27 Nisan 2016 Çarşamba

Geleneksel Türk okçuluğu ile ilgili araştırmalar büyük oranda eski okçuluk risâlelerinden devşirilen bilgi merkezlidir. Dolayısıyla, Türk okçuluğunu merak eden ve konuyla ilgili araştırma yapacak herkes Osmanlı Türkçesi bilmekte ya da öğrenmektedir. Sadece okçuluk değil, Harf Devrimi öncesi yüzyıllara ait hemen her konu hakkında bilgi ve belge, belki biraz da “galat-ı meşhur” olarak “Osmanlıca” denen, kısmen modifiye edilmiş Arap harfleriyle yazılan Saray Türkçesi ile kaleme alınmıştır.
Türk milleti tarihi boyunca belki de en fazla alfabe değiştiren milletlerdendir. Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabelerinin yanısıra, Türk hükümdarların egemenliğindeki karışık tebânın oluşturduğu toplumlarda, Türk dili başka alfabelerle de yazılmıştır. Cumhuriyet İnkılâplarının başlıcalarından olan Latin alfabesinin kabulü, Türkçe fonetiğine Arap harflerinden daha uygun bir alfabeye olan ihtiyacın başlattığı sürecin son noktasıdır. Bu ihtiyacı ilk fark eden ne Mustafa Kemal, hattâ ne de Türkiye Türkleridir. Gerçekleştirip sürdürülmesini sağlayacak karizma, irâde, liderlik ve planlama becerisi olan ilk kişi ise Mustafa Kemal’dir. Bu bağlamda Harf inkılâbının ardındaki rasyonel sebepler kamuoyuna eksik, yanlış ya da taraflı intikâl ettirilen sözlerle değersiz hale getirilmektedir.
Aşağıdaki makale Şinasi Acar üstâdın kaleminden çıkmış olup, Arap alfabesinin Türkçe vokalleri karşılamadaki yetersizliği üzerinden Harf İnkılâbını değerlendirmemizi sağlayacak önemli bilgiler içermektedir. Makale Osmanlı Bilimi Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanmış olup, sitemize üstâdın izniyle konmuştur.

Şinasi Acar*
Yazının Kısa Tarihçesi
Bilimsel verilere göre, insan soyunun üç milyon yıl kadar önce ortaya çıktığı sanılıyor. Yaklaşık 6.000 yıl öncesine değin, insanlar duyarak ya da görerek öğrendikleri bilgileri belleklerinde saklıyor ve sözle ifade ediyorlardı. İnsanların geçimlerini avcılıkla sağladıkları süreçte, avcılık tekniklerini öğrenmeleri için bellekleri yeterli olmaktaydı. Avcı toplumlar, çok sınırlı sayıda bireyin sürekli hareket halinde olduğu bir toplum modeli oluşturmuştu. Avcının çocuğu ya da çırağı, avcılık tekniklerini ve silah yapımını babasına ya da ustasına bakarak ve onu taklit ederek öğreniyordu. Ancak, sıra bir arkadaşına av yerlerini ya da av yollarının uygun noktalarını göstermeye geldiğinde, resim ve kroki çizme gereksinmesi ortaya çıkıyordu. Resimler hangi av türünden söz edildiğini, krokiler ise avın nerede bulunduğunu ve o noktaya nasıl ulaşılabileceğini gösteren iletişim araçlarıydı.


Tarım toplumunun ortaya çıkmasını izleyen dönemde ticaret o denli gelişmiştir ki gerekli bilgiler artık kişinin belleğinde tutulamayacak kadar çoğalmıştır. Tarım, insanları bir yere yerleşmeye ve bir arada yaşamaya zorlamıştır. Bunun sonucu toplumdaki birey sayısı artmış, ortak yaşam “İş bölümü” gereksinmesini doğurmuş ve iş bölümü iletişim konularını çeşitlendirmiştir. Örneğin, tohumları ne zaman ekmenin doğru olduğunun saptanması, kimi astronomik verileri bilmeyi gerektiriyordu. Hele iş ürünü toplayıp satmaya geldiğinde, ölçülendirme, ambalajlama, taşıma, fiyat saptama, hesap tutma gibi pek çok bilgiye gereksinme duyuluyordu. Bütün bu bilgileri kişini belleğinde tutmasına olanak yoktu. Üstelik bir yerden bir yere taşıma sırasında karışmaması için çuvallara, sandıklara yerleştirilen ürünlerin işaretlenmesi gereksinmesi, bir tür etiketleme işlemini zorunlu kılıyordu.

Kil tablet üzerinde Sümer çivi yazısı örneği.
Yazının ilk kez Sümerler tarafından icat edildiği kabul edilir.
Etiketleme için ilk akla gelen, ambalajın üstüne, içindeki ürünün resmini çizmekti. Daha sonra ürünlerin alıcıya eksiksiz ulaşması için ambalajları mühürleme işlemi gündeme gelince, ürün resimleri bu kez mühürlerin üzerine çizilmiş ve bunun sonucu “bir sözcüğü resmederek yazı yazma”nın, yani ilk “logogram”ların (sözcük simgesi) adımları atılmıştır.

Bir sonraki aşama hece simgelerinden oluşan işaretlere, yani “sileber”lere geçiştir. Bunun en güzel örneği Eski Mısır “hiyeroglif”leridir. Buradaki resimlerin her biri bir heceyi temsil eder. Birkaçının yan yana gelmesiyle sözcükler oluşturuluyor; eğer yazan ve okuyan bu simgelere karşılık gelen seslerin ne olduğunu biliyorsa, bilgi bir yerden başka bir yere taşınabilir hâle geliyordu.¹

Son aşama hece simgelerinden “harf simgeleri”ne geçiştir ki bunun sonucu alfabeler doğmuştur. Ancak, ilk alfabelerde kısa sesli harfler kullanılmamıştır. Bu alfabeler, günümüzde internet üzerinden chat yapmakta ya da cep telefonlarında mesaj atmakta kullanılan kısaltmalara benzeyen bir tür simgesel yazım biçimindedir. Çünkü o dönemde aynı alfabeyi kullanan insanlar, zaten aynı dili konuşmaktaydı. Bunlara örnek olarak İbrânî ve Arap alfabeleri gösterilebilir.
Bu alfabelerin en büyük sakıncası okuyucunun yazılan kelimeyi bilmemesi hâlinde, yani onu daha önce duymamış ve yazılışını görmemiş olması durumunda, o sözcüğü doğru olarak okuyamamasıdır. İlk kez Eski Yunan’da kısa sesliler de alfabeye eklenmiş ve kolayca okunabilir bir yazı oluşturulmuştur.Romalılar bu tarz alfabeyi onlardan almışlardır.

Yazının ortaya çıkması, insanın aklında tutabileceğinden çok daha fazla bilginin saklanmasını ve başkalarının istifadesine sunulabilmesini olanaklı kıldığı gibi, bu bilgileri elden geçirilerek geliştirilmesini, değiştirilebilmesini ve çoğaltılıp elden ele dolaştırılarak yayılmasını da sağlamıştır. Ancak, halkın okuması amacıyla kitap üretme düşüncesi için M.Ö 6. Yüzyıla, Atina tiranı Peisistratos’a kadar beklemek gerekecektir. Ondan önce yazılan kitapların hemen tamamı, yalnızca ruhban sınıfına hitap eden dinsel içerikli kitaplardır. Metinlerin devamlı olarak el altında bulunması, insanları onlar hakkında düşünmeye, onları eleştirmeye ve onların benzerlerini üretmeye yönlendirmiştir. Bilim ortaya çıkışının, bilgiyi halka taşımak için kitap yayımlanmasıyla başladığı söylenebilir.
Türkçe’de kullanılan Arap alfabesinin sorunları
Türkler İslâmiyet öncesinde Uygur alfabesini kullanıyorlardı.² İslamlığı kabul etmeleriyle birlikte –Kurân’ın Arapça indirilmiş ve Arap yazısıyla yazılmış olmasından dolayı- kullandıkları alfabeyi zamanla terk etmişler ve dillerini Arap yazısı çerçevesine sokmak zorunda kalmışlardır. Türkler Arap alfabesine dayalı bu yazı sistemini Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü izleyen yıllara değin kullanmışlardır.
Türk toplumunun “şifahî” bir toplum olduğu, üst düzeyde gelişmiş bir sözlü geleneğe sahip bulunduğu söylenir. Dil bilim ve grameri seven bir toplum olduğumuz da söylenemez. Bunda öğrenilmesi güç Arap alfabesinin önemli bir etkisi olduğu kuşkusuzdur. Esasen Arap yazı sistemi Arapça’ya uygun, fakat Türk dilinin özelliklerine pek fazla uymayan bir sistemdir.³ Neden böyle olduğu, aşağıda ana hatlarıyla açıklanmaya çalışılacaktır.
1. Bu alfabede kısa sesli harfler kullanılmamaktadır. Bunun daha hızlı yazma avantajı olmakla birlikte en büyük sakıncası, okuyanın yazılan kelimeyi bilmemesi halinde, yani onu daha önce duymamış ve yazılışını öğrenmemiş olması durumunda, o sözcüğü doğru olarak okuyamamasıdır. Örneğin, Arap alfabesinde kalem sözcüğü “klm” olarak yazılmaktadır. Eğer okuyan bu sözcüğü duymamışsa ya da yazılışının böyle olduğunu bilmiyorsa, doğru okuması olanaklı değildir. Hele kişinin kum ve kavim gibi, âlem (dünya) ve âlim (bilgin) gibi, mafsal (eklem) ve mufassal (ayrıntılı) gibi, ba’d (sonra) ve bu’ud (boyut) gibi, cirm (cisim) ve cürüm (suç) gibi, yazılışı aynı olan sözcükleri ilk bakışta doğru okuması tesadüfe bağlıdır. Örneğin melek, melik ve mülk sözcüklerinin üçü de “mlk” olarak yazılmaktadır. Örneğin “kl” yazısı gül, kül, gel ve kel ve “kvr” harfleri gör, kör ve kûr olarak okunabilmektedir.
Aslında alfabenin bu durumu Osmanlı aydınları tarafından da biliniyor ve zaman zaman dile getiriliyordu. Ama, asıl alfabe tartışmaları 1839’daki Tanzimat hareketiyle birlikte başlamıştır. Bu tartışmalarda herkes imlâdaki karışıklığın giderilmesinde hemfikirdi. Ancak 1908’de ilân edilen II. Meşrutiyet’e kadar süren 70 yıllık dönemde tartışmaların ana noktasını, kullanılmakta olan Osmanlı harflerinin, yazıdaki karışıklığı önleyecek şekilde düzeltilmesi oluşturuyordu. II. Meşrutiyet sonrasında Latin harflerini isteyenlerin sayısında hızlı bir artış görüldü. Yazarlar ve aydınlar “Islahatçılar” ve “Latinciler” olarak ikiye ayrıldı. Bu arada Harbiye Nezâreti (Bakanlığı) 1.5.1913’ten başlayarak askerî yazışmalarda harflerin bitiştirilmeden yazılacağını duyurdu. Harbiye nâzırı Enver Paşa’nın emriyle kullanılmaya başlanan bu yazıda okuma yazmayı kolaylaştırmak amacıyla, kısa sesliler de harflendirilerek yeni bir yazım tarzı ortaya konulmuştu.
“Hurûf-i Enver” (Enver harfleri), “Hatt-ı Enverî” (Enver yazısı) veya “Enveriyye” olarak anılan bu imlâda, sözcükler bugün Latin alfabesiyle yazdığımız matbaa yazısı gibi ayrık harflerle yazılıyordu. Kısa bir süre kullanılan bu alfabeden, kimi yeni karışıklıklar yarattığı için, yine Enver Paşa’nın emriyle vazgeçilmiştir.

2. Türkler Arapça’da bulunmayan kendi dillerine özgü sesleri yazmak için, Arap alfabesindeki bu seslere yakın sesleri gösteren harflere nokta veya çizgi eklenmiştir. Örneğin, Arapça’da olmayan p, ç ve j harfleri için, onlara en yakın bulunan –bir noktalı- be, cim ve ze harflerinin nokta sayısı üçe çıkarılmış; Türkçe’deki genizden gelen n sesini yazmak için Arap alfabesindeki kef harfinin kolu üstüne üç nokta eklenmiş,4 g ve ğ seslerini yazmak için kef harfinin koluna paralel bir çizgi ilâve edilmiştir.5 Ancak bir süre sonra, hem elle yazarken zaman kaybına neden olduğu için hem de her yazıya uygulanamadığından, pratikte kimi nokta ve çizgiler kaldırılmıştır. Sonuçta, örneğin deniz sözcüğü “dkz”, en sözcüğü “ek”, pınar
sözcüğü “pkar”, gönül sözcüğü “kvkl” şeklinde yazılır olmuştur. Üstelik kimi sözcükler iki üç türlü yazılabilmektedir. Örneğin deniz sözcüğü “dkz” ve “dkyz” şeklinde, pınar sözcüğü “pkar”, “pykar” ve “pvkar” biçiminde yazılabilmekte ve hepsi de doğru kabul edilmektedir. Bu karışık durum okuma yazmayı zorlaştıran önemli bir etken oluşturmaktadır.
3. Arap alfabesindeki 28 harfin, sözcüğün başında, ortasında, sonunda ve bağımsız hâlde yazılışları az veya çok farklıdır.6 Ayrıca kısa seslilerin nasıl okunacağını gösteren 6 tür “hareke” (okutma işareti) kullanılmakta ve yerine göre harflere eklenmesi zorunlu bulunmaktadır.7 Bu nedenle, bu alfabede büyük harf kullanılmamasına karşın, Müteferrika matbaasında 500’e yakın hurûfât8 kullanılmıştır. Oysa Latin alfabesindeki hurûfat sayısı 90’ı geçmez.

4. Türkçe’deki 8 tane “ünlü”yü Arap alfabesi karşılamamaktadır. Türkçe’deki o, ö, u ve ü sesleri aynı vav harfiyle gösteriliyor, üstelik bu harf  “ve” olarak da okunabiliyordu. Benzer şekilde i ve ı sesleri de –hem şapkalı (eskilerin yâ-yı nisbi dedikleri uzun ı veya uzun i) hem de şapkasız (kısa ı veya kısa i) hâlleriyle –ye harfleriyle gösteriliyor ve bu  harf  “ye” olarak da okunabiliyordu. Bu nedenledir ki atalarımızın bıraktığı yer adlarını ve kimi isimlerin doğrusunu ya okuyamıyoruz ya da doğru okuduğumuzdan emin olamıyoruz. Bu harfleri karşılayamayan bir alfabenin Türkçe için kullanılması artık düşünülemez. Yazılı bir dil her şeyden önce imlâsını düzgün tutmak zorundadır.
5. Arap alfabesiyle kimi sözcüklerin yazılışları Türklerin İslâmiyet’i kabul ettikleri bin yıl öncesinden kalmadır. Örneğin, eskinin –“efendi” anlamındaki- “beğ” sözcüğü zamanla “bey”e dönüşmüş, ancak yazılığı beğ olarak kalmıştır. Yani eski alfabede “bk” yazılır ve bey diye okunur. Benzer bir durum Farsça’dan dilimize geçmiş kimi sözcükler için de geçerlidir. Örneğin, hoca sözcüğü “havace” diye yazılır, hoca olarak okunur; bedhah (kötü niyetli, hain) sözcüğü “bedhavah” gibi yazılır, bedhah diye okunur.
6. Arap alfabesinde Arapça’daki kimi seslerin nüanslarını gösteren farklı harfler kullanılması, Türkler için okuma yazma öğrenmeyi güçleştiren bir başka etkendir. Osmanlı döneminde okuryazarların, toplam nüfusa oranla %10’un altında olduğu kestirilmektedir. Bunun bir bölümü de yalnızca okuyabilen, ama yazamayan kişilerden oluşmaktadır. Peki, bu nasıl olabiliyordu? Çünkü Arap alfabesinde 2 tane t (te ve ), 3 tane s (sin, se [peltek s] ve sat) ve 4 tane z (ze, zel [peltek z], ve dat) vardır. Türkçe’de h sesi hiç yokken, Arapça’da 3 tane ayrı h (he, ha ve) harfi vardır.9 Arapça’dan dilimize geçmiş sözcükleri yazarken, kişinin hangi h ile yazılacağını bilmesi gerekir. Arapça’da bütün bu harflerin sesleri değişiktir. Örneğin 4 tane z ile ilgili olarak, dilimizde de kullanılan Zeynep, Zeki, Muzaffer ve Ramazan sözcüklerindeki z’lerin sesleri birbirinden farklıdır. Bir tek Zeynep’teki z sesi, Türkçe’deki z gibidir. Ama Türkçe’de dördü de Zeynep’teki z gibi telaffuz edildiği için, yazarken kişi hangi z harfini kullanacağı konusunda zorlanır. Bu açıdan yazılmış sözcüğü okumak daha kolaydır.
7. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Üstelik Arap alfabesinde elle yazarken noktalama işaretleri kullanılmaz. Noktalama işaretleri bu alfabenin kullanıldığı son yüzyıl içinde ve çoklukla basılı metinlerde kullanılmıştır. Yazarken sözcükler arasında boşluk bırakılmaz; kelimeler ara vermeden, birbiri ardına yazılır. Bir de yazanın el yazısı kötüyse, metni okumak iyice zorlaşır.
Harf Devrimi’ne ilişkin birkaç söz
Arap alfabesini hat sanatı açısından önemi ve üstünlüğü elbette tartışılmaz. Latin harfleri, Arap harflerine oranla pek geometrik, pek birbirine eşittir. Tertip ve istife elverişli değildir. Dahası istiften habersizdir; satırların kıpırdanacak hâli yoktur Ama okuma yazma açısından, Latin alfabesi alfabe tarihindeki son aşama kabul edilirse, Arap alfabesi ondan bir önceki merhaledir. Latin alfabesinde yalnızca okuryazar olan biri, daha önce hiç duymadığı bir sözcüğü (ilaç adı gibi bir sözcüğü) -anlamını bilmese bile- kolayca okuyabilir. Ama çok okuyup yazmış yüksek tahsilli biri Arap alfabesiyle daha önce duymadığı ve yazılışını görmediği bir sözcüğü doğru okuyamaz. Bundan kuşku duyanların Arap alfabesiyle Türkçe okuyup yazmayı öğrenmeleri gerekir. Aslında iki üç aylık bir çalışmayla bu yazıyı sökmek mümkündür. Ancak gerçek anlamda okuryazar olabilmek için kelime dağarcığınızı ciddî ölçüde zenginleştirmeniz, eski metinler için biraz öz Türkçe (Orta Asya Türkçesi), dinsel ve bilimsel konular için biraz Arapça, şiir ve edebiyatla ilgiliyseniz biraz da Farsça öğrenmeniz gereklidir. Ülkemiz 1928’de yapılan Harf Devrimi’yle Arap alfabesinden Latin alfabesine geçerek kolayca okunabilir bir yazı sistemini benimsemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulunca Kemal Atatürk, okuma yazma bilenler oranının artması ve eğitimin hızlandırılması için Harf Devrimi’ni gündeme taşıdı. Uzmanlar Latin harflerini Türkçe’nin yapısına göre değerlendirerek yeni bir Türk alfabesi hazırladılar. Yeni Türk harfleri yasasının 1 Kasım 1928’de kabulünden ve 3 Kasım’da Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra eğitim ve öğretimde Latin alfabesi uygulandı.

