28 Mart 2015 Cumartesi

Kaçaznuni, 1914’ten 1923’e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü savaş hali olarak değerlendirmektedir. Kaçaznuni’nin yaptığı çok doğru saptamaya göre bu savaş, aslında Türkiye ile emperyalist devletler arasındaki bir savaştı. Kaçaznuni’nin kitabının en önemli noktası, Taşnak Partisi ile onun peşine takılan Ermenileri savaşın bir tarafı, o günkü Türk devletini ise diğer tarafı olarak değerlendirmesidir.
Bir grup aydın, 1915-1918 dönemi tehcir (göç ettirme) olayları nedeniyle Ermenilerden 1915te yaşadıkları için özür diliyorumadlı bir imza kampanyası başlattı.
Bu kampanyaya 60ı aşkın emekli büyükelçi karşı bildiriyle yanıt verdi. 43 eski diplomatını Ermeni terörüne kurban vermiş olan Dışişleri camiasının, bu şehit diplomatlar anısına saygı duyarak verdiği yanıt ve TSKnin bu konuda aydınlar bildirisinin yanlış yorumlanacağını belirtmesi, Cumhurbaşkanının bu bildiriye hoşgörü ile bakması, Başbakanın karşı çıkması konuyu daha da önemli ve karmaşık bir düzeye taşımıştır.
Kendilerine aydın grubu adı veren kişilerin, demokrasilerde böylesi bildiriler yayımlamaları doğaldır.
Ancak özür bildirisini yayımlayanların, kesin çizgileri olmayan karmaşık bir konuda taraf olduklarının ayırdında olmaları gerekir. Türk Devleti, Ermeni konusunda belgelerin açılmasını ve hatta bu belgelerin yansız tarihçiler tarafından değerlendirilmesini istemektedir. Ancak Ermeniler bu tutarlı öneriye olumlu yanıt vermiyorlar. Böylesi tarafsız bir kurul eğer bir yargıya varırsa, özür dileme yolu açılabilir. Ancak böyle bir olgu yokken ve bu tarihi konu saptırılarak uluslararası arenada siyasal çıkar konusu yapılırken aydınların ortaya dökülüp özür dileme kampanyaları açmaları kuşku yaratmıştır.
İşte bu nedenle ben de kendilerine Ohan-nes Kaçaznuniden de özür dileyecek misinizdiye soruyorum?
Neden Kaçaznuni?
Çünkü bu çok önemli, Ermeni davası için çalışmış olan Ohannes Kaçaznuni, sözü edilen bizim bu bir grup aydının tersini söylüyor.
Aman efendim, kimmiş bu Kaçaznuni ki ondan özür dileyelim diye hemen bir itirazda bulunmasınlar.
O zaman Kaçaznuninin kim olduğuna bakalım:
Gerçek ismiyle Hovannes Katchaznouni (Ohannes Kaçaznuni) Ermeni tarihinde tartışılmaz çok önemli bir kişidir. Ermeni terör örgütü Taşnatsutyun (Taşnak) Partisinin kurucularındandır. 1918 yılının temmuz ayında kurulan Ermeni devletinin ilk başbakanıdır. Ermeni devletini hükümet başkanı olarak 13 ay yönetmiştir. (Temmuz 1918 - Ağustos 1919)
Ermenistan, 1920 yılında Bolşevik yönetimi tarafından ele geçirilince, tutuklandı; 1921 yılında Avrupaya kaçtı.
1921 yılında Taşnak Partisi, Bükreşte neler yaptık, nerede hata yapıldı, ne yapmalıydık konularının konuşulduğu bir konferans topladı.
Taşnak Partisinin en önemli liderleri, tarihçiler bu kongreye raporlar sundular. İşte Ermeni devletinin ilk başbakanı Kaçaznuni de bu kongreye önemli bir rapor sundu.
Kaçaznuninin,Taşnatsutyunun Artık Yapacağı Bir Şey Yokadını taşıyan raporu, bugün Ermenistanda yasaktır. Avrupa ve ABDde kütüphane kataloglarında kitabın ismi vardır, ancak kendisi yoktur, imha edilmiştir.
Bu rapor, Sovyet Rusyada kısıtlı sayıda basıldı ve halen rapor Rus Devlet Arşivinde bulunmaktadır. Dr. Mehmet Perinçek, Moskovada Lenin Kütüphanesinde yaptığı çalışma sırasında raporu bulmuş, Rusça fotokopisini almış, bu rapor tercüme edilerek Türkçe basılmıştır.(*)
Başbakan Kaçaznuninin raporunun önemine hiç kimse karşı çıkamaz. Ama ne var ki, Kaçaznuninin raporu bizim Batı karşısında kompleksli Batısever, hatta Batıperveraydınlarımıza ters düşüyor.
İşte Kaçaznuniden çarpıcı noktalar:
I. Dünya Savaşı öncesinde, Ermeniler tarafından gönüllü silahlı birlikler oluşturuldu, bu hataydı.
Bu birlikler ve o günkü politikamız kayıtsız şartsız Rusyaya bağlanmıştı.
Ve Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.
1918 yılı sonlarında İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı ve Ermenistanda Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.
Ermeniler Denizden Denize Ermenistan Projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.
Ermeniler, Müslüman nüfusu katletmişlerdi, bu nedenle Türklerin aldığı tehcir kararı doğrudur ve uygundur.
Evet bütün bu saptamalar, Ermenistanın ilk başbakanı, Taşnaksutyun Partisinin kurucusu Kaçaznuniye aittir.
Kaçaznuni, 1914ten 1923e uzanan süreçte, Türk-Ermeni ilişkilerinin özünü savaş hali olarak değerlendirmektedir. Kaçaznuninin yaptığı çok doğru saptamaya göre bu savaş, aslında Türkiye ile emperyalist devletler arasındaki bir savaştı.
Kaçaznuninin kitabının en önemli noktası, Taşnak Partisi ile onun peşine takılan Ermenileri savaşın bir tarafı, o günkü Türk devletini ise diğer tarafı olarak değerlendirmesidir. Bu değerlendirme ortada savaş olduğunu ve soykırım kavramının bu olayda söz konusu olamayacağını belirtir.
Kaçaznuninin bu değerlendirmesi kimilerini şaşırtsa da, 1915-1918 olaylarıyla ilgili olarak Ermeni devlet adamları ve tarihçileri buna paralel değerlendirmeler yapmışlardır.
Kaçaznuni, Ermenilerin önce Çarlık Rusyasının emelleri doğrultusunda hareket ettiğini, Çarlık Rusyasının yıkılışından sonra da bu sefer Batılı devletlerin güdümüne girdiğini; İngiltere, Fransa, ABD gibi devletlerin bölgedeki çıkarları için Türklere karşı savaştıklarını açıkça belirtmektedir.
Şimdi sayın aydınlarımız Kaçaznuniyi lanetleyecekler midir? Ondan nefret mi edecekler, yoksa biz siyasallaştık, senden daha iyi biliyoruz, sen kim oluyorsun mu diyeceklerdir...
Batıperest (**) aydınlarımızın ne diyeceklerini merak ediyorum.

25 Mart 2015 Çarşamba

Ruslar üzerinde Altınordu Devleti’nin büyük tesirleri vardır. Ruslar, devlet yönetiminden diplomasiye, askeri sistemden beslenmeye kadar birçok şeyi Tatarlar’dan öğrenmişlerdir.

Ruslar, 9. yüzyılda tarih sahnesine çıktılar. 879’da ölen İskandinavyalı Rurik’in kurduğu hanedan 17. yüzyıla kadar Rusya’yı yönetti. Bu dönemde Moskova’nın adı bile yoktu. Rusya Kiev’den yönetiliyordu. Moskova’nın yükselişi Zeynep Dramalı’nın “Tarihi Tersten Okumak” isimli
eserinde şöyle anlatır:

Yeni bir siyasi güç merkezi: Moskova

Cengiz Han’ın Moğollar’ı 1230’lu yıllarda Rusya’daydılar. Kiev Devleti Moğol saldırıları karşısında dayanamadı. Ruslar, Cengiz Han’ın torunu Batu Han’ın kurduğu Altınordu Devleti’nin hakimiyeti altında uzun süre yaşadılar.

Moskova, ilk olarak Kremlin Sarayı’nın bulunduğu yerde 1156’da inşa edildi. Moskova şehri Kiev’in Moğollar’ın eline geçmesiyle gelişecekti. Üçüncü Yuriy’in, Altınordu Devleti’ne dayanarak Moskova Büyük Prensi unvanı almasıyla Moskova ayrı bir prenslik oldu. Altınordu desteğiyle, Tver, Pskov ve Novgrod prenslikleri karşısında daha güçlü bir hale geldi. 1326’da Ortodoks Kilisesi’nin Rus metropoliti Moskova’ya taşındı.

Moskova’dan bütün Rusya’ya

Stratejik konumu ve fiilen Altınordu hakimiyeti altında olmayışı Moskova’yı Ortodoks Slavlar’ın sığınağı yapmıştı. Birinci İvan Daniloviç (1325-1341) zamanında merkez artık Moskova’ydı. Birinci İvan’ın hükümdarlığında Moskova prensinin unvanı artık “Bütün Rusya’nın Büyük Prensi” olmuştu. Onun torunu Dimitri ise Moğollar’a karşı başkaldırdı.

Üçüncü İvan’ın 1462-1505 yılları arasındaki hükümdarlığında bütün Rus toprakları Moskova’nın hakimiyeti altına girmişti. 1502’de Altınordu ortadan kalkmış, onun mirasçıları olan Tatar hanlıkları Moskova için bir tehdit olmaktan çıkmıştı.

Tatarlar’ın Ruslar’a tesirleri

Rusya, Cengiz’in oğlu Cuci’nin istilasından sonra 250 yıl Moğol hakimiyetinde kaldı. Bu dönemde Rusya, birçok knezlikten oluşuyordu ve siyasi bir birlik yoktu. Knezler, hanlara olan bağlılıklarını bildirmek ve onların yanına gidip iktidarlarını onaylatırlardı. 1242-1430 yılları arasında, Rus knezleri 70 defa Altınordu hükümdarının sarayına gitmişlerdi. Knezler, çocuklarını rehin olarak hanların yanlarında bırakırlardı. Altınordu merkezinde yaşayan ve ileride knezliklerin başına geçen Rus prensleri, rehinlik günlerinde devlet yönetimini burada öğrenerek Altınordu’dan etkilenmişlerdir. Moskova Knezliği sırtını Altınordu Devleti’ne dayayarak Rusya’daki en güçlü prenslik haline gelmiştir. Birçok knez ve Rus ileri gelenleri Moğol kızları ile evlenmişti. Rus üst tabakası kültürel olarak Moğollaştı. Altınordu dağıldıktan sonra kurulan Kırım, Kazan ve Kasım hanlıklarından birçok Tatar da Rus knezlerinin hizmetine girerek, zamanla Hıristiyan oldu. Rus tarihinde önemli rol oynayan Rus asillerinin birçoğu Tatar kökenlidir. Tatar kökenli devlet adamları özellikle Moskova Prensliği’ne Moğol devlet teşkilatını ve hükümdarlık anlayışını öğrettiler. Altınordu askeri sisteminin Ruslar üzerinde büyük tesiri oldu.

Moğol tesirleri iktisadi ve mali sahada da görülür. Vergi ve para sistemi Altınordu örnek alınarak oluşturulmuştur. Bu durumun izlerini Rusça’da görürüz. Mesela, Rusça’da gümrük manasına gelen “tamojnya”, damga kelimesinden, paranın karşılığı olan “denga”, Moğolca “Tenke”den gelir. Ruslar, posta teşkilatı ile at ve arabayı daha yaygın olarak kullanmayı da Tatarlar’dan öğrenmişlerdir. Diplomasi alanında da Tatar tesiri büyüktür. Rus knezleri, diplomasinin kural ve geleneklerini Altınordu Devleti’nden öğrenmişlerdir.

Tatar yiyeceklerini de benimsemişlerdir

Rus boyarlarının elbiseleri Tatar mirzalarınınkinin aynısıydı. Tatar kıyafetlerinin Ruslar tarafından giyilmesi üzerine, 1551’de toplanan Rus Konseyi, Ruslar’a kiliselere başörtüsü ve Müslümanlar’dan benimsedikleri takkelerle girmelerini yasaklanmıştı. Başmak (ayakkabı, potin), beşmet (beşmet, kapitone palto), azyam (Tatar köylülerinin giydiği uzun kaftan), zipun (genelde yakasız ve evde dokunan palto), kaftan (kaftan, ipekli kumaştan yapılan uzun, süslü giyisi), şlık (kukuleta, Tatar başlığı), başlık, kolpak (kalpak, takke), safyan (sahtiyan, maroken), atlas, kumaç (al renkli pamuklu dokuma), koşely (para kesesi), klobuk (Ortodoks rahibin başlığı), temlyak (kılıç düğümü) gibi Rusça’da kullanılan kelimeler Tatarlar’ın bu konudaki tesirini gösterir.

Ruslar, Tatar yiyecek ve içeceklerini de benimsemişlerdir. Çayın Rusya’ya Tatarlar sayesinde girdiğini Rus araştırmacılar yazmışlardır. Rusya’da kalaç (kilit şeklinde pişirilmiş buğday ekmeği) olarak bilinen ekmeği de Ruslar’a Tatarlar öğretmişlerdi. Türkçe’den Rusça’ya kıyafetle ilgili 300, beslenmeyle ilgili ise 280 kelimenin geçtiği tespit edilmiştir. Rusça’da Türkçe kökenli 2000’e yakın kelime vardır. Rahmetli Akdes Nimet Kurat, Rusya ve Karadeniz’in kuzeyindeki Türk kavim-leri üzerine yazdığı kitaplarında bu mesele üzerinde durmuştu. İlyas Kamalov’un (Kemaloğlu)
yazdığı “Altın Orda ve Rusya” isimli eserde ise bu konuda oldukça teferruatlı bilgiler verilmiştir.

Altınordu Devleti

Mo­ğol­la­r’­ın 13. yüz­yı­lın ikin­ci çey­re­ğin­de ger­çek­leş­tir­di­ği se­fer­ler ne­ti­ce­sin­de Deşt-i Kıp­çak, Hâ­rezm, Ku­zey Kaf­kas­lar, Kı­rım ve İdil-Bul­gar Dev­le­ti­’nin top­rak­la­rın­da Al­tı­nor­du Dev­le­ti (Al­tın Or­da/Cu­ci Ulu­su) ku­rul­du. Cu­ci­’nin oğ­lu Ba­tu Ha­n’­ın kur­du­ğu Al­tı­nor­du Dev­le­ti 1242-1502 yıl­la­rı ara­sın­da böl­ge­yi yö­net­ti. Böl­ge­de­ki nü­fu­sun ço­ğun­lu­ğu­nu Kıp­çak­lar (Ku­man­lar), İdil Bul­gar­la­rı ve di­ğer Türk ka­vim­le­ri oluş­tu­ru­yor­du. Mo­ğol­lar as­ke­ri ve yö­ne­ti­ci sı­nıf du­ru­mun­day­dı­lar. İkin­ci hü­küm­dar olan Ber­ke Han (1256-1266) dö­ne­min­de Al­tı­nor­du Dev­le­ti Müs­lü­man­lı­ğı ka­bul et­ti. Öz­bek Han za­ma­nın­da (1312-1341) İs­la­mi­yet bü­tün ül­ke­ye ya­yıl­dı. Mo­ğol­lar za­man­la böl­ge­de­ki Türk­le­r’­le ka­rı­şa­rak Türk­leş­ti­ler. Al­tı­nor­du bir Türk-İs­lam dev­le­ti ha­li­ne gel­di. Ka­ra­de­ni­z’­in ku­ze­yin­de ya­şa­yan ka­vim­ler de Ta­tar ola­rak anıl­dı­lar.

Bizans’la akrabalık

Üçüncü İvan, Bizans’ın son imparatorunun yeğeni Sofia Paleolog ile evlenerek Bizans hanedanı ile Rus hükümdarları arasında bağ kurmuştu. Rus halk inanışlarında Bizans’ın Osmanlılar tarafından fethi sırasında suya atılan imparatorluk tacı ile asasının yüzerek Rusya’ya ulaştığı anlatılır.

İlk çar

Rus hükümdarı Korkunç İvan, 1546 sonlarında Metropolit Makari’ye müracaat ederek “çar” unvanı ile taç giymek istediğini belirterek onay istemişti. 16 Ocak 1547’de “çar” unvanı ile taç giyme töreni yapıldı. “Sezar” isminden bozma bu unvan Moskova prenslerinin Bizans’ın, yani Doğu Roma’nın mirasçısı oldukları iddiasının bir göstergesiydi.

Avrupa cemiyetinin ortaçağdaki farklı sınıflara ayrılmış halini göz önüne getirdiğimizde Türk cemiyetinde hangi özellikleri arayacağımız ortaya çıkıyor. Bazı araştırmacılar tarafından, asaletini  evladına devreden Senyörler,  Türk beylerine benzetilmiş, Senyörler arasındaki mevki farkları ile Türklerdeki "Orun-Ülüş" telakkisi arasında münasebet kurulmağa çalışılmıştı. Böylece eski Türklerde bey'lerin asiller sınıfını meydana getirdiği söylenerek Türk toplumunun da farklı sınıflardan meydana geldiği iddia edilmiştir. Sosyal yapı bakımından Feodal Avrupa için dahi kölelik, esas unsur olarak kabul edilmeyip bütün ağırlık toprak köleliği diyebileceğimiz "Serfliğe verildiğine göre[1], biz de bu yolu takip ederek esas ağırlığı "serflik" üzerinde toplayacağız.
Lawrence Krader, Orta Asya'daki sınıfların ve politik birliklerin Avrupa'daki şekilden farklı olduğunu söylemektedir[2]. Yine aynı müellife göre bu farklar, Türk devletlerinin teşkilatlanma şeklini feodal teşkilat şeklinden uzaklaştıran farklardır[3]. Krader'in orta Asya'da gördüğü sınıfları kimler meydana getiriyordu? Bunlar farklı sosyal sınıflar mı idi? Yoksa pek çok kişinin yaptığı gibi her ayrı özellik, farklı haklara sahip bir sınıf teşkili için kafi görülerek mi bu sonuca varılmıştı. Bildiğimiz gibi sınıf, aynı statüde bulunan fertlerin yani aynı sosyal hayat tarzını paylaşan fertlerin meydana getirdiği sıralanmaları gösteren bir kategoridir[4]. Sınıfların meydana gelmesi için gerekli olan statü ise bir ferdin toplum içinde işgal ettiği yer olup;
a) Erişilen yani başarı yolu ile kazanılan statü ve
b) Verilen statü 
olarak ikiye ayrılmaktadır[5].
Burada Avrupa'daki Senyörlerin durumunu göz önüne getirmekte fayda vardır. Senyörler, genellikle ikinci şekil (verilen) statüye sahip idiler. Fakat bazen kazanılan statü durumu da görülüyor. Mesela 1323'de Banus Stephan, kendisine Bulgar hanının zevcesini getirdiği için Grgur Stipançiç'e beş köyü timar olarak vermişti[6]. Stipançiç'in timarı ona kazanılan bir statü vermesine rağmen onun timarı, oğullarına geçmek üzere verildiği için[7] Stipançiç'den sonrakiler ikinci türden bir statüye sahip olmuşlardı. Senyörlerin büyük çoğunluğu haksız olarak aslında hak etmedikleri halde büyük arazilere sahip oldukları için[8], verilen statü'yü işgal ediyorlardı. Feodal sınıflı cemiyette geniş araziye sahip olmak, askerliği meslek edinmek veya ruhani zümreye mensup olma özelliklerini görmüştük. Bu üç şart, merhum Kafesoğlu'nun belirttiği gibi yüksek tabakaların teşekkülünde rol oynayan en önemli şartlardır[9].
İktisat bahsinde daha ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, eski Türklerde ziraat umumi iktisadiyat içinde pek az bir yer tutuyordu. Esas ağırlığı hayvancılığın meydana getirdiği İslam öncesi Türk Devletleri'nde, toprak pek ehemmiyetli olmadığından büyük malikaneler ve bu malikanelerin etrafında bir toprak aristokrasisi görülmez[10]. Mülkiyet bahsinde daha açık olarak göreceğimiz bazı özellikler, çiftçilerin bir kudretliye sığınarak topraklarını da ona devretmesi neticesini önlemiştir. Çiftçi veya ailesi yahut da arazisi bir dış tehlikeye maruz kaldığı zaman boy beyi işe karışırdı. Çünkü her bey, kendi boy'unun menfaatlerini korumağa mecburdu. Vazifesinin karşılığını halktan vergi veya angarya hizmetler şeklinde alması için hiç bir yetkisi yoktu. Hükümdarlıktan da üstün olan "Töre", bey'in beyliğini, kağan’ın kağanlığını her an elinden alabilirdi. Çünkü en mühim işlerden birisi, töre'nin tüz (düz, iyi) tatbik edilmesi idi[11].
Türk töresi, aynı tüz'lük ilkesi ile halkın farklı hak ve imtiyazlara sahip sınıflara ayrılmasına da engel teşkil ediyordu. Böylece Töre'nin halkın sömürülmesine mani olması, iktisadiyatta toprağa bağlı olunmaması, ve askerliğin Türkler arasında ayrı bir meslek olarak sayılmaması, her Türk'ün aynı zamanda iyi savaş terbiyesi almış bir muharip durumunda olması[12], Türk cemiyetinde bir zengin, asil ve asker sınıfının ortaya çıkmasına mani olmuştu. Askerliğin bir meslek sayılmaması, aynı zamanda halkın menfaatine uygundu. Çünkü eski Türklerde paralı askerlik bulunmadığından Türk beyleri komutan ve Türk halkı da onun askeri idi. Akınlar ve galibiyetler, halka ganimet sağladığı için sıkı bir disiplin ve bey-halk ilişkisi ortaya çıkmıştı. Bu ilişki ortadan kalktığı zaman ne başarılı akınlar ve ne de devlet, ortada kalmayacaktı[13].
Eski Türk devletleri, siyasi mahiyette olup, dini mahiyet taşımadığı için din adamları imtiyazlı bir sınıf teşkil etmezlerdi[14]. Zaten Türk cemiyet yapısının esas vasıflarından birisi, imtiyazlı sınıfların bulunmaması idi[15]. Türk devletlerinde herkes çalışkanlığına ve kabiliyetine göre yüksek makamlara çıkabilirdi. Hatta zaman zaman halk içinden gelmiş olmak, Han'lık tahtına oturmaya bir engel teşkil etmiyordu[16].
Kutadgu Bilig'de gördüğümüz "Hizmetkar zenginleşirse Bey nam kazanır ve bu namı dua ile ebedi kalır. "sözleri[17], bey'lik hakkını kazananların maiyetlerinde bulunan kişilerin refahı ve zenginleşmeleri için çalışması gerektiğini ve ancak bu şekilde kendi namlarını yürütebileceklerini göstermektedir. Demek ki bey'ler, başkalarının sırtından geçinerek değil refahıyla sorumlu oldukları halkın zenginleşmesiyle ancak itibar kazanabiliyorlardı.
Birçok Rus ve Avrupalı tarihçiyi Türklerin farklı haklara sahip sınıflardan müteşekkil olduğu şeklinde bir fikre sahip kılan sebeplerden birisi de eski Türk abidelerinde görülen "Kara kemikli budun" tabiri[18] idi. Fakat son araştırmalar ile kara kemikli budun tabirinin halk'ı ifade ettiği ancak, halkı alçaltacak bir özelliği bulunmadığı yani halkın adi insanlar olarak görülmediği[19], kara tabirinin aslında alçaltıcı değil aksine büyük, kudretli, saygıdeğer bir seviyeyi ifade ettiği anlaşılmıştır. Bu tabirin asalet sınıfının altındaki bir adi tabakayı belirtmekten değil "asıl büyük kalabalık,  budun" teşekkülünü ifade etmek zaruretinden doğduğu anlaşılıyor[20].
İkinci bir mesele de Orun-Ülüş telakkisidir. Türk devletleri'nde resmi yemeklerde ve toplantılarda görülen bu telakki, Avrupa'daki feodal soyluluk statülerine benzetilmiştir. Bilindiği gibi Avrupa'da feodal Senyörler, asalet sırasına göre derecelenirler ve birbirleri ile münasebetlerinde bu asalet derecelerini göz önünde tutarlardı. Senyörlerin aralarındaki bu mevki farkı, devlete karşı olan hizmetlerine göre ayarlanmaktan ziyade onların iktisadi kudretlerine bağlı idi.
Türk devletlerinde ise meclis toplantılarında, resmi yemeklerde hangi boyun nereye oturacağı, etin hangi kısmını yiyeceği, töre hükümlerine göre tespit edilirdi. Kağanlar, keyfi arzularına göre boyların veya boy beylerinin orun'larını değiştiremezlerdi[21]. Topluluğun içindeki herkesin ülüş'ü (pay) de aynı şekilde töre hükümleri ile tespit edilirdi. Bir kimsenin ülüş hakkı, başarısıyla yükselebildiği gibi başarısızlığıyla da düşebilir ve hatta tamamen kaybolabilirdi[22].
Meclislerde ve ziyafetlerde kişilerin oturacakları yerleri yani orunlarını gösteren "Yasavul" ve "Bökevul"lar bulunurdu. Yasavul veya bökevulların yanlış hareketleri veya ihmalleri sonucunda bir kabileye kendi orunundan aşağısı gösterilirse, o kabile, hakkı olan orun'unu ister ve icap ederse kavga eder, özür dilenmezse buna sebep  olan kabileye düşman olarak toplantıyı terk ederdi[23].
Orun-ülüş telakkisinin harp sonlarında ganimet dağıtılırken de ortaya çıktığını söyleyen A. inan'ın fikrinin[24] yanlış olduğunu söyleyen İ. Kafesoğlu, bunun ancak Moğollar zamanı için geçerli bir tespit olabileceğini bildirmektedir[25]. Asya'da orun ve ülüş telakkisinin son devirlere kadar yaşadığı görülmektedir. M. F. Gavrilov, Özbeklerde ve L. P. Potapov'da Altaylarda orun ülüş telakkisinin milli adetlerde halen yaşadığını tesbit etmişlerdir[26]. Memleketimizde de bugün dahi Gaziantep  Barak’ları, Siverek Karakeçilileri, Ege ve Akdeniz kızılbaş Türkmenlerinde değişik şekillerde yaşadığı belirtilen[27] bu telakkinin hiç bir zaman sınıf farklılıklarını gösteren özelliklere sahip olmadığı açık olarak görülmektedir.
Dingeldest ve Krader'in kabul ettiği gibi herkes kendini kendi atasından beri soylu sayar. Herkes, atası ile öğünür. Yalnız aralarında bir öncelik veya üstünlük hakkı vardır. Bu da ziyafetlerde et kesmek ve et ülüşmekle ortaya çıkar[28]. Eğer resmi yemeklerde herkesin her istediği yere oturamadığı, herkesin yerinin belli olduğu bu toplantıları, feodal Senyörlerin asalet zincirine benzetirsek, günümüzde modern devletlerde de protokol ve rütbelerin kesinlikle belirlendiğini ya görmezlikten gelmeliyiz ya da bu modern devletleri de feodal sayıp memurları da Senyörlerin yerine koymalıyız. Her iki durumda da yanlış bir sonuca varacağımıza göre, Türk Devletlerindeki resmi toplantılarda beylerin ve boyların mevki ve pay anlayışının feodal sistemle alakası olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Zaten Türk beylerinin hiç bir yönüyle feodal Senyörlere benzemediğini de daha önce görmüştük.
Eski Türkler, iktisadi hayatlarını asıl olarak hayvancılığa dayandırıyorlardı. Ziraat, pek önemli bir yer tutmuyordu. Bu yüzden de büyük malikaneler ve bu malikanelerde çalışan serf'ler, Türk Devletleri'nde yaşama imkanı bulamamıştır[29]. Fakat Hunların Çin ile yaptıkları savaşlarda elde ettikleri esirleri memleketlerine getirerek tarlalarında köle olarak kullandıkları[30], sürülere bu kölelerin  baktıkları söylenmektedir[31]. J. Deer, göçebe olarak gördüğü Türk Devletleri'nin bir imparatorluk haline geldiği zaman kölelerin ve yabancıların üzerinde yükseldiğini ve bu kölelerin de köleleri, cariyelerin de cariyeleri bulunduğunu söyleyerek imparatorluğun büyüklüğünü köle sayısıyla ölçecek kadar emin görünüyor[32].Bu tarihçileri Türklerde kölelik meselesinde bu kadar emin konuşmaya sevk eden nedir?, Gerçekten de Türklerde kölelik ve serflik var mıydı? Yukarıda sınıf mücadelesine yer verilmeyen bir sosyal yapıya sahip olduğunu gördüğümüz Eski Türk Devletleri, bu sosyal yapı içinde kölelik ve serfliğe yaşama imkanı vermiş miydi?
Hunların harp esirlerini köle olarak kullandıkları bilinmektedir. Fakat bu köleler nasıl bir statüye sahiptiler? Toprağa bağlı yani serf hükmünde mi idiler? Bu kölelerin sayıları ne kadardı? soruları aklımıza geliyor.
Köle kelimesine Orhun kitabelerinde ve eski Türkçe yazılı diğer kaynaklarda rastlanmamıştır. Kitabelerde geçen ve bazı tarihçiler tarafından köle manası verilen kul kelimesini[33]., köle değil ancak, siyasi ve medeni bazı haklarını kaybeden kişiler için kullanmak lazımdır. Çünkü Türk Devletleri'nde esirlerin gerçek manası ile mülkten ve haktan mahrum köleler olmadıkları, ancak bazı siyasi ve medeni haklarını kaybettikleri anlaşılmaktadır[34].
Tabgaçlarda ve iç Asya Uygurlarında köleliğin asli Türk bölgelerinde değil, Çin ve iç Asya sahasında görülmüş olması da Türk idaresinin halkça yadırganmayan sosyal ve hukuki kaidelere dokunmamasına bağlı olmalıdır[35]. Hunların savaş esirlerini köle olarak çalıştırdıklarını kabul edecek olursak karşılaşacağımız bazı tarih kayıtları, bizi bu fikirden caydıracaktır. Mesela: "Asya Hun Kağanı Hu-han-yeh, Çindeki Han hanedanının Yüan adlı imparatoruna bir mektup göndererek sınırlarda oturan Çinli askerlerin kaldırılmasını rica etmiş ve bunun üzerine imparator'un danışmanı Hou-ying, imparatora şöyle söylemişti: "Bizim sınırlarımız içinde yaşayan köleler, pek sıkıntı çektiği için Hsiung-nu'lara (Hun) kaçmak isteyenlerin sayısı pek çoktur. Onlar, Hsiung-nu memleketinde insanların ızdırapsız ve zahmetsiz yaşadıklarını duyduklarını fakat sınırdaki bekçi teşkilatının pek sıkı olduğundan dolayı Hsiung-nu topraklarına kaçamayacaklarını söylüyorlar. Fakat buna rağmen onlar, sık sık sınırlarımızdan dışarı kaçmaktadırlar."[36] şeklindeki vesikada Çinli danışman, bize Çin'deki kölelerin Hun memleketine rahat etmek için kaçtıklarını böylece bildirirken, daha sonraki asırlarda kurulan Avrupa Hun Devleti hakkında da buna benzer bir kaynak bulunmaktadır. Bu kaynakta yer alan habere göre, Attila'nın başkentinde bir Bizanslı, Bizans'ta insanın baskı altında tutulduğunu, kanunların tatbik edilmediğini, Hun memleketinde ise hür olduğunu ve korkusuzca yaşadığını söylüyordu. Bu Bizanslı savaş  sırasında Hunlara esir düşmüştü[37].
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki İslam öncesi Türk Devletleri'nde sosyal sınıf farkları ve çatışmaları görülmüyor. Bey'ler, bir asilzade sınıfı meydana getirmediği gibi toprak köleliğine (serflik) ve şahsi köleliğe fırsat verilmemiştir. Bozkır Türk devletleri, öyle bir yapıya sahipti ki Çin’deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı. Eski Türk Devletlerinde fakirlerin çoğunu çalışabilenlerin değil de sakat ve yetimlerin meydana getirmesi, oldukça ilgi çekicidir. Zira sınıf eşitsizliğine dayanan toplumlarda asiller en zengin, köylüler ve köleler ise her zaman en fakir tabakaları meydana getirmişlerdir. Türklerde ise başlıca fakir tabakaları şunlardı:
1) Közsüz (kör),
2) Oldurum (kötürüm), 
3) Aksak
4) Tul-yetim (dullar, yetimler),
5) Çıgay (Fakir)[38].



[1] M. Bloch, Feodal Toplum, s. 546
[2] L. Krader, Peoples of Central Asia, s. 155
[3] L. Krader, aynı eser, s. 155-156
[4] A.K. Bilgiseven, Genel Sosyoloji, İstanbul 1982, s.159; O. Türkdoğan Türk Tarihinin Sosyolojisi, C. I, s.84
[5] O. Türkdoğan, aynı eser, s. 86
[6] C. Truhelka, "Bosna'da Arazi Meselesinin Tarihî Esasları", Türk Hukuk, İktisat Tarihi Mecmuası. c.I. İstanbul 1931, s.54
[7] C. Truhelka, aynı eser, s. 54
[8] A. Rambaud, Histoire de la civilisation Française, C.I, s.122
[9] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 228
[10] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 228
[11] Bakz. Kutadgu Bilig, R.R. Arat Tercümesi, Ankara 1979, beyit:453-454
[12] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 229
[13] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 203
[14]  İ. Kafesoğlu, TMK, s. 229; İ. kafesoğlu, Kutagu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki yeri, İstanbul 1980, s.23
[15] İ. Kafesoğlu, K.Bilig ve…, s.14, Z. Gökalp, Türklerde Milli İktisat Devreleri, Makaleler, C.8, Ankara 1981, s.91; O. Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, C.I. , s.131
[16] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 201
[17] Kutadgu Bilig, Beyit: 2993
[18] M.Ergin, Orhun Kitabeleri, İstanbul 1983, s. 68
[19] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 202; İ. Kafesoğlu, TMK, s. S.229
[20] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 229-230; O.Pritsak, ‘Karahanlılar’, İslam Ans. C.IV, İstanbul 1977, s. 251
[21] A. İnan, "Orun ve Ülüş Meselesi", Türk Hukuk İktisat Tarihi Mecmuası C.I. İstanbul 1931, s. 121
[23] A. İnan, aynı eser, s. 127-128
[24] aynı yerde
[25] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 231
[26] L.P. Potapov, "Göçebelerin iptidai Cemaat Hayatlarını Anlatan Çok Eski Bir Adet", İ.Ü.Ed.Fak.Tarih Dergisi, C.XI, Sayı:15, İstanbul 1960, s. 71-82
[27] M. Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, İstanbul 1977, s. 55
[28] B. Ögel, Türk Devlet Anlayışı, C.I, s.81
[29] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 231
[30] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 201
[31] W. Eberhard, ‘Eski Türk Devletlerinin Ekonomisi Hakkında incelemeler I’, Belleten, C. IX. Ankara 1945, s. 490
[32] J.Deer, aynı eser, s. 165
[33] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 201
[34] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 227
[35] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 227
[36] M.Mori, aynı eser, s. 224
[37] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 225
[38] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 204

ÖZET
Milli Mücadele döneminde Adapazarı ve civarının Kuva-yı Milliye hareketine katılması, Sivas Kongresi’ni takip eden günlere tesadüf eder.
Adapazarı kazasında ilk millî müfrezelerin kurulmasında yöredeki resmi devlet görevlileri ile halkın önemli katkıları olmuştur. Kuva-yı Milliye hareketini destekleyecek olan Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri Adapazarı, Geyve ve Hendek kazalarında kısa sürede kuruluşunu tamamlayarak faaliyete geçmişlerdir.
Kuva-yı Milliye’nin Adapazarı, Geyve ve Hendek kazalarında giderek genişlemesi, işgalci Yunan birliklerini ve işbirlikçilerini harekete geçirmiş; Yunan ordusunun desteğinde faaliyet gösteren yerli Rum ve Ermenilerin kurdukları çeteler bölgede terör havası estirmeye başlamışlardır. Yunan ordusundan maddi manevi destek alan Rum ve Ermeni çeteleri, bölgedeki otorite boşluğundan yararlanarak civardaki Türk köylerine karşı gasp ve yağmalama hareketine girişmişlerdir. Adapazarı kazasının 26 Mart 1921 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgalinden sonra yerli Rum ve Ermeni çetelerinin gasp, yağmalama, öldürme, ırza geçme vb. hareketlerinde daha da artış gözlenmiştir. Yunanlıların ve işbirlikçilerinin Adapazarı kazasındaki bu sindirme hareketi 21 Haziran 1921 tarihine kadar yaklaşık 4 ay devam etmiş; bu tarihte Türk ordusu tekrar bölgede denetimi ele geçirmiş; Yunanlıları bölgeden uzaklaştırmıştır.
Yunanlıların yerli işbirlikçileri Rum ve Ermeni çeteleriyle bölge halkı üzerinde yaptıkları maddi-manevi tahribat, uzun yıllar tesirini gösterdiği gibi, hafızalardan silinmeyecek izler de bırakmıştır.
Bu makalenin hazırlanmasında büyük ölçüde Garp Cephesi Komutanlığı, İstihbarat Şubesi tarafından düzenlenen rapordan yararlanılmış; resmî kayıtlara geçen bilgiler kullanılmış olup, yöre halkıyla yapılan görüşmelerde bize anlatılanlar değerlendirmeye katılmamıştır.
SUMMARY
The participation of Adapazarı and its environs to Kuva-yı Milliye (Natioanal Independance Army) movement during the National Struggle ‘ra cooncides with the days following the Sivas Conference.
The local goverment officials and the people had important roles in the establisment of national platoons in Adapazarı district. Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri (National Rights Protection Associations) who would support the Kuva-yı Milliye had completed their establishments in the districts of Adapazarı, Geyve and Hendek in a short period of time and started to operate.
The development of the Kuva-yı Milliye in Adapazarı, Geyve and Hendek alerted the occupying Greek troops and their supporters: the local Rum and Armenian mobs, supported by the Greek army created a terrorist environment in the area. The Rum and Armenian mobs taking material and moral support from the Greek Army, initiated a movement of vi’12ence and plunder againts the Turkish villages by taking advantage of the ‘uthority gap in the area. After the Adapazarı district was occupoiod by the Greek Army in March 24th, 1921, an increase in the violance, plunder, killing and raping, ete. of the Rum and Armenian mobs was observed. The suppression forced by the Greeks and their supporters in Adapazarı district continued about 4 months till June 21th, 1921, at this date the Turkish Army took control of the area and pushed the Greeks away from the area.
The material and moral damage caused by the local supporters of the Greeks through the Rum and Armenian mobs left a long lasting effect and unforgeotable memories in the area.
While writing this article, the reports of the Intelligence ‘ivision of the West Front Command are used in great extend, the information in ‘12’12’ registers are evaluated and the ‘ 12’ 12s told by the local people are not included.
GİRİŞ
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında Türk Milleti’nin bütün fertlerinin olduğu gibi, Adapazarı ve yöresi insanlarının da çok mühim rol oynadığı bilinmektedir. Millî Mücadele döneminde Adapazarı ve yöresinin Kuva-yı Milliye saflarına katılması Sivas Kongresi’ni takip eden günlere rastlamaktadır. Mustafa Kemal Paşa’ya Damat Ferid Paşa kabinesinin direnmesi halinde İstanbul hükümetine karşı hareket etmeye hazır olduklarını bildirenler arasında Adapazarı Kuva-yı milliyecileri de vardı. Nitekim, 1 Ekim 1919 tarihinde Hendek ve Adapazarı’nın bazı yerlerinde halkın Kuva-yı milliyeye katıldıkları haberi her tarafta duyulmakta idi.
Kuva-yı Milliye’nin Adapazarı Yöresindeki Faaliyetleri ve Karşı Hareketler
Adapazarı’nda ilk milli müfrezelerin kurulması için yöredeki resmi devlet görevlileri ile halkın önemli katkıları olmuştu. Adapazarı Belediye Başkanı Fahri, Müderris Harun Efendi, Adil Hasan, Mehmet Sıtkı, Emekli Binbaşı İsmail Hakkı, Yüzbaşı Ramiz, Hopalı Yüzbaşı Rauf, Trabzonlu Doktor Yüzbaşı Raif, Gebze’den gelen Dr. Fahri Can, iş adamı Metozade Hüseyin, Ömer Faik, Fabrika müdürü Necmettin ve Dava Vekili İbrahim Beyler1 Kuva-yı Milliye teşkilatını kurup, Mustafa Kemal Paşa’ya da bağlılık telgrafı çekmişlerdi. Daha sonra Adapazarı milli komutanlığını üzerine alan Kuşçubaşı Eşref Bey de buraya gelmiş, milli teşkilatın kurulmasında rol almıştı2. Hatta Kuşçubaşı Eşref Bey’in Kuva-yı Milliye’nin masraflarının zenginlerden toplanacak paralarla karşılanacağı yolundaki beyan ve uygulamaları bazılarının tepkilerini çektiği gibi, bir müddet sonra burayı terk etmesine de neden oldu3. Nitekim, Kuşçubaşı Eşrefe yönellik bu hareket bir müddet sonra Kuva-yı Milliye’ye karşı bir tavır haline dönüşerek, Düze ve Bolu bölgesindeki bir takım ayaklanmalara da zemin hazırladı.
Adapazarı’nda olduğu gibi, Geyve ve Hendek’te de Kuva-yı milliyeyi destekleyecek Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri kurulmuştu.
Geyve’de Hafız Fuat (Çelebi) Efendi’nin başkanlığında Kaymakam Hazım Bey, Jandarma komutanı Esat Bey, Burhanettin Çelebi, Rıza (Şahin) Bey, ve Sefer Bey’lerin katılmasıyla Kuva-yı milliye teşkilatı kurulmuştu4.
Hendek’te ise, Rauf Bey’in önderliğinde Şefik Kahvecioğlu, Hacı Mehmet Dinçer, Molla Mehmet Keskin, Muallim Arif Beyler Kuva-yı milliye teşkilatını kurdular ve İstanbul hükümetiyle bağlarını kestiklerini, Temsil Heyetine çektikleri telgrafla bildirdiler.
Kuva-yı milliyenin Adapazarı, Geyve ve Hendek kazalarında gücünü göstermesi gerek işgalci düşmanın, gerekse işbirlikçilerinin dikkatini çekmiş, onları karşı önlemler almaya yöneltmişti. Bu sırada Akyazı bölgesinde ortaya çıkan Çerkeş Talustan Bey’in İstanbul hükümeti desteğiyle başlattığı isyan başarılı olamamış; fakat, 1920 ilkbaharında başlayacak olan ayaklanmalara zemin hazırlamıştı5.
Geyve Boğazı, Kuva-yı Milliyenin ele geçirmek zorunda olduğu stratejik önemi çok büyük olan bir geçitti. Dolayısıyla Geyve Boğazı’nın ele geçirilmesi ve sürekli olarak elde tutulması Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması açısından son derece önemli idi.
Adapazarı ve Yöresinde Yunan İşgal Faaliyetleri6
İşgal felaketine uğrayan her yerde olduğu gibi, Adapazarı kazasının da Yunan işgaline maruz kalan bölgesi Sakarya Nehri’nin batısındaki sahasıdır7. Mondros Ateşkes antlaşmasını müteakip başlayan işgal olayları münasebetiyle Batı Anadolu’da tamamen serbest kalan yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle Yunan birliklerinin saldırılarına uğramayan belde ve köy hemen hemen kalmamıştır8. Rum ve Ermeniler bölgede azınlıkta olmalarına rağmen9, İtilaf Devletleri’nden aldıkları cesaretle hareket ediyordu.10
Kurtuluş Savaşı yıllarında Adapazarı ve yöresindeki Kuva-yı milliye karşıtı hareketler içerisinde işgalci devletlerin kışkırtıp örgütledikleri Rum ve Ermeni çetelerinin de önemli rolleri olmuştur. Adapazarı yöresinde Rum çeteleri özellikle 20.000 nüfusu aşkın gayr-ı müslimin yaşadığı Geyve civarında etkili olmuşlardı. Hakim bir tepe üzerinde kurulmuş olan 1200 hanelik Ortaköy, Rum çeteciliğinin merkezi üssü konumundaydı. Yine Adapazarı’nın kuzeyindeki Fındıklı, Aşağıköy ve Kantarköy mahallelerinden oluşan Fındıklı Rum köyü de çetecilerin merkezlerinden idi.
Geyve yöresindeki Rum çetelerinin yanı sıra, Ermeni çeteleri de bölgede etkili olmuşlardı. Adapazarı’nın kuzeyindeki Firuzlu (bugünkü adı Ferizli), Ermeni Cedit, Damlık Ermeni köyleri de Ermeni çetecilerinin merkezi durumunda idi11.
Adapazarı 26 Mart 1921 tarihinde İzmit ve civarını daha önceden işgal etmiş olan 11 nci Yunan Tümeni tarafından işgal edildi. Adapazarı’nın işgali Yunan ordusunun 23 Mart 1921 tarihinde başlattığı genel taarruz çerçevesinde girişilmiş bir harekâttı.
Birinci İnönü Muharebesi’nde Türk ordusuyla yaptığı ilk savaşı kaybeden Yunan ordusu, müttefikler nezdinde prestijini yeniden sağlayabilmek için 23 Mart taarruzunu başlatmıştı. Yunan genelkurmayı 11 nci Yunan tümenine yapılacak olan genel taarruza yardımcı olmak amacıyla Adapazarı, Sapanca, Geyve kesiminde toplandığını öğrendikleri Türk kuvvetlerine karşı bir harekâta geçilerek, Türk kuvvetlerinin bölgeden uzaklaştırılması görevini vermişti. Yunanlıların Adapazarı bölgesindeki askeri durumla ilgili bilgileri yerli Rumlar ile İngiliz keşif uçuşları sayesinde elde ettikleri bilgilere dayanıyordu.
İzmit üzerinden harekete geçen Yunan tümeni. 24 Mart 1921 tarihinde Kırkpınar’ı işgal etti. Düşmanın ileri harekâtına yerli Rum ve Ermeni çeteleri de katılmışlar, 25 Mart’ta ise Sapanca işgal edilmişti. Yunan ordusu ilerlerken Adapazarı bölgesinde bulunan zayıf Türk birlikleri mukavemet edememişti. Hatta 33 ncü Süvari Alayı bu sırada savunma tertibi alarak Sakarya Nehri’nin doğusunda mevzilenmişti. Muhtemel düşman işgali karşısında halk, bu sırada çaresiz şehri terk etmeye başlamıştı. 26 Mart günü zayıf direnişi kırdıktan sonra Yunanlılar Adapazarı’nı işgal etmişlerdi. Yunan birlikleri ile Sakarya nehri kıyısında mevzii muharebeler yapılmış, bunlarda Türk kuvvetleri baskınlarla üstünlük sağlamayı başarmışlardı. Sakarya Nehri üzerindeki Tavuklar köprüsü 3 Nisan 1921 tarihinde Türk birlikleri tarafından yakılarak Yunan ordusunun karşı tarafa geçmeleri önlenmişti. Her iki taraf arasında Sakarya Nehri boyunca mücadeleler sürdürülürken, Yunan ordusundan aldığı cesaretle yerli Rum ve Ermeni çeteleri ise baskın, yağmalama, adam kaçırma, ırza geçme gibi iğrenç hareketleri icra ediyorlardı. II nci İnönü Muharebesinden de yenilgi ile çıkan düşman, neticede Adapazarı’ndaki birliklerini İzmit’e geri çekmeye başladı. 16 Haziran’dan itibaren Türk kuvvetlerinin de sıkıştırması sonucu geri çekilmeye başlayan Yunan ordusu, Ferizli ve Damlık köyleri ile daha pek çok yeri yakarak İzmit’e yönelmişti. Düşmanın Adapazarı’nı yakmasına fırsat verilmeden şehir 21 Haziran 1921 sabahı saat 04’00’de yapılan baskın taarruzla tekrar Türk ordusunun denetimini geçmiş oldu. Şehre ilk giren kuvvetler ise, yöredeki kuva-yı milliye liderlerinden Halit Molla ile Kâzım Kaptan idi. Aynı gün, Türk süvari birlikleri bütün Adapazarı civarını denetim altına aldı12.
Bu haksız işgal olayında Adapazarı kazası da dahil olduğu halde her zaman ve her yerde ülkesine hizmet eden ve düşman emellerine karşı fiili olarak harekete geçen masum Türkler ya katledilip öldürülmüş veya yaralanmıştır. Adapazarı kazasına bağlı pek çok köy Yunan ve yerli işbirlikçi Rum ve Ermeni çeteleri tarafından evler soyulduktan sonra yakılmış13; bu arada kadın ve kızların namusları kirletilmiştir. Bu işgaller devam ederken yapılan insanlık dışı zulüm ve alçakça hareketler yeterli görülmüyormuş gibi, milli ordunun ileri hareketi üzerine geri çekilmeye mecbur kaldıkları zaman, işe yarar erkekleri, bulabildikleri genç kadın ve kızları beraberlerinde götürmüşlerdir
YUNANLILARIN ADAPAZARINDA YAPTIKLARI MEZALİM14
1921 yılı Şubat ayından itibaren Adapazarı taraflarını kontrol altına alan Yunan Ordusundan cesaret bulan yerli Rum ve Ermeni çeteleri hemen harekete geçerek uzun yıllar barış ve kardeşlik içerisinde yaşadıkları ve kendilerini himaye etmiş olan Türklere karşı akla gelmeyecek her türlü harekete girişmeye başladılar.
Adapazarı kazasına ait 25 mahalle ile 45 köyde toplam 415.176 lira kıymetinde bina ve yapı, 2.250.000 lira kıymetinde mal ve mülk tamamen yakılmıştır. Kısmen yakılıp gasp edilen mal ve eşyanın kıymeti 2.360.400 liradır. Bundan başka 2.136.320 lira kıymetinde 334.400 kilo buğday, 132.130 kilo arpa, 188.000 kilo yulaf, 324.500 kilo mısır, 15.930 kilo çavdar ile 127.050 lira kıymetinde 850 at, 28.000 lira kıymetinde 288 katır, 5.100 lira kıymetinde 102 merkep, 1.689.900 lira kıymetinde 12.760 öküz, 1.418.000 lira kıymetinde 11.300 inek, 855.000 lira kıymetinde 75.000 koyun, 21.700.000 lira kıymetinde ticaret eşyası ve 12.970,765 lira nakit para çalınmıştır15. Şimdi sırasıyla Adapazarı merkezindeki mahallelerden başlayarak belde ve köylerde icra edilen yağma, cürüm ve öldürme olaylarını şu şekilde açıklamak mümkündür:
Adapazarı Merkez Mecidiye Mahallesi
Hasan Efendi’nin oğlu Halil Efendi, Simitçi Mehmet Ağa, Gazhane Bekçisi Abdullah Ağa, Eskici Şakir Ağa 26 Mart 1921’de kasabayı işgal eden Yunan askeri tarafından katledilmiştir. Yunanlılar çekilirken Arnavut Ahmet Ağa, Mahalle Bekçisi Sadık Ağa, Kunduracı Faik Usta adlı kimseleri esir alarak beraberlerinde götürmüşler ve Y. S. Ağa’nın eşinin ırzına geçmişlerdir.
Semerciler Mahallesi
İşgal esnasında Saatçi İsmail Efendi Yunan askerleri tarafından sokakta kurşunla şehit edilmiş; A. A. Efendi’nin kızı P. Hanımla H. M. Efendi’nin eşi A. Hanım’ın ırzına geçmişler, Muavin Ali Efendi’yi yaralayıp muhacirlerden zaptiye Ahmet Ağa’nın evini yakarak kendisini çok feci şekilde dövmüşlerdir. Bu arada Yusuf Ağa’nın evi yakılmış, Yunanlılar çekilirken Hatip İsmail Efendi, Hatip Nuri Efendi, Müezzin Mehmet Efendi, Kahveci Serd Mehmet Ağa, Gürcü Hacı Hafız Mehmet Efendi, Batum muhacirlerinden Gürcü Hacı Ahmet Efendi’yi esir alıp beraberlerinde götürmüşlerdir.
Birinci Yeni Cami (Cami-yi Cedid-i Evvel) Mahallesi
Yine işgal sırasında Ömer oğlu Asım Efendi’nin beş, Konç Mehmet Ağa’nın beş, Torlak Osman’ın sekiz, İbrahim Bey’in altı, Canbaz Ahmet Efendi’nin yedi, İsa Beyoğlu Muharrem Bey’in altı, İsa Beyoğlu Ali Bey’in sekiz, Pehlivan Musa’nın iki evi yerli Rum ve Ermeniler tarafından yakılıp tahrip edilmiş ve Meşk Hamza Ağa ile Bakkal Mehmet Efendi Yunanlılar tarafından şehit ve Nalbant Hasan’ın oğlu Ali, Hafız Ahmet oğlu Hafız Hamdi, Ahmet oğlu Kurban, Hacı Hüseyin Efendi, Çarkalı beş değirmenli İsmail Ağa’yı beraberlerinde esir alıp götürmüşlerdir.
Hasırcılar Mahallesi
Bu mahalleden İdris oğlu Ahmet’in evi ile samanlığı yakılmıştır. Yunanlılar çekilirken Muhtar Ahmet Ağa, Hoca Osman Efendi, Hoca Bekir Efendi’yi esir alıp götürmüşlerdir. Hoca Bekir Efendi daha sonra yolda dövülerek öldürülmüştür.
Aziziye Mahallesi
İşgal sırasında Yunanlılar Hacı Ömer Lütfi Efendi’yi Perukâr İbrahim’i şehit etmişler; Hasan Hilmi oğlu Abdullah’ın evini tahrip etmişler kızı H.’nin namusunu kirletmişlerdir. Eski muhtar Fazlı Ağa’nın, Derviş Ağa, Salih oğlu Emin, Abdullah oğlu Fehim, Monik’in Rüstem, Yaşarların Hacı İbrahim; İsmail Efendi ve Ufuk Osman esir olarak götürülmüş; Kocalık Muharrem, Süleyman oğlu İlyas, Hacı Derviş Ağa demirli kamçı ile dövülüp işkenceye maruz kalmışlardır. Yunanlılar çekilirken Hatip Emir Hasan oğlu Saim Efendi, Geyveli Halim, Ömer Lütfi Efendi oğlu Hasan ile Sait Ömer Ağa’yı da esir alıp götürmüşlerdir.

İkinci Yeni Cami Mahallesi
Ali oğlu Mahmut Yunan askerleri tarafından şehit edilmiş ve çekilirken Bakkal Rasim Efendi de esir alınıp götürülmüştür.
Necişler Mahallesi
Yerli Rum ve Ermeniler tarafından Bosnalı Salih Efendi’nin evi tahrip edilmiş, Ç. H. Ağa’nın eşi F.’nin ırzına geçilmiş ve Seyid Ömer Ağa, Müezzin Sıtkı Efendi, Serezli Hüseyin, Çakıcı İbrahim Ağa, Kör Hafız’ın biraderi Hüseyin, Gürcü Hasan adındaki kimseler esir olarak götürülmüştür.
Pabuççular Mahallesi
Yerli Rum ve Ermeniler tarafından Hacı Yusufun oğlu İbrahim bıçakla iki ayağından yaralanmış. Çerkeş Yusuf Çavuş’un biraderi İdris dövülmüş. Karabulut İsmail’in gözü oyulmak suretiyle şehit, Paşa Süleyman’ın İsmail telef edilmiş ve Yunanlılar çekilirken Hüseyin oğlu Mehmet Çavuş, İsmail oğlu Ömer, Değirmenci oğlu Hüseyin, Mustafa oğlu Faik, Kunduracı Fahri Usta, yolda götürülürken düşman askerleri tarafından şehit edilmişler, Çakır Hüseyin’in oğlu Ahmet, Mustafa oğlu Faik, Kunduracı Fahri usta ise esir olarak götürülmüştür.
Çukur Ahmediye Mahallesi
Yunan askerleri tarafından Çoban Emrullah şehit. Hoca Yahya Efendi, Canbaz İbrahim Çavuş, Egend Mehmet, Çoban Hakkı, Bekir Çavuş, Hafız Hamit Efendiler esir alınıp götürülmüşlerdir.
Garip Mahallesi
Akrep İbrahim Ethem Efendi’nin 1 17.500 kuruşluk evi eşyasıyla, patates ve zahireleri yerli Rum ve Ermeniler tarafından gasp edilmiştir. Bu miktar hasar cetvel içeriğine dahil edilmemiştir.
Gedikoğlu Mahallesi
Hatip Hafız Mustafa Efendi, Cuhların Osman Ağa Yunan askerleri çekilirken esir olarak götürülmüşlerdir.
Kaza merkezindeki mahallelerde icra edilen faaliyetlerden tespit edilebilenler bunlardan ibaret olup, merkeze bağlı köylere gelince onları da şu şekilde sıralamak mümkündür:
Köyler (Harita-1) Çubuklu Köyü
Bir tabur düşman askeri ve ayrıca 300 kişilik yerli Rum ve Ermenilerden oluşan çete 1920 yılı Ekim ayında bu köyü basarak Hüseyin oğlu İbrahim ile İsmail oğlu Servet’i bıçakla şehit etmişler; Muhtar M. Ağa’nın kızı H.’nin, Aziz’in ailesiyle Molla A.’in ailesinin ırzına geçmişler; çekilirken Süleyman Efendi’nin oğlunu esir alarak götürmüşler ve üç haneyi ise tamamen tahrip etmişlerdir.
Kâzımpaşa Köyü
Dörtyüzü çete ve yirmisi Yunan piyadesinden oluşan bir kuvvet 1920 yılı Ekim ayında köyü basarak Hatip Halil Hoca’yı şehit etmişler, Molla Ahmet’in Mustafa ile Osman oğlu Salih’i esir etmişlerdir.
Erikler Köyü
26 Mart 1921 tarihinde gelen Yunan ve yerli Hristiyan çeteleri köyden Mehmet oğlu Kazım, Ali oğlu Mehmet, Recep oğlu Abdullah’ı şehit etmişler; müteveffa İbrahim’in eşi Z., Latifin eşi F., Fatma, ve Şerife, Mehmet’in eşi A.’nin ırzlarına geçip 25 ev ile beraber 26 samanlığı ve camiyi yakmışlar ve bir mekteple 96 evi tahrip etmişlerdir.
Yukarıdere Köyü
18 Teşrin-i Evvel 1920 tarihinde Bilecik-Arslanbey-Firuzlu-Fındıklı-Akmeşe-Karusu Rum ve Ermenilerinden İzmirli Vangelos (Ortaköylü-Geyve’ye bağlı), Koço ve Nikola adlı çete reislerinin kumandasındaki çeteler köyü basarak İbrahim oğlu Şuayp adlı çocuğun kafasını kırmak suretiyle şehit etmişlerdir. Maddi zayiat cetvelinden hariç olarak 200 koyun, 170 keçi, 140 inek, 60 öküz, 10 hergele, 1 aygır Ortaköy çeteleri tarafından alınmıştır. 200 kile* çavdar**, 500 kile mısır, 300 kile yulaf, 500 kile arpa, 1.000 kile buğday gasp edilmiş, evler tamamıyla soyulmuştur.
Aşağıdere Köyü
Ortaköy, Serdivan, Eşme Rum ve Ermeni çeteleriyle Ohannes’in idaresindeki İzmir çeteleri 20 Teşrin-i Evvel 1920’de köyü basarak muhacirlerden Mehmet oğlu Hasan ile Mehmet Şah adlı kimseleri İzmit yoluna angaryaya sevk ederken şehit etmişlerdir. Ali kızı E., Abdi kızı M. ile Mehmet kızı Ş.’nin Rum çeteleri tarafından ırzına geçilmiştir. Yunanlılar çekilirken Muhtar Mehmet’in oğlu Mustafa’nın 5.000 liralık değirmenini yakmış, Hacı Abdi, Yusuf oğlu Şaban, İbrahim oğlu Ali adlı kişiler esir edilmiştir. Bu faaliyetleri icra eden çete reisi Ohannes ile iki Rum’dur. Köyde 52 evin eşyası ise tamamen soyulmuştur.
Karakaş Köyü
Bu defa Serdivan, Fındıklı, Ortaköy, Karasu Rum ve Ermenilerinden oluşan çete ve onları destekleyen nizami Yunan kuvvetleri 28 Teşrin-i Evvel 1920 tarihinde köyü basarak Ömer oğlu Mehmet, Aşkın oğlu Mehmet ile Korucu Ahmet’i Kulaksız Çiftliği suyunda kafalarını kesmek ve derilerini yüzmek suretiyle şehit etmişlerdir. A. Ağa’nın ailesi C. ile Hoca Halid’in Süleyman’ın oğlu Y.’ın eşlerinin ırzlarına çeteler ve düşman askerleri tarafından tecavüz edilmiş; çekilirken de Hoca Halid’i esir alarak beraberlerinde götürmüşler ve üç evi tahrip etmişlerdir. Bu mezalimde en faal görünen Ermeni Ardaşan çetesi olmuştur.
Karaaptiler Köyü

26 Mart 1921 tarihinde düşman askerleri ile Ortaköy, Eşme, Fındıklı, Tekneci ve Karasu Rum ve Ermenilerinden oluşan çeteler köyü basarak Sapancalı Deli A.’in ve Mehmet Ali oğlu S.’in ailelerine tecavüz etmişler; Hüseyin oğlu Mustafa, Hüseyin oğlu İbrahim, Abdullah oğlu Zekeriya, Abdullah oğlu İlyas, Hacı Mustafa, Şahin Ali, Ali oğlu Süleyman, Ali Çavuş ve Ali oğlu Osman’ı yaralamışlar ve çekilirken İbrahim Onbaşı, Yusuf oğlu Mustafa ve Bosna muhacirlerinden Bekir’i şehit etmişlerdir.
Dağköy-Yoncalı Köyü
Vangel, Serdivanlı Koço ve Ardaşan çeteleriyle bir miktar Yunan askeri köyü basarak Mehmet kızı C.’nin ırzına geçmişler ve köy muhtarı Hacı Hüsnü’yü yaralamışlar; Hatip Hüseyin Mustafa, Ahmet oğlu Ahmet ve Hasan oğlu Yusuf u çekilirken şehit etmişlerdir.
Kömürlük Köyü

28 Mart 1921 tarihinde yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle düşman askeri köyü basarak Hacı Osman’ın kayınvalidesini şehit etmişlerdir.
Göktepe Köyü
Aynı günde düşman askerleri ile Vangel çetesi köyü basarak Garip Ahmet’in samanlığını yakmışlar, giderlerken de Lütfi’yi şehid edip, Süleyman oğlu Salim’i arabasıyla birlikte esir alıp götürmüşlerdir.
Eceldere Köyü
Düşman, Vangel ve Ortaköy çeteleriyle birlikte 12 Teşrin-i Evvel 1920’de köye gelerek Çırakoğlu Yusuf, Hacı Durak oğlu Hüseyin, Kara Ali oğlu Hüseyin adlı kimseleri yaralamış Ali Osman oğlu Mustafa’yı çekilirken esir etmiş ve 25 haneyi tamamen yağmalamışlar ve 30 kile mısır, 30 kile yulaf, 162 koyun, 21 inek, 10 öküz ve 30 adet keçiyi gasp etmişlerdir.
Meşeli Köyü
Düşman aynı günde bu köyü basarak Şerif Ali kızı A.’nin ırzına geçmiş, çekilirken de kardeşi Mehmet ile Muhacir Hasan’ı esir almış; 80 evi yağma etmiştir. Ayrıca 10 kile mısır, 40 kile yulaf, 20 kile arpa, 8 kile buğday, 20 koyun, 10 inek ve 5 öküzü gasp etmişlerdir.
Mahmudiye Köyü
Bir miktar düşman askeriyle Pandeli çetesi 1920 yılı Teşrin-i Evvelinde köyü basarak Mustafa’nın zevcesi A.’nin ırzına geçip Korucu Hasan’ı yaralamışlar ve 22 evi yağmalamışlardır.
Taşkısığı Köyü
Vangel çetesiyle bir miktar düşman askeri 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Tahir kızı K., Mehmet kızı A., Mustafa kızı H.’nin ırzına geçmişler; Karayakalı Ahmet ile Mehmet’i şehit etmişlerdir. 30 evi yağma edip, 50 kile mısır, 300 kile yulaf, 50 kile buğday, 220 koyun, 37 inek, 17 öküz, 19 manda, 3 at, 75 keçi ile 2.123 lira gasp etmişlerdir.
Salâhiye Köyü
Yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle düşman askeri 10 Teşrin-i Evvel 1920 tarihinde Said’in eşi Sıdıka’yı şehit etmişler; Şakir oğlu Mustafa, Ali oğlu İsmail, Kulaksız oğlu Mustafa adlı kimseleri çekilirken esir alıp götürmüşlerdir.
Yazlık-Refahiye Köyü
Yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle düşman askeri 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Hacı Ömer oğlu S.’in eşinin ırzına geçmiş; Muhacir Receb’i esir etmişlerdir. 30 evi tamamen yağma edip, 500 kile mısır, 20 kile yulaf, 20 kile arpa, 50 kile buğday, 15 inek, 8 manda ve 40 öküzü gasp etmişlerdir.
Akarca-İcadiye Köyü
Bir miktar düşman askeriyle yerli Rum ve Ermeni çeteleri 30 Mart 1921’de köyü basarak İlyas kızı N., Musa kızı H., İbrahim kızı İ.’in ırzına geçmişler; Hacı oğlu Musa’yı ise şehit etmişlerdir. Giderlerken Recep oğlu Ahmet, Hasan kızı Asiye, Ali kızı Saniye, Recep kızı Asiye, Zekeriya oğlu Süleyman ile kız kardeşi Naciye, Fatma ve Nadide, İshak oğlu Ömer, Recep Efendi’nin Ömer’in ailesini, Ömer’in validesi Fatma’yı, Ömer oğlu Hüseyin’i, Ali Beyoğlu İlyas ve Murad’ı, Ali Bey kızı Hayriye’yi, oğlu İsa’yı, Sarı Osman’ı, Sarı Osman’ın oğlu Kamil’i, kardeşi Kazım, Aziz ve kız kardeşi Nesibe’yi esir alarak götürmüşler; ayrıca 25 kile mısır, 50 kile yulaf, 20 kile arpa, 25 kile buğday, 50 inek ve 9 atı gasp etmişlerdir.
Müsellemtepe Köyü
27 Mart 1921 tarihinde gelen yerli Rum ve Ermeni çeteleri ile düşman askerleri 25 evin eşyasını yağma etmişler, çekilirken de Şükrü oğlu Mehmet’i esir etmişlerdir.
Kuruçeşme Köyü
Ermeni Kirkor çetesiyle bir miktar düşman askeri 12 Teşrin-i Evvelde köyü basarak Abdullah’ın eşi, Müminoviç Yusuf, Çoviç Mehmet, Şuşfar Hüseyin, Büyükbaşiç İbrahim ve Mehmet, Berko Hüseyin Behlül, Velicif İbrahim ve Abdullah, Sekip oğlu Osman’ın evlerini yakmışlar; Halil’in eşi F. ve Mehmet’in eşi H.’nin ırzlarına geçmişler; çekilirken de Recep oğlu Ramazan’ı esir ve 60 hanelik köyü baştan aşağıya yakıp 40 kile çavdar, 40 kile mısır, 35 kile buğday, 25 inek, 1 manda ve 10 öküzü gasp etmişlerdir.
Aşağı Kirazca Köyü
Yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle birlikte Yunan askeri 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak samanlıklarıyla birlikte 37 evi yağma ve bütün köyü yakıp eşyalarını da yağmalamışlar; Numan oğlu Mustafa, Abbas oğlu Osman, Halil oğlu Abdullah, Ali’nin eşi Ayşe’yi şehit etmişler; Hasan Çavuş’un kızını da esir alıp götürmüşlerdir.
Arifbey Çiftliği Köyü
Çeteler 26 Mart 1921 tarihinde bir miktar düşman askeri refakatinde köyü basarak Hüseyin Efendi’yi, İki Osman Çavuşları, Hasan Efendi’yi Salih oğlu Salih, Hacı Mehmet oğlu Rıfat, Urmabaş oğlu Arslan, Yıldız oğlu Harun, Kösezade Hüseyin Efendi, Muhtar İsmail Ağa ile Şerif oğlu İsmail’in evlerini yakmışlar; giderlerken de Hüseyin Efendi’yi, Laz Ali’yi ve Çoban Hasan’ı esir etmişlerdir. Bu arada 18 hanenin eşyasını yağmalamışlar; 1.000 kile mısır, 200 kile yulaf, 200 kile arpa, 200 kile buğday, 30 koyun ve 8 öküzü gasp etmişlerdir.
Trabzonlu Köyü
Düşman ve yerli Rum ve Ermeni çeteleri 26 Mart 1921’de köyü basarak ilkönce eşyaları yağma edip 34 ev ile birlikte samanlıklarını tamamen yakmışlardır.
Hanlıköyü
Bir kısım Yunan askeri ve Rum Vangelos çetesi 27 Mart 1921 tarihinde köyü basarak 48 evin eşyasını tamamen yağma etmiş, çekilirken de İsmail ile Osman oğlu Şahin’i esir alıp götürmüşlerdir.
Güneşler Köyü
Rum ve Ermeni çeteleriyle Yunan askerleri 26 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Nalbant oğlu Halil, Hacı Ahmet oğlu Hafız Sait, Süleyman Efendi, Tekeroğlu Yakup’un eşinin ve Recep Dayı’nın evlerini yakmışlar ve çekilirken Recep Dayı’nın kafasını kesmek suretiyle şehit etmişlerdir. 35 evin eşyasını tamamen yağma etmişler; 20 kile çavdar, 200 kile mısır, 150 kile yulaf, 200 kile arpa, 800 kile buğday; 80 inek, 30 manda ile 6 öküzü gasp etmişlerdir.
Süleymanbey Köyü
Düşman, yerli Rum ve Ermeni çeteleriyle 26 Mart 1921 tarihinde köyü işgal ederek Püskül Salih, Osman, İsmail, Mustafa Dayı, Halil, Hacı Kamil, Muhacir Mümin, Hüseyin, Nazif, İbrahim, İsmail, Osman, Hüseyin, İmam Mehmet ve Nuri’nin evlerini tamamen yakmış, 22 evin eşyasını yağmalamış çekilirken de Ali oğlu Nuri, Ali Bey ve Eyüp adındaki kimseleri esir alarak götürmüştür.
Dağdibi Köyü
Yunanlılar çekilirken Hacı Zekeriya, Hacı Mehmet, Durmuş oğlu İbrahim ile Hüseyin oğlu Hayri adlı kimseleri esir alarak götürmüşler; 50 evin eşyasını tamamen yağma etmişlerdir.
Kumtepe Köyü

26 Mart 1921’de köyü işgal eden Yunanlılarla yerli çetelere 30 evi dam ve samanlıklarıyla beraber tamamen yakıp, kalan 10 evin de samanlıklarını yakmışlar; Hacı oğlu Mehmed’in eşi Atiye’yi silahla şehit etmişlerdir.
Çalıncak Köyü
Düşman askerleriyle Pandeli, İstavri, Ardaşan çeteleri 30 Mart 1921’de köyü basarak Hacı Ahmet oğlu Halil, Gaşlı oğlu İsmail’in evlerini yakıp gelini, torunu N. ve H.’nin ırzına geçmişler; Soğan oğlunun Şerife ile Ali’nin kızı F.’nın da namusunu kirletmişlerdir. Salih oğlu Mehmed’i yaralayıp gelini, oğlu, damadı Hasan’ı kurşunla şehit etmişler; daha sonra 35 evi eşyasıyla yağma edip 200 kile yulaf, 200 kile arpa, 60 koyun, 70 inek, 15 manda, 12 beygir ve 14 öküzü gasp etmişlerdir.
İkizce Osmaniye Köyü

Pandeli ve Ermeni Haykazar vesair yardakçı çetelerle bir miktar düşman askeri Mart sonunda köyü basarak Yusuf kızı D., Sefer kızı E.’nin ırzına geçmişler; 35 evi eşyalarıyla yağmalayıp halktan zorla 5.000 lira para toplamışlardır.
Aralık İhsaniye Köyü
28 Mart 1921 tarihinde köyü basan düşmanla Serdivan-Fındıklı Rum çeteleri Rıza Efendi, Hacı Coşbak ile Asım Efendi’nin evlerini yakıp, Ahmet oğlu Ali, Ahmet oğlu Mustafa, İbrahim oğlu Derviş’in evlerini tahrip edip F.’nın ırzına geçmişler, ismi bilinmeyen bir kızın da namusunu kirletmişler, 26 evi eşyalarıyla tamamen yağma edip 1.000 kile mısır, 100 kile buğday, 20 öküz, 30 inek gasp ettikleri gibi halktan zorla 700 lira para toplamışlardır.
Yukarı Kirazca Köyü
Zaten 44 evden ibaret olan köy, eşyası yağmalandıktan sonra tamamen yakılmış ve Ali oğlu Arslan Süleyman Onbaşı’yı yaralamışlardır. Düşman çekilirken Osman Beyoğlu Mehmet Ağa ile Hüseyin Ağa ailesi Nuriye’yi esir etmişler; bu köyü basanlar ise Serdivan, Karasu Rum çeteleriyle onların yardakçıları idi.
Beşköprü Köyü
Serdivan köyü, Fındıklı, Ortaköy ve Karasu Rum çeteleriyle beraber bir miktar düşman askeri 26 Mart 1921’de köye gelerek Şaban oğlu Yunus, Remzi oğlu Mehmet Çavuş, Hacı Tahir oğlu Tahir, Muhacir Mehmet Hacı’nın eşi Fatma, Manav oğlu eşi Şerife, Mustafa Hoca, Ali oğlu Mehmet, Edhem Efendi oğlu Celal ile Molla Ahmet’in evleri tamamen yakılmış ve eşyasını da yağma etmişlerdir.
Akçakamış Köyü

Düşman, Serdivan, Fındıklı, Ortaköy, Karasu, Bedel çeteleriyle Pandeli çetesinden müteşekkil bir kuvvetle Nisan zarfında köyü basarak 85 haneden 70 haneyi tamamen yakmış ve Mehmet’in eşiyle Halil’in kızının ırzına geçmişler; Kucurun Mehmet, Kara Mustafa, Mehmet Emin oğlu Sait ile Şerif Ali’nin ailesini şehit etmiştir. 85 haneden 15.000 lira kıymetinde eşya yağma edilmiş; 5.000 kile mısır, 1.700 kile yulaf, 3.000 kile arpa, 4.000 kile buğday, 300 inek, 120 manda ve 70 öküz gasp edilmiştir.
Tekeler Köyü
Pandeli ve sair çetelerle 28 Mart 1921 tarihinde köyü basarak Hacı Bayram oğlu Mustafa’nın evini yakıp, Münir’in biraderini şehit edip, 49 hanenin 19.700 liralık eşyasını yağmalamışlardır. Bu arada 10 kile çavdar, 50 kile mısır, 100 kile yulaf, 150 kile arpa, 350 kile buğday, 23 koyun, 10 inek, 15 manda ve 30 öküz gasp edilmiştir.
Sapanca Nahiyesi (Harita-2)
Yunanlılar 25 Mart 1921 ‘de Sapanca’ya girerek, kasabada 325 ev, 170 dükkan, 17 değirmeni yakıp 55 esir ve 24 şehit olmak üzere 79 biçarenin canını yakmış ve Arifiye, Kalaycı, Hacı Mercan, Şöhretiye, Kuru Çeşme, İlmiye, Memnuniye, Nailiye, Balkaya, Ulviye, Muradiye, Senaiye, Mahmudiye, Dibektaş ve Kürt köyü gibi büyük köyleri ateşe vermiş ve bütün eşyasını çalmış, gasp etmiştir. Sapanca’nın Rüstem Paşa Camii’nin halılarını soyduğu gibi bütün evlerin eşyasını arabalarla İzmit ve Gemlik tarafına sevk etmişlerdir.
Çekilirken Sapanca’nın Yeni Cami Mahallesi’nden Emin Beyoğlu Şükrü, Halim Usta’nın oğlu Mehmet, Boşnak İbrahim, Zeynelzade Ahmet, Memiş oğlu İshak Ağa, Küçük Mehmet oğlu Hüseyin, Hacı Fazlı Ahmet Efendi ve ağalarla Yüzbaşı Namık Beyi, Çayiçi mahallesinden Kahveci Salim, Fok (Fevk) Hasan’ın Salih, Çerkeş Şevki, Boşnak İbrahim, Hacı Ahmet, Abdi oğlu Mustafa, Züherlerin Ahmetv Saatlerin İbrahim Ağalar; Rüstempaşa mahallesinden Badis oğlu Mehmet, Memnuniye Köyünden Remut oğlu Mustafa, Mahmut Dayı oğlu Ali, Feyziye Köyünden Kurnaç oğlu Salih, Çelebi oğlu Ahmet, Hoca Sait Efendi ve Ağaları; Yanık-Şerefiye köyünden Çuhadar oğlu Hasan, Bayraktar oğlu İbrahim’in yeğeni Ali, Kürt köyünden Mehmet’in oğlu Ahmet, Serin Ali, Kürt oğlu Ahmet, Ömer oğlu Ahmet, Laz Mustafa, Mustafa, Şükriye köyünden Hızır oğlu Salih, Şöhretiye köyünden Kadir Onbaşı’nın oğlu Yusuf, Hozoğlu Seyid’in kızı Latife, Muradiye köyünden Havva, Başoğlu Yusuf, İlmiye köyünden Mehmet, Göldibi köyünden Mahmut oğlu Hüseyin, Seyid oğlu Süleyman, Dibektaş köyünden Hafız Ahmet, Ömer oğlu Hüseyin, Hacı Şaban oğlu Osman. Numan Ağa’nın oğlu Şükrü, Molla Dursun oğlu Ahmet, Nuvar oğlu Ali, Yüza oğlu İsmail, Ömer Ağa’nın İlyas, Köse Osman oğlu İbrahim, Hacı Mercan köyünden İmam oğlu İlyas, Hacı Ali oğlu Ömer, Selim oğullarından Emin oğlu Mustafa, Recep oğlu Yusuf, Mevlüt oğlu İsmail, Kadir oğlu Mehmet Efendi ve Ağaları esir alarak meçhul bir semte sevk etmişlerdir. Memnuniye köyünden Halil oğlu Şirin Ali, Mutoğlu Halim Çavuş, Arifiye köyünden Mahmut oğlu Hüseyin Hoca, Laz Ali Çoban, Şükriye köyünden Huz oğlu Abdullah, Şöhretiye köyünden Kahveci oğlu Recep Ağa, yeğeni Hüseyin, Muradiye köyünden yetmiş yaşında Serdar oğlu Recep, Kuru Çeşme köyünden Bostancı oğlu Hacı Süleyman, Tanıt oğlu Süleyman ve İdris, İhsaniye köyünden Tanıt oğlu Hüseyin, Akçay köyünden Süleyman oğlu Fuat ile misafiri bulunan yedi şahıs, Hacı Mercan köyünden Ömer oğlu Hasan, İbrahim oğullarından Ömer ve Hurşit, Demirci oğullarından Reşit Ağa’nın çocuğu Mehmet, Mahmudiye köyünden ve bölgede herkes tarafından tanınan birisi olan ulemadan Hacı Halil Efendi, Murat oğlu Sefere, Mustafa oğlu Mehmet Ağa ve Efendiler gaddarca öldürülmüş ve Hacı Mercan köyünden Furak oğlu Mustafa’nın karısı Hatice ile birlikte boğazları kesilmiştir.
Ali Rasih Bey’in oğlu Ragıp Bey’den Yunan komutanı zorla 1.000 lira almıştır. Nahiyede zulüm yapan Yunanlılardan başka Kırkpınarlı Agop, Kahveci Yorgi, Deli Vasil, Hacı Yanko’nun oğlu Saatçi Apostol ve çocuğu, Celinin oğullarından Haçator, Hamparsum, Serkizyan oğullarından Artin Klaycif çocuğu Agop ve gayri müslim eşkiyalar dikkate şayandır.
Söğütlü Nahiyesi (Harita-3) Büyük Söğütlü Köyü
Yunanlılar ve Vangel çetesi ve İkizce Rumları 150 hanelik köyün eşyasını yağma edip 2.200 lira toplamışlar; 25.000 liralık hasar yapıp, köyden Emin oğlu Osman’ı şehit etmişlerdir. Acem İsmail, Hasan oğlu Feyzi’yi de esir alıp götürmüşlerdir.
Küçük Söğütlü Köyü
Yine Rum çeteleri 60 haneyi yağma edip aldıkları hayvanlardan başka, 5.665 lira gasp edip Laz İbrahim Çavuş’u kati ve İzmirli Mehmed’in damadı Edhem’i araba ve hayvanlarıyla esir alıp meçhul bir semte götürmüşlerdir.
Çingene Söğütlü Köyü
Köyde bulunan 15 evi yağma edip hayvanları gasp ve 300 liralık zarar verdirmişlerdir.
Burhaniye Köyü
Köyde 20 hane yağma edilmiş, 1.818 liralık hasar yapılmış; Mehmet oğlu Osman’ın evi bizzat Yunan komutanı tarafından yakılmış; Hasan oğlu Rüstem’in kızı H.’nin, İdris’in eşi H.’nin, Halil kızı Ş., eşi P., Hacı Hasan’ın eşi F.’nın Yunan askerleri tarafından ırzına geçilmiş mağdure H.’nin babası Rüstem işkencelerle katledilmiş, Hüseyin oğlu Numan arabasıyla esir alınarak sevk edilmiştir.
Temur Bey-İcbariye Köyü
Küçükbaş hayvanların gasp edilmesinden başka yapılan zarar 1.000 lirayı geçmiş, Serezli Mustafa şehit edilmiştir.
Kurudil Köyü
Yunanlılar bu köyden 1.000 lirayı geçkin kıymette at ve eşyayı almışlardır.
Türk Beylik Kışla Köyü
Adapazarı’ndan gelen yerli Rum çeteleriyle karışık Yunan kuvveti Mehmet oğlu Muhacir Hasan’ın evini yakıp evlere dağılarak 20.000 liralık eşyayı yağma ve 10.000 liralık kadın ziyneti gasp etmişlerdir. Ayrıca 8 at, 2 hayvan almışlar; Osman kızı E., Muhtar İsmail kızı H., Sefer Ali kızı E. Ş., F., Emin kızı H.’nin ırzına geçmişler, bir çok kadına tecavüz etmişlerdir. Bu mezalime Damlık köyünden Karabet kumandasındaki bir Ermeni çetesi de iştirak ederek 450 lira kıymetinde eşya gasp etmişlerdir.
Maksudiye Köyü

80 hane yağma, 1.000 liralık eşya gasp edilip, 10.000 lira nakit para alınmış ve İdris oğlu Yusuf un evi yakılmıştır.
Yeniköy
Rum çeteleri 2.000 lira alıp 3.000 liralık hayvanı gasp etmişlerdir. Ömer oğlu Hafız İsmail katledilmiş, Ömer oğlu Hüseyin ve Durmuş’un oğlu esir olarak götürülmüştür.
Soğucak Köyü
Bu köyde de 80 hane yağma edilmiş, 1.500 lira nakit olarak alınmış, 5.000 lira kıymetindeki küçük baş hayvan gasp edilmiş ve İsmail oğlu İsmail ile Osman oğlu Sadullah işkence yapıldıktan sonra esir olarak götürülmüşlerdir.
Mağaza İlbasiye Köyü

500 lira nakit alınıp, 1.000 liralık hayvan gasp edilmiş ve Babaeskili Hüseyin Dede esir olarak sevk edilmiştir.
Akçukur Köyü
Bu köyden 2.000 lira kıymetinde eşya ve hayvan gasp olunmuştur. Damlık Köyü
25 hanelik bir köy olup henüz yeni iskan edilmiş olan muhacirler işgal esnasında Sakarya Nehri’nin doğusuna geçerek kendilerini kurtarabilmişlere de, 5.000 lira kıymetindeki eşyaları ve hayvanları düşman çeteleri tarafından yağma edilmiş, köy ateşe verilmiş yangından sadece bir hane kurtulmuştur.
Firuzlu (Ferizli) Köyü16 (Harita-4)
Bu köye iskan edilmiş olan muhacirler de işgal sırasında Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmişlerdir. Köylülere ait 27.000 liralık eşya, zahire ve hayvanlar Rum çeteleri ve Yunan askerleri tarafından gasp edilmiştir. Tarlalarındaki 10.000 lira kıymetindeki mahsulleri tahrip edilmiş ve köyden ayrılmayanlardan Berber Mehmet’in eşi P.’ün ırzına geçmişlerdir. Firuzlu tepelerinde karargah kuran Yunan taburu geri çekilirken öncü vazifesini ifa eden yerli Rum çeteleri köyü ateşe vererek 350 haneden iki hane ve 40 samanlıktan başka tamamını yakmışlardır.
Değirmencik Köyü
52 haneden oluşan bu köy Yunan kuvvetlerinin öncüleri olarak gelen Rum çeteleri tarafından yağma edilip 10.000 liralık ev eşyası alındıktan sonra tamamen yakılmıştır. Ayrıca 20.000 liralık zahire, 900 koyun ve keçi, 150 sığır ve manda gasp edilmiştir.
Karagünlü / Karagönlü Aşireti
Küçükbaş hayvanlarının çokluğu sebebiyle bu havalinin en zengin seyyar aşireti sayılan 25 çadır halkından müteşekkil bu aşiret, Vangel çetesinin hücumuna maruz kalmıştır. Hacı Ahmet oğlu İsmail Efendi şehit ve 12.000 lira kıymetindeki mal ve küçükbaş hayvanını gasp etmişlerdir; keza Mehmet oğlu Hüseyin’in başı kesilmek suretiyle şehit, 300 altını, 15.000 liralık küçükbaş hayvanı gasp edilmiştir. Bu arada Ali oğlu Hasan Çavuş ile ailesi esir edilmiş. 6.000 liralık hayvanı gasp edilmiş; Mahmut oğlu Hasan ailesiyle birlikte meçhul bir semte götürülmüştür. Mehmet oğlu Ali’nin 4.000 liralık hayvanı da aynı yağmaya maruz kalmıştır. Diğer aşiret halkından nakden 980 lira, 15 at, 133 sığır, 367 koyun ve kuzu alınmıştır.
Hasan Fakih Köyü
On haneden ibaret olan bu köy Rum çetelerinin baskınına uğrayarak 630 lira nakit alınmış; 710 liralık küçükbaş hayvan gasp olunmuştur. Halil oğlu Salih ve Emrullah oğlu Mustafa arabasıyla esir alınıp götürülmüştür. Köyün ihtiyar heyeti Rum çetelerinin türlü türlü işkencelerine maruz kalmıştır.
SONUÇ
Adapazarı kazasının Rum ve Ermeni çetelerinin saldırılarına maruz kalan kısmı Sakarya Nehri’nin batısında kalan köyler olup, bu köylere yapılan mezalim ve en aşağılık davranışlardan esaslı belgelere dayananları yukarıda her köyün ismi altında ayrıntılarıyla verilmiştir.
Şüpheli ve kulaktan duyma olanlarla, mahiyeti meçhul olayların verilmesinden çekinilmiş ve rapor içeriğinde her hangi bir araştırmanın sonucunda bir maddesinin bile aksi ispat edilemeyecek kadar sağlam ve esaslı olmasına dikkat edilmiştir. Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Yunanlıların bu havalide bütün hareketleri yerli Rum ve Ermenilerden çetelerin delaletiyle başlamış ve 1921 yılı Mart sonundan Nisan başına gelene kadar isimleri yazılı köylerde türlü mezalimi yapmışlar ve olan serveti ele geçirdikten, yani hırsızlık yaptıktan sonra çekilmişler ve ancak bundan sonra mezalim ve cinayetlerin şiddeti azalmıştır. Adapazarı ve civarı 1921 yılı Mart ayından Haziran ayı sonlarına kadar yaklaşık dört ay kadar Yunan istilasında kalmıştır.
Memleketin hakim unsuru olan Türk halkını imha ederek Anadolu’da saltanatını kurmak isteyen ve ancak bu düşünce ile bu meşum harbi devam ettirmekte ısrarlı olan Yunanlılar bu mezalimin yapılmasına sebebiyet vermiş olmak itibariyle mesul sayılırlarsa da, icra kuvvetleri kendi askerlerinden ziyade yerli Rum ve Ermeni çeteleri olmuştur. Bilhassa ırza tecavüz hususunda pek ileri gidildiği yolunda ifadeler köylülerin yüzlerinden anlaşılmaktadır. Bu felaketin ortaya çıkması ve kendi kız ve karılarının isimlerinin tahkikat evrakına girmesini uygun görmedikleri için gizlemektedirler. Belirtilen zarar cetvelinde isimleri yazılmayan köylerin hasarları isimleri altında ayrıntısıyla yazılmış, cetvelde olmayan veya ilavesi gerekli görülen maddi hasar miktarı ayrıca cetvele ilave edilmiştir. Adapazarı kazası dahilinde yerli Rum ve Ermeni çetelerinin saldırılarına maruz kalan köyler hakkında mevcut vasıtalarla yapılan tahkikat sonuçları yukarıda belirtildiği şekildedir. Bu raporun bir nüshası İzmit Mutasarrıflığına gönderilmiştir.

1 Geniş bilgi için bk., Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953. s. 376; ayrıca bk.. Tarihte ve Günümüzde Sakarya, Sakarya Valiliği Yayını, Tarihsiz, s. 47-48.
2 Adnan Sofuoğlu, Kocaeli ve Sakarya’da Kuva-yı Milliye ve Karşı Faaliyetler, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, H. -Ü. İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara 1987, s. 60-62. Rahmi Apak’ın ifadelerine bakılırsa. Eşref Bey’in bölgedeki faaliyetleri Karakol Teşkilatı aracılığıyla kendisinin de daha öncelerden tanıştığı Mustafa Kemal Paşa’ya bildirilmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa onu Adapazarı-Düzce-Bolu bölgesi Kuva-yı Milliye Komutanlığına atamıştır. Bk., Rahmi Apak, İstiklal Harbinde Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Ankara 1990, s. 113.
3 Geniş bilgi için bk., Adnan Sofuoğlu, Kuva-yı Milliye Döneminde Kuzeybatı Anadolu (1919-1921), Ankara 1994, s. 336-337.
4 Rahmi Apak, Aynı eser, s. 157. Gelişmelere bakılırsa Adapazarı bölgesinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin 30 Eylül 1919 tarihinden sonra kurulması muhtemeldir. Tarihlendirme konusunda yapılan tartışmalar için bk., Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet 1920, c. 111, Ankara 1970, s. 304; Ömer Sami Coşar, İstiklal Harbi Gazetesi, Milliyet Gazetesi Yayını 1968, 24 Eylül 1919 tarihli nüshası.
5 Düzce-Bolu ayaklanmaları hakkında geniş bilgi için bk.. Rüknü Özkök, Düzce-Bolu isyanları, İstanbul 1971; ayrıca bk., Adnan Sofuoğlu, Aynı tez.
6 Bu makalenin hazırlanması sırasında büyük ölçüde 1921 yılında Adapazarı kaymakamı olarak görev yapan Özdemir Bey tarafından hazırlanan ve İzmit Mutasarrıflığına gönderilen rapordan yararlanılmıştır. Bu rapor, bilahare diğer bölgelerdeki raporların da ilavesiyle TBMM hükümeti Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti Garp Cephesi İstihbarat Şubesi tarafından “Yunanlıların Yeni İşgal Ettikleri Söke Havalisinde Yunan Askerlerinin Vahşeti” adıyla yayınlanmıştır. Eser, Gnkur ATAŞE Başkanlığı kütüphanesi İstiklal 152 numarada kayıtlı bulunmaktadır. Bu eser, E. Kur. Alb. Talat Yalazan tarafından hazırlanan Türkiye’de Yunan Vahşet ve Soykırımı Girişimi adlı eserin ikinci cildinde kullanılmış, fakat yazar bunu çok kısa bir şekilde özet olarak vermiştir. Biz, bu makalemizde tam metni neşretmeyi ve günümüz Türkçe’sine aktararak vermeyi daha yararlı gördük.
7 Adapazarı kazası, 26 Mart 1921’de Yunanlılar tarafından işgal edilmiş; fakat, milli kuvvetler aynı yılın Haziran ayında (21 Haziran 1921) tekrar burayı geri almışlardır.
8 İstiklal Harbi döneminde Yunanlılar tarafından icra edilen mezalime dair bütün belgeler, harbin sonunda derlenip toparlanarak Osmanlıca olarak basılmıştır. Fakat bu çalışmaların tamamı günümüz Türkçesi ile henüz neşr edilmemiştir: Dahiliye Nezareti, Türkiye’de Yunan Fecayii, Bir ve İkinci Kitap, İstanbul 1337; İzmir’in İşgali Üzerine Makamat-ı Askeriyeden Mevrut Raporlar, İkinci Kitap 1335 (Bu eser tarafımızdan günümüz Türkçe’sine çevrilmiş olup basım aşamasındandır); Yunan Feeayiine Müteallik Aydın Vilayetinin Beynelmilel Tahkik Heyetine Verilmek Üzere Topladığı Vesaik-i Resmiye, İstanbul 1335; Garp Cephesi İstihbarat Şubesi Neşriyatı, Söke ve Havalisinde Yunan Mezalimi, Ankara 1337. Bunların yanında yakın dönemde yapılan çalışmalara da şunları örnek gösterebiliriz: Kadir Mısırlıoğlu, Yunan Mezalimi, İstanbul 1972; Talat Yalazan. Türkiye’de Yunan Vahşet ve Soy Kırımı Girişimi (15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922), c.l, II, Ankara 1994.
9 1914 yılında yapılan nüfus sayımına göre Adapazarı kazasında 76.864 Türk-Müslüman, 7.959 Rum, 16.461 Ermeni. 113 de Yahudi olmak üzere toplam 102.051 kişi yaşamaktadır. Bk., Kemal Kaprat, Ottoman Population 1803-1914, London 1985, s. 114 vd; bundan başka Kurtuluş Savaşı yıllarında yabancı istatistiklerden hareketle İstiklal Gazetesi (nr: 85, 17 Mart 19l9)’nin verdiği nüfus rakamlarından Batı Anadolu’daki birkaç vilayetin nüfusu şöyle gösterilmektedir.

VİLAYET TÜRK RUM ERMENİ
AYDIN 1.093.334 (%84) 208.283 (% 15) 15.105 (%1)
Hüdavendigâr 1.696.595 (%80) 230.711 (%14) 88.991 (%5)
KASTAMONU 992.679 (%77) 21.507 (%3) 2.647 (%0,2)
10. İşgal güçlerinin kendilerine gösterdikleri samimiyetten istifade eden yerli Rum azınlıklar bu sırada özellikle Fener Rum Patrikhanesinin propagandasının etkisinde kalıyorlar. Azınlıklar, Büyük Yunanistan emellerine hizmet etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bunlara karşı yine en büyük mücadeleyi sergileyenlerden birisi Türk ortodokslarının lideri olan Papa Eftim Efendi idi. Papa Ettim gazetelere verdiği beyanatları ile Türk Milli Mücadelesinin yanında. Fener Patrikhanesinin karşısında olduğunu her zaman vurgulamıştır.
11 Cumhuriyetin 75 nci Yılında Sakarya Vilayeti. Sakarya Valiliği Yayını, Sakarya 1998, s. 30.
12 Cumhuriyetin 75 nci Yılında Sakarya Vilayeti, s. 31-33.
13 Adapazarı kazasına bağlı 14 köyün bu sırada yakıldığı belgelerde geçmektedir. Bk., Gnkur. ATAŞE Arşivi Türk İstiklal Harbi Fonu, Kls: 1072. Ds: 520, F: 59.”
14 Bu başlıktan itibaren elimizde bulunan raporun günümüz Türkçe’sine aktarımı yapılmış, asıl metne bağlı kalınmıştır.
15 Bu ifadelerden sonra (Bu konuyla ilgili asıl belgeler Erkan-i Harbiye’dedir) kaydı yer almaktadır.
* Kile tahıl ölçmede kullanılan bir ölçektir. İstanbul kilesi ve Ibrail kilesi gibi türleri vardır. İstanbul kilesi tahılın türüne göre 18-20 okka yaklaşık 25 kg, İbrail kilesi ise 70-80 okka yaklaşık 100 kg. gelmektedir.
** Yukarıdaki hesaba göre 200 x 25 = 5.000 kg. yani 5 tondur.
16 Ferizli. bugün Sakarya vilayetinin ilçesi olmuştur.