Bırakmıyorum, bırakmayacağım.” Arkadaşları geliyor, diyorlar ki: “Defedelim şu meclisi.” Atatürk diyor ki, “Hayır! Asla,” “Meclis de yapacağız, siz onları bana bırakın.” Şimdi bakın büyüklüğü çıkıyor adamın. Ertesi gün geliyor itiraz edenleri tek tek alıyor karşısına. Onun üzerine oybirliğiyle komutan oluyor. Oy verenler iki grup. İlki hakikaten inanıyor. Diyorlar ki “Bu adam olmazsa bu iş olmaz.” Diğer grubun düşüncesi: “O kadar imkansız bir iş ki, başarısız olsun asalım ve kurtulalım.” Atatürk her şeyi göze alıyor ama dediğini yaptırıyor. Halktan şunları şunları şunları toplayın. Hemen itiraz. “Halkın nesi kaldı? Halk ne verebilir ki?” Atatürk diyor ki: “Para pul istemiyoruz. İki çorabı da mı yok. Üç öküzü olanın bir öküzü de mi yok?” diyor. “Halk bunu verecek” diyor. Ve bazen zorla toplanıyor.

Bütün yaptığı devrimlerde bu var. Zorla yaptırıyor. Peki halk homurdanıyor mu? Hayır. Halk başta yapmak istemiyor. Kötü tecrübeleri var. Çocuğunu on defa askere göndermiş. Kaç çocuğu ölmüş. Ve hep mağlubiyet duymuş. İlk defa bu adamla bir şeyler değişmeye başladı. Bu yendi diyorlar. Yani yalnız Yunan değil ona destek çıkan koskaca İngiliz imparatorluğu var arkasında. Halk bunu biliyor. “gavuru yendi.” Diyor.

- Doğru bir tutum mu? Halka rağmen eleştirisi yapılır buralarda ya!


Kesinlikle doğru bir tutum. Efendim eleştiren adamların kapasitesi ne ya. Yani farkında değiller neyi eleştirdiklerinin. Bir sezgi vardır, anlatabiliyor muyum. Bu sezgi Atatürk’te inanılmaz derecede vardır. Adam Gelibolu'da albay. Diyor ki: “Suvla’dan gelecekler” Liman Von Sanders, koca mareşal. “Hayır, Saroz Körfezi'nden gelecekler. Atatürk ısrarcı “Hayır, Suvla’dan gelecekler” diyor. Tabii mareşal bizim Enver gibi salak olmadığı için, akıllı bir adam. Atatürk’e diyor ki: “Sen Suvla’ya git, eğer bir şey oluyorsa acil haber ver.” Nitekim Suvla’dan geliyorlar. O ana kadar da orayı Atatürk tutuyor. Sonra, bildiğimiz o cephanesi bittiği içinkaçan askerler hikayesi. Tipik Türk işi. “Cephanen bitityse, süngün de mi yok?” diyor Atatürk. Anzaklar geliyor. “tak süngüyü, yat!” diyor. Onlar yatınca Anzaklar da yatıyor. Bir şey var zannediyorlar. Atatürk ne diyor, “Kazandığımız an o andır.” Müthiş bir adam. Karşısındakini okuyor.

Dehanın bir günlük yanılgısı


Büyük Taarruz’da da öyle. Büyük Taarruz’u planlıyorlar, koca bir kurmay heyeti. Aralarında Atatürk’ün kurmay mektebinden öğretmeni Yakup Şevki Paşa da var, güya Atatürk’e harp sanatını öğreten adam. Atatürk planı anlatıyor, Yakup Şevki Paşa fırlıyor yerinden, “Sen delirdin!” diyor. “Sen benim komutamdaki kuzey ordusunu tamamen gariban bırakıyorsun. Benim karşımda Diyenis‘in çok iyi teçhiz edilmiş kolordusu var” diyor. “Diyenis bana bir vursa Ankara’ya giderim.”

“Gitmez Paşam, vurmaz Paşam,” diyor. “Yahu” diyor, “Ya vurursa?” “Vurmaz Paşam” diyor. Bakın deha burada çıkıyor. Sen nereden biliyorsun vurmayacağını. Sen Diyenis ile konuştun mu? Diyenis’i tanıyor musun? Diyenis’i çok iyi tanıyor. Trikupis‘i çok iyi tanıyor. Hacıanestis’i, hepsini adım adım izlemiş. Ne yapacaklarını biliyor. Haleti ruhiyelerinin ne olduğunu biliyor. Vurursun, vurmazsın en sonunda Yakup Şevki Paşa diyor ki: “Ben bu mesuliyeti alamam.” Öyle deyince Atatürk, “Aman Paşam, mesuliyet sizin değil. Millete karşı ben sorumluyum. Bütün mesuliyet bana ait” diyor. Ve Büyük Taarruz başlıyor. İngiliz yüksek komutanı Yunan müstahkem mevkilerini gezmiş. Son derece güçlü. Demiş ki: “Türkler altı ayda geçerlerse, altı günde geçtik desinler.” Üç gün, üç günde geçiyoruz. Taarruz daha başlamadan Atatürk yanındakilere “On beş gün sonra İzmir’deyiz” diyor. İzmir’e geliyorlar, sahil boyunda dolaşıyorlar. Soruyor: “Çocuklar, kaç gün oldu?” “On dört paşam” diyorlar. Atatürk, “E canım bir gün de yanılmışız” diyor.

-Peki, biz bunları niye anlatmak zorunda kalıyoruz? Bu bir facia değil midir?


Bu tabii bir facia. Fakat bu bin yıllık bir facia. Milletimiz cahil, Anadolu cahil. O kadar cahil ki... Ben sık sık diyorum: Türkiye bir Afganistan’dır. Ciplerle, Mercedeslerle dolaşan insanlar görüyorsunuz. Zannediyorsunuz ki biz belli bir yere geldik. Benjamin Disraeli, İngiltere’nin meşhur başbakanı. Süveyş’in bizden satın alan herif: “Avrupalılar kendilerini rahata kavuşturan bazı icatlara bakarak uygarlaştıklarını zannediyorlar” diyor. Müthiş bir laf. Biz rahatlığı uygarlık seviyesiyle karıştırıyoruz. Dolayısıyla Atatürk’ü anlayamıyoruz. Zaten birçok insanın anlamasını beklemek abes. Adam dahi. Einstein’i anlamak için en azından adamın yazdıklarını okuyup anlamak lazım. Onun kadar dahi olmasan bile, Einstein: “Işığın hızı sabit” dediğinde ne olduğunu bilmesen de ne anlama geleceğini bilmek lazım. Atatürk’ü de en az bu derecede anlayabilmek lazım. Hiç anlamıyoruz. Anlamamızın önemli sebeplerinden biri hep Türk usulü öğretilmiş. 'Büyük dahi, mucize, Allahın lütfu.! Bunlar değil. Ben onun için meraklandım. Yöntemi neydi bu adamın? Tamam çok büyük zeka evet, ama ne yöntem kullandı bu adam? Ona baktım, inanın şoke oldum. Bizim yöntemleri kullanıyor, fenci bu adam. Bursa’ya gidiyor ne diyor? Öğretmenlere hitap ediyor: “Siz yıllardır ülkemizi kirli ayaklarıyla iğfal eden, düşmanı yenen orduların başarısı nerede yatmaktadır biliyor musunuz? Bu orduların sevk ve komutasında fen esaslarını ittihaz etmektedirler” diyor. Açık açık söylüyor. Yani ben fen bilimlerini kullandım diyor. Metodolojisini kullandım diyor. Bunu Afet İnan da söylüyor: “Atatürk, fen bilimlerine düşkündü, iyi biliyordu” diyor. Hasan Ali Yücel’e bakın, felsefe kitaplarına bakın çok benzer şeyler görürsünüz. Pozivitizmin çuvalladığını görüyor. Yazıyor adam. Diyorsunuz ki şu Hasan Ali Yücel biraz daha medeni bir memlekette olsaydı Popper’le tanışabilirdi. Daha geniş bir çevre oluşabilirdi Türkiye’de. Ama kendi yazmış kendi okumuş. Kızı Canan Hanım’la oturup konuşurdum o da aynı şeyi söylerdi. Mesela Sabahattin Eyüboğlu için “aptal” demiş. Kızı söylüyor, yüzüne söylemiş. Nurullah Ataç’a mesela: “Yahu Nurullah, Türkçe yaz da anlayalım” demiş. Yani bunlar bize hep ters yansıtıldı.

-Mustafa Kemal iyi bir okur muydu?

Mustafa Kemal inanılmaz, gidin kütüphanesine görün. Neler okumuş, ne notlar almış.

15 Kasım 2014 Cumartesi

"Kalabalık taş kutular, taş yarıklar, oraya buraya uzanan binlerce ırmak içindeki insanlar, gürültü, kargaşa, ağaçtan gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlarla kaplı yerler. İşte Papalagi'nin kent adını verdiği şey budur. Ömründe ne bir ağaç, ne bir ırmak, ne bir gökyüzü görmüş ne de büyük bir ruhla yüzyüze gelmiş insanların yaşadığı ama yine de gurur duydukları yaratıları…"
Tuivaii, adına uygarlık denen bu yaşam tarzı karşısında şaşkındır: "Papalagi'nin sözde mutluluğu kendisinin olsun, biz güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak yerimizde mutluyuz" diyordu.
Büyük Okyanus'taki Polinezya adalarından biri olan Samoa Adası'nın kabile şefi Tuivaii'nin Avrupa'ya gidip oradaki "uygarlığı" gördüğünde kendisini şaşkınlığa düşüren beyaz adamın genel adıydı "Papalagi".
Tuivaii'yle, ilk kez Gökçe Fırat'ın "Türklerin çevreci sosyalizmi" adlı yazısında karşılaşmıştım. Samoa'da bir kulübe ya da Orta Asya'da bir Türk çadırı…
Son derece güzel bir karşılaştırma ve Türk tarihine ilişkin, Türklüğe ilişkin son derece güzel dersler içeren bir yazıydı. Şimdiye kadar hiçbir Türkçünün varabildiğini zannetmediğim derin tezlere sahipti. Batılının kurduğu çapraşık kapitalist düzene maruz kalmadan önce Türklerin kurduğu kolektif ve çevreci düzeni anlatıyordu:
"Avrupalı için ilkellik olan yaşam biçimi onlar için hiç de öyle değildi ve temel bir tercihin sonucuydu. Aynı tercihi Türkler çok daha kıtasal bir alanda ve çok daha kalabalık bir halk ile yapmıştı. Atalarımız Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşam sürerdi. Bugünkü kavramlara göre onlar göçebeydi ve göçebelik ise yerleşik yaşam öncesi ilkel bir yaşam düzeyini simgeliyordu. Çünkü çağdaş sosyolojiye göre uygarlık ancak yerleşik kent yaşamında var olabilirdi.
Türkler içinse yerleşmek diye bir şey söz konusu değildi. Çadırlar kurulur, hayvanlar otlağa salınırdı, sonra iklim değiştiğinde çadırlar toplanır ve daha uygun bir yere göçülürdü.
Batılılara göre böylesi bir göçebe yaşamı, ilkel ve talancı bir iktisadın ürünüydü. İlkelliğinin en önemli göstergesi doğanın esiri olması, doğaya egemen olamaması, talancı olmasının göstergesi ise tarım yerine hayvancılığı benimsemesiydi.
Ancak her iki seçimin de çok daha farklı bir anlamı vardı. Türkler Gök Tanrı'ya taparlardı o zamanlar. Gök Tanrı inancı ise insanı doğanın sıradan bir parçası olarak görürdü.
İnsan tek canlı değildi, hayvanlar ve bitkiler de canlıydı, hatta ve hatta suyun, toprağın, ateşin ve havanın bile canı vardı.
Böylesi bir inanışta insan kendisini doğanın efendisi olarak göremezdi. Doğayı denetim altına almak yerine onunla uyum içinde yaşamak zorundaydı. Çünkü doğayı kızdırırsa, doğa intikamını alırdı."
Belki binlerce yıl böylesine bir toplumsal düzenin parçası olmuştu Türkler ancak Tuivaii'nin görebildiğini ne yazık ki görememişti atalarımız ve Batı'nın kurduğu bu yeni "uygar" düzenin esiri olmuştuk.
Elbette bir kayıptı bizler için terkettiğimiz ve içten içe biraz da ilkellik olduğuna inandığımız yaşam biçimi. Ve biraz da efsanevi bulmuştuk, belki de abartılı…Geri gelişi ise imkansızdı.
Ta ki geçtiğimiz haftalarda Atlas Dergisi'nin "Kayıp Türkler" kapağını görene kadar.
Moğolistan'ın Kuzeybatı sınırında, Sayan Dağları'nda rengeyikleriyle birlikte göçebe hayatı süren ve Türkçenin bir lehçesini konuşan "Dukhalar"dı Kayıp Türkler olarak tarif edilenler. Haberi yapan ve belgeseli hazırlayan da yine onlarla birlikte iki ay yaşayan, kısa sürede dillerini öğrenen, ortak kelimeleri buldukça onlarla birlikte mutlu olan bir Türk kızıydı: Selcen Küçüküstel.
Bir bacağı sakat, koltuk değneği kullanan yaşlı adamın söylediği bir cümle kulağından hiç çıkmamıştır orada olduğu süre boyunca:
"Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır hem de herşeyin… Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın. Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun."
Ve orada olduğu süre boyunca da bunun bir hayat felsefesi olduğunu görecektir. Onlarla ilk karşılaştığı an, daha önce biraz çalıştığı Dukha dili ile selamlar hepsini.
"Men mogol dil bilbez, sizlerin sösünü bicce bicce bilir." Yüzlerindeki şaşkınlık ve mutluluk ifadesinden sonra konuşmalar böyle sürüp gidecektir. "Sen gerden gelgen" diye sorarlar ve iki ay boyunca da hayatlarını paylaşmasına izin verirler.
Dukhalar'ın ataları 1940'lı yıllarda Tuva'dan çıkıp dağların arasında geyikleriyle yolculuk ederek Moğolistan'a göç etmiş bir kabileden ve o zamandan beri de bu coğrafyada kültürlerini bozmadan yaşıyorlar. Yüksek yamaçlarda rengeyiği yetiştirerek konargöçer hayatlarını hâlâ devam ettiriyorlar. Modern ve "uygar" denen şehirli yaşantısının dışında, doğayla uyumlu, ona boyun eğen ve en başta da ona saygı duyan bir yaşam tarzıyla. Yani "Türklerin çevreci sosyalizmi"yle…
Son dönemlerde şehirden alışveriş yapsalar da erkekler hâlâ ava gidiyor ve av etini mutlaka paylaşıyorlar. Ava katılsın ya da katılmasın obada her aileye eşit biçimde dağıtıyorlar. Obayı da eşit biçimde yönetiyor, kararları ortaklaşa alıyorlar. Kadınların ise erkeklerden hiçbir farkı olmadığı gibi oba yönetiminde söz sahibiler.
"Göç zamanı geldiğinde yola çıkış kararının nasıl alındığını çözmeye çalışıyorduk ki yanında kaldığımız Boyuntuktuk, ‘ben yarın yola çıkıyorum' diyerek toplanmaya girişmiş ve böylece de göçü başlatan kişi olmuştu. Biz yola çıktıktan sonra bütün aile bizi takip derek sonbahar obasına göçmüştü. Elinde asası bütün geyiklerini yükleyip yola koyulan Boyuntuktuk Dukhalarda kadınların ne kadar güçlü olduğunun bir kanıtı gibiydi."
Doğadaki canlılarla hiçbir hiyerarşik ilişkiye girmeyen, kirlenmesin diye nehirde ellerini bile yıkamayan, zaman zaman şaman ayinleri yapan, zaman zaman avlanan, düşen rengeyik boynuzlarından sanatsal nesneler yapan bu topluluk Selcan Hanım'ı her defasında biraz daha şaşırtacaktır. Sanki efsanelerden çıkmış gibidirler.
Bizim içinse, Orta Asya bozkırlarında hayatını idame ettirmiş atalarımızın bir yansıması, Dede Korkut öykülerinin canlı bir örneği, Türk destanlarından uyarlanmş bir tiyatro sahnesi gibidir.
Onlarla bir süre kalan Danimarkalı bir antropolog içinse son derece uzak, son derece insani, son derece çevreci ve son derece de toplumcudurlar:
"Bir sabah kaltığımda boğazlarım ağrıyordu. Yan çadırda yaşayan aledeki yaşlı kadın bana arkadaki dağlarda bulunan bir bitkinin soğuk algınlığına iyi geldiğini söyledi. Ben de toplamaya gittim ve elbette Batı'da alışkanlığımız olduğu gibi daha sonra kullanırım diye kendim için bol bol koparıp bir demet de fazladan topladım. Çadıra dönüp yaşlı kadına topadıklarımı gösterince yüzünde beliren dehşet ifadesini unutamam. Neden bu kadar çok topladın ki! Sadece kendine bugün yetecek kadar toplaman gerekiyordu!"
Evet, Dukhalar gerçekten doğadaki her şeyi ihtiyaçları kadar alan, fazlasına hiçbir biçimde göz koymayan bir anlayışa sahipler. Tıpkı atalarımız gibi...
Kapitalist yaşam biçiminin Türk toplumlarında neden yer bulamayacağını, genetik olarak bunun ne denli imkansız olduğunun kanıtı gibiler…
Dukhalar, bu zamana kadar bildiğimiz, efsanelerden, destanlardan çıkardığımız, kalıntılardan kurganlardan anladığımız kadarıyla, tarih bilgimizin el verdiği ölçüde sonuçlar çıkardığımız kadarıyla tasvir ettiğimiz atalarımızdan kalan bir numune gibi duruyorlar karşımızda.
Bugün birileri onları ilkel bulabilir, "uygarlık"tan nasiplerini almamış olduklarını düşünebilir ve hatta soylarının tükenmeye mahkum olduğunu ve yavaş yavaş da yok olacaklarını düşünebilir.
Ama bize çok daha farklı şeyleri çağrıştırıyorlar. Bazı değerlerimizin yitirlmediğini, hâlâ dimdik ayakta olduğunu, töremizin, yaşam biçimimizin soyunun tükenmediğini anlatıyorlar. Soyunun tükenmemesi ise, doğanın hâlâ bu anlayışı içinde barındırabileceğini, hâlâ yaşama şansı bulabileceğini gösteriyor.
Bizim bilmediğimiz, gözümüzün görmediği bir alanda yaşıyor olmaları ise onları "kayıp" ve "keşfedilir" yapıyor. Oysa ortada ne bir kayıp, ne de bir keşif var. Onlar açısından son derece normal olan geleneksel bir yaşam tarzıdır karşımızda duran. O nedenle onlar mı kayıp, yoksa gerçekte bizler mi kayıbız diye kendimize bir kez daha sormalı ve dünyaya bir kez de Tuivaii'nin penceresinden bakmalıyız:
Garip olan, doğaya aykırı ve er ya da geç soyu tükenecek olan Dukhalar ya da Samoalılar değil, Beyaz Adam ve dayattığı yaşam biçimidir.
Ne mutlu ki bunu Batı'nın yüzüne bugün vuranlar, dilleri bizden, töresi bizden, geleneği, inancı bizden olan Türklerdir, Dukhalardır.

6 Kasım 2014 Perşembe

12 Eylül kimi ezdi kime “yürü ya kulum” dedi?
12 Eylül’ün yeni bir yıldönümüyle karşı karşıyayız... Darbenin üzerinden neredeyse 30 yıl geçmiş durumda ve 12 Eylül’ün öncesiyle sonrasında yaratılan Türkiye’yi karşılaştırarak sağduyulu analizler yapma şansımız var…
12 Eylül yandaşları, günde 20-30 kişinin öldürüldüğü terör ortamını göstererek Amerikancı faşist darbenin gerekli olduğunu savunurlar. Yanlış bir görüş. Ama en azından yöntemleri doğru. 12 Eylül’ün neden yapıldığının, amacının ne olduğunun anlaşılması için yapılması gereken öncesiyle sonrasını karşılaştırmaktır.
Herkesin diline doladığı bir klasik bir değerlendirme vardır: “12 Eylül üzerimizden bir silindir gibi geçti.”
Gerçekten de doğru. Ancak aynı zamanda eksik. Çünkü 12 Eylül tüm Türkiye’nin üzerinden “silindir” gibi geçmedi. 12 Eylül kimilerini ezerken, kimilerine de “yürü ya kulum” dedi.

12 Eylül solcuları ezdi, Şeriatçıların önünü açtı
12 Eylül lise ve üniversitelerdeki her tür örgütlenme alanını ortadan kaldırdı. Öğrenci eylemlerine katılan herkesi içeri aldı. Ya işkenceden geçirdi ya da tutukladı. İlerici bütün öğretim üyeleri üniversitelerden atıldı. Bir yandan da eğitim sistemi yeniden düzenlendi. İmam Hatip mezunlarının üniversitelerde diledikleri her bölüme girmelerine olanak tanındı. Din dersleri zorunlu hale getilirdi. Bu, Şeriatçı hareketlere taban oluşturmak için inanılmaz güzel bir fırsat sunmuştur. O kadar ki Fethullah Gülen Kenan Evren hakkında şöyle demiştir: “Kenan Evren sadece din derslerini zorunlu hale getirdiği için bile cennetliktir.”

12 Eylül işçiyi ezdi, sermayenin önünü açtı
DİSK’i bütün üye ve yöneticileriyle perişan etti. Ama TİSK (İşverenler Sendikası) el üstünde tutuldu. Özelleştirmelerin önü 1982 Anayasasıyla açıldı. Devlet DİSK’in malvarlığına el koyuyordu, sermaye ise devletin... 12 Eylül Anayasasıyla işçilerin grev ve örgütlenme hakları kırpılırken, TİSK Genel Başkanı Halit Narin şöyle diyordu: “Bugüne kadar biz ağladık, onlar güldü. Şimdi sıra bizde.”

12 Eylül solu ezdi Özal’ın önünü açtı:
12 Eylül, 70’lerin sonlarında sol örgütlenmelere bulaşmış bütün memurları işten attı. Dönemin hesabı bir yandan da Ecevit’ler ve Demirel’lerden soruldu. Ama Demirel’in Başbakanlık ve DPT Müsteşarı Özal’a dokunulmadı. Üstelik Özal, darbeden 8-9 ay önce açıklanan 24 Ocak kararlarının yaratıcısıydı. “Silindir” 70’li yılların bütün siyasi aktörlerinin üstünden geçiyordu, ama Özal’ı da zarar görmesin diye şöyle bir kenara koyuyordu. O kadar ki Özal, 12 Eylül hükümetlerinde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı yaptı. İlk genel seçimlerde de iktidara geldi... Kısaca, Özal’ın yarattığı Türkiye’nin bir numaralı sorumlusu, hatta planlayıcısı bizzat 12 Eylül’dür. Bütün rakipleri içeri alınırken birileri Özal’a “yürü ya kulum” demiştir.

12 Eylül sol dernekleri ezdi, tarikatların önünü açtı
12 Eylül’de pek çok sendika, dernek ve meslek odası kapatıldı. Türkiye’de her tür demokratik örgütlenme yasaklandı. Ama bir yandan da tarikatlara sınırsız özgürlük sağlandı. Fethullahçılar en büyük atılımlarını 12 Eylül’ün ardından yaşadı. 12 Eylül-tarikat bağının en güzel kanıtı Fethullah Gülen’in 12 Eyll’den hemen sonra yayınladığı darbeyi destekleyen şu yazısıdır:
“Karakol, sükunet’in, huzur’un ve emniyetin remzidir. Orada düzen, orada huzur ve onda gözlerin uyanık oluşu, umumi emniyet ve muvazenenin en büyük teminatıdır. Orada kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felakettir. (...) Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” (Sızıntı, Ekim 1980)
12 EylülPKK'nın gerçek kurucusu Kenan Evren
İşte 12 Eylül gerçeği: Bütün Türk solu içerde işkence görüyor, PKK dışarıda “gerilla kampı” kuruyor.

12 Eylül sol örgütleri ezdi,sağın önünü açtı
12 Eylül, esas olarak solun üzerinden bir “silindir” gibi geçti. Solun 12 Eylül’le yaşadığı yıkımı rakamlarla ortaya koyalım.
CHP’yle başlayalım. Solun toplam gücünü CHP’nin oyları yansıtabilir. CHP’nin yarı yarıya düşen oy oranı, 12 Eylül’ün Türk toplumunu nasıl sağcılaştırdığının güzel bir kanıtı.
Tabii 70’lerin radikal sağ partileri MSP ve MHP’nin 80 sonrasında yaşadığı sıçrama da bu sağcılaşmanın sonucudur. Şeriatçılar güçlerini 6 kat, MHP’liler ise 3-4 kart artırmış durumda.
Solun bu çöküşü, “sosyalist sol örgütler” incelendiğinde daha da çarpıcı bir şekilde görülebiliyor.
70’lerin ünlü solcu işçi sendikası DİSK’in gücü 20 kat azalmış.
70’lerin anlı şanlı Dev-Yol’un gücü 12 Eylül’le birlikte 10 kat azalmış. Bugünkü EMEP’in dayandığı Halkın Kurtuluşu ise 30 kat zayıflamış. 1977’de Taksim’deki 500 bin kişilik ünlü 1 Mayıs’ı düzenleyen TKP ise tam anlamıyla çökmüş: Tamamen bitmiş.
12 Eylül sol örgütleri ezdi, PKK’nın önünü açtı
12 Eylül’le ilgili yapılan analizlerde unutulan çok önemli bir gerçeği de burada ortaya koyalım: PKK.
12 Eylül öncesindeki gücüyle bugünkü gücü karşılaştırıldığında en çarpıcı, en büyük gelişimi PKK’nın gösterdiğini görüyoruz. PKK, 12 Eylül öncesinde 100-200 kişilik çok küçük bir gruptu. Bugün yasal partisi DTP, 2009 yerel seçimlerinde toplam 2 milyon 200 bin oy alıyor. Artış 10.000 kat!
Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekiyor. 12 Eylül’ün sağın önünü nasıl açtığı ortada. Bir yandan sol örgütler bastırılırken, bir yandan da her tür ilerici örgütlenmenin yasaklanması 70’lerin solcu toplumunu hızla sağcılaştırmıştı. Tarikatlar ve aşiretler de işte bu “Türk toplumunu sağcılaştırma” programında çok önemli bir yere sahipti. MHP’nin, RP’nin, şimdi de AKP’nin bunca büyümesinin ardında bu yatıyor.
Zaten 30 yıl öncesiyle günümüzü karşılaştırdığımızda, sokaklardaki türbanlı-çarşaflı kadın ve sarıklı-şalvarlı-çember sakallı erkek sayısının yüzlerce kat arttığını görebiliyoruz. Bu dönüşüm, onbinlerce kişinin işkenceden geçirilerek solun gücünün yüzlerce kat azaltılmasının sonucudur.

Ancak son 30 yılda yaşanan bir dönüşüm daha var: Kürtleşme.
Örneğin sokakta konuşulan Kürtçe 30 yıl öncesine göre milyonlarca kez arttı. Çünkü 70’lerde bu ülkede Kürtçe konuşan yoktu.
Aynı şekilde 12 Eylül’den önce bu ülkede Kürt mafyası yoktu. Uyuşturucu ticareti Kürtlerin elinde değildi. Otoparklarda Kürt değnekçiler beklemezdi... Kıyı şeridi Kürtler tarafından istila edilmemişti. Zaten 30 yıl önce ben Kürdüm diyenlerin sayısı da son derece düşüktü.
Yani 30 yılda Türkiye’de sağcılık ve Şeriatçılıkla birlikte artan bir başka siyasi kimlik de Kürtlük ve bölücülüktür. Bu değişimi 12 Eylül’den bağımsız ele almak doğru olamaz. Sağın gelişiminin sorumlusunun 12 Eylül olduğunu tespit ediyorsak, Kürtçülüğün ve PKK’nın gelişiminde de 12 Eylül’ün payı olduğunu görmemiz gerekir. 
 
PKK: Doğunun MHP’si
Peki PKK’nın 12 Eylül sonrası gelişimi nasıl sağlandı? Öncelikle PKK’nın 12 Eylül öncesi misyonuyla 12 Eylül’ün misyonunun birebir aynı olduğunun altını çizelim: Solu bitirmek!
PKK’nın 78-80 arası yaptığı eylemlerin büyük çoğunluğu Doğu ve Güneydoğu’daki sol örgütlere karşıdır. Bölücü örgüt, o dönem “doğuyu Türk örgütlerden temizlemek” gibi bir strateji izliyordu. Bunu da açık açık ifade ediyordu. 78-80 arası, PKK sol örgütlere defalarca saldırı düzenledi. Yüzlerce devrimciyi öldürdü.

MHP Türkiye’nin batısında ve İç Anadolu’da ne yapıyorsa, aynısını PKK da doğuda yapıyordu. PKK adeta doğunun MHP’siydi. Üstelik bunu biz söylemiyoruz. Bugün PKK kuyrukçuluğu yapan Dev-Yol ve EMEP çevreleri o dönem böyle diyordu. 80 öncesinde PKK “Doğunun MHP’si” olarak görülürdü. Haksız da sayılmazlardı, çünkü sola batıda saldıran MHP’ydi, doğuda saldıran ise PKK!
PKK’nın bu “doğuyu Türk sol örgütlerinden temizleme” stratejisi, 12 Eylül’den sonra da devam etti. Daha doğrusu 12 Eylül yönetimi tarafından devam ettirildi. Faşist darbe Türkiye’deki bütün solu cezaevine tıkınca meydan da doğuda PKK’ya kaldı.
PKK’lılar en rahat taban örgütlenmesi fırsatını 12 Eylül döneminde, 80’ler boyunca buldu. Aynı dönemde Türkiye’nin solcuları cezaevindeydi. Çoğu işkence görüyordu. Hakim karşısına çıkmayı başaranlar onlarca yıllık cezalarını çekiyordu. Tutuklanmaktan kurtulanlar bir yolunu bulup yurtdışına kaçmak zorundaydı. 90’lara gelindiğinde cezaevinden çıkanların ise her tür siyaset hakkı ellerinden alınmıştı. PKK’nın en çok örgütlendiği o 80’lerde Türk Solu’nun eli kolu işte böyle bağlanmıştı.
Türk Solu cezaevlerinde işkence görürken, yapabileceği tek eylem açlık greviyken, PKK eylemlerini rahatlıkla yapıyordu. O kadar ki, ilk silahlı eylemlerini 15 Ağustos 1984’te, yani onbinlerce solcunun zindanlarda hâlâ işkence gördüğü, çoğunun hakim karşısına bile çıkmadığı bir dönemde gerçekleştirebilmişti.
Şimdi sormak istiyoruz, “silindir” bütün solu ezmiş, hepsini tutuklamış işkenceden geçirirken, PKK nasıl oluyor da eylem yapabiliyordu? Bütün sol 1.000 kata varan bir güç kaybına ulaşırken, 12 Eylül öncesinde 100-200 kişilik küçük bir grup olan PKK, nasıl oluyor da bugün 2.5 milyonluk oy potansiyeline ulaştı?

12 Eylül PKK’ya da “yürü ya kulum” dedi
Bunun tek bir açıklaması olabilir: 12 Eylül’ün Atatürkçülüğü, solculuğu, her tür örgütlülüğü sindirdiği bir ortamda Kürtçülüğün daha kolay örgütlenme fırsatı yakalaması.
Ayrıca 12 Eylül, bütün örgütlere darbe vururken, PKK’yı es geçmiş, hatta faaliyetlerine göz yummuştu. 650 bin kişiyi gözaltına alan, 230 bin kişiyi işkenceden geçiren bir rejimin PKK’nın eylemlerini durduramadığını kimse iddia etmesin. 12 Eylül’ün çökerttiği Dev-Yol, TKP, Halkın Kurtuluşu gibi sol örgütler o dönem PKK’dan yüzlerce kat güçlüydü. Çok yaygın militan ağları, çok geniş tabanları vardı. “12 Eylül silindiri” tümünü ezebilirken, PKK’ya dokunmamıştı. Anlayacağınız birileri PKK’ya “yürü ya kulum” demişti.
Tüm bunlara ilave olarak, 12 Eylül’ün yarattığı Türk toplumu da, yani sağcılaştırılan, tarikatlara ve doğuda aşiretlere teslim edilen toplum da Kürtçülüğün doğal tabanı halihe gelmişti. 12 Eylül Solu bitirmek adına doğudaki aşiretlerle uzlaşmıştı. Tarikat ve aşiret yapısı ise Doğu ve Güneydoğudaki Kürtleşmeyi hızlandırmış ve PKK’nın buralarda daha kolay örgütlenmesini sağlamıştı.
Bugün 12 Eylül’ün Amerikancılığı konusunda herkes hemfikir. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli “destekçisinin” Kürtler olduğunu da herkes kabul ediyor. ABD’nin bu kadar desteklediği bir darbenin, ABD’nin çok sevdiği Kürtlerin önünü açması da bu nedenle doğal karşılanmalı.

Diyarbakır Cezaevi Auschwitz mi?
Her 12 Eylül yıldönümünde Kürtçüler tarafından son derece hain bir propaganda yürütülür: “PKK’yı yaratan Diyarbakır Cezaevi’ndeki baskılardır.” Bu propaganda Türkiye dışında çok daha tehlikeli bir hal alır. Örneğin İngiliz Times gazetesi geçtiğimiz 12 Eylül’de yaptığı bir haberde Diyarbakır Cezaevi’nden “Türkiye’nin Auschwitz’i” olarak bahsetmişti.
İşte propagandanın hainliği burada gizli. Auschwitz neresi? Hitler’in onbinlerce Yahudiyi öldürdüğü toplama kampı. Yani Diyarbakır Cezaevi’ni Auschwitz’e benzetmek 12 Eylül’ün bir Kürt katliamı yaptığını öne sürmektir.
Halbuki bu çok yanlış bir görüş ve gerçeklerle örtüşmüyor. Zaten yazımızın başından bire anlattığımız üzere, 12 Eylül PKK’ya baskı uygulamak bir yana onun önünü açmıştır. İddia edildiği gibi büyük bir zulüm de görmemiştir PKK. Örneğin 12 Eylül’ün idam ettiği insan sayısı 50’dir. Bunların arasında MHP’li bile vardır. Hatta Esenboğa’da katliam yapan ASALA militanı vardır. Ama tek bir PKK’lı yoktur.
12 Eylül’de 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bini yargılanmıştır. PKK’nın toplam gücü ise o günlerde birkaç yüzdür. Yani bütün PKK’lılar yakalanmış bile olsa 12 Eylül terörünün çok küçük bir oranıyla karşı karşıya kalmış olabilirler.
Peki Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar? Öyle bir efsane yaratılıyor ki, gören de PKK’nın Diyarbakır’daki baskılar sayesinde örgütlendiğini sanacak. Mesela açık açık şöyle deniyor: “12 Eylül, akıldışı uygulamalarıyla Kürt meselesini müzminleştirdi. Kürt milliyetçiliğini kışkırtıp azdırdı. Öcalan’ı bu noktaya taşıyan da 12 Eylül’dür.”
Hatta bu düşüncenin benzerlerini kimi komutanlar da savunabiliyor.
Ancak unutulan bir şey var. Madem zulüm, baskı ve işkence PKK’nın büyümesine neden olmuş, bu mantıkla PKK’dan çok daha fazla zulme uğramış sol örgütlerin 12 Eylül’den sonra iktidar olması gerekirdi! Halbuki solun nasıl çöktüğünü biliyoruz...
Doğru, 12 Eylül Diyarbakır’da da işkence yaptı. Ancak Mamak’ta da yaptı, Bayrampaşa’da da... Bugün Kürtçülerin bir tek Diyarbakır’ı öne çıkarmaları Türkiye’nin dört bir tarafından tutuklanan, işkence gören yüzbinlerce devrimciye hakarettir.
Diyarbakır’da 34 kişinin işkencede öldürülmesini örnek olarak veriyorlar. Gören de, işkenceden yalnızca Diyarbakır’da insan öldüğünü sanacak. Halbuki 12 Eylül’de işkenceden ölenlerin toplam sayısı en az 800. Diyarbakır’da değil de İstanbul’da, Ankara’da ölen yüzlerce devrimcinin kemiklerini sızlatıyorsunuz...
Üstelik, Diyarbakır’da tutuklu bulanan herkes PKK’lı da değildi. Çoğu 12 Eylül öncesinde PKK’yla çatışmış sol örgüt militanlarıydı. Yani içerideki PKK’lıların içerideki MHP’lilerden çok da farkı yoktu.
Diyarbakır efsaneleri bir kenara bırakılsın. Diyarbakır’da işkence görenlerin çoğu PKK’lı değil, aksine 80 öncesinde PKK’nın da öldürmek için çabaladığı Türk devrimcilerdi. Diyarbakır’da ölen 34 kişinin büyük çoğunluğu da 12 Eylül olmasa PKK tarafından öldürülecekti.
Şu bir gerçek: 12 Eylül’de bütün zindanlarda işkence vardı. Baskı vardı. Zulüm vardı. Ölüm vardı. Bunu bugün herkes kabul ediyor. Ama ısrarla üzerinden atlanan bir gerçek var: 12 Eylül döneminde güçlenebilen ve örgütlenebilen tek bir hareket vardı: PKK...
Bu trajik durum sanırız 12 Eylül’de içeri giren ama 12 Eylül’den sonra güçlenen başka bir siyasi hareketin liderinin şu veciz sözleriyle açıklanabilir: “Biz içerideyiz ama fikirlerimiz iktidarda.” Bu sözleri söyleyen Türkeş içerideydi. Darbeyi önceden haber alan PKK lideri Apo ise, Türkeş’in bile başaramadığını yapmış, yurtdışına kaçmıştı. Hatta bütün sol zindanlarda inlerken PKK’nın lider kadrosunu Suriye’ye toplamış, silahlı eğitim kampları kurmuştu.
DTP’liler Kenan Evren’i ziyaret etsin
DTP’lilere tavsiyemiz şu. Ağır hasta olan Evren’i 12 Eylül’ün bu yıldönümünde mutlaka ziyaret etsinler. Bu son şansları olabilir. Evren’i 12 Eylül’de yaptıkları için olmasa bile şu açıklamaları için kutlamaları gerekir:
“Seçim barajının %7’ye inmesi lazım. O zaman, DTP Meclise girer diye karşı çıkanlar var. Girsinler.” 

Kaynak : http://www.turksolu.com.tr/253/erdem253.htm 

TÜRKLER HAKKINDA IRKÇI ALMAN FIKRALARI
Racist German Jokes about Turks

Muhammet KOÇAK*

Gazi Türkiyat, Güz 2012/11: 93-99

Özet: Bu araştırmada Almanya’da yaşayan Türkler ile ilgili yazılmış olan ırkçı ve aşağılayıcı
söylemler içeren fıkralar ele alınmıştır. Fıkra ve ırkçılık kavramları tanıtıldıktan sonra fıkralarla
ilgili Alman internet sitelerinde yer alan bazı “Türk Fıkraları” Türkçeye çevrilerek aktarılmıştır.
Diğer milletlerin aksine özellikle Türkler ile ilgili olan fıkraların Türkleri aşağılayan, hırsız,
bakımsız ve pis olarak gösteren unsurlar barındırdığı tespit edilmiştir. Asıl amacı eğlendirmek ve
düşündürmek olan fıkraların ırkçılığa alet edildiği ve bunun hoş görülecek bir yanının olmadığı
sonucuna varılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Irkçılık, Yabancı Düşmanlığı, Fıkra, Türklerle İlgili Alman Fıkraları
Abstract: In this research, jokes including racism and insulting expressions that were written about
the Turks in Germany are examined. After introducing the terms of joke and racism, some ‘Turkish
jokes’ in the German websites about jokes are reported by translating them into Turkish. It was
ascertained that the jokes about Turkish people, on the contrary to other nations, involve elements
insulting Turkish people and showing them as thieves, neglected and dirtied people. It was
concluded the jokes, the original purpose of which is to entertain and make people think, are racially
abused and there is nothing enjoyable about this.
Key words: Racism, Ethnocentrism, Jokes, German jokes about Turks

Giriş
Milliyetçilik ve ulusalcılık gibi kavramlarla sıkça karıştırılan ırkçılığın temeli,
binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Kendinden başka ırklara yaşam hakkı
tanımayan ırkçılığın dünyaya yaşattığı olumsuzluklara şöyle bir göz atacak olursak,
insanlık açısından unutulmaz vahşet ve dramlara neden olduğunu görürüz. Cevizci
(2000: 471), ırkçılığı “Bir halkın, bir grup insanın diğer halk ya da insanlardan farklı
olmakla kalmayıp, aynı zamanda diğerlerinden fiziksel, entelektüel ya da ahlaki bakımdan
daha iyi, daha güçlü, daha yüksek ya da daha yaratıcı olduğunu, bu üstünlüğün atalardan
miras alınmış olan biyolojik farklılıklardan kaynaklandığını savunan anlayış” olarak
tanımlamıştır. Tarihsel süreç içerisinde ırkçılık nedeniyle birçok devlet birbirine
düşman olmuş ve sayısız savaşlar yaşanmıştır. Bunların neticesi ise her zaman kan
ve gözyaşı olmuştur.

* Dr., Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Yabancı Diller Eğitimi Bölümü, muhammetkocak@gazi.edu.tr
94 | Muh amme t Ko ç a k / Ga z i Tür k i y a t , Güz 2 0 1 2 / 1 1 : 9 3 - 9 9


Yaklaşık 35 milyon insanın yaşamını kaybettiği ve 20 milyon insanın sakat
kaldığı II. Dünya Savaşı’nın başlama nedeni de ırkçılık ideolojisinin zirveye ulaştığı
Hitler Almanya’sının bitmez tükenmez ihtiraslarından ibarettir.
Adı geçen savaş neticesinde yerle bir olan Almanya, yeniden yapılanma ve
kalkınma hamlesini gerçekleştirmek üzere ihtiyaç duyduğu iş gücünü büyük oranda
Türklerle gidermiştir. Bu süreçte Türklerin Almanya’ya yolculukları başlamış ve
başlangıçta birçoğunun geçici olarak planladığı bu ikamet günümüzde kalıcı bir hâl
almıştır.
Türklerin Almanya’da çoğalmaları ve nüfuslarının neredeyse 4 milyona ulaşması
Türk düşmanlığını körüklemekte ve Almanlarda ırkçılık ideolojisini
canlandırmaktadır. Bu düşmanlık hakaretlere, darplara ve hatta kundaklamalara
neden olmaktadır.
Bunun yanı sıra edebî bir tür olan fıkralarda da Türk düşmanlığına rastlanması,
fıkraları konu alan çeşitli Alman internet sitelerinde “Türk Fıkraları” adı altında özel
bölümlerin açılmış olması ve ırkçı olarak tabir edebileceğimiz bu fıkraların
hakaretler, aşağılamalar ve müstehcenlikler içermesi gözden kaçmaması ve
araştırılması gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu tespitlerden yola çıkarak çalışmamızda ırkçılık ve fıkra kavramları Türk ve
Alman literatürünün ışığında tanıtıldıktan sonra Türklerle ilgili yazılan ırkçı fıkralar
analiz edilecek ve bu fıkralarla ilgili yorumlara yer verilecektir.

Fıkra ve Irkçılık Kavramları


Felsefi özelliklerin yanı sıra psikolojik unsurlar da içeren ve güldürmece olarak
da adlandırılan fıkranın Türk ve Alman kaynaklarındaki tanımlarına bakıldığında;
Alman dilinde “Witz” olarak adlandırılan fıkraların “Yetenek, hazırcevaplık ve eğlence
içerikli düşünceler” (Wahrig 1997: 1374) olarak tanımlandığını ve Türk dilinde ise
“Kısa ve özlü anlatımı olan, nükteli, güldürücü hikâyecik” (TDK Türkçe Sözlük 1992: 498)
olarak yer aldığını görmekteyiz. Her iki tanıma da bakıldığında, “fıkraların” zekâ
unsuru olduğu ve asıl amacının insanları güldürme ve eğlendirme olduğu; ayrıca
düşündürmeye yöneltme gibi bir amaç taşıdığını da görmekteyiz.
Yapılan araştırmada ise fıkra içerikli internet sitelerinde “Türk Fıkraları” adı
altında özel bölümlerin açıldığı ve bu bölümlerde yer alan fıkraların eğlence ve
güldürüden uzak, ırkçı ve aşağılayıcı mesajlar barındırdıkları göze çarpmaktadır.
“Kendi ırkını diğer ırklardan üstün görerek onlar üzerinde hegemonya kurmayı
meşru sayıp bu uğurda mücadeleyi öngören ideoloji.” (Demir ve Acar 1998: 134)
olarak tanımlanan “ırkçılık” kavramının bu eğlence türüne alet edildiği ve bu
duruma da açık bir tepki gösterilmemesi dikkat çekmektedir. Turan (1997: 70),
tepkisizliğin belli başlı nedenlerini de şöyle aktarmaktadır: “Anadolu insanı, tarihî ve
kültürel mirası nedeniyle, kendisi ırkçı olmamıştır. Kendisine karşı yapılan ırkçılığı da
anlayamamaktadır. Hiçbir ırkı aşağı görmediği için, kendisine ‘aşağılık mahlûk’ gözüyle
bakılmasını anlayamaması doğaldır. Irkçılık nedir? Nasıl tepki gösterecektir? Bilememektedir.
Kendisine karşı yapılan farklı muameleyi, karşı tarafın haksızlığı ve densizliği olarak
görmektedir.”
Turan’ın “aşağılık mahlûk” gözüyle bakılma tespitine örnek olarak incelenen
“Türk Fıkraları” birkaç başlık altında ele alınabilir. Bunlardan bazıları Almanya’da
yaşayan Türklerin dil bozuklukları, alışveriş gelenekleri vb. konular ile ilgili “kabul
edilebilir” fıkralar iken, özellikle Türkler hakkında cinsellik, sapkınlık içerikli,
Türkleri pis, tembel, hırsız olarak gösteren ve aşağılayan fıkralar ırkçılığın göstergesi
ve “kabul edilemez” niteliktedir.
Örneklerle “Türk Fıkraları”
Alman internet sitelerindeki “Türk Fıkraları” bölümlerinin incelenmesi
neticesinde ortaya çıkan ırkçı ve aşağılayıcı fıkralar şu şekilde sıralanabilir:
“İki Türk bir barda oturuyorlarmış. Biri diğerine der:
- Yakında tüm Almanya’yı ele geçireceğiz. Şimdiden 5 milyonu aştık lan!
Bu esnada yaşlıca bir bayan yaklaşır ve der:
- Bir zamanlar da 6 milyon Yahudi vardı.” (www.grocceni.com)
Tamamen ırkçı bir mesaj veren fıkradan da anlaşılacağı üzere Türklerin de
sonunun Hitler Almanya’sındaki Yahudilere benzeyebileceği belirtilmektedir.
Günümüzde Türkler aleyhine uydurulan ve anlatılan bu tür fıkraların Hitler
Almanya’sı döneminde Yahudiler için de yapılmış olması sadece bir tesadüften
ibaret değildir.
“Ezilmiş bir lağım faresi ile ezilmiş bir Türk arasındaki fark nedir?
– Lağım faresinin önünde fren izi vardır”. (www.witze-kiste.de)
“Ölü bir Türk ile ezilmiş bir tırtıl arasındaki fark nedir?
– Tırtıl yine de bir işe yarardı.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Üç Türk bir arabada gidiyorlar. Araba duvara çarpıyor ve üçü de ölüyor.
Bunda üzücü olan nedir?
− Arabaya iki Türk daha sığabilirdi.” (www.philslaus.de)
96 | Muh amme t Ko ç a k / Ga z i Tür k i y a t , Güz 2 0 1 2 / 1 1 : 9 3 - 9 9
“Bir Türk kadını çöpü çıkarmak için ne kadar süreye ihtiyaç duyar?
− Dokuz ay.” (www.high-minded.us)
“İlk atom bombası nerede patladı?
− Tabii ki Türkiye’de. Pislik ta buraya kadar sıçradı.” (www.highminded.
us)
“Bir Türk pisliğe bastığı zaman ne der?
− Özür dilerim kardeşim.” (www.high-minded.us)
“Türkler niçin hiç gülmez?
− Sen Türk olsan güler miydin?” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Türkler niçin bu kadar saldırgandırlar?
− Sabahları aynaya baktıkları için.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
Soru-cevaptan oluşan bu fıkralarda Türklerin bir lağım faresinden ve tırtıldan
bile değersiz oldukları, pislik oldukları ve göz kırpmadan öldürülmeleri gerektiği
mesajı verilmektedir.
Türkleri aşağılayan fıkralar;
“Bir Türk’ün üniversitede ne işi vardır?
− Temizlik yapar.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Kravatlı bir Türk’e ne denir?
− Bir Big Mac lütfen!” (www.ladyshirt.zweipage.de)
Her iki fıkra da Türklerin eğitimli ve toplum içerinde saygı gören kişiler
olamayacağı, ancak temizlikçi veya kasiyer olabilecekleri vurgulanmak istenmiştir.
Türklerin pis ve bakımsız olduğuna vurgu yapan fıkralar;
“Güvercinler bir Türk’ün evinin üzerinde uçtuklarında neden hep daire çizerler?
− Bir kanatlarıyla sürekli burunlarını tuttukları için.” (www.grocceni.com)
“Çöp tenekesindeki Türk’e ne denir?
− Ev sahibi.” (www.witze.es)
“Trafik ışıkları önündeki bir çöp tenekesine ne denir?
− Türk diskoteği.” (www.witze.es)
“Bir Türk kafasını denize sokarsa ne olur?
− Çevre felaketi olur.” (www.witze.es)
“Bir Türk ile araba lastiği arasındaki fark nedir?
− Araba lastiği sadece yandığında pis kokar.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Türkler neden kapüşonlu kazak giyerler?
− Taşıdıkları pire tasmasını gizlemek için.” (www.high-minded.us)
“Türkler ne zaman yetişkin olurlar?
− Bıyıkları annelerininkini geçtiği zaman.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Niçin bütün Türklerin bıyığı vardır?
− Annelerine benzemek istedikleri için.”
“Türk kadınları neden başörtüsü takar?
− Türk erkeklerinden ayırt edilebilmek için.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
Yukarıdaki fıkralardan da anlaşıldığı üzere Türkler çöplerde yaşayan, pis,
bakımsız, kokan ve kendilerinden tiksinti duyulan insanlar olarak lanse edilmek
istenmektedir.
Türklerin hırsız ve tembel olduğuna vurgu yapan fıkralar;
“Önünde bir bisikletle giden bir Türk’e neden çarpmamalısın?
− Çünkü o bisiklet seninki olabilir.” (www.witze1000.de)
“İyi ve kötü Türk arasındaki fark nedir?
− İyi Türkler yarı açık cezaevindedirler.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Bir Türk İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda ne yapar?
− Hırsızlık.” (www.ladyshirt.zweipage.de)
“Bir sperm ile Türk arasındaki ortak özellik nedir?
− İkisinden de sadece iki milyonda biri çalışır.”
(www.ladyshirt.zweipage.de)
Bu fıkralar vasıtası ile Türklerin hırsız, suça yatkın, çalışmayan, tembel insanlar
olduğu aktarılmak istenmektedir.


Sonuç
Almanya’da Türkler hakkında yazılmış olan ve ırkçı unsurlar içeren fıkraların
konu edildiği bu araştırmada öncelikle fıkra ve ırkçılık kavramları kısaca
tanıtılmıştır. Irkçılığın doğurduğu felaketlerden örnekler verilerek konunun
ciddiyetine vurgu yapılmak istenmiştir. Asıl amacı insanları düşündürmek ve
eğlendirmek olan fıkraların bu ırkçılık emellerine alet edildiği saptanmıştır.
Almanya’da fıkralarla ilgili olan birçok internet sitesinde Türklerle ilgili aşağılayıcı,
ırkçı ve sapık düşünceler içeren fıkraların Türkçe çevirilerine yer verilmek suretiyle
konuya dikkat çekilmek istenmiştir. Çok ağır ifade ve ithamlardan dolayı,
müstehcenlik içeren ve sapık düşünce unsuru olan fıkralara bu araştırmada yer
verilmemiştir.
Kimi internet sayfalarında bu tür fıkraların bir “kara mizah” ürünü olduğu ve bu
nedenle ciddiye alınmaması gerektiği konusunda uyarılar bulunsa da bu tür ırkçı
ifadelerin hoş görülecek bir yanının olamayacağı aşikârdır. Bu tür fıkraların yer
aldığı onlarca internet sitesine ise herhangi bir sansür uygulanmaması ise
dikkatlerden kaçmamaktadır.
Yapılan araştırma sonucunda ilgili internet sitelerinde diğer ırklarla, özellikle
Avrupalılar hakkındaki fıkralarda herhangi bir ırkçı söyleme rastlanmamıştır.
Genelde soru-cevap şeklinde oluşan kısa fıkralarla ise olduğundan çok daha farklı
bir Türkiye imajının çizilmek istendiği görülmektedir. “Türk ceza kanunundaki en
belirgin yenilik hangisidir?- Kadınlar bundan böyle büyük yerine küçük taşlarla
taşlanacaklar.” (www.witze-tempel.de) örneğinde olduğu gibi.
Bir fıkrada “Yahudilerle Türkler arasında ne fark vardır? – Yahudilerin geçmişi
Türklerin geleceğidir.” denilmektedir (bkz. Mora 2009: 104). I. Dünya Savaşından sonra
Tür k l e r Ha k k ın d a I r k ç ı Alma n F ı r k a l a r ı| 99
Yahudiler ile ilgili de bu tarz ırkçı ve aşağılayıcı fıkraların insanlar arasında
kullanıldıkları bilinmektedir. Bunun ne derece vahim sonuçlar doğurduğu ise
ortadadır.


KAYNAKÇA
CEVİZCİ, Ahmet, (2000), Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, Ankara.
DEMİR, Ömer - ACAR, Mustafa, (1998), Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara.
MORA, Necla, (2009), Alman Kültüründe Düşman İmgesi, Altkitap,
(http://www.politikadergisi.com/
sites/default/files/kutuphane/alman_kulturunde_dusman_imgesi.pdf (10.07.2012)).
TURAN, Kadir, (1997), Almanya’da Türk Olmak, Bilim Serisi, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma
Kurumu Başkanlığı Yayınları, Ankara.
TÜRK DİL KURUMU, (1988), Türkçe Sözlük, Türk Tarih Kurumu Basım Evi, Ankara.
WAHRIG, Gerhard, (1997), Deutsches Wörterbuch, Bertelsmann Lexikon Verlag, Gütersloh.
http://grocceni.com/w/turken.html (12.08.2012)
http://high-minded.us/showthread.php?13066-Die-besten-T%FCrkenwitze (12.08.2012)
http://high-minded.us/showthread.php?13066-Die-besten
Türkenwitze/page2&s=d113174d6eb663088c2c1863d0e0fdef (10.08.2012)
http://www.lachmeister.de/lustige-witze/t%FCrken/index.html (10.08.2012)
http://ladyshirt.zweipage.de/tuerkenwitze_12217768.html (10.08.2012)
http://philslaus.de/witze/tuerken (07.08.2012)
http://witze1000.de/tuerkenwitze (10.08.2012)
http://www.witze.es/70-kategorie-tuerken-witze.html (05.07.2012)
http://www.witze-kiste.de/88,tuerken-witze.html (22.07.2012)
http://www.witze-tempel.de/tuerken-witze-5.html (10.08.2012)

29 Ekim 2014 Çarşamba

Osmanlı idare sisteminde eyaletler (beylerbeyilikler), sancaklara; sancaklar da kazalara ayrılmıştı. Eyaletlere merkezden beylerbeyi adıyla bir yönetici tayin edilirdi. Osmanlı yönetimi beylerbeyi eyalette tam hakim konumda olmasın diye bölgenin mali işlerine bakan vilayet defterdarları ile yargılamaya bakan kadıları beylerbeyinin emri altına vermemişti. Kadılar, İstanbul'daki Anadolu veya Rumeli kadıaskerine; eyalet defterdarları da merkezdeki başdefterdara tabiydiler.

YURTLUK-OCAKLIK SİSTEMİ

Osmanlı döneminde bunlardan farklı olarak bir de yurtluk-ocaklık adı verilen bir idari sistem vardı. Bu sancakların diğerlerinden farkı yönetimin ırsi olarak bir ailenin elinde olmasıydı. Arap bölgelerinde, Gürcü topraklarında ve Güneydoğu Anadolu'daki bazı sancaklarda idare bu şekildeydi. Bu şekilde yönetimin tercih edilmesinin en önemli sebebi bu bölgelerde bulunan büyük aşiret beylerinin nüfuzlarından faydalanılmak istenmesiydi. Ancak bu sancaklar muhtar bir idare tarzına sahip değillerdi. Herhangi bir disiplinsizlikte sancakbeyi azledilir, yerine başkası tayin edilirdi. Ahaliye kötü davranan, devlete sadakatten ayrılan, uygunsuz davranışlarda bulunan yöneticiler görevden uzaklaştırılırlardı. Eğer devlete sadakatten ayrılmazlar ve kanunlara uyarlarsa, kayd-ı hayat şartıyla, yani ömür boyu o sancağın yöneticiliğini yaparlardı.

KÜRDİSTAN BEYLERİ

Osmanlı döneminde Kürdistan beyleri diye anılan aşiret reislerinin bölgeleri çok geniş bir coğrafya değildir. Kanunî'nin içinde Kürdistan ifadesi geçen fermanından bir yıl sonraya ait imparatorluğun idari taksimatını gösteren arşiv kayıtları elimizdedir. Metin Kunt tarafından yayınlanan ve Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1527'de Osmanlı İmparatorluğu'nun idari taksimatını gösteren defterde (Topkapı Sarayı Arşivi, D 5246) Vilayet-i Kürdistan denilen ve Kürt aşiret reisleri tarafından yönetilen sancaklar şunlardı: Cizre, Bitlis Hısnkeyf (Hasankeyf), Siverek, Çemişgezek, İmadiye, Mir Zahid Bey tarafından yönetilen sancak, Hizan, Sason, Palu, Çapakçur (Bingöl), Eğil, Sincar, Atak (Silvan'ın kuzeyi), Çermik, Hazzo, Zirkî (Metin Kunt, Sancak'tan Eyalete, s. 130-131.).
Bu beylerden Cizre, Bitlis Hısnkeyf, Siverek, Çemişgezek, İmadiye beyleri ile Mir Zahid Bey'in Kürdistan beylerinin büyükleri olduğu zikredilir. Vilayet-i Kürdistan diye kastedilen yer de tek bir idari bölgeyi değil Kürd beyleri tarafından yönetilen sancakları ifade etmek için kullanılmıştır.
Osmanlı'nın Kürdistan diye nitelendirdiği coğrafya görüldüğü gibi daha ziyade bir kalesi olan aşiret beylerinin yönetimindeki bölgelerdir. Osmanlı döneminde Diyarbekir, Urfa, Mardin gibi bölgeler merkezden gönderilen valiler tarafından yönetilmiştir.

KÜRDİSTAN

Kürdistan'ın Sultan Sencer döneminde idarî bölge olduğu söylenir. Bu bilgiyi veren 14. yüzyılda yaşayan Hamdullah Müstevfî'dir. Ancak Müstevfî, Sultan Sencer'den yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Sultan Sencer dönemine ait kaynaklarda ise Kürdistan idarî bir bölge olarak geçmez.
Kürdistan ismi Arapça "Arz-ı Ekrad" olarak ilk defa 10. yüzyılın ikinci yarısında İbn Havkal'ın "Suretül-Arz" isimli eserinde geçer. İbn Havkal'ın Kürtler'in yaşadığı yer olarak zikrettiği bölge ise İran'ın Cibal bölgesidir. Yani Hemedan'ın doğusu, Urumiye'nin güneyidir. Bugünkü Irak sınırındaki İran Kürdistan'ından Süleymaniye'ye kadar uzanan bir bölgedir. Kürdistan isimlendirmesi idarî bir ad değil, coğrafî bir isimlendirmedir. Bu konuda Adnan Çevik geniş bir araştırma hazırlamaktadır.
İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür. Kastedilen yine İran'dır.

OSMANLI DÖNEMİNDE KÜRD BEYLERİ MERKEZİN KONTROLÜ ALTINDA DEĞİL MİYDİ?

Osmanlı döneminde ocaklık terimi çeşitli şekillerde geçer. En yaygın şekilde idari teşkilat içerisinde rastlanan ocaklık statüsündeki sancakları ifade eder. Ocaklık sancaklar hükümet ve yurtluk-ocaklık sancaklar olmak üzere iki çeşittir. Fetih sırasında hizmeti görülen aşiret reislerine, beylere çoğunlukla kendi toprakları olmak üzere bırakılan yerlerdir. Orhan Kılıç'ın bu konuda araştırmaları vardır.
Hükümet sancaklarda timar sistemi uygulanmaz. Sancak gelirinin tamamı idareci olan beylere aittir. Yurtluk-Ocaklık sancaklarda ise timar sistemi uygulanabilir.
Ocaklık sancaklar, Bosna, Anadolu, Çıldır, Şam, Rakka, Bağdat, Basra, Tunus ve Şehrizor gibi bölgelerde görülür. Bu sistem görüldüğü gibi sadece Güneydoğu Anadolu'daki Kürd beylerine mahsus değildir. Ocaklık sancakların sayısı zamana göre değişmektedir. Özellikle savaş dönemlerinde aşiretlerin devlete bağlılığını artırmak için ocaklık sancakların sayısı artırılmıştır.
Orhan Kılıç, araştırmalarında ocaklık veya hükümet tipi sancakların devletin merkezi kontrolünden uzak müstakil birimler olduğu kanaatinin yanlış olduğunu söyler. Merkezi idare imparatorluğun diğer kısımlarında olduğu gibi burada da ağırlığını her zaman hissettirmiştir. Bu sancakların her biri merkezden atanan bir beylerbeyinin emri altındadır.

28 Ekim 2014 Salı



Son yazım ilgi ile karşılandı. Genç nesiller, Mahir Çayan’ı yeterince tanımıyor. Üstelik tanımak da istiyor. Anlatmak, diğer sol isimlerle farklılığını belirtmek farz oldu.
Çayan, solcuydu… Çayan, yurtseverdi… Çayan, kemalistti… Çayan, ulusalcıydı… İnanmış bir millî komünistti.
Bütün bunlar bir arada toplanamaz diye düşünenlere örnek vermek gerek. Kendi ağzından Kemalizm ile başlayalım:
“Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir millî kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm’i bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak, kesin olarak yanlıştır. Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden, Kemalizm soldur; millî kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.”
Gençlere tuhaf gelecek ama, Türk Solu, 1960’lı yıllarda ilhamını Kemalist Devrim’den almıştır.
Burada, küçük bir alıntı da Deniz Gezmiş’ten yapalım: “Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Bulgar dalkavukluğuna, Romen soytarılığına karşı Türk Devrimcisi’yim… Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa, bizleriz.”
"TAM BAĞIMSIZ VE ÖZGÜR TÜRKİYE"
Çayan, bir solcu olarak Atatürk’ü dışlamamıştır. Aksine, yürekten benimsemiştir. Mahir Çayan’ın bugüne kadar Deniz Gezmiş kadar gündeme gelmemesinin nedeni ise silahlı bir devrim yapma niyetinde oluşundan kaynaklanır. Tam Bağımsız ve Özgür Türkiye cümlesi, Çayan’ın devrimciliğinin temel prensibidir.
Çayan aslında terörist değildir. Silahını, kendine göre vatan hainlerine karşı doğrultmuştur. Silahlı Devrim o günler için yanlış bir karar olabilir. Bu amaçla kan dökülmesi de hoş karşılanmayabilir. Ne var ki bir başka idealizm ve gerçeklik boyutudur Çayan’ınki. Arkadaşı Ulaş Bardakçı ile ellerini kana bulamalarını Çayan şöyle açıklamıştır: “Atatürk bağımsızlık için yüzlerce İngiliz’i öldürdü… Ben de bir avuç İngiliz’i öldürmekten çekinmem…”
Mahir Çayan’ı bölücülerle aynı çizgiden gelme gibi gösteren komik bile olmayan zırvalıklara, daha o günlerde şöyle seslenmiştir Mahir Çayan: “…Son olarak solcu kemalist arkadaşlarıma diyorum ki; özgürlükçü, liberal, Kürtçü tavır takınan… Atatürk’ü burjuva ve şoven diye eleştirmeye kalkan vatan hainleriyle kol kola giden komünist ve tehlikeli oluşumlardan uzak durun… Bir kemalist kesinlikle vatansever, milliyetçi olmalıdır. Kemalist olmasa bile kemalizm’e hayranlık veya saygı duymayan bir solcu; işbirlikçidir, haindir. Bunu unutmayınız…”
Çayan’a göre Kemalizm, birinci kurtuluş savaşının öncüsüdür. Kendileri ise birinci kurtuluş savaşının devamıdırlar. Ne var ki, ikinci kurtuluş savaşının öncüsü, birincideki gibi küçük burjuvazi olmamalıdır. Öncüler, üçüncü bunalım döneminde proleter devrimciler olacaktır. Böyle bir proleter devrimcilik, kemalizm’den kopuşmamış bir proleter devrimciliktir… Kemalizm’in takipçisi olan bir devrimciliktir.
“Türkiye’deki yerli hakim sınıflarla, Amerikan emperyalizmini kalın çizgilerle ayırmak fiilen imkânsızdır” diyen… Troçki ve Sultangaliyev gibi devrimin sürekliliğini savunan… Mao’dan ve Che’den etkilenen Mahir Çayan, militanlıktan öte, gerçek bir devrimci teorisyendir aynı zamanda.
Şanssız bir teorisyendir… Çünkü, devrimin kırlardan başlaması gerektiğini düşündüğünde, kırların büyük kentlere göç ettiği… İşçilerden söz ettiği zaman, mavi yakalıların beyaz yakalılara dönüştüğü… Sermayenin ulus bazından ulusötesi konuma geçiş yaptığı… İnsan hakları ve çevrenin giderek önem kazanmaya başladığı bir geçiş evresi, ilişkileri farklılaştırmıştır.
Realist olmayabilir Çayan… Çağı yakalayamamış olsa bile, dürüst bir idealist olarak geçmiştir Sol Tarih’e.

Altı yedi yıl kadar oluyor. Bir televizyon programına katılan ANAP Diyarbakır eski milletvekili ve Barzani hayranı Segbetullah Seydaoğlu, o kıt ve bozuk Türkçesiyle ve de büyük tarihçi edasıyla Kürtlerin 10 bin yıllık tarihleri bulunduğunu, Mezopotamya uygarlığının Kürtlerin eseri olduğunu iddia ediyordu. Seydaoğlu, bu “Kürt Tarihi ve Uygarlığı Palavraları”nda yalnız değildir. Yaklaşık 30 yıldır “Kürt İşi”ni kaşıyan bütün iç ve dış çevreler, bu yönde koşullandırmalar yapmakta, beyin yıkamaktadırlar. Ortalık sahte araştırmacı-yazardan geçilmemektedir.
Bu yazımda ben, XI.yüzyıldan bu yana, çeşitli kitaplarda Kürtler hakkında yazılanlardan yaptığım bir derlemeyi sunacağım sizlere. Bu kitapların –roman olan biri hariç ( onun yazarı da canlı tanıklardan dinleyip, belge ve kanıtlarla bu dinlediklerini doğrulattıktan sonra almış kitabına)- hepsi anı ve gezi notlarını içeriyor. Yani yazarlar, gördüklerini, yaşadıklarını aktarmışlar, tarihe tanıklık etmişler. Hegel “Tarihe tanıklık tarihin özüdür” demiş. Biz bu özü veriyoruz, önyargısız ve saplantısız olarak. Kürtlere bir düşmanlığımız yoktur. Ama öyle bir hale geldik ki, Kürtler üstün ırk olarak görülür oldu artık, Kürtçü olmayan Kürt kalmadı neredeyse, Kürt dostlarımın çoğunu tanıyamıyorum.
Bu gibilerinin yüzüne tarih aynası tutmak gerek, baksın görsünler kendi gerçeklerini, azıcık anlayış ve kavrayışı olanlar uyanırlar.
Evet, şimdi geliniz, okuyalım bu kitaplardan yaptığım alıntıları, bakalım nice imiş 10 bin yıllık tarih ve Mezopotamya uygarlığının mirasçısı (!) Kürtlerin tarihteki halleri…
İBN CÜBEYR VE PROF.DR.UMAY TÜRKEŞ’İN YAZDIKLARI BİRBİRİNİ DOĞRULUYOR.
Endülüslü yazar İbni Cübeyr, 1183 yılında Hacca gitmek üzere Granada’dan yola çıkmış. Mısır’a giden bir gemiye binmiş, oradan aktarmalı olarak Cidde limanına çıkıp Mekke’ye varmış. Dönüşte ise Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e ulaşıp yine vapurla yurduna dönmüş. Bu yolculuğun izlenimlerini “Seyahatname” adıyla kitaplaştırmış.
Yazarın dönüş yolculuğunda Kürtler hakkında duydukları oldukça ilginç ve dikkat çekici:
“Kent dışında bir handa konaklamıştık. 2 Rebiülevvel (13 Haziran 1184) Çarşamba gecesi de burada geceledik. Sabah Harran, Halep, Diyar-ı Bekr ve civar yerlere giden yolcularla, bunların eşek ve katırlarından oluşan büyük bir kafile ile yola çıktık. Deve ile yolculuk yapan yöre hacılarını arkamızda bıraktık. Musul’dan Nasibin ve Düreysar kentine kadar bu yörenin baş belası Kürtlerin saldırısına karşı pür dikkat ve endişeli halde öğlenin ilk saatlerine kadar yola devam ettik. Bu Kürtlerin yol kesmek ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan başka işlevi yok. Bu yöreye yakın geçit vermez dağlarda yaşarlar. (sahife 176)
(…)Lübnan Dağı, Müslümanlarla Franklar arasında sınırdır. Dağın öte tarafında Antakya, Lazkiye ve diğer kentler vardır. Allah buraları Müslümanlara iade etsin. Dağın yamacında Hısn el Ekrad (Kürt Kalesi) adında bir kale vardır ve Frankların elindedir. Buradan Hama ve Humus’a saldırırlar.”
Prof.Dr. Umay Türkeş Günay’ın aynı yıllara dair yazdıklarında yukarıdakilerle koşutluklar görülüyor.
Yazar’ın “Türklerin Tarihi” adlı eserinin 331.sayfasında şunlar yazılı:
“Doğuya gelen yeni Türkmen dalgası da aynı tarzda hareket etmiştir. Çadırlarda yaşayan bu Türkmenler, hayvanlarıyla birlikte kışın sıcak olan Suriye taraflarına, baharda da Anadolu yayla ve meralarına çıkmışlardır. Bu yıllık göçler sırasında bu bölgede bulunan ve eşkıyalıkla geçinen Kürtler fırsat buldukça Türkmenlere saldırarak hayvanlarını çalmışlardır. 1185 yılında bir Türkmen düğününe saldıran Kürtler, damadı esir alarak öldürmüşlerdir. Bu olayla iki taraf arasında yıllarca süren bir düşmanlık ve çok sayıda ölümün olduğu çatışmalar yaşanmıştır. Türk hükümdarları araya girerek bu mücadeleyi durdurmuşlarsa da Türkmenlerin bir bölümü, 1187 yılında Kürtlere destek veren Klikya Ermeni topraklarını işgal etmişlerdir.”
RUS TUTSAKLARI “DONUNA KADAR” DEĞİL, DONLARI DÂHİL OLARAK SOYAN KÜRTLER
1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında, Doğu Cephesindeki ordularımıza komuta eden Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında bulunup daha sonra anılarını “93 Moskof Harbi ve Başımıza Gelenler” adıyla kitaplaştıran Mehmet Arif Bey, Kürtlerin Doğubayazıt’ta yaptıklarını şöyle anlatıyor:
“Ahmet Muhtar Paşa, Bargiri’de bulunan Van Kumandanı Faik Paşa’ya telgraf çekerek bulabildiği kuvvetlerle Doğubayazıt’a doğru ilerleyerek Mehmet Paşa’yı sıkıştıran düşman kuvvetlerinin arkasını almasını emretmişti. Faik Paşa da verdiği cevapta kuvvetinin yetersizliğinden ve Kürtlerin münasebetsizliklerinden söz ediyordu. Hiçbir özrü kabul edilmeyerek derhal hareket etmesi emredildi.
(…) Doğubayazıt’a gelince şehrin içerisinde kışlada kalmış olan iki tabur düşman piyadesi, yapılan görüşmeler sonunda teslim olmaya razı olur. Fakat silahlarını Faik Paşa’ya teslim etmek için takım takım çıkarlarken, ömründe hiç Moskof askeri görmeyen Kürtler, mal bulmuş mağribi gibi heriflerin üzerine hücum edip bir haylisini öldürürler. Bu hali gören ve daha kışlada teslim olmak için sıralarını bekleyen bir tabur düşman, kapıları kapatıp teslim olmaktan vazgeçer.
Faik Paşa, Kürtlerin reisleri ile görüşerek güç hal ile önlerine durur. Karşılıkta bulunmadan esir olan ve her türlü taarruz ve tecavüzden korunması icap eden, ölümden kurtulmuş bu yetmiş seksen kadar Rus esirini de Kürtler baştan ayağa soyarlar. Öyle ki, adamları çırılçıplak, ayıpları ile ortada bırakırlar.
Bu esirler sonradan Van Valisi Hasan Paşa tarafından giydirilip Halep yolu ile İstanbul’a gönderildiler” (Sayfa 204-205)
BARBARO, CANINI ZOR KURTARMIŞ KÜRTLERİN ELİNDEN
Venedikli tüccar ve diplomat Josaphat Barbaro’nun Osmanlı ve Akkoyunlu toprakları ile Karadeniz’in kuzeyindeki Tatar diyarına iki kez (1436 ve 1452 yıllarında) yaptığı seyahatlerin izlenimleri “Anadolu’ya ve İran’a Seyahat” adıyla Yeditepe Yayınları’nca yayımlandı.
Yazar bu eserinde Kürtlerin o çok bilinen özelliklerini –ilk tespitlerinde yanılmış olmakla birlikte- daha açık ve seçik olarak ortaya koyuyor:
“Bu dağın girişinde (Zağros Dağları) oldukça yüksek ve dik yamaçlı bir tepe var. Orada Kürtler adlı insanlar yaşıyor. Onların dilleri komşularınkinden tamamen farklıdır. Merhametsiz insanlardır; fakat tanıdıklarına yağmacılık yapacak kadar hırsız değiller. Kürtlerin bütün geçitleri kontrol edebilmek ve oradan geçen kişileri soymak için ırmak kenarlarına ve yüksek yerlere kurulmuş çok sayıda şehirleri var.
(…) 1474 Nisan ayının sekizinci günü Hizan denilen ve Hasan Bey’in yakınlarından biri tarafından idare edilen şehirden çıktık. Daha önce söz ettiğim Hasan Bey’in elçisi ile beraber şehirden yarım günlük mesafede iken yüksek bir tepenin üstünde Kürtler bize saldırdılar. Elçiyi, benim yazıcımı ve diğer iki kişiyi öldürdüler. Bana ve geride kalan yoldaşlara eziyet ettiler. Atlarımızla birlikte ne buldularsa hepsini götürdüler.”
Josaphat Barbaro at üstündeymiş bu sırada, atını dörtnala sürerek Kürtlerin elinden kurtulmuş.
SİMİKO VE ÇAPULCULARI
I.Dünya Savaşına yedek subay olarak katılan İ.Hakkı Sunata, Elazığ, Muş, Bingöl ve Van üzerinden İran’a kadar gider ordumuzla. Sunata, anılarını yazar.
İş Bankası Yayınları’nca basılan bu anılarda Kürtlere dair bölümler de var:
“Tarihini yazmamışım. Zannımca 18 Haziran 1918 olacak. Sabah erken son konak yerinden böylece ve emniyet tertibatı alarak yola çıktık.
(…) Tepeyi tırmanmaya başladık. Akşam da olmak üzere idi. Süngülerimiz akşam güneşinin ışığında parlıyordu. ‘Allah Allah’sız olarak tepeyi işgal ettik. Düşman bizim süngülerimizi beklemeden siperleri boşaltıp kaçmıştı. Arkadan ateş ettik. Ama alacakaranlıkta kimseyi göremiyorduk. Ağaçlar arasından kaçıp kaybolmuşlardı.
Bu arada sağ taraftan hızla iki Kürt atlı geldi. ‘Kimsiniz?’ dedim. Türkçe de bilmiyorlardı. Hemen atlarından atladılar. Terk edilmiş siperlerdeki eşyaları taradılar, eski püskü paçavraları elden geçirdiler. ‘Kim bu serseriler?’ dedim askere. Bilen varmış ‘Simiko’nun gönüllüleri’ dediler. Harbe iştirak etmişler güya. Şimdi ganimet arıyorlarmış. Defettik çapulcuları” (Sayfa 479-481)
SARIKAMIŞ HAREKÂTI… KÜRT EVİNE GANİMETSİZ Mİ GİTSİN?..
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin ne ölçüde olduğu aşağı yukarı belli oldu ya, birileri şimdi Sarıkamış’ı ileri sürmeye başladılar. Sarıkamış’ta şehit olan 90 bin vatan evladının çoğu Kürt’müş. Fazla bir bilgileri yok bunların, ayrıntı veremiyor sallıyorlar durmadan. Akıldâneleri Star Gazetesi yazarı Mustafa Akyol, onun da dayanağı ne idüğü belirsiz bir yabancı yazar. Biz bu taifeye, kendi öz kaynağımızdan alıntılarla yanıt vereceğiz. Sarıkamış Harekâtına katılan değerli bir Türk Subayı Köprülülü Şerif İlden Bey’in anılarında, Kürtlerin yaptıklarına dair yazdıklarından örnekler sunacağız, yorumsuz olarak. Var mıydılar, yok muydular, vardılar da ne yaptılar hepsi yazılı bu eserde (Sarıkamış/İş Bankası Kültür Yayınları).
Evet işte o anılardan bir bölüm:
“Birinci toplanma döneminde aşiret Tümenlerinin değersizliği kanıtlanmıştı. Hiçbir alay, kendi erlerine hâkim değildi. Kürtler gece olunca atlarına bindikleri gibi köylerine savuşuyor, ertesi gün yem ve yemek zamanında toplanıyorlardı.
(…) Aşiret Süvari Tümenleri, eğitim ve askeri donanımlarının Ruslara göre çok geri olması yüzünden hiçbir iş göremediler. Yalnız Aras havzasında değil, Eleşkirt ovasında ve Murat Suyu vadisinde de aynı durum görülüyordu. Kürtler, hem zeki hem cesur bir halktır. Bu doğuştan gelen zekâ ne yazık ki bilim ve eğitim cilasıyla parlatılmadığı gibi sıkıntılı dönemde hilekârlık biçiminde ortaya çıktı. Kürtler, Rus ve Ermeni çetelerinin topları ve mitralyözleri karşısında pala ve kılıçla iş görmenin olanaksız olduğunu derhal anladılar ve dağıldılar. Aşiret halinde yaşayan silahlı Kürt’ün o günkü cengâverlik amacı kendi evini ve malını korumaktı. Ermeni çeteleri ve Rus bataryalarıyla karşı karşıya kalan Kürt, İstanbul’a doğru alaycı bir bakış yönelterek atını geriye mahmuzladı ve yolda bizim zavallı piyadelerimizin güçsüzlerini yakalayarak ayağından yırtık çizmesini, sırtından yamalı paltosunu aşırdı, kendi köyüne doğru atını sürüp gitti. Kürt evine ganimetsiz mi gitsin?”.
“Ekim’in sonunda 2. Nizamiye Süvari Tümeni’nin alayları ikişer yüz atlıya kadar inmiş ve aşiret alaylarından artık en büyük özveriyi istemek zamanı gelmişti. Ordu Komutanlığı’nın bu isteğine karşı Aşiret Süvari Kolordusu Komutanı Mehmet Fazıl Paşa’dan bizim aşiret erlerimiz çevrede yağma edecek bir şey bulmayınca şu günlerde kendi alay ve bölük subaylarının eşyasını çalmaya başladılar. Bunların şerrinden karargâhımı korumak için lütfen 50 erlik nizamiye atlısının tarafıma gönderilmesini istirham etmiştim.”
KEDİLERİ GAZA BATIRIP KOYUN SÜRÜSÜ İÇİNE ATMAK VE ÇIKAN PANİKTEN YARARLANARAK KÜRT İŞİ SOYGUN YAPMAK
“Şark Yıldızı”, iki ciltlik bir romandır. Birinci cildinde, Birinci Dünya Savaşı’nda Van’da ayaklanan Ermenilerle, Van’ın Türk halkının yaptığı inanılmaz, olağanüstü mücadele anlatılır. Bu mücadelenin bir kısmı “120” adıyla filme de alınmıştır.
Romanın yazarı Hikmet Ilgaz, Van’da görev yapmış bir TCDD müfettişidir. Topladığı belge, bilgi ve tanık ifadelerine dayanmaktadır yazdıkları.
Ilgaz, ikinci ciltte, düşman eline geçmiş Van’dan, babası tarafından emin bir kişinin yanına katılarak İstanbul’a gönderilen Türk kızının çileli yolculuğunu ve hazin yaşam öyküsünü anlatmaktadır.
İşte o romandan aldığımız, ilginç ve vahşi bir “Kürt Usulü” soyguna dair satırlar:
“Bugün sıkı yürümüşlerdi. Güneş batmadan Destumi’ye vardılar. Nahiye Müdürünün tahmin ettiği gibi zaptiye bölüğü ile mubayaa heyetini orada buldular. Bu zaptiyeler şehirlerin vesikalık et ihtiyacı için muhtelif belediyelerden seçilmiş üç dört kişilik bir heyetin muhafazasına memur edilmişlerdi. Gece vukuu muhtemel bir sarkıntılığa karşı heyetin topladığı hayvanları emniyete almaya çalışmakta idiler.
(…)Yolcuları koyunların etrafına dizerek canlı bir ağıl meydan getirdiler. Kendileri de aralarına sıkıştılar. Geceyi böylece açıkta geçireceklerdi.
(…)Yorgunluktan bitap düşen yolcular güneş çekildikten sonra hemen bir tarafa kıvrılarak kendilerinden geçtiler. Kenarları yırtılmış kara bulutlar dağların üstüne çömelmişti. Garp ufkunu ara sıra aydınlatan şimşekler uzakta bir yere yağmur yağdığını gösteriyordu. Karargâhı kesif bir zulmet kucaklamıştı. Dağlardan akseden vahşi hayvanların nârâları ovada uğultulu girdaplar hâsıl etmekte idi. Bitlis Deresi ağır bir hasta gibi inliyordu. Havada bir sıkıntı vardı.
Gece yarısı bu yüzlerce insan birdenbire acı feryatlarla uyanıp dehşet içinde kaldılar. Önlerinde yer yarılmış, topraktan alevler fışkırıyordu. Koyunların arasından ateşten bir küre kıvılcımlı mahvetler çizerek ok gibi üç dört metre havaya sıçrıyor, sonra yine aynı süratle alçalarak hayvanların karınlarının altından geçiyor, sırtlarına tırmanıyor, bir yılan gibi dalgalanıyor, taklak atıyor, korkunç şekiller resmediyor, bir yerde kayboluyor, sonra yine başka bir taraftan meydana çıkarak bu vahşi raksa tekrar başlıyordu.
Bu sihirli ateş, koyun sürüsünü çılgına çevirdi. Çelimsiz hayvanlar müthiş bir sel halinde ahalinin ve muhafızların üzerine saldırarak hepsini yere yıktılar” (Sayfa 76-78)
Ortalık yatışıp gerekli araştırma yapılınca iş anlaşılmış. Koyunların çevresindeki muhafız çemberini yaramayacağını anlayan Kürt soyguncular, kedileri gaza bulayarak tutuşturmuşlar ve koyunların arasına salıvermişler. Ateş içinde kalan zavallı hayvanlar can acısıyla sağa sola hücum edince koyunlar kaçıp dağılmış. Dağ tarafına kaçanları da haydutlar sürüp götürmüşler.
BARKLEY’İN YAZDIKLARI…
Henry C.Barkley, bir İngiliz tüccar aslında. 1850’li yıllarda Anadolu’nun birçok ilini dolaşıp gezi izlenimlerini “Anadolu ve Ermenistan’a Yolculuk” adıyla kitaplaştırmış.
Barkley’in Kürtlere ilişkin olarak yazdıkları, önceki yazarlarımız teyit etmektedir:
“Bitlis’in yanında ve Van Gölü’nün çevresinde birçok aşiret açıkça ayaklanmış durumda. Hıristiyanları ve Türkleri soyarak ve yağmalayarak isyanın tadını çıkarmakta; ama aynı zamanda aşiretler kendi aralarında da çarpışmakta ve devlet tarafından tehlikeli görülmeyen bağımsız kollara ayrılmakta” (Sayfa 204-206)
(…) Biz gelmeden kısa bir süre önce Encikli halkı, Dersim Dağlarından gelen bir Kürt çetesi tarafından ziyaret edilmişti. Çete geceyi burada geçirmiş, bulabildiklerinin en iyisini yiyip içtikten sonra, sabah ayrılırken yanlarında 50 koyun ve tavukların hepsini götürmüşlerdi. (Sayfa 233)”
“İNSAN DEĞİLİM KÜRD’ÜM”
Son olarak kardeşim Macit Gürbüz’ün “Kürtleşen Türkler” adlı eserinden ilginç ve gülünç bir hikâyeciği aktaracağım. Macit bu hikâyeciği Süleyman Sabri Paşa’nın “Van Tarihi ve Kürtler Hakkında İncelemeler” adlı kitabından almış.
Okuyalım:
“Bu fasılda Süleyman Sabri Paşa’nın bir hikâyeciğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Paşa’ya göre Kürt, ‘dağlı, çapulcu’ anlamına gelmektedir. Mazeret makamında ‘Kusura bakmayın Kürtlüktür yani’ ‘Şehirden ve medeniyetten uzak yaşamanın sonucudur’ denmektedir. Hatta bölgede çok daha ağır bir hikâyecik anlatılır. Yörede dağlı ağalar şöyle bir olaydan bahsederler. Yavuz Sultan Selim’in bölgeden geçen bir kafilesini soyan aşiret ağası yakalanır ve padişahın huzuruna getirilir. Yavuz
Sultan Selim’in bunun hesabını çok ağır şekilde soracağını bilen aşiret ağası, yol boyunca topladığı gülleri bir demet yapar ve huzura getirildiğinde elindeki gülleri Yavuz’a uzatarak şu beyti söyler:
Gül ruhsare-i huban, men biçare averdem
Mera mazur mifarmaki, adem nistem, Kürdem”
Anlamı; ‘Güzellerin gül yanaklısı, ben biçare avare biriyim. Beni mazur buyur, insan değilim, Kürd’üm’
Bu beyitten sonra aşiret ağası, Yavuz tarafından affedilmiştir.”