Solda: Yeni Türk alfabesi. Harf Devrimi’nde Cemal Azmi Matbaası tarafından hazırlanan 84×59 cm boyutlarındaki levhada yeni harflerin karşı düştüğü sesler, alt taraflarında eski yazıyla gösterilmiştir.
Sağda: Atatürk yeni harflerin kabul edileceğini 1928’de Sivas’ta halka duyuruyor. Bu resim Illustration dergisinin 13 Ekim 1928 tarihli sayısının kapağında yayımlanmıştır.
Yasada bütün devlet kurumlarında, şirket, dernek ve özel kuruluşlarda yazışmaların yeni Türk harfleriyle yapılması zorunlu kılınıyordu. Bunun için bir geçiş süresi belirlendi. Örneğin, resmî işlemlerde yeni alfabeye geçiş için son tarih 1 Ocak 1929’du. Eski harflerle basılı kitapların eğitimde kullanılması yasaklanmıştı; 1 Aralık 1928’den başlamak üzere kitap dışındaki yayınların tümü, 1 Ocak 1929’dan sonra da kitaplar yeni Türk harfleriyle basılacaktı.
Harf Devrimi’nden sonra açılan “Millet mektepleri”yle okuma yazma bilmeyen geniş yığınların en kısa sürede eğitilmesi amaçlandı.¹° Harf Devrimi’yle birlikte yalnızca eğitim alanında değil, yayıncılıkta da gözle görülür ilerlemeler gerçekleşti.
Ancak, Arap alfabesinin kullanıldığı dönemde iyi okuma yazma bilenlerin kelime dağarcığı epey zengin, edebiyata aşina ve oldukça iyi yetişmiş kimseler olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Latin alfabesiyle okuma yazma kolaylaştı ama, özellikle İngilizce bilmenin toplumda önem kazanmasıyla birlikte, güzel Türkçe’ye olan ilgi ve merak giderek azaldı ve insanlar her geçen gün daha az sözcükle konuşur hâle geldiler.

Türkçe okuma yazma öğrenmek açısından Arap ve Latin alfabelerinin karşılaştırılması.
Türkler İslamiyet öncesinde Uygur alfabesini kullanıyorlardı. İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte kullandıkları alfabeyi zamanla terk etmişler ve dillerini Arap yazısı çerçevesine sokmak zorunda kalmışlardır. Arap yazı sistemi Arapça’ya uygun, fakat Türk dilinin özelliklerine pek fazla uymayan bir sistemdir. Arapça’da sözcüklerin aslı yalnız sessiz harflerden oluşur. Ayrıca üç tane uzun sesli vardır. Sessiz harflerin arasında kısa sesli harfler bulunmaz. Oysa Türkçe’de heceler birbiriyle bitişirler ve sözcüğün asıl anlamı bir hecede bulunur. Ona bitişen heceler, asıl hecenin anlamını açıklamaya ve tamamlamaya yarar. Arap alfabesinde kısa sesli harfler kullanılmadığı için, kişi daha önce duymadığı ve yazılışını görmediği bir sözcüğü doğru olarak okuyamaz. Ayrıca, Türkçe’deki sekiz tane “ünlü”yü Arap alfabesi karşılamamaktadır. Arap alfabesinde Arapça’daki kimi seslerin nüanslarını gösteren farklı harfler kullanılması, Türkler için okuma yazma öğrenmeyi güçleştiren bir başka etken olmuştur.
Osmanlı aydınları arasında alfabe tartışmaları 1839’daki Tanzimat hareketiyle başlamış, imlâdaki karışıklığın giderilmesi için yapılacak düzenlemeler konusunda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. 1908’de ilân edilen II. Meşrutiyet sonrasında Latin alfabesine geçmenin gereğini savunanların sayısında hızlı bir artış görülmüştür. Ancak bu geçiş yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, 1928 yılında gerçekleşebilmiştir.
Anahtar sözcükler : Yazı, alfabe, Arap alfabesi, Latin alfabesi, okuma yama, Harf Devrimi
The comparison of Arabic and Latin alphabet in the context of  literacy
Turks were using Uyghur alphabet before they embraced Islam, after which they gave upthis alphabet, and had to express their language with Arabic script. Arabic writing system that is suitable for the Arabic language is rather inconvenient for certain features of Turkish. In Arabic language, the rood of a word is formed only by consonants. Besides, there are three long vowels. There are no short vowels between consonants. Infact, in Turkish –an agglutinative language- syllables join with each other. Since short vowels are not used in the Arabic alfabet; it can be difficult toread a word correctly without hearing it. Also the eight vowels of the Turksih language do not have their equivalents in the Arabic alfabet. In the latter, the usage of some different letters which represent certain noance in Arabic language makes it hard for Turkish people to learn readin and writing Ottoman intellectuals started to discus the use of Arabic alphabet from 1839 on, and all agreed on the need to eliminate the confusion in spelling. In the second constituonal period  after 1908, those in fabour of adopting the Latin alphabet incireased. However, this transition was realized in 1928, after the foundation of the republic of Turkey 1923.
Key words: Writing, alphabet, Arabic alphabet, Latin alphabet, reading writing, Alphabet Reform.

1 Hiyeroglifleri büyük bir sabır ve azimle çözen Jean François Champollion (1790-1832), İskenderiye yakınlarında Nil deltası civarında er-Râşid (Rosetta) denilen yerde bulunan Rosetta taşı üstündeki metinde kartuş içine alınmış bir sözcüğün kral adı olabileceğini düşünmüş, bunun Pıtolemaios olacağını sezmiş ve çözümün anahtarını bulmuştur.
2 Çin kaynakları 5. yüzyılda Uygur dilinin okunur yazılır bir dil olduğunu söylüyor. Uygur yazısıyla vücuda getirilmiş olan “Kutadgu Bilig” (uğurlu bilgi ya da mutlu olma bilgisi) adlı manzum kitap mesnevî formunda olup Türk edebiyat tarihinde önemli bir eserdir. Kitabın konusu, her biri bir meziyeti temsil eden simgesel dört kişi arasındaki ahlâkî ve sosyal konuşmalardan ve onların birbirlerine anlattıkları öykülerden oluşur. Bu 4 meziyet adalet, akıl ve kemal, deneyim ve bilgi, kanaat ve itidaldir.
3 Arapça Sâmî dillerindendir, sözcüklerin aslı yalnız sessiz harflerden (ünsüzlerden) oluşur (Sâmî kökenli dillerin yazılarında sessiz harflerin arasında kısa sesli harfler bulunmaz). Ayrıca 3 tane uzun sesli vardır: Uzun a ile e arası ses veren “elif”, uzun i sesi veren “ye” ve uzun u sesi veren “vav” harfleri. Bu tür dillere eski dilde –her türlü kısa sesliyle okunabilen dil anlamında- “munzarif lisan” denirdi. Bu dillerde sözcük bir biçimde kalmaz, pek değişik biçimler alır ve anlamı da pek çok değişir. Örneğin aşk, aşîk, ma’şûk [erkek sevgili], ma’şûka [kadın sevgili] ma’şûkıyyet [sevilme hâli], uşşâk [âşıklar] ta’aşşuk [âşık olma], mu’âşaka [karşılıklı olarak birbirini sevme, sevişme], mu’âşık [seven] vb.. Oysa Türkçe “iltisâkî lisan”lardandır (bitişken dil) ve bu tür dillerin Ural-Altay ailesine mensuptur. Bitişken dillerde heceler birbiriyle bitişirler ve sözcüğün asıl anlamı yalnız bir hecede bulunur. Öbür heceler, asıl hecenin anlamını açıklamaya ve tamamlamaya yarar. Örneğin sev, sevi, sevme, sevmek, sevim, sevimli, sevimsiz, sevişme, sevişmek, sevici, sevgi, sevgili, sevecen, sevdirme, sevilme, sevdirmek, sevilmek vb.
4 Bu “kef’e eski dilde kâf-ı nûnî veya sağır kef denirdi.
5 Bu çifte kollu “kef’e eski dilde kâf-ı Fârisî denirdi.
6 Latin harflerinden farklı olarak Arap yazısında “muttasıl (bitişik) harfler” olarak anılan birçok harfin, biri ayrık, biri başta bitişik, biri ortada bitişik ve biri sonda bitişik olmak üzere dört biçimi vardır. “Munfasıl (ayrık) harfler” denilen altı harfi ise, ancak sağına bitişebilir, soluna bitişmez. Onun için bunların biri ayrık, biri de sonda bitişik olmak üzere iki biçimi vardır. Harflerin bu bitişme ve ayrılma hâlleri imlâ biçimine ilişkindir. Ancak yalnızca hattatlar sanatsal açıdan gerekli görürlerse, harfleri bitiştiği hâlde ayrı, ayrıldığı hâlde bitişik yazabilirler. Bu ayrıcalıklı olanaklar, eserini oluştururken hattata geniş bir hareket kabiliyeti sağlar.
7 Arap “elifbâ”sında (alfabesinde) okumayı kolaylaştırmak için kullanılan ve “hareke” denilen okutma işaretleri –daha çok- sessiz harflerin “kısa sesli” olarak nasıl okunacağını gösterir.
Fetha veya üstün: Kısa a ve e arası okutur ve harfin üstüne konulan küçük bir eğik  çizgiyle gösterilir.
Kesre veya esre: Kısa i okutur ve harfin altına konulan küçük bir eğik çizgiyle  gösterilir; kalın   sessizlerde  kimileyin ı da okutur.
Zamme veya ötre: Kısa u okutur ve harfin üstüne konulan, Latin alfabesindeki virgüle  benzer bir   işarettir; Türkçe’de kimileyin ü, o ve ö de okutur.
Cezm veya cezim: Sükûn (durma) işaretidir ve harfin üstüne konulan minik bir çemberle gösterilir.
Tenvin : Arapça’ya özgü bir yazım özelliği olup sözcüğün an, in veya un ile sonlanması durumunda   n’den  önce gelen kısa sesi gösteren harekenin (fetha, kesre veya zamme) çift olarak konulmasıyla (iki  fetha, iki kesre veya iki zammeyle) gösterilir.
Ek olarak, üstüne konulduğu sessiz harfin çift okunacağını gösteren ve Latin alfabesindeki w’ye benzer (ama bitişik iki v’den çok, bitişik iki u gibi olan) şedde işareti kullanılır.
Bunların dışında, yerine göre harfin üstüne ve altına konulan ve onun biraz uzun okunacağını gösteren “çekme” ya da “uzatma” işareti  med; yazılıp da okunmayan veya kimileyin okunup kimi zaman okunmayan hemze-elif üzerine konan “vasıl” (ulama) işareti sıla; harf ve hareke olarak kullanılan hemze işaretleri bulunmaktadır. Ancak, bütün bu işaretlerin el yazısında kullanılması söz konusu değildir.
8 Hurûf, Arapça harf sözcüğünün çoğuludur. Sözcüğe Arapça çoğul eki “ât” eklenerek –“huruflar” anlamında –hurufât sözcüğü türetilmiştir. Bu sözcük “her harften çok sayıda örnek topluluğu” anlamında daha çok matbaacılıkta kullanılmaktadır.
9 Türkçe’de ayrıca f, j ve v sesleri de yoktur. Öte yandan c, l, m, n, r, z harfleriyle başlayan bütün sözcükler Türkçe değildir.
10 Cumhuriyet’in %8’le devraldığı okuryazar oranı, yeni alfabe sâyesinde 1935’te %25’e ulaşabilmiştir.     

Kaynak
Tirendaz.com

22 Nisan 2016 Cuma

2023 Dergisi: Yeni kitabınız hayırlı olsun. Konu oldukça ilginç görünüyor. Kayıp Türkler: Etnik Coğrafya Bakımından Kürtleşen Türkmen Aşiretleri. İlginç olması dışında, bu konuyu çalışmanızın sebepleri nelerdir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Biliyorsunuz, ben zaten etnik konuları çalışan biriyim. Etnik konularla ilgili çok sayıda yayımlanmış çalışmam var. Kürtler ve Zazalar konusunu çalışırken birçok kaynakta Kürtleşen ve Zazalaşan Türkmen aşiretlerine temas edildiğini görmüştüm. Ancak bunların sayısı hakkında net bir bilgim yoktu. Herhalde bunlar az sayıda olmalı ki, şimdiye kadar Türk bilim insanları bu sahadan uzak kalmış, diye düşünüyordum. Çünkü konuya temas eden çok sayıda akademisyen var, ancak bunlar hakkında müstakil ve gerçekten kapsayıcı çalışma yok. Bu arada okurlarım, kendi aşiretleri ile ilgili sorular yöneltmeye başladılar. Onlara bakarken, aşiretlerin çok büyük bir kısmının aslında Türkmen kökenli olduğunu gördüm. Ayrıca saha çalışmalarımda Türkmen kökenli olduğunu ifade eden birçok Zaza ve Kürt aşireti ile karşılaştım. Böylece bu alanda büyük bir boşluk olduğunu fark ettim ve konuyla ilgili çalışmaya başladım.




2023 Dergisi: Çalışmanızda sadece Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mi yer verdiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır, sadece Kürtçe, yani Kurmançça ve Soranice konuşan aşiretler değil. Zaza ve Lor aşiretlerini de çalışmanın kapsamına dâhil ettim. Çünkü aynı adı taşıyan aşiret, bir yerde Zazaca, bir başka yerde ise Kurmançça konuşuyor; ama bunlar Türkmen kökenli. Mesela Hormek, Abbasan ve Kureyşan aşiretleri böyle. Ayırmak zor. Anlaşıldığı kadarıyla Türkmen aşiretleri çoğalıp bölündükçe dillerini temas ettikleri zümrelere göre değiştirmişler.



2023 Dergisi: Bundan Zazaların ve Lorların Kürt olduğu anlamını mı çıkarmalıyız? Çünkü kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” yazıyor.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kitabın adında “Kürtleşen Türkmen Aşiretleri” olması, okur için sadece kolaylık olması bakımından. Yoksa önceki çalışmalarımda Zazaların ve Lorların, Kürt olmadığını defalarca yazmıştım. Bu görüşümü bu kitapta da tekrarladım zaten.



2023 Dergisi: Bölgede Kürtleşme sadece Türkmenlerde mi görülmüş?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hayır. Sadece Türkmenler değil; Araplar, Gürcüler, Çerkezler, Arnavutlar, Çeçenler, Ermeniler… Birçok halk Kürtleşmek durumunda kalmış. Bunun nedenleri pek çok. Bunlara da kısaca temas ettik, ancak esas itibarıyla Kürtleşme nedenleri ile Kürtleşen Türkmen aşiretlerinin deşifresini yaptık. Çünkü çalışmamızın kapsamı bu…



2023 Dergisi: Aşiretlerin Türkmen kökenli olduğunu ortaya koyarken hangi kaynaklara dayandınız?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Özellikle hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kaynaklara yöneldim. Aşiretlerle ilgili tartışmalı bilgilerden uzak durmaya çalıştım. Kendi saha çalışmalarım dışında, aşiretlerin Türkmenliğini gösteren üç önemli hususu temel aldım. Bunlardan birincisi, tarihi kaynaklar. Dönemde yaşamış değişik müelliflerin kaleme aldığı tarih ve coğrafya kitapları ile özellikle Osmanlı resmi kayıtları yol gösterici oldu. İkinci olarak, aşiretler hakkında aşiret mensuplarınca yapılan münferit çalışmalar ve açıklamaları dikkate aldım. Çünkü aşiret mensupları, aşiretin kültürüne ve sözlü aktarımlarına herhangi bir rezerv olmaksızın ulaşabilen insanlar. Son olarak, değişik bilim insanlarının yapmış olduğu saha çalışmaları üzerinde durdum.



2023 Dergisi: Ne kadar aşiret tespit ettiniz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: 200 kadar aşiret için başlık açtım. Ancak kitabın akışı içerisinde temas ettiğim aşiretlerin sayısı herhalde 300’ü aşar. Bir de bunların kabileleri var. Diğer taraftan Osmanlı belgeleri üzerinde yapılacak kapsamlı çalışmalarla bu sayının daha fazla artacağı muhakkaktır.



2023 Dergisi: Neden “etnik coğrafya” bakımından incelediniz konuyu?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Aslında süreç kendiliğinden gelişti. Çalışmaya etnik coğrafya yaklaşımıyla başlamamıştım. Sonra baktım ki, çalışmanın iskeleti/dokusu etnik coğrafya temelinde oluşmuş. Aslında bu bir bakıma iyi de oldu. Çünkü coğrafyanın birçok dalı gibi etnik coğrafya da, ülkemizde hak ettiği ilgiyi görmemiş bir alan. Ben henüz Türkiye coğrafya literatüründe etnik coğrafya kavramına rastlamadım. İlk kez bu çalışma ile kullanılmış oluyor. Ülkemizde coğrafyayı sadece okullarda öğretilen bir ders olmaktan çıkarıp gerçek değerine ve saygınlığına kavuşturmak, bütün coğrafyacıların üzerine düşen ortak bir ödev. Bunun bir yolu da, coğrafyacıların ülke sorunlarına, pratik çözümler üretmesinden geçiyor. Yıllarca bölücü çevrelerin insafına terk edilen etnik çalışmalara, coğrafyacıların bilimsel düzeyde ve büyük bir cesaretle el atması, bu şekilde etnik kökenli sorunlara pratik çözümler üretmesi, bu yolda atılacak önemli adımlar arasında sayılmalı. Diğer taraftan konu, bugüne kadar genellikle sosyologlar tarafından çalışılmış. Ancak yaptığım literatür incelemelerinde konunun daha çok etnik coğrafyanın çalışma alanına girdiğini fark ettim. Ve bu coğrafi perspektifin literatüre zenginlik kattığını düşünüyorum.



2023 Dergisi: Konunun günümüze kadar ciddi manada araştırılmaması bir eksiklik değil mi?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Hiç şüphesiz, çok büyük eksiklik hem de. Bu konu erken devirlerde yapılmış olsaydı, bugün bu kadar büyük sıkıntılar yaşamıyor olurduk. Konuyu bilimsel temelde ilk defa Ziya Gökalp çalışmış. Ziya Gökalp’ten sonra bu konu, Türk bilim insanları tarafından ihmal edilmiş. Sadece bu konuda Prof. Mehmet Eröz’ün bazı çalışmaları olmuş. Son dönemlerde de Prof. Dr. Orhan Türkdoğan var. Oysa şimdiye kadar konu didik didik edilmeliydi. Aşiretler tek tek irdelenmeliydi. Arşivler taranmalıydı. Saha çalışmaları yapılmalıydı. Üstelik bu iş teröre harcadığımız parayla, belki de bin defa yapılırdı. Ne yazık ki, yapılmamış. Umarım bundan sonra yapılır.



2023 Dergisi: Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.



2023 Dergisi: Kimler var mesela?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. SonraBen de Türk'üm, Allah başka bir keder vermesin diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, “Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak” demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…



2023 Dergisi: Burada “Kişi kendini ne hissederse odur”a geliyoruz sanki?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Doğru olan bu. Kişi kendini ne hissederse odur. Etnik kimlikler üstümüze yapışmaz, isteyen değiştirebilir. Ancak tuhaf olan durum, burada bir çifte standart olması yahut ikiyüzlülüğün yapılması. Biri kendini Kürt hissederse Kürt oluyor ama diğeri Türk hissederse “asimile” olmuş oluyor. Mesela Mehmet Mir Dengir Fırat’a geçenlerde sordular: Aşiretiniz Rışvan aşireti Türkmen kökenliymiş, diye. Ne diyorsunuz, filan. Gerçekten de Rışvan aşireti Türkmen kökenli; üstelik Oğuz’un İğdir boyundan. Fırat’ın verdiği cevap dikkat çekici: "Umurumda değil. Umurumda olsa DNA testi yaptırırdım. Zaten soy, sop insanların kendi tercihi değil ki. 400-500 sene önce ne olduğum beni ilgilendirmiyor. İnsan kendisini nasıl hissediyorsa odur."



2023 Dergisi: Türk olmak, bu kadar kötü bir şey mi, bunlara göre?
Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtçülük, Türk düşmanlığı üzerine bina edilmiş bir ideolojidir. Kürtçülük ideolojisinin birkaç ayağından biridir Türk düşmanlığı. Bu manada Kürtçü jargonda Türklüğün aşağılanmasını ve Türk düşmanlığını görmemek tuhaf olurdu. Sözde “Türk” olduğunu iddia eden kişinin Türk olduğunu söyleyip arkasından “Allah başka keder vermesin” demesi, bu zihniyetin doğal bir sonucu. Ancak burada şu soruların cevabı önemli: Türklük, bu insanlara ne vaat ediyor? Bugün Türk olmanın ne gibi bir avantajı var? Kürtleri bırakın, Türk olmak, bugün Türkmen, Yörük, Manav vb. Türk kitlelere ne kazandırıyor? Bugün için Türklük yahut Türk olmak, kitleler için bir avantaj sağlamıyor. Geçmişte de sağlamıyordu. Osmanlı’da da bu böyleydi. Türklük, Türkmenlik dezavantajlı kimliklerdi. Bugün mesela tuhaf bir şey görünce “Burası Türkiye” demiyor muyuz? Yahut tuhaf bir şey yaşayınca/yaşanınca“Türk aklı işte” diyerek alay etmiyor muyuz? Ne yazık ki, “Türk”ün kaderi hep bu olmuş. Özetle, kitlelerin Türklüğü kabul edip özümsemesi için, Türk kimliği kitleleri bazı avantajlarla teçhiz etmeli.



2023 Dergisi: Kürtleşen Türkmen aşiretlerine bu haliyle milli aidiyetlerini kazandırmak mümkün değil mi yani?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Elbette mümkün; dünyada mümkün olmayan hiçbir şey yok. Ancak bunu sadece bir kitaptan beklemek mümkün değil. Öncelikle belirlenmiş kesin hedefler, iyi bir plan ve disiplinli çalışmak gerekiyor. Konuyla ilgili çalışmalardan çıkan sonuçların devlet politikası olarak uygulanması yahut sivil toplum örgütleri tarafından profesyonel bir plan çerçevesinde ve güçlü şekilde desteklenmesi gerekiyor. Ne yazık ki, böyle bir şey de yok. Her şeyden önce, bu çalışmayla bir gerçeği ortaya koymak istedim. Bu çalışma, etnik kökenlerini gerçekten merak eden ve bu konuda araştırmaya koyulan kişiler için yol göstericidir. Zaten bunun sonuçlarını şimdiden almaya da başladım. Yani samimi olanlar, bu kitaptan nasibini alıyorlar. Herkesi ikna etmek gibi bir derdim de yok açıkçası. Alan alır; almayan almaz. Ancak gerçek budur. Coğrafya, tarih ve kültürel kodlar bize bunu gösteriyor. Diğer taraftan kişiler, etnik kimliklerini değiştirebilirler. Yani kişi, bir kimlikle doğmuşsa bunu ölene kadar üzerinde taşımak zorunda değil. Zaten bugün Kürtçü hareket içinde ve PKK’ya yakın duran hatta PKK’nın yönetiminde olan “Türk” kökenli kişiler var. Daha önce de ifade etmiştim. Bu konudaki çalışmaların sistemli şekilde artması, aşiretler bazında yeni çalışmaların yapılması ve kamuoyu ile paylaşılarak bu bilgilerin kitlelere aktarılması gerekiyor. Çünkü soy ve ırk üzerinden politika üreten ve terör yapan kadroları, kendi silahı ile vurmak en iyisi…



2023 Dergisi: Kürtleşen bu Türkmen aşiretlerine milli aidiyetlerini vermek için başka neler yapılabilir?

Ali Rıza ÖZDEMİR: Kürtleşen ve Zazalaşan aşiretlere Türklük kimliğini iade etmek için, Kürtleşmeyi ve Zazalaşmayı yayıldığı yoldan ve yayılma çemberini kuşatarak geriletmek gerekir, diye düşünüyorum. Öncelikle bir veya birkaç enstitü kurulmalı. Buralarda coğrafyacı, tarihçi, sosyolog, etnolog, halk bilimci, antropolog, iletişim uzmanı, reklamcı, yönetim bilimci, psikolog,  (…) gibi birçok alandan uzmanlar çalışmalı. Türkiye’deki bütün üniversitelerden (fakülte ve yüksekokullar dâhil olmak üzere) Kürtlerle ve Kürt aşiretleri ile ilgili yapılan bütün araştırmaların (kitap, makale, tez vb.) tam metinleri ile yabancıların çalışmalarını ihtiva eden büyük bir bilgi bankası teşkil edilmeli. Arşiv ve saha araştırmaları yapılmalı. Kürtleşen Türkmen aşiretleri hakkında çalışılmalı ve bu çalışmalar yayımlanmalı. Enstitülerin periyodik dergileri olmalı. Bunun dışında akademik olduğu kadar, popüler birçok dergide de bu çalışmalar yayımlanmalı. Çalışmaların sonuçları özellikle Kürtleşen aşiretlerin mensuplarına iletilmeli ve etkili propagandası yapılmalı. Uzmanlar televizyonlarda gazetelerde sıklıkla yer almalı ve konu gündemden düşürülmemeli. Aşiretlerle de iletişime geçilmeli ve sürece dâhil edilmeli. Yani özetle bilimin yolundan gidilmeli ve elde edilen sonuçlar kitlelere kabul edilebilecek şekilde iletilmeli… Yoksa Alevilere denildiği gibi, “Hz. Ali namaz kılıyordu, sen neden kılmıyorsun” gibi kaba ve gerçekten tepki çeken yollar izlenmemeli. Bu tavır teper. Yapmaz, yıkar.



2023 Dergisi: Teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için.

Ali Rıza ÖZDEMİR: Ben teşekkür ederim.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Büyütmek için tıklayınız
Büyütmek için tıklayınız
Büyütmek için tıklayınız
Büyütmek için tıklayınız
Büyütmek için tıklayınız
Büyütmek için tıklayınız
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'na
Kürtler Katıldı mı?
Atatürk şehitlere ihanet etmiş!
DTP'li Muş milletvekili Sırrı Sakık Çanakkale Şehitlikleri'ni gezmiş ve şu açıklamalarda bulunmuş:
"Bu ülkede burada yatan şehitlerin ruhuna uygun bir cumhuriyet oluşturmak istiyoruz. Eminim ki, onların ruhu bizi izliyor. Burada şehit düşen Muşlusu, Şırnaklısı, Vanlısı, Gazianteplisi, İstanbullusu, Trabzonlusu hepsinin ruhu bizi izliyor. Hepsi diyor ki, bizim ruhumuzun şad olması için barışı ve kardeşliği savunun. Hepimize görevler düşüyor, Kürdüyle, Türk'üyle. Demokrasiden yana olan herkesin ortak bir vatan için ortak sorunluluklar düşüyor."
Ne kadar güzel diyebilirsiniz içinizden, işte adam kalkmış Çanakkale Şehitlikleri'ne kadar gitmiş, orada şehitlerimiz için dua etmiş.
Ama olay elbette öyle değil. DTP'nin Çanakkale'de il kongresi varmış, Sırrı Sakık da kongre için gitmiş Çanakkale'ye, şehitlerimiz için değil!
Ama Çanakkale'ye kadar gitmişken şehitliklere de uğramış ve şehitler üzerinden bölücülük yapmaya kalkmış. Sözde Kürtler Çanakkale'de savaşmışlar.
Sözlerinin devamında ise Atatürk'e saldırmış ve Atatürk'ün Kürtlere ihanet ettiğini buyurmuş. Çanakkale'de ve Kurtuluş Savaşı'nda Kürtler Türklerin yanında savaşmış ama Atatürk onların hakkını vermemiş. Yani klasik bölücü Kürtçü tezleri tekrarlamış Sırrı Sakık.
Ama Sırrı Sakık'ın bu bölücü tezlerini bugün Türkiye'de neredeyse herkes savunuyor. Kimisi hararetle, kimisi inanarak, kimisi inanmak isteyerek. En önemlisi de bu sonuncusu, Türkiye'nin büyük çoğunluğu buna inanmak istiyor. Ama büyük çoğunluk derken, kendisine Türk diyenlerin büyük çoğunluğunu kastediyoruz.
Ama tarih elbette bambaşka. Kimileri inanmak istemese de, kabullenmek istemese de, Kürtler ne Çanakkale Savaşı'nda ne de Kurtuluş Savaşı'nda vardı.
Çanakkale'de ve Kurtuluş Savaşı'nda Kürtler neredeydi?
Kürtler çok istiyorlarsa şunu diyebilirler; biz Kurtuluş Savaşı'nda ve Çanakkale'de fiili olarak bulunamadık, çünkü o dönemin koşulları uygun değildi ama o mücadeleyi can-ı gönülden destekledik ve destekliyoruz.
Ama iş fiili katılıma gelince, biz aynı cephede omuz omuza Türklerle birlikte savaştık demeye gelince; orada durmalılar. Çünkü bu savaşlara kimler katıldı, kimler katılmadı ortada.
Çanakkale Savaşı'nda Osmanlı Ordusu'nun resmi kaybı 48 bin asker.
Peki bu 48 bin şehidimizin nerelerden gelip Çanakkale'de öldüğü biliniyor mu? Elbette biliniyor. Her bir şehidin, ana-baba adından tutun köyüne kadar kim oldukları biliniyor.
Peki Çanakkale'de kimler şehit olmuş? 48 bin şehidin 992 tanesi Güneydoğu'dan katılmış. Yani %2'si. Ama bu rakam da bizi yanıltmasın, bu 992 kişinin 502'si de Antep'ten katılmış.
Mesela Sırrı Sakık'ın memleketi Muş'tan kaç kişi şehit olmuş?
7 kişi!
Diyarbakır'dan 49, Van'dan 36, Siirt'ten 40, Mardin'den 7 kişi.
Görüldüğü gibi rakamlar ortada: Kürtler pek Çanakkale'ye uğramamış!
Peki Kurtuluş Savaşı'nda durum farklı mı?
Orada da durum oran olarak aynı. Toplam 35 bin resmi şehidimiz var Kurtuluş Savaşı'nda. Bunların 685'i Güneydoğu doğumlu. Oran olarak yine %2!
Sırrı Sakık'ın memleketi Muş'tan katılım bu defa çok yüksek olmuş ki şehit sayısı 18!
Yani rakamlara baktığımızda görüyoruz ki Kürtler Kurtuluş Savaşı'nda da ortalıkta gözükmüyor...
Kürtlere kardeşlik soruları
Ama biz yine de geçmişi çok kurcalamaktan yana değiliz. Kürtler bu rakamları unutabilirler, biz de unutabiliriz, yeter ki günümüze gelelim ve anlaşalım.
O halde bir de şu sorulara cevap arayalım.
Mesela Sırrı Sakık ve diğer DTP'li milletvekillerine ya da onlarla aynı yolda yürüyenlere soralım.
Ailenizde kaç kişi Çanakkale Savaşı'nda, kaç kişi Kurtuluş Savaşı'nda şehit oldu?
Şehit olmasa bile ailenizde hiç bu savaşlara katılmış dedeleriniz var mı?
Onlar size Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anılarını anlattılar mı?
Ve devam edelim sormaya...
Ailenizde kaç kişi şu ana kadar PKK için savaşırken öldü?
Hâlâ PKK'da savaşan akrabalarınız var mı?
Mesela Sırrı Sakık'ın yanıtlaması çok kolay olacaktır çünkü ağabeyi Şemdin Sakık PKK'nın Apo'dan sonraki ikinci adamıydı ve şu an hapiste!
Bu arada şunu da soralım kaç akrabanız PKK davasından içerde yatıyor?
Bu soruların cevapları yeterince aydınlatıcı olacaktır elbette.
Ama madem yine de biz bu ülke için savaştık diyorlar, onu da kabul edelim yalnız şunları onların ağzından duymak istiyoruz.
Evet bunları diyebilir misiniz:
Biz Kürtler, Çanakkale'de İngilizlere karşı Türklerin yanında savaştık.
Biz Kürtler, Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlara karşı Türklerin yanında savaştık.
Biz Kürtler, Fransız işgali sırasında Antep'te, Maraş'ta, Urfa'da Fransızlara karşı Türklerin yanında savaştık.
Biz Kürtler, İngilizler işgal ettiği sırada Musul ve Kerkük'te İngilizlere karşı Türkleri destekledik.
Evet desinler görelim; biz Kürtler, İngilizlere, Fransızlara, Yunanlara karşı savaştık desinler!
Diyemezler, çünkü İngilizler, Fransızlar ve Yunanlar hemen arşivleri açar ve Kürtlerin kimin yanında olduğunu açıklarlar.
Kaldı ki madem siz bize karşı savaştınız o zaman size desteğimizi çekiyoruz derler.
Kolay mı...
İngilizlerin, Fransızların desteğini çektiğini bir düşünün, Kürtler ne yapar!..
Evet bu soruların cevabını alabilirsek o zaman biz de Türk-Kürt kardeşliğine inanabileceğiz.

Hülya Avşar’dan İsmail Beşikçi’ye
Türk basını son yıllarda Türk basını dışında her şey oldu. Eğer Türkiye aleyhinde Ermeni propagandası yapacaksanız, Kürt propagandası yapacaksanız, Rum propagandası yapacaksanız, gazetelerin sayfaları, televizyonların stüdyoları sizlere açılır. Ama Türkiye’yi savunacaklar için bu kanallar tümüyle kapalıdır.
Buna rağmen bazen en Kürtçü propaganda bile Türk tezlerinin doğruluğunu ispatlayabilir. Geçtiğimiz haftalarda Hülya Avşar’ın Kürt olduğunu ispat etmek için röportaj yapmışlardı kendisiyle ama Hülya Avşar “babam Kürt dedem Türk” diyebilmişti. Türk dede ve Türk ninenin çocuğu nasıl Kürt olabilirdi ki! Kürtçüler Kürtçülük yaparken bile gerçekler ortaya çıkıyordu.
Daha enteresan bir röportajı ise İsmail Beşikçi verdi. Beşikçi daha Apo anasının karnındayken bile Kürtçülük sevdasına düşmüş bir Türk sosyologudur. Ömrünü Kürtçülüğe adamıştır ama kendisi Türktür. Kürtçülük için 17 yılını hapiste geçirmiştir ki bu süre hiçbir Kürdün içerde yatmadığı kadar uzundur.
İsmail Beşikçi’nin röportajı son derece ilginç ve Kürtlerin bıçak sırtında yapmak zorunda oldukları tercihi gözler önüne seriyor.
Beşikçi’nin önerisi Türkiye’de bir federal Kürt devletinin kurulması. Ve bu devletin kuruluşu için fazla adım atmayan Kürtleri eleştiriyor. Bu devletin kurulacağı alan olaraksa Güneydoğu’yu gösteriyor ve “Kürtler Kürtlerle yaşasın Türkler de Türklerle” diyor.
Bizim geçtiğimiz sayıda yazdıklarımızı Beşikçi böylelikle doğrulamış oluyor. “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nın yılmaz savunucusu Türk aydını Beşikçi şaşkınlık içinde:?Bu kadar yaklaşılmışken Kürtler neden Kürdistan’ı kurmuyorlar diye feryat ediyor!
Kürtler neden Kürdistan’ı kurmuyor?
Beşikçi’nin hüsranı aslında Kürtçülere destek veren diğer aydınlar için de bir ders niteliğinde. Bugüne kadar Türk aydınlarının bir kısmı Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkını savundu ve bu uğurda büyük bedeller ödedi.
Ama gelinen noktada Kürtlerin niyetinin bağımsız bir Kürt devleti kurmak olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü Kürtler sadece Güneydoğu’yu değil tüm Türkiye’yi talep ediyor!
Aslında asgari bir sağduyusu olan aydının bu durumu sorgulaması gerekir. Yıllardır mazlum halk rolünü oynayan Kürtler, yıllardır “vatanımızı kurtarmak için savaşıyoruz” diyen Kürtler nasıl olur da şimdi başkalarının vatanını ister!
Ama bunu görebilmek için Kürt meselesinin bir dış mesele olduğunu, Kürtlerin de tümüyle dış dinamikler tarafından kontrol edildiğini görmek gerekir. Kürtler, hak arayan bir halk değil emperyalistlerin planlarını uygulayan bir piyon halktır.
O nedenle de Kürtlerin bağımsızlığı için savaşan bir PKK’dan değil, Amerikan Ordusu’na lejyon olarak hizmet veren paralı Kürt çetesi PKK’dan bahsedilebilir.
Bu çetenin hedefi ise Kürtlerin vatanını kurtarmak değil Anadolu’yu Türklerden kurtarmaktır. Anadolu Türklerden kurtarılacak ve Rumlara, Ermenilere ve emperyalist efendilerine bırakılacaktır.
Kürt meselesinin özü de bugün için bağımsız Kürdistan’ın kurulması değil, Bizans’ın, Pontus’un ve Ermenistan’ın kurulmasıdır!
Kürtlerin nüfus savaşı
Ama piyon halk Kürtler bu amaç için kullanılırken bir tek şey düşünülmemiştir o da Kürtler.
Kürtlerin Anadolu’yu Türklerden temizlemesi için bir silahlı savaşa değil nüfus savaşına ihtiyaçları vardı. O nedenle de Apo Kürtlere “silahı olan silaha silahı olmayan karıya sarılsın” diyordu.
Bunu yaptılar ve Kürt nüfusu hızla artırıldı ve batıya göçertildi. Bizim Kürt istilası dediğimiz bu hareket bile Kürtçülerin kendileri için değil başkaları için çalıştığını göstermektedir.
Böylelikle Türkiye’nin batı illerinde ciddi bir Kürt nüfusu birikti. Öyle ki Kürtçüler için en büyük Kürt ili İstanbul’dur. Bu bir taraftan büyük bir başarıdır çünkü Türkiye’nin demografik yapısı değişmektedir. Ama bu başarı beraberinde büyük tehlikeleri de getirmektedir.
Türkiye’nin nüfusu 70 milyondur. Kürtçüler bu nüfusun 20 milyonunun Kürt olduğunu iddia ediyorlar. Rakam elbette çok yüksek ama yine de sanki doğruymuş gibi ele alalım.
Bu nüfusun yaklaşık 8 milyonu Güneydoğu’da yaşıyor. Böyle bir durumda Kürtlerin büyük bölümünün kendilerinin anavatan olarak gördükleri Güneydoğu’da yaşamadığı ortaya çıkar. Kürtlerin %40’ı “kendi vatanlarında” %60’ı ise “Türklerin vatanında” yaşıyor diyebiliriz onların mantığıyla.
O halde soralım ne arıyor bu kadar Kürt Türklerin vatanında?
Ama daha acı bir soru soralım bu Kürtlerin sonu ne olacak?
Kürtçülüğün ağababaları için hava hoştur. Ama Türkiye’nin batı illerine göçertilen Kürtleri düşünen var mıdır?
İşte İsmail Beşikçi inanılmaz bir Kürt dostluğuyla bu tehlikeyi göstermeye çalışıyor Kürtlere. Diyor ki İstanbul’da 8 milyon Kürt bile olsa orası Kürdistan olamaz.
Elbette Kürdistan olamaz Beşikçi ama Konstantinapol olabilir. Kürtler de Konstantinapol’ü ele geçirmek için savaşan Haçlı Ordusu’nun erleri!
Kürtler ve Yuhudilerin sonu
Rakamların gelişimine devam edelim. Kürtçülerin rakamlarına göre Güneydoğu hariç Türkiye’nin nüfusu 62 milyondur ve bunun da 12 milyonu Kürttür. Yani %20 Kürt, %80 Türk.
Şimdi bu %20’nin %80’i asimile etmesi mümkün müdür?
Yani batıya göçertilen 12 milyon Kürt 50 milyon Türk’ü Kürtleştirebilir mi?
Elbet olabilir ama bunun gerçekleşmesi bir 100 yılı bulur!
Demografik yasalar ortadadır normal şartlar altında 12 milyon hızlı üreyen Kürdün 50 milyon az üreyen Türkü eritmesi için bir 100 yıl gerekir.
Ama Ortadoğu’nun haritası değişmiştir bile. Kürtlere Kuzey Irak’ta bir devlet kurdurtulmuştur. Türkiye’nin batısını Kürdistan yapmak ise imkansızdır.
O zaman batıya göçertilen 12 milyon Kürdün akıbeti ne olacak?
Benzeri bir örnek İsrail devletidir. İsrail, Arapların vatanına sonradan göçertilen Yahudiler tarafından kurulmuştur. Ama bu devletin bugüne gelmesi için bile 80 yıl gerekmiştir! Üstelik arkasında doğrudan İngiliz, Amerikan askerleri olduğu halde.
Kürtler bu halleriyle Ortadoğu’nun Filistin’ini kurmaya çalışan masum Arapları değil Arapların vatanını işgal eden zalim Yahudileri takip etmektedirler.
Ama şartlar eşit değildir. Şartlar Yahudilerin Birinci Dünya Savaşı sonrası değil öncesi haline yakındır.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Yahudi göçmenler nasıl emperyalistler tarafından korunamadı ve büyük kayıplar verdiyse Kürtler de şu anda aynı konuma girmiş durumdadır.
Biz tüm Türkiye’yi alacağız diyen Kürtçüler çok yüksekten atmaktadır ama böylesi bir keskinleşmede kaybeden 50 milyon Türk değil 12 milyon Kürt olur!
O nedenle Beşikçi’nin Kürtlere “geri dönün” çağrısı onları kurtarmak için yapılmış bir çağrı olarak algılanmalıdır.
Hakkari kimin yurdu?
Ama nereye dönecekler?
Beşikçi’ye göre Güneydoğu Kürtlerin anavatanı dolayısıyla buraya dönecekler. Hatta şöyle söylüyor “Hakkari’de tek bir Kürt yaşamasa bile burası Kürdistan’dır. Çünkü Kürt meselesi bir toprak meselesidir.”
Aslında çok doğru söylüyor ulusal mesele her zaman için bir toprak meselesidir yani vatan meselesidir.
Ama Güneydoğu Kürtlerin vatanıdır dendiği zaman orada bir gerçek saptırması var demektir.
Hakkari örneğini ele alalım biz de.
Hakkari, Türkiye, İran ve Irak sınırının birleştiği üçgen. Türkiye’nin en uç noktası. Beşikçi’nin dediği gibi burada Türk yaşamaz, DTP’nin oy oranı %90’dır.
Ama bundan 80 yıl önce böyle değildi!
1927 yılı nüfus sayımında Hakkari’nin nüfusu 25 bindi. Bunun 17 bini Kürttü, 8 bini ise Türk. Yani o zaman bile Türkler burada %25’lik bir nüfus barındırıyordu.
Peki nereye gitti bu Türkler?
Evet Türkler Kürtleşti!
Eğer rakamları 1927’den yüz yıl geriye götürürsek aynı eğilim devam edecektir. Türk nüfus çoğalacak Kürt nüfus azalacaktır.
O zaman Hakkari kimin vatanı?
Beşikçi de diğer sosyologlar da çok iyi biriler ki Hakkari de Güneydoğu’nun geri kalanı gibi Türk bölgesidir, Türk vatanıdır. Bu alanda önce Selçuklular, ardından bazı Türk beylikleri mesela Akkoyunlular, Safeviler, İlhanlılar egemen olmuştur. Son 400 yıl ise 1500-1900 arasında ise Osmanlı egemenliğinde kalmıştır.
Eğer tarihe bakacaksak Güneydoğu Kürtlerin değil Türklerin vatanıdır. Ama buralar sonradan Kürtler tarafından işgal edilmiş ve yerli Türk halkı zorla asimile edilmiş Kürtleştirilmiştir.
O nedenle Beşikçi’nin mantığı bir doğruyu ortaya çıkartmaktadır: Hakkari’de tek bir Türk yaşamasa bile orası Türk vatanıdır!
Kürtlerin vatanı neresi?
Peki Kürtlerin vatanı neresi?
Böyle bir yer yok!
Kürt, laboratuvar koşullarında üretilmiş ilk insan türüdür. Emperyalistler Doğu Sorunu’nu ortaya koyduklarında Kürt ortaya çıkmıştır.
Kürtçüler ve Beşikçi yakınmaktadır, bu kadar nüfusu olduğu halde Kürtlerin hiç devleti olmadı diye. Ama soruyu tersinden sormalılar: Devlet kurmaya yetmeyen bu nüfus Kürt mü acaba?
Beşikçi Ortadoğu’da 40 milyon Kürt olduğundan bahsediyor. Ama ne hikmetse bu 40 milyon Kürdün Kürtlük bilinci yokmuş. O nedenle de Kürdistan’ı kuramıyorlarmış!
İyi ama neden bilinçleri yok?
Beşikçi’ye göre Türklerin baskısından.
Ama ulusal bilinç daha doğuş aşamasında vardır. Bir halkı ulus haline getiren daha doğum aşamasında oluşan ulusal heyecan duygusudur. Ama Kürtlerde bu oluşmamıştır çünkü hiçbir zaman Kürt denilen bir ulus olmamıştır.
Çeşitli Kürt kabileleri olmuştur ama bunlar tarih öncesi ilkellikte nüfus örgütlenmeleridir. Tarihsel gelişim içinde de hiçbir zaman uluslaşma yönünde bir gelişim göstermemişlerdir. Batılılar geldiklerinde bu Kürt kabilelerinden bir Kürt ulusu üretmeye koyulmuşlardır ama bu da tutmamıştır. Kürt nüfusu üretilmiştir ama Kürt milleti yaratılamamıştır!
Bugün bile ortak bir Kürt dilinin olmaması, Kürt çetebaşı Apo’nun bile Kürtçe konuşamaması asimilasyonun değil tarihin bir sonucudur. Kürtler hiçbir zaman millet olamamıştır o nedenle de dilleri yoktur.
Kürtler kendilerini kurtarsın
Bu kadar Kürt ne yapılır peki?
Birinci seçenek Batılıların Anadolu’yu Türklerden temizleme savaşına katılırlar ve telef olurlar.
İkinci seçenek Güneydoğu’ya döner ve orada bir Kürt devleti kurmaya çalışırlar ama o da kâr etmez çünkü Türkler Güneydoğu’yu da Kürtlere vermezler.
Üçüncü seçenek Kuzey Irak’a inerler ve oradaki Kürt devletçiğine sığınırlar ama yine sonuç değişmez çünkü oradaki Kürtler de işgalci ve istilacıdır. Musul’da, Kerkük’te Araplar direniştedir. O devlet de yıkılacaktır.
Dördüncü seçenek her üç alanda kırılan Kürtler Zağros Dağları’na sığınır ve orada mağaralarda yaşarlar.
Ya da akla en uygun seçenek olarak bugüne kadar öğrendikleri Türkçeyi konuşarak Türklerin onlara gösterdikleri insanlığa sığınırlar ve öylece yaşarlar...
(Sayı

23 Ocak 2016 Cumartesi

Giriş
Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki “Türk Kültür Tarihi”nin, daha genel bir deyişle de “Millî Tarihimiz”in ilk temsilcileridir. Çünkü Eskiçağ ve devamındaki çeşitli yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk Devletleridir. Onların öyküsü “tarihî gerçekler” olarak, bir anlamda -çok uzun süreli- Eskiçağ’daki “Türk Dünyası”nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün olmayan gerçekleri vurgulamak için “İlk Türkler” başlığını özelliğini özellikle kullandığımızı, öncelikle ifâde etmek isteriz.
Üç kıtaya yayılan coğrafyanın büyüklüğüyle paralel olarak, “Türk Dünyası”nı kapsayan – çoğunlukla “çağdaş”/”hemzaman”- “yazılı kaynaklar” gerçekte çok çeşitli ve çok zengindir: Asur, Babil, Pers, Grek, Roma, Latin, Bizans, Arap, İran, Avrupa, Çin, Hint, Türk vb. Hiçbir kaynağı sarfınazar etmeden değerlendirmek söz konusudur. Sadece, bu kaynakları bir araya getirmek bile, büyük bir sistem işidir: Yâni, Eskiçağ’dan günümüze uzanan bir kaynak külliyatı söz konusudur. İlk görev, bunun noksansız olarak başarılabilmesidir. Bunlardan ve de arkeolojiden yeterince yararlanmayan bir gerçek bir “tarih yazımı” düşünülemez.
Aşağı yukarı iki-üç asır öncesinden başlayarak Avrupalıların ya da Rusların, Türk Millî Kültür ve Tarihinin kaynaklarını araştırıp dünyaya ve dolayısıyla da bizlere tanıtmaları, bir anlamda ibret verici ve düşündürücüdür: Orta Asya’daki “Türkiyat Araştırmaları” onlarla başlamıştır. 18. yüzyılda Messerschmidt, Strahlenberg, 19. yüzyılda Yadrintsev, Heikel, Radloff, Thomsen ve daha niceleri. İlk “Türkoloji Kürsüsü”, 1795’te Paris’te “Ecole des Languages Orientales Vivantes”da kurulmuştur. Bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Mesela, Napoli’de (1723), Moskova’da (1814), Paris’te (1821), Londra’da (1823), Helsinki’de (1883) ve yine Londra’da (1906) vs. ve bu kuruluşların yayınladığı sayısız bilimsel dergi ve eserler. Çok özet bilgiler de olsa, bunları gençlerimize hatırlatmayı kaçınılmaz bir görev addediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını takiben, 1924’te Fuat Köprülü’ye verdiği direktiflerle Türk dil, kültür, tarih ve etnografyasının araştırılması amacıyla (1933 Reformu ile İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülen) Darülfünun’un Edebiyat şubesine (Edebiyat Fakültesi) bağlı olarak “Türkiyat Enstitüsü”nü kurdurma onuru da Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Bilindiği gibi, bunu 1931’de Türk Tarih Kurumu ve 1932’de de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşları izler. Amaç, Türk, Anadolu ve dünya tarihinin derinlemesine araştırılması; Türk dilinin incelenmesi, özleştirilmesi ve geliştirilmesidir. Günümüzde, tüm dünyayı kucaklayan gerçek bir bilimler birlikteliği söz konusudur. Bizler de bu doğrultuda emek veren, gerçek bilim adamlarına, Türk ve yabancı meslektaşlarımıza en içten teşekkürlerimizi sunmayı zevkli bir görev addediyoruz. Bu satırların yazarı olarak, konuya, her türlü -iç ve dış- politik eğilimlerden ve de “kimlik arama” çabalarından arınmış bu hatırlatmalarla başlamamızın nedenlerini düşünmenizi de dilerim. Meselâ Kimmer ve İskitler’in-hâlâ-“İndo-İranî” kökenli olduklarını savunanları, insafa davet ediyoruz. Çünkü, “Türk Dünyası” bizler tarafından, Türkler tarafından gerçek anlamda, tarafsızca keşfedilmeyi beklemektedir. Atatürk’ümüzü bir kez daha minnetle anıyoruz. Konumuzla bağlantılı olarak, Zeki Velidi Togan, Bahaeddin Ögel ve İbrahim Kafesoğlu gibi çok az sayıdaki hocalarımızın eserlerinden, daima büyük bir hayranlık duyarak yararlandığımızı da öncelikle ve de şükran duygularımızla ifade etmek isteriz: Togan’ın Umumi Türk Tarihi’ne Giriş; Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü; Ögel’in İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi; Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre ve de Türk Mitolojisi gibi.
Kimmer ve İskit Araştırmalarının Başlaması
Kimmerler meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar ise bir rastlantıyla başlar. 17. yüzyılın son çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda gizli kazılar yapan bir defineci çetesi, çok değerli altın eserler ele geçirirler. Durum, Çar I. Petro’ya bildirilir. Eserlere el koyularak bu nadide yapıtlar St. Petersburg’a getirilir. Dönemin koleksiyoncuları ve sanatseverleri, şimdiye kadar bilinmeyen bu değişik tarzdaki eserlere hayran kalırlar ve etkilenirler. Bu olayı takiben, Sibirya’da ve Güney Rusya’da tesadüfen bulunan benzer şekilde buluntular, bu sanata karşı yoğun bir ilginin ve de ilk bilimsel araştırmaların başlamasına neden olur, kurganlar kazılmaya başlanır. Sonuç olarak bu nadide arkeolojik eserlerin, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan atlı-göçebelere ait olduğu anlaşılır.
19. yüzyıldan bu yana -muhtelif aralarla- günümüze kadar ulaşan araştırmalar, satır başları ile bizleri şu sonuçlara götürmüştür: Doğuda Büyük Çin Seddi’nden, kuzeyde Sibirya’dan, güneyde Tanrı Dağları’na, batıda ise Tuna Havzası’na, Macaristan ovalarına kadar uzanan, doğu-batı yönünde yedi bin kilometreyi aşan geniş bozkır kuşağındaki coğrafi alan, genelde İskitler olarak tanımlanan göçebe ulusların yayılma bölgeleridir. M.Ö. 8 ve M.Ö. 7. yüzyıllardan itibaren de kısmen Önasya’yı, hemen hemen de bütün Anadolu’yu içine alan coğrafyayı kapsar.
Kimmerler_Iskitler001
Ukok Kurganın’da bulunan İskit “Buz” Prensesi
Kurgan Kültürleri-Kimmerler ve İskitler
Kimmerler ve İskitler, kökenleri M.Ö. III. bin yılları aşan Kurgan Kültürlerinin -M.Ö. II. ve I. bin yıllardaki- temsilcileridir. Kurganlar, bozkırlardaki göçebe hayat tarzında, belli bir hiyerarşik düzen içinde önem taşıyan kişilerin mezarlarıdır. Bozkır kültürlerinin ayrılmaz parçası olan çadırlarının, ölüler için hazırlanmış benzerleridir. Bu yığma mezar tepeleri, antik batı kaynaklarında ve daha sonraki literatürde Tümülüs olarak adlandırılmaktadır. Bin yıllar içinde -bölgelere göre- bazı farklılıklar gösteren bu tip mezar kültürü, ister Ural-Altay Türk kökenliler olsun, ister Hint-Avrupa kökenliler.
Bozkır göçebelerinin tipik mezarlarıdır. “Kurgan” öz Türkçe olup, “korugan”dan gelmektedir. Ölüleri koruyan özellikleri nedeniyle bu ad verilmiş olmalıdır. En görkemli İskit kurgan grupları, M.Ö. 8. ve M.S. 1. yüzyıllar arasında Kuban, Taman, Kırım, Dinyeper, Don, Kiev, Poltava, Volga, Ural, Altay, Kuzey Moğolistan ve batıda da genellikle Macaristan ve Romanya’da kümelenmişlerdir. Bunlar, bu “mezarlık” alanları, bu atlı-göçebelerin en kutsal alanlarıdır. Tuna Havzası ve Balkanlar üzerinden Trakya’ya ve Anadolu’ya göç eden ve bu topraklarda yerleşen göçebe kökenli toplumlar da, özellikle toprağa bağlanıp, devlet kurabilme aşamasına geldiklerinde, eski geleneklerine bağlı kalarak, ulularını, krallarını, kraliçelerini, soylularını, “tümülüs” adıyla tanımlanan mezarlarına gömmüşlerdir: Anadolu Demir Çağlarındaki Frig, Lidya ve Trak tümülüslerinin tipik örnekleri gibi.
Burada ilginç olan nokta Türklerin, İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra da kurgan geleneklerini devam ettirmiş olmalarıdır. İster Orta Asya’da, ama özellikle de Anadolu’daki Osmanlı öncesi Türk sanatının en zarif mezar anıtları olan Kümbetler, bütünüyle geleneksel çadır mimarlığının -sırlı tuğla ya da taşla- inşa edilmiş eşsiz örnekleridir. Ayrıca Herodotos’ta (IV. 71-73) tüm ayrıntılarıyla anlatılan İskitlerin ölü gömme adetleri ve kurganlarının yanı sıra, önemli kişilerin mumyalama geleneklerinin de devamı dikkat çekicidir. Hanları, hakanları, hatunları ve uluları mumyalama, İskitlerde olduğu gibi, hemen hemen tüm Türk Dünyasında Hunlarda, Göktürklerde süregelmiş özellikle İslamiyet’ten sonra da Anadolu Selçukluları’nda devam etmiştir.
1993’te Güney Sibirya’da, Altaylar’da bulunan Ukok kurganı, mumyalanmış cengâver İskit hatununa aitti. Bu genç soylu İskit kızını hemen hemen tüm dünya tanıdı: Natalya Polosmak tarafından National Geographic, Vol. 186, No. 4, October 1994 sayısında, s. 80-103 arasında, “Siberian Mummy Unearthed” makale başlığı altında, enfes renkli fotoğraflarla yayınlandı. Bunu, Türkiye’de Atlas dergisinin 92. sayısı (Kasım 2000) takip etti. Bu sayıda, bu kona daha ayrıntılı olarak ele alındı. “Altaylar: Anayurt”, başlığı göze çarpıyordu. Türk Dünyası en çarpıcı ve duygusal renklerle tekrar gündemdeydi.
Bozkır Yaşantısı
Uçsuz bucaksız bozkırlardaki yaşantının temelini, hayvancılık ekonomisine yönelik “göçebe hayat tarzı” teşkil eder. Bozkırdaki acımasız tabiat şartları, bozkır insanını uzun bir tarihi süreç içinde devamlı bir mücadeleye yöneltmiştir. Kendilerine özgü örf ve adetler, sanat eserlerinde görülen doğaya yönelik gerçekçiliğin yanı sıra ince bir romantizm, at sırtında, arabalarda geçen hareketli bir yaşamın verdiği sonsuz tecrübe; giyim, kuşam, silah ve teçhizatlar gibi ögeler bu insanların farklı karakter ve yapılarını açık bir şekilde vurgulamakta ve öne çıkarmaktadır. Bozkır insanının asıl geçim kaynağı sahip olduğu hayvan sürülerinden ibarettir. Bazı boyların ise toprağa bağlanarak ziraat yaptıkları bilinmektedir. Bu özellik “Göçebe-Çoban” ekonomisinin “Yerleşik” tipini yansıtmakta ve bu merkezler bir anlamda diğer göçebe boylar için değiş tokuşa dayanan ticaretin aktif merkezlerini diğer bir deyişle de çevrelerinde konaklanan “Kışlakları” simgelemektedir.
Herodotos’un -Güney Rusya’daki alanlarda- “Kralî İskitler” olarak tanımladığı esas yönetici sınıf, soylu İskitler, hiyerarşik olarak egemen oldukları diğer kabile ve boyları da yönetmişlerdir.
Şamanlar
Şamanlar da ulu kişilerdir, hem ruhlar aleminden, gaibden haber verirler, falcılık yaparlar, hem de hekimlik görevini ifâ ederlerdi.
At Kültürü
Yukarıda da değindiğimiz gibi hayvan yetiştirmek göçebe hayatının en önemli uğraşıdır. At, en başta gelen unsurdur, bozkır insanının her şeyidir, onun ayrılmaz bir parçasıdır: Onun üzerinde göç eder, sürülerini yönetir, avlanır, savaşa gider, dini inançlarına uygun olarak nadiren kurban edilir, süslü koşum takımlarıyla donatarak sahibiyle birlikte kurgana gömülür, ayrıca etinden ve sütünden yararlanılırdı. Ural-Altay kökenli göçebelerde, başka bir deyişle Türk dünyasında kısrak sütünden yapılan “Kımız” kültürü de bunun bir parçasıdır. Bu geleneğin Hint-Avrupalı göçebelerde var olup olmadığını bilemiyoruz. Oysa kesin olarak İskitlerle birlikte bu gelenek günümüze kadar hemen hemen bütün Türk dünyasında devam etmiştir.
Bozkır atları, her ne kadar küçük boyda iseler de, çok dayanıklı, süratli, çevik ve vahşi idiler. Strabon bununla ilgili olarak, İskitler’in özel “At Terbiyesi”nden söz etmektedir. Bozkır sanatını resmeden eserler üzerinde de atların yakalanması, gem vurulması, eğerlenmesi ve terbiyesi çokça tasvir edilmiştir. Mesela, ünlü Çertomlyk vazosundaki sahneler de çok gerçekçidir. 
Kimmerler_Iskitler002
Çertomlyk Vazosu
Herodotos’a göre, İskit ileri gelenlerinin en büyük zenginliklerini “yarı vahşi at sürüleri” teşkil etmekteydi. Bozkırlarda, av sporu da at üzerinde yapılırdı: Strabon’a göre “bataklıklarda geyik ve yabani domuzlar, düzlüklerde ise yabani eşekler ve karacalar avlanırdı” at üzerinde “tavşan avı” ise en sevilen sporlardan biriydi. Bu çevik ve hareketli hayvanların avı, bozkır insanının at üzerindeki çevikliğini ve yeteneğini arttırmaktadır. Zengin arkeolojik bulgular İskitler’in ata verdiği önemi ve at sevgisini açıkça gözler önüne sermektedir. Özellikle zengin at koşumları ve teçhizatı dikkat çekicidir, kurganlarda sayısız örnekler bulunmuştur. İskitlerde “mahmuz” yoktur, ancak kamçı kullandıkları bilinmektedir.
Arabalar
Bozkır yaşantısında hayat daima hareketlidir: Erkeklerin günlük görevi at üzerinde sürüleri otlatmak ve avlanmaktır. Bütün kabile ve boylar, yeni ve taze otlaklar bulmak amacıyla, belirli zamanlarda çok uzaklardaki diğer belirli yörelere göç ederlerdi. Bu hareket göçebelerce hiyerarşik bir düzende paylaştırılmış coğrafyanın yönlendirdiği “yazlaklar” ve “kışlaklar” arasındadır.
Yaşlı kadınlar, çocuklar ve ihtiyar erkekler bütün ağırlık ve teçhizatlarla birlikte arabalarda göç ederler, erkekler ise at üzerinde sürüleri yöneterek göç kafilelerine öncülük eder ve yol gösterirlerdi, genç kızlar ve kadınlar da yine at sırtında erkeklerine yardımcı olurlardı.
Arabalar, öküzler/sığırlar tarafından çekilirdi. Arkeolojik bulgulara göre tekerlekler masif ahşaptan veya “altı kollu olarak” işlenir ve üzerine de demir bir çember geçirilirdi. Özellikle bu uzun göçler sırasında 4 ve 6 tekerlekli arabalar revaçtadır. Bunlar aynı zamanda, İskitlerin “seyyar evleri”dir. Arabanın üzerine aynen çadır şeklinde bir ahşap çatkı raptedilmekte, bu çatkının üzerine ise keçe, keten veya kenevirden dokuma kalın kumaşlardan bir örtü ile kaplanmaktadır. Arabanın içinde de halı ve kilimler serilidir. Özellikle Hipokrates İskit arabalarından ayrıntılı bir şekilde bahsetmektedir. Araba, aynen “at” gibi kutsaldır. Bazı kurganlardaki “arabalı gömüler” bunu açıkça yansıtmaktadır. Ayrıca zengin tezyinatlı özel cenaze arabaları, hanlar ve beyler için kullanılmıştır. Pazırık kurganlarında bunların çok çarpıcı örnekleri bulunmuştur. Ölen hanlar ve beyler tüm silahları ve tören giysileri kuşandırılarak egemen olduğu topraklarda tam 40 gün dolaştırılmaktadır. Bu tören sırasında yollara dökülen halk silahları ile ellerini yüzlerini yaralamakta ve bir yas işareti olarak saçlarının ucunu kesmektedirler. Bu özellikle Herodotos’ta ayrıntılarıyla verilen törenler, Hunlarda ve diğer Türk boylarında tarih boyunca devam etmiştir. Bu ulu ölülerin 40 gün dolaştırılma geleneği, İslamiyetten sonra, sadece ve sadece Türkler arasında var olan, Hz. Muhammed için Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan “mevlid”in kırkıncı gün okutulması ile halen yaşatılmaktadır.
Sözü geçen çadırlı arabalar, bozkır kültürünün tipik ögelerinden biridir.
Çadırlar
Çadırlar, yani “yurtlar” ise konaklama alanlarında kurulur, “obalar” teşkil edilirdi. Yerleşik iskan yerlerinde de bu çadır modelleri aynen taklit edilmiştir: Bu evlerin içleri de çadırlarda olduğu gibi kumaş, keçe, kilim ve halılarla kaplanmıştır. Zeki Velidi Togan (19702, s. 34) İskitler’in bozkır yaşantısına değinirken araba ve çadırlar hakkında aynen şunları nakletmektedir: “Bunlar Türk derme evlerinde, yâni keçeden mamûl kubbeli çadırlarda, çoğunlukla bunların tekerleklilerinde yaşamışlardır. Bu nevi derme evleri Türkler’den alarak benimsemiş olan bazı Orta Asya İranîleri’nde bu evlerin aksamına ve şekillerine ait zengin ıstılahın İranca olmayıp, kâmilen Türkçe olması, bu evlerin Türk millî malı olduğunu gösterdiği gibi, Araplar da bunları “Qubba Turkiya” yani “Türk Çadırı” olarak bildirmişlerdir.”
Çadır/Yurt, İskit göçebesi için kutsal bir anlam taşır: “Kutsal ateşin yandığı ocak, aile fertlerini ısıtmakta, bozkırın acımasız soğuk veya sıcağından korumakta ve üzerinde pişen aşla beslenmektedir.” Yukarıda da vurguladığımız üzere kurgan adı verilen mezarların yapısı da, bu bozkır çadırlarının “öbür dünya için” hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey değildir.
Kimmerler_Iskitler003
Türk Çadırı
İskit Hayvan Üslûbu
İskitlere “Bozkırların Kuyumcuları” denilmektedir. “Bozkır Hayvan Üslûbu”nun en güzel ve zengin örneklerini yaratan insanlardır. Grek kolonilerindeki sanatkârlara da, kendi zevklerine göre eserler yaptırmışlardır. Kurganlarda bulunmuş olan bu muhteşem eserler, ki çoğu altındandır, bozkır insanının duygularını en yalın, ancak en çarpıcı şekilde dile getirirler Art Treasures of Ancient Kuban; Les Dossiers d’Archéologie: Les Scythes gibi muhteşem sergi katalogları bu sanatın en güzel tanıtıldığı yayınlardır.
“Kutsal” ve “öncü” hayvan olan geyiğin o kadar çok çeşitli tasviri vardır ki, kendilerine özgü bu sanat anlatımlarını bendeniz “Bozkırların Dili/Bozkırların Yazısı” olarak algılamaktayım. Çalışmalarımıza göre, “yazıdan önceki” ve de (ilk Runik alfabe gibi.) yazıdan sonraki geleneksel, anonim anlatımlarıdır. Türk Dünyası’ndaki, çok zengin kilim, çorap, çevre, heybe vs. gibi el sanatlarındaki her motifin bir “adı” ve de bir “anlamı” vardır. Kanaatimize göre bunlar, “resim yazılarının çözümü gibi” yeniden değerlendirilmelidir.
Giyim-Kuşam
İskitlerin giyim-kuşamları da kendilerine özgüdür. Önden açılan bedene oturmuş olan dar kollu gocuklar ve gömlekler baldırlara kadar uzanmaktadır. Bunun altına pantolon giyilmekte, elbise bir deri kemer ile bağlanmaktadır. Kurganlarda bulunan arkeolojik bulgulara göre, zengin İskitler’in elbiseleri altın süsler ile süslenmiştir. Ayaklarına yumuşak deriden çizmeler veya botlar giymektedirler. Başlarına ise, enselerine kadar uzanan, kulaklarını kapayan sivri “başlıklar” giyerlerdi.
Kimmerler_Iskitler004
Silah ve Teçhizatlar
Ok ve Yay: ok ve yay bozkır savaşçısının başlıca silahıdır ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. Grekler, İskitler için “atlı okçular” deyimini kullanmışlardır. Ok, aynı zamanda sosyal bakımdan da bir anlam taşır: Herodotos’un bildirdiğine göre kişi başına verilen birer ok ucu, büyük bir bakır kazanda toplanmakta ve bu yöntemle “nüfus sayımı” yapılmaktadır. İskitli çocukların yetiştirilmesinde, ok atma maharetine çok önem verilirdi (Herotodos). Bu silahın kullanılmasında, sağdan veya soldan, ya da at üzerinde “dörtnala giderken geriye dönerek atış yapmak”, farklı pozisyonlarda aynı derecede de sürat ve maharet sahibi olmak gerekliydi. Mesela “uzun menzil” yay çekme yarışmaları ve elde edilen başarılar Grek kolonistleri tarafından da kutlanmış, hatta bunların şerefine anıtlar dikilmiştir.
Ok uçları, 40-70 cm uzunluğunda bir beden üzerinde yer almaktadır. Bunlar, kullanılma yerine göre ahşap veya kamıştandır. Demir ok uçlarına en eski İskit buluntuları arasında rastlanılmaktadır. Esas olarak, sert alaşımlı tunç ok uçları revaçtadır. Boyları -kullanılma cinslerine göre- 2,5-5 cm arasında değişmektedir. “Av” ve “Savaş” tiplerinin çeşitliliği dikkat çekicidir. “Mahmuzlu” tipleri karakteristiktir.
Yaylar ise “Doğu” veya “Asya Tipi” denilen sınıflamaya girmektedir. Bu yay tipi, Orta Asya’nın Atlı ve Göçebe kavimlerinde binlerce yıl kullanılmıştır. Bu tipin en güzel örnekleri daha sonra özellikle Hunlarda mevcuttur. İskit yayı, düz veya içe doğru kıvrık bir “beden” ile buna raptedilmiş iki kısa koldan ibarettir. Ortalama boyu 1 m civarındadır. At üzerinde kullanmaya elverişli olması için kısa yapılmışlardır. Malzeme olarak ahşap, kemik, boynuz, sinir ve tutkal kullanılmıştır, yâni bileşik türdedir, çok parçalıdır. Yayı geren kiriş, sinirden yapılmıştır. Yay germe veya başka bir deyişle “yay kurma” bir beceri işidir. Ünlü Kül-Oba vazosunda bunlarla ilgili çok gerçekçi sahneler resmedilmiştir. Antik Grek yazarlarından bazıları, mesela Strabon ve Plinius, Karadeniz’in kuzey sahillerini de İskit yayının formuna benzetmişlerdir.
Okdanlık: İskitler tarafından kullanılan ve Grekler’in “Goryt”=“Ok-Yay Torbası” olarak adlandırdığı okdanlıkların kendine özgü bir formda yapıldıkları görülür: Ahşap iskelet üzerine deri kaplanmış okdanlığın en büyük özelliği çift gözlü oluşudur. İç gözde yay, dış gözde ise oklar muhafaza edilmektedir. Okdanlığın aldığı ok sayısı 300 ile 400 civarındadır. En güzel örnekleri altın ve elektron kakmalı süslerle tezyîn edilmiştir. Tasvirlerden ve mezarlardaki buluntu durumlarından anlaşıldığı üzere, -aynen kılıç gibi- bel kayışına, sol taraftan kalça üzerine asılmaktadır. At üzerinde ise, yine sol tarafa, eğere asılırdı. Bu tip okdanlıklar, Orta Asya kökenli Türk kavimleri tarafından binlerce yıl süre ile kullanılmıştır.
Kılıçlar: Greklerce “Akinakez” adıyla tanımlanan, takriben 50 cm. boyundaki demir kılıçlar, İskitler’in “millî silahı” olarak kabul edilmekte, Herodot’un verdiği ayrıntılı bilgiye göre de “Savaş Tanrısı”nı sembolize eden “kılıç fetişi” büyük bir saygı görmekte ve “kutsal” addedilmektedir. Kabzaları ve kınları altın kakmalı süslerle tezyin edilmiş zengin örnekler de mevcuttur. Yukarıda değindiğimiz gibi, bel kemerine, sol yanda veya önde asılarak, taşınmaktadır. Ayrıca, ender de olsa, uzun kılıçlar da görülmektedir. Yakın döğüş için çok etkili bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir.
Mızrak ve Cirit: Bu iki silah, savaş ve spor teçhizatı olarak önem taşımaktadırlar. Mızrak uçları genellikle 10-15 cm. boyunda olup, demirden yapılmışlardır.
Baltalar: Bozkır insanının en eski savaş aletlerinden biridir. Üzerleri çizgi veya kabartma olarak “bozkır hayvan üslubu”nun tipik motifleri veya geometrik desenlerle süslüdür. Küçük altın baltaların “soyluluk”, “hanlık”, “beylik” sembolü olduğu bilinmektedir.
Kalkanlar: Pek revaçta olan bir koruyucu unsur olarak görülmez. İskit süvarisi, çevikliği ile, at üzerinde kendini korumayı yeğlemiştir. Ancak, yer savaşlarında, yakın döğüşlerde nadiren kullanılmıştır. Antik kaynaklardan kurganlardan edinilen arkeolojik materyale göre, oval ya da kenarları yuvarlatılmış dört köşe şeklinde olup tahta veya örme sazdan yapılmış, üzerlerinede geyik ya da sığır derisi kaplanmıştır. Oval kalkanlar, ünlü Kul-Oba elektron vazosunda görülürler. Solokha tarağında ise tipik bir örme kalkan görülmektedir. Kostromskaya Mogila’da ise demirden yuvarlak bir kalkan bulunmuştur. Orta kısmında “Umbo” şeklinde, altından işlenmiş geyik armaları görülür. Bu armalar “koruyucu”/“apotropeik” bir anlam taşırlar. Geyik, bozkır mitoslarında -aynen “kurt gibi”- “öncü hayvan” olarak görülmekte ve bu tema Hun-Türk devrinde de devam etmektedir.
Zırhlar: Başlangıçta nadir olarak kullanılmıştır. En eski örneklerden biri Ukrayna’daki kurganlardan birinde bir savaşçının üzerinde çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur. M.Ö. 5. yüzyıla aittir. Deri başlığın üzeri metal pullarla kaplıdır. Bu, görüldüğü gibi, kulaklıklıdır ve enseyi korumaktadır.
Kimmerler_Iskitler005
Savaş Taktikleri
Antik kaynaklarda, İskitler’in “cengâver” karakterlerini yansıtan, “güçlü ve muharip” bir toplum olduklarına dair birçok ayrıntılı kayıt mevcuttur. Mesela, Thukydides bu konuda İskitlerden, övgü ile söz etmekte ve aynen şunları söylemektedir: “Savaşlardaki cesaretleri ve ordularının sayısı bakımından, İskitler, Traklardan çok üstündürler. Zira bunlarla ne Avrupa’da ve ne de Asya’da, hiçbir millet mukayese edilemez. Bunların tümü, tamamen birleşse bile, İskitlerle baş edemezler.”
Meselâ Aristoteles ise İskitleri, Persler, Traklar ve Keltlerle birlikte -askerî bakımdan- karşılaştırmakta ve bunları “üstün cengaver kavimler” olarak nitelemektedir. Ayrıca bu toplum, -evvelce de değindiğimiz gibi- “atlı okçular” veya “hayalet atlılar” olarak da tanımlanmıştır. Çünkü, at üzerindeki savaşlardaki üstün yetenekleri, atlarının sürati ve çevikliği ve de oklarının hedefine vurma garantisi hasımlarınca, dehşetle izlenmiştir.
İskitlerin savaş taktikleri ile ilgili olarak Herodot’tan Pers kralı Dareios’un M.Ö. 513’teki ünlü İskit seferi hakkında çok ilginç bilgiler edinmekteyiz. Burada, sözü geçen seferin tarihi ayrıntıları üzerinde durmayacağız. Ancak, savaş taktikleri ile bağıntılı olarak şu sonuçlara varmak mümkün olmaktadır:
Bozkır süvari birlikleri, süratli atları nedeniyle, büyük bir hareket kabiliyetine sahiptirler. Uzak bölgelerdeki birliklerin süratle, stratejik noktalarda toplandıkları görülür.
Silahların, özellikle okların vurucu gücü fazladır: daha önce gördüğümüz üzere, silahlar, at üzerinde rahatça kullanılacak şekilde yapılmıştır. Ağır silah ve teçhizatlar taşımazlar.
Savaş düzenlerinde, han ve oğulları ve beyler tarafından yönetilen “yan kanatlar” ve “orta” ana kuvvet birimleri görülür. Düşmana aniden saldırılar ve süratle geri çekilirlerdi. Onların kaçtığını zanneden düşman birlikleri, peşlerine düşer ve geniş bozkırda amansız bir kovalamaca başlardı. Amaç, düşmanı içlere çekerek fazlaca yormak, yıpratmak ve de yardımcı kuvvetlerle irtibatlarını kesmektir. Bu arada, kuyular ve kaynaklar kullanılışsız hale getirilir, tarlalar tahrip edilir, kendilerine ait yiyecek ve hayvan yemleri, diğer ağırlıklarla birlikte arabalar ve sürülerle gerilere alınırdı. Böylece, yabancı topraklarda ilerleyen düşman kuvvetleri açlıkla baş başa bırakılırdı. Bu arada yan yana, hilâl şeklinde açılan yan kollar, yâni kanatlar, çevirme harekâtına girişir ve çembere alınan düşman birlikleri imha edilirdi. Bu kurnazca taktik, âdeta yabani hayvan sürülerinin, özellikle atların sürülerek yoruluncaya kadar koşturulmasına ve de aniden çember içine alınarak yakalanmalarına benzemektedir. Bozkırın bu taktiği şüphesiz ki İskitlerin günlük yaşantısı içinde uyguladığı ve ezbere bildiği bir hareket tarzı idi.
Bu savaş taktiği ve teknikleri de, binlerce yıl devamla, bütün Türk kavimlerince başarı ile uygulanmıştır. Meselâ 1071’deki Malazgirt savaşında, Alp-Arslan’ın savaş düzeni, bunun en güzel örneklerinden biridir.
İskitlerin Pers kralı Dareios’un ordularına uyguladıkları bu taktik, binlerce sene sonra Ruslar tarafından da örnek alınarak Napolyon Bonapart’a uygulanmış, II. Dünya Savaşı’nda da Alman orduları aynı nedenlerle hezimete uğratılmışlardı.
İskitlerin bu arada, küçük vurucu timlerle düşman üzerine yaptıkları devamlı ve yıpratıcı hücumlar, “çete savaşları” şeklinde düzenlenmiştir. Bu ufak, fakat tesirli darbeler, düşmanı psikolojik bakımdan büyük ölçüde etkilemektedir. Hunların, Göktürklerin ve Oğuzların savaş tarihlerinde görülen aynı uygulamalar, bilindiği gibi, bir takım destanlara dönüşmüştür.
Kimmerler_Iskitler006
Kimmerlerin Yayılım Alanları
Kimmerler Proto-Türkler olarak tanımladığımız Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı kolunu oluştururlar. M.Ö. II. bin yıl başlarından M.Ö. 8. yüzyıla kadar -merkez Kırım olmak üzere- Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya bozkırlarında ve Kafkasya bölgesinde yaşamışlardır. Bu tarihler arasında güney Rusya Tunç çağı kültürlerinin “taşıyıcıları” ve “temsilcileri” olarak görülürler. Bu devrenin başlarında “doğudan batıya doğru” Kafkasların kuzeyindeki bozkırlarda Donetz havzasına yayılmaları, özellikle Ukrayna bozkırlarında yaşayan Hint-Avrupa kökenli toplumların hareketlenmelerine neden olur. M.Ö. II. bin yılın başlarında Akhaların Yunanistan’a inmeleri, kuzeydeki Avrupa bozkırlarındaki bu hareketlerin bir uzantısıdır. M.Ö. 13.-8. yüzyıllar arasında da Kafkasya ve Dinyeper havzasındaki bölgelere yayılırlar. Bu dönemde özellikle Volga boylarından gelen “Ahşap Mezar Yapıları” ile tanımlanan Srubna kültürü Pre-İskit/Kimmer organik bağlarının arkeolojik kanıtlarıdır. Çünkü daha sonraki yüzyıllarda da Kimmer ve İskit eserlerinin ayrılmazlığı bilim adamlarınca daima konu edilmiştir. Kimmer boylarının M.Ö. 13. yüzyılda batıya doğru yayılmaları – aynen M.Ö. II. bin yılın başlarında olduğu gibi- Hint-Avrupa kökenli toplumların yeniden hareketlenmelerine neden olur: M.Ö. 1200 dolaylarında Dorlar Yunanistan’a, Trak kökenli diğer toplumlarla birlikte Frigler Anadolu’ya göç ederler: Anadolu’nun “karanlık çağları”, başka bir deyişle de belli bir süre sonra en renkli dönemlerden biri olan “Anadolu Demir Çağı” başlar.
Güney Rusya’daki Kimmerlerle bağıntılı arkeolojik bulguların, M.Ö. II. bin yıl başlarına kadar uzanmasına karşılık, yazılı kaynaklarda adlarının geçmesi ancak M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren başlar: Antik Grek kaynaklarında Kymmerioi/Kymmerios olarak geçer. İlk kez, ünlü ozan Homeros onlardan söz eder. Homeros’a göre Kimmerler, yer altı tanrısı Hades’in “ölüler ülkesi”nin yeraldığı “ıssız dünyanın sis ve karanlıklarla dolu bölgelerinde” yaşıyorlardı. Ünlü coğrafyacı Strabon’un bu konuda yaptığı eleştiri ilginçtir. “Ozan (Homeros), Kimmerlerin Bosporus Kimmerius’un kuzeyindeki kasvetli yerlerde oturduklarını bildiği için, Hades civarına yerleştirmiştir. Belki de İyonyalıların bu kavime karşı olan derin düşmanlıkları yüzünden böyle yapmıştır.”
Herodotos ve Strabon gibi -İskitleri ayrıntılarıyla anlatan- antik çağ yazarları, Kimmerleri güney Rusya’nın ilk sakinleri olarak tanımlamaktadırlar. Antik çağda Kerç Boğazı, “Bosporus Kimmerius (Kimmer Boğazı)” adını taşımakta, Kırım’da Grek kolonileri olarak görülen Kimmerikum, Kimmeris, Kimmerike gibi yerleşmeler ve yer adları bir zamanlar Kimmerlerin bu topraklara egemen olduklarını vurgulamaktadır. Kırım adının da Kimmer’den türediği bilinmektedir. Kimmerleri ve Kırım’ı kapsayan Avrupa Hunları ile ilgili mitoslar tüm ayrıntılarıyla birlikte, Bizans tarihçisi Jordanes tarafından nakledilmektedir.
M.Ö. 8. yüzyılda, takriben M.Ö. 500 civarına kadar olan devre çok hareketlidir: Kimmerler, doğudan gelen İskitlerin istila ve baskısı sonucunda, güneye ve batıya doğru çekilerek göç etmek zorunda kalırlar. Göç edemeyen bazı Kimmer boyları ise, İskit egemenliği altında Kırım ve çevresinde yaşamlarını sürdürürler ve zamanla onların içinde eriyerek tarih sahnesinden çekilirler. Antik kaynakların bildirdiğine göre, Taurlar, Toreteler, Dandariler, Psessler, Thteler ve Maotler, İskit egemenliği altındaki, Kırım ve çevresindeki Kimmer boylarını yansıtmaktadırlar. Kimmer-İskit mücadeleleri, Türk devletlerinin tarihleri boyunca tanık olduğumuz kardeş kavgalarının en eski örneklerinden biridir.
Tarihi bakımdan İskit istilası, maddesel kültürün gelişimi yönünden de yeni bir devrin başlamasına neden olur: Güney Rusya’nın Tunç Çağı sona erer ve Demir Çağı başlar.
Kimmerler_Iskitler007
İskit Göçlerinin Başlaması
İskit Göçleri de Orta Asya’daki, bugünkü Moğolistan ve Türkistan’da meydana gelen ve uzun süren bir kuraklık ve kıtlık devresiyle bağıntılıdır. Otlak sahalarının kuruması, çağdaş Çin kaynaklarına göre doğu bozkırlarında yaşayan Hiung-Nu (Hun) kabilelerinin Çin’in kuzeybatı sınırlarına doğru kaymalarına neden olur. M.Ö. 9. yüzyılın sonu ile M.Ö. 8. yüzyılın başlarına ait Çin kaynakları imparator Suan’ın bunları püskürterek, batıya yönelttiklerini nakletmektedir. Demekki İskitleri, batıya Kimmerler üzerine iten ana neden Hiung-Nuların (Hun) bu hareketleridir. (Yine Çin kaynaklarının naklettikleri “çekirge istilâları”, bozkırlarda zaman zaman büyük kıtlıklara neden olmuş, çekirge sürüleri hayvanların tüylerini, yelelerini, kuyruklarını bile kemirerek yemişlerdir.) Herodotos’un kayıtlarında da İskitlerin göçleriyle ilgili ayrıntılı bilgileri bulmak mümkündür. Kafkas geçitlerini aşan Kimmer göç dalgaları (Doğu Göç Kolu), yeni bir yurt edinmek amacıyla, Doğu Anadoludaki Urartu Devleti’nin kuzey sınırlarından başlayarak, Anadolu topraklarını istila etmeye başlarlar. Kurt Bittel bu konuda aynen şu yorumu yapmaktadır: “Kimmerler’in Anadolu’yu istilası, kuvvetli bir ihtimalle, Orta Asya’dan kaynaklanmış olan büyük bir göç hareketinin yan kolunu teşkil etmektedir. Bu hareket, hiçbir zaman bir soygun seferi şeklinde değil, aksine, bütün bir halkın mal ve mülkleriyle beraber yaptıkları bir göç olarak nitelendirilebilir. Bunu bu bakımdan, M.Ö. 13. yüzyıldaki “Deniz Kavimleri”nin haraketleri ile karşılaştırabiliriz.”
Kimmerler, merkezi Kafkasya’daki Gerusin/Portae Sarmaticae/Daryal Geçidi’ni ve Osset Geçitleri’ni takip ederek Urartu sınırlarına dayanmışlardır. Bu geçitler binlerce yıldan beri, günümüz dahil, ulaşım ve askerî harekat bakımından önem taşıyan yegane “doğal geçit” ve “tarihi yollar”dır.
Kimmerlerin ardından İskitler gelmektedir: Herodotos’un ifade ettiği üzere, Kimmerleri takip eden İskitler -yollarını şaşırarak- Kafkasları doğudan dolaşmışlar, Hazar Denizi kıyılarını takiben Derbent- Demirkapı geçidi üzerinden Azerbaycan ve İran’daki Medya topraklarına ulaşmışlardı. Çağdaş Asur çivi yazılı kaynaklarında da bu olaylar hakkında ayrıntılı bilgiler mevcuttur: Asur casusluk örgütünün başında bulunan veliaht prens Sanherib, babası ünlü Asur kralı II. Sargon’a raporlar göndererek, Kimmerler’in Urartu topraklarına yayıldıklarını ve Urartuların ağır yenilgilere uğradıklarını bildirmektedir. Urartu kralları I. Argisti (yaklaşık olarak M.Ö. 785-760) ve II. Sarduri’ye (Yaklaşık olarak M.Ö. 760-730) ait bazı Urartu yazıtlarından anlaşıldığına göre, Kimmer göç ve istilâsından takriben 50 yıl kadar önce -Çıldır ve Gökçe Göl arasındaki “İş-qi-GU-lu ülkesi”/Leninakan bölgesinde- Kimmerlerle Urartular komşu duruma gelmişlerdi. Özellikle II. Sarduri, Kura Havzasını kapsayan “Guriania ülkesi”nden ve buradaki karışıklıklardan söz etmektedir.
Kimmerler_Iskitler008
Adları
Asurlular Kimmerler’i “Gimirrai”, İskitleri “İskuza/Asquzai” olarak adlandırmıştır. Urartularsa Kimmer ve İskitleri “İşqigulu” adıyla tanımlamaktadırlar. Grek kaynaklarında “Skyt”, Persçe gibi doğu dillerinde ise “Sak”; ya da başka örneklerde olduğu gibi “Saka”, “Caha” gibi adlarla tanınırlar. Bu bilgiler daha sonra Kutsal Kitaplara yansımıştır: Anadolu’ya Kuzeyden gelen diğer toplumlarla birlikte adları geçmektedir ve bunlar Nuh Peygamberin oğlu Yafes’ten türemişlerdir (Ahdi Atik/Tevrat, Genesis 10; Ezekiel 38,6: “Gomer”=Kimmer; “Askenaz”=İskit). Bunlarla ilgili olarak -İslamî ve İran tesirli- Türk mitoslarındaki (=Oğuz-nameler ve Han-name) “Gog-Magog” ve “Ye’cüc-Me’cüc” hakkındaki ilginç yorumları ve bilgileri Zeki Velidi Togan ve Bahaeddin Ögel’in eserlerinde topluca bulmak mümkündür.
Akadca İşquzai adında da -quz-,-quzai- o dönemki “Oğuz” adının arkaik söyleyişinin, çivi yazısındaki şekli olduğu şüphesizdir. Tarihi bir gerçek olarak da şunu vurgulamak istiyoruz: “İskit”/“Saka” adları “Türk” adı ile eşdeğerdedir. İskitler, Eskiçağ’da “politik güç” olarak tarih sahnesinden çekildikleri hâlde, Orta Çağ’da, meselâ Bizans kaynakları, İslâmiyet’i henüz kabul etmemiş olan Türk toplumlarından, Türk boylarından “İskit” adıyla söz etmektedirler. İslâmiyet’i kabul edenler ise kendi adlarıyla anılırlar. Bu ayrım bizce, çok anlamlıdır. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Daha sonra da, meselâ 17. ve 18. yüzyılın ünlü Boğdan voyvodası Dimitri Kantemiroğlu’nun kaleme aldığı Osmanlı Tarihi’nde Kırım Tatarları ile İskitler’in aynılığı hakkındaki yaklaşımları dikkat çekicidir. Ya da Baron de Todt’un Kırım Han’ın ölümü hakkında naklettikleri çok önemlidir.
Sözü edilen dönemin en güçlü devletlerinden olan Asur’un yanı sıra Anadolu’da Urartu, Frig ve Lidya devletleriyle İyonya şehirlerini dehşet içinde bırakan Kimmer akınları özellikle Anadolu’nun siyasi yapılanmasında büyük değişikliklere neden olmuştur. Urartu Devleti, büyük sarsıntılar geçirir: Bir taraftan kuzeyden gelen Kimmer göç ve akınları, diğer taraftan Asur kralı II. Sargon’un (M.Ö. 721­-705) M.Ö. 714’teki ünlü 8. seferinin ağır darbeleri karşısında Urartu kralı I. Rusa (yaklaşık olarak M.Ö. 730-714) başkent Tuşpa’da intihar eder.
Urartu kralı II. Argişti (yak. ol. M.Ö. 714-685) kuzeye yönelerek Kimmer akınlarını önlemeye çalışır, ancak M.Ö. 707’de ağır yenilgiye uğrar. Onu takip eden Urartu kralı II. Rusa (yak. ol. M.Ö. 685-645) ise akıllıca bir politika izler, dalgalar halinde Urartu topraklarında ilerlemekte ve yayılmakta olan Kimmer boyları ile anlaşır, ezeli düşman Asur’a karşı ittifak yaparak bir kısım Kimmer boylarını Urartu topraklarında iskân ettirir ve bunların yerleşmelerini sağlar. Bu arada Asur sınırlarında Kimmerlerle yapılan bir savaşta ünlü kral II. Sargon hayatını kaybetmiştir. Urartu kralı II. Rusa’nın müttefiki olan Kimmerler’in ana göç kolu ise batıya doğru yönelmiş ve Frig devleti egemenliğindeki topraklara doğru ilerlemeye başlamıştır.
Bu olayları takiben M.Ö. 677 civarında, Teuşpa adlı liderlerinin yönetimindeki Kimmer akıncıları -Konya Ereğlisi dolaylarındaki- Hubusna yöresinde yenilgiye uğratılır. Kral Asarhaddon’un (M.Ö. 686­-669) yönetimindeki Asur’un bu başarısı -muhtemelen- Kimmerler’in Toros geçitlerini aşarak Çukurova bölgesine yayılmalarını önlemiştir. Kral Asarhaddon, saltanatı süresince Kimmer tehlikesinin korkusu ve baskısı altında yaşamıştır. Bu ünlü Asur kralının güneş tanrısı Şamaş’a yönelttiği -politik kapsamlı- duaları ve yalvarışları bu duygularını açıkça yansıtmaktadır: Asarhaddon bu cengâver bozkır akıncılarından “cehennemin doğurduğu” diye söz eder, Kimmer lideri Teuşpa’yı da “kuzeyli düşman” “Umman Manda” adıyla tanımlar. Bu arada Kimmerlerin, Asur’un vasali olan -Toroslar ve Çukurova yöresindeki- Hilakku devletiyle anlaşma yaptıkları görülür. Asur kralı, akabinde Hilakku’yu cezalandırmıştı.
Kimmerlerin Hubuşna yöresindeki yenilgiden fazlaca etkilenmedikleri anlaşılmaktadır: Doğu Göç Kolu’na mensup boylar, M.Ö. 7. yüzyılın başlarında Frigya egemenliğindeki topraklara yayılarak, istila etmişlerdir: (Eusebios’a göre M.Ö. 696/695; Julius Africanus’a göre ise M.Ö. 676’da) Frig başkenti ünlü Gordion kuşatılarak ele geçirilmiş, tahrip edilerek yağmalanmış ve efsanevi kral Midas (Asur kaynaklarında: Mita) “boğa kanı içerek intihar etmiştir.”
Gordion’da, Midas’ın gömüldüğü en büyük kralı tümülüste -altın hariç- çok değerli ölü hediyeleri bulunmuştur. İleri sürülen bir görüşe göre Kimmerler, Midas’ın tüm altınlarını yağmalayarak beraberlerinde götürmüşlerdir. Bu nedenle Midas’ın tümülüsünde altın yoktur. En görkemli ve güçlü çağını yaşayan Frig devletinin ani yıkılışı ve Anadolu’daki politik güç ve etkinliğini kaybedişi -istila haline dönüşen- Kimmer göçünün ne çapta olduğunu açıkça yansıtmaktadır.
Anadolu’da Kimmer Bozkır Devleti
Frig devletini yıkan Kimmerler, batı yönde Lidya devletinin sınırlarına dayanmıştır. Yakın geçmişte Frig devletinin egemen olduğu topraklar, özellikle İç Anadolu bozkırları, artık bir anlamda, Kimmer Anadolu Bozkır Devletinin hâkimiyet alanındaki bölgelerdir. Ana göç kolunu oluşturan Kimmer boyları, bozkır-göçebe geleneklerini devam ettiren, kabile ve boy teşkilatına dayanan bir politik güç, Kimmer Anadolu Bozkır Devleti dediğimiz birliği tesis ederler. Bu organize güç yaklaşık bir yüzyıl boyunca Eski Anadolu’nun tarih sahnesinde önemli roller oynamıştır. Bu gücün varlığı, gün geçerek çoğalan arkeolojik bulguların yanında yazılı kaynakların analizinden elde edilen sonuçlar, siyasi antlaşmalar ve de saptayabildiğimiz filolojik yaklaşımlarla birlikte diğer öğeler bunu açıkça kanıtlamaktadır. Julius Lewy ve Kurt Bittel gibi bazı eski kuşak bilim adamları -görüşümüze tam uymamakla birlikte- Orta Anadolu’da örgütlenmiş bir Kimmer devletinin varlığını kabul etmektedirler.
Bu arada bazı boylar, Orta Anadolu’dan kuzeye-Amasya yöresindeki Paplagonia bölgesine yönelerek, kuzeye açılan doğal tarihi yolu takiben Karadeniz sahillerine ulaşırlar. Çok yakın bir geçmişte Amasya’da Gümüşhacıköy’de bir rastlantı sonucunda bulunan bir alçak kurgan, kaçak kazılar sonucunda tahrip edilerek, yağmalanmıştır: İnsan ve at gömüsünü muhafaza eden bu mezarda, ölü hediyesi olarak uzun demir kılıç, tunç balta, gem parçaları ve mahmuzlu tipik ok uçları, geleneksel ölü hediyelerini oluşturmaktadır. Kurtarılabilen eserler Amasya Müzesi’ne getirilmiştir. Gümüşhacıköy’ün daha önceki bir adının da “Kımerî” oluşu çok anlamlı ve dikkat çekicidir.
Antik Kaynaklara göre, Miletos’un Karadeniz sahillerindeki güçlü bir kolonisi olan Sinope (Sinop) tahrip edilir, “Oikist/Kurucu” Abrondas öldürülür ve Yunanlı kolonistler geçici bir süre için yarımadadan sürülürler ve bazı Kimmer boyları bu yörede yerleşir.
Amazonlar Kimdir?
Antik Grek ve Roma/Latin kaynaklarında Sinop’un doğusundaki “Themiskyra” bölgesi, başka bir deyişle de Amisos’un (Samsun) doğusunda uzanan Thermodon/Terme çayı havzası ve dolayları Amazonların yaşadıkları topraklar olarak gösterilir. Aynen Gümüşhacıköy’de olduğu gibi, bir rastlantı sonucunda eski eser kaçakçılarınca bulunan ve yağmalanan iki alçak kurgan ve içindeki çok zengin ölü hediyeleri, antik kaynaklar dışında, bu insanların bu bölgede gerçekten de yaşadıklarını kanıtlayan çok seçkin arkeolojik bulgulardır. Gerçekte -bozkır göçebe kültürünün ve geleneklerinin ve de çok eski bir Türk töresinin gereği olarak- at üzerinde savaşan Kimmer ve İskit kadınları ve kızları, Karadeniz sahillerini iskan eden, Yunanlı kolonistleri bir anlamda dehşet içinde bırakmış ve bunlar -çeşitli yörelerde- birer mitos haline dönüşerek Antik çağ kaynaklarında ve devamında yer almış ve saygı görmüşlerdir. Bilindiği gibi Amazonlarla ilgili sahneler Antik Grek sanatında özel bir yer tutmaktadır. Tarihi gerçek olarak şu sonuç bizce çok önemlidir: İster Eski Anadolu’da ve ister Kafkasya’da ve diğer yörelerde nerede bir Kimmer ya da İskit göçü ya da istilâsı varsa, orada muhakkak bir Amazonlar Efsanesi ve öyküleri çıkar. Bu bir rastlantı değildir.
Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus’a/Trabzon, batıdaysa Herakleia Pontika’ya (Karadeniz Ereğlisi) kadar yayılırlar: Trabzon yakınındaki Ağırmış Dağ’ın antik çağda Kimmerius Dağı adını taşıması da ilginç bir kanıttır. Antik kaynaklara göre batıdaki Herakleia Pontika/Karadeniz Ereğlisi, “Mariandynoi” kabilesinin topraklarında kurulmuş olan bir Megara kolonisidir. Balkanlar üzerinden gelen “Mariandynoi” kabilesinin, efsanevi şefi olarak sözü edilen “Heros Kimmerios” -aynen Amazon efsanelerinde olduğu gibi- bu temaların en güzel örneklerinden birini daha oluşturmaktadır. Tarihî gerçek olarak bazı Kimmer boyları bu yörede yaşamışlar ve Sinop’ta olduğu gibi Grek kolonistlerle savaşmışlardır. Ayrıca, yukarıda değindiğimiz üzere Batı Karadeniz bölgesinde yaşamış olan Trak kökenli “Mariandynoi” kabilesi, mitolojik bir anlatımla Kimmerlerle bağıntılı gösterilmiştir. Bu mitosla ilgili olarak ünlü “François Vazosu” üzerinde “Mariandynoi” kabilesinin atası “Heros Kimmerios” ok atan tipik bir bozkır savaşçısı şeklinde resmedilmiştir. Bu figürün yanındaki ünlü “Toxamis” de, aynı kıyafet ve techizatla ok atmaktadır. Toxamis adının -en yakın olarak- “Toktamış” adıyla çağrışım yaptırdığını ifade etmek isteriz. Kimmerlerin Karadeniz bölgesinde yayılması bu yöredeki bazı küçük yerleşim gruplarını etkilemiş, bu toplumlar, daha gerilere, dağlık bölgelere çekilmek zorunda kalmışlardır.
Doğu Göç Kolu olarak adlandırdığımız Kimmer ana göç kolunun bu hareketleri böylece süregelirken, doğuda da olaylar hızla gelişmektedir. Urartu topraklarında yaşayan ve onların müttefiki olan Kimmer boyları bir takım politik girişimlerin içinde görülürler. Gerçekte bu olaylar, İran’daki Medler’in Önasya dünyasında yeni bir politik güç olarak ortaya çıkmalarıyla bağlantılıdır. Medler, Asur kralı Asarhaddon’a karşı Kimmer, Mannai ve diğer bazı toplumlarla birlikte güç birliği yaparlar, bu güçler tümüyle Asur’a karşı harekete geçmiştir.
Bu olaylar süregelirken, Önasya dünyası yeni bir istilâya uğrar, yukarıda da değindiğimiz üzere Azerbaycan ve Medya’ya yayılan İskit dalgaları Önasya dünyasını tehdit etmeye başlar; nerdeyse Mısır kapılarına kadar dayanırlar. Önce de vurguladığımız gibi kral Asarhaddon, bu kudretli Asur kralının tanrı Şamaş’a yalvararak veya akıl danışarak her türlü kehanete başvurması ve bu bozkır savaşçıları karşısında duyduğu “batıl korkulardan” kurtulmaya çalışması, gerçek anlamda Kimmer ve İskitlerin Önasya’daki askeri ve politik güçlerini açıkça kanıtlamaktadır. Asarhaddon, hemen tüm saltanatı boyunca, devamlı olarak Kimmer ve İskit akınlarının korkusu altında yaşamıştır.
Urartu kralı II. Rusa’nın-Kimmerlerle olduğu gibi-akıllıca bir politika izleyerek, İskitlerle anlaşma yaptığı görülür. Bu kez İskit akınları doğrudan Asur sınırlarına yönelir. Ancak M.Ö. 674 yılı dolaylarında yapılan bir savaşta Asarhaddon tarafından mağlup edilirler. Oysa Asarhaddon İskitlerin Asur için gerçek bir tehlike olduğunu sezmiştir: Çünkü Asur sınırları sadece İskit akıncıları tarafından tehdit edilmekle kalmamış, bu yeni, tehlikeli ve güçlü düşman, Asur karşıtı bazı toplumları müttefik yaparak, onları Asur’un boyunduruğundan kurtarma çabalarına girişmiştir.
Asarhaddon onları yenilgiye uğratmasına rağmen anlaşma yoluna gitmiş, İskit hakanı Bartatua’nın isteği üzerine kızlarından birini, bir prensesi ona eş olarak vermiştir. İskitlerle -kan bağlarına dayanan- bir anlaşma yapması, Asur devletinin aynı zamanda Urartu’ya ve de Kimmerlerin dolaylı desteği ile kurulan Med devletine karşı bir önlemdir.
Asur çivi yazılı metinlerindeki Akadca yazılım şekli ile Bartatua, Herodotos’un (I, 103) Madyes’in babası olarak tanımladığı -Grekçe yazılımıyla- Protothyas’dır. Madyes, Türk destanlarında “Alp Er Tunga”, İran destanlarında ise “Afrasyab” adlarıyla görülmektedir.
Bu arada Urartu kralı II. Rusa, Doğu Anadolu’da Kimmerlerle birlikte bir askeri sefer düzenler: Asur ve Urartu devletleri arasında uzun süredir çekişme konusu olan Diyarbakır yöresindeki Şupria bölgesinde büyük karışıklıklara neden olur, ancak Asarhaddon’un M.Ö. 673-672 dolaylarındaki “Şupria Seferi” bu konunun Asur devleti lehine sonuçlanmasını sağlar.
Iskit
Kimmer-Lidya İlişkileri
Kimmer bozkır devletinin varlığı, en çok-batı komşuları olan-Lidya’yı huzursuz etmiştir: Friglerin bir zamanlar hakim oldukları topraklara yayılan ve gittikçe güçlenen Kimmer boyları bir süre sonra batı komşuları Lidya devletinin sınırlarına dayanırlar. Bu saldırılar, Lidya devletinin toprak bütünlüğünü zaman zaman tehlikeye düşürmüş ve hatta Frig devleti gibi yıkılmalarına ramak kalmıştı. Lidya’ya yönelen ilk Kimmer akınları Gyges dönemine rastlar. Bu dönemde Lidya kralı Gyges (Asur kaynaklarında Gugu) Kimmer tehlikesine karşı Asur devletiyle yakınlaşma politikası güder ve Asur kralı Asurbanipal’den yardım ister: Asur kralı aynen şunları söylemektedir “Gugu ayaklarıma kapandı”. M.Ö. 660/657 dolaylarındaki ilk Kimmer akınlarına karşı koyabilen Lidya kralı, bu arada esir aldığı, iki Kimmer beyini zincire vurarak Ninive’ye göndermiş ve Asurbanipal’e olan şükran borcunu ödemiştir. Asur çivi yazılı kaynakları kral Gyges’in/kendi deyimleriyle Gugu’nun bu zaferini, Asur yardımına bağlamaktadırlar. Ancak, bu yardımın nasıl olduğu bilinmemektedir. Kimmerler karşısında kendini güçlü hisseden kral Gyges, Asurla olan bağlantılarını keser ve hatta Asurbanipal’e karşı cephe alır. Sonuçta -Lidya kralının bu vefasızlığına ve dönekliğine çok üzülen- Asur kralının tanrılarına yaptığı ünlü “beddua”sı yerini bulur ve Kimmerler ikinci kez Lidya topraklarına saldırırlar: M.Ö. 652 yılında -akropol yâni yukarı şehir dışında- başkent Sardes ele geçirilir, tahrip edilerek yağmalanır ve kral Gyges öldürülür.
Bu olaylar zinciri Anadolu’daki Kimmer siyasi tarihi bakımından büyük bir önem taşır: Yakın geçmişte en parlak dönemlerini yaşayan Urartu kralı I. Rusa, ünlü Asur kralı II. Sargon, Frig kralı ünlü Midas gibi kral Gyges’te aynı kaçınılmaz sonu paylaşmıştır. Tüm bu olaylar -yakın bir süre sonra- İyonya bölgesinde de devam edecek benzerleriyle birlikte analiz edildiğinde bozkır savaşçılarının güçlü bir şekilde organize edildikleri ve de savaş sanatındaki geleneksel üstünlükleri belgelenmektedir.
Kimmer Batı Göç Kolu ve Trako-Kimmerler
Bu sıralarda, Güney Rusya bozkırlarından İskitler tarafından sürülmeye devam edilen Kimmerlerin Batı Göç Kolu Avrupa içlerine kadar yayılır: Orta Avrupadaki bunlarla ilgili arkeolojik malzeme -bazı batılı bilginlerce- Trako-Kimmer buluntuları adı altında tanımlanmaktadır. Akabinde İskitlerin Macaristan ovalarını da istila etmeleriyle, takriben M.Ö. 500 yılı dolaylarında politik güç olarak, tarih sahnesinden silinirler.
Batı göç kolundan ayrılan bazı boylar, güneye yönelirler ve Romanya-Bulgaristan ovalarına yayılırlar. Ancak İskitlerin Tuna bölgesine sarkmaları Kimmerleri yeniden göçe zorlar: M.Ö. 7. yüzyılın ortalarında aynı baskıya maruz kalan -Trak boylarından- Thynler, Bithynler, Trerlerle birlikte boğazları geçerek, Anadolu topraklarına girerler. Bu yeni göç dalgaları güneye İyonya bölgesine yönelmeden önce Çanakkale Boğazı’nın Asya sahillerinde ve hinterlandında dolanırlar. Çanakkale’de Nara Burnu üzerindeki Abydos kenti kuşatılır, ve bazı kentler haraca bağlanır, bu arada da Edremit Körfezindeki Antandros ele geçirilir. Bazı antik kaynaklara göre Kimmerler orada uzun süre yaşamışlardır ve bu nedenle de bu şehir antik çağda uzun bir süre “Kimmeris” adıyla anılmıştır.
Batı Anadolu’ya inmeye başlayan yeni göç dalgası, Lidya’nın bu yörelerde toprak kaybına neden olur. Aynı zamanda da batıdan Lidya üzerinden gelen İyonya’ya yönelen ana Kimmer kuvvetleriyle birleşir: Asur ve Grek kaynaklarına göre, bu sıralarda Kimmer bozkır devletinin başında Dugdamme (Akadca)/Lygdamis (Grekçe) bulunmaktadır.
Gyges’ten sonra Lidya tahtına çıkan Ardys, babasının ölümüne neden olan Kimmer akınlarının dehşetini yaşamıştır. Bu nedenle -babası gibi- Asur’a yakınlaşma politikası güder ve yardım ister (ARAB, II, no. 785): Ancak Asur kralı Asurbanipal’in yardım edip etmediği bilinmemektedir. Çünkü babasının kaypak politikası nedeniyle bozulan Asur-Lidya diplomatik ilişkileri, muhtemelen büyük tavizlere rağmen sonuç vermemiş ve Asur, Lidya aleyhine gelişim gösteren Kimmer akınlarına seyirci kalmıştır. Kısa bir süre önce, takriben M.Ö. 648-646 arasında, Kimmer beyi Dugdamme, Asur kralı Asurbanipal ile bir antlaşma yapmıştır. Kimmer beyinin “yemin ederek” söz verdiği bu antlaşma, kuvvetle muhtemeldir ki, bir “saldırmazlık paktı” niteliğindedir. Başkent Sardes, M.Ö. 645 dolaylarında ikinci kez kuşatılarak -yine akropol hariç- amansızca tahrip edilmiş ve Ardys güç durumda kalmıştır. Ancak kral Ardys’in akropole çekilerek, bu akınlara karşı koyabilmesi takdiri şayandır.
İyonya Bölgesine Kimmer Akınları
Çok geçmeden İyonya kentleri de aynı yazgıyı paylaşırlar. Kallinos gibi ünlü şairler -gençlerin korkaklığını yererek- coşkulu mısralarla İyonya halkını, eli silah tutanları Kimmerlere karşı mücadeleye çağırmışlardır. M.Ö. 644/643 dolaylarında ünlü Ephesos/Efes şehri kuşatılır, güçlü surların gerisine çekilen halk, şehri savunur. Ancak sur dışında kalan, Grek dünyasının kutsal merkezlerinden biri olan, ünlü Artemis Tapınağı yakılarak tahrip edilir. Magnesia ise, hemen bu olayın ardından hücuma uğramış, ele geçirilerek yağmalanmıştır. Priene ve Didyma gibi diğer ünlü merkezler de bu yağmalamadan paylarını almışlardır. British Museum’daki Klazomenai lahdinde, Kimmerlerle İyonyalılar’ın mücadeleleri çok canlı bir şekilde resmedilmiştir. Özellikle bozkır savaşçılarıyla birlikte savaşan köpekler ilginçtir. Kimmer akınları, tarihsel süreç olarak İyonya kentlerinin ekonomik ve kültürel gelişimlerini bir süre geriletmiş, ancak Kimmer tehlikesinin geçiştirilmesinden sonra güçlenmelerine neden olmuştur. Çünkü Kimmerlerin bu bölgedeki akınları geçicidir, büyük ganimetler elde ettikten sonra geri dönmüşlerdir, denize ulaşmanın da onlar için bir önemi yoktur! Oysa Kimmer tehlikesinden sonra İyonya şehirleri, Lidya’nın tehditlerine karşı koyabilecek duruma gelmişler ve de “kolonizasyon hareketleri”ni hızlandırmışlardır.
Sonun Başlangıcı
Kimmerlerin -bilinen- en son ve güçlü akınları Çukurova bölgesi üzerinedir: Hatırlanacağı gibi Kimmer lideri Dugdamme’nin Asur kralı Asurbanipal ile bir saldırmazlık anlaşması yaptığına değinmiştik. Oysa bir süre sonra Gülek Boğazı’nı aşarak M.Ö. 630 dolaylarında Çukurova’ya inen Kimmer güçleri Tarsos/Tarsus ve Anchiale’ye kadar ilerlerler. Ancak Kilikya kralı Syennesis tarafından dağıtılarak mağlup edilirler. Dugdamme’nin ölümü Kimmerler arasında -kan dökmeye varan- kargaşalık yaratır ve bu da kesin mağlubiyetlerine neden olur. Dugdamme’nin yerine oğlu Sandaksatru geçer, yenik düşen Kimmer akıncıları geri dönerler. Orta Anadolu’daki Kimmer egemenliğinin ve gücünün sonu yaklaşmaktadır.
Güçlü Lidya kralı Alyattes bu olaylardan sonra Kimmerleri mağlup ederek, doğuya doğru, Kızılırmak’ın ötesine sürer. Bu sıralarda da Önasya’daki güç dengesi bozulmuş, Kyaxares’in önderliğinde -İskitler’le birleşen- Medler M.Ö. 612’de Asur İmparatorluğu’nu yıkmıştır. Akabinde Urartu Devleti’ni de yıkan bu yeni güç, M.Ö. 591 yılında Kızılırmak’a dayanmıştır. İran’daki Medler’in güçlenmesiyle Herodotos’un “28 yıl” olarak belirttiği Önasya’daki İskit hakimiyeti de sona ermiştir. Gerçekte Urartu Devleti İskit akınlarıyla yıkılmış, son darbe ise Medler tarafından vurulmuştur. Meselâ, ünlü Urartu kalesi Sardurihinili/Çavuştepedeki yoğun tahrip tabakaları içinde ele geçirilen çok çeşitli İskit buluntuları, at koşumları veya hayvan üslubuyla bezeli kemik at koşum parçaları ve sayısız mahmuzlu ok uçları gibi çok değerli arkeolojik bulgular bu tahribatın kimler tarafından yapıldığını açıkça kanıtlamaktadır.
Bilindiği gibi Lidya devleti ile Medler arasındaki savaş beş sene sürer (M.Ö. 590-585). Ünlü bilgin Thales’in önceden bildirdiği gibi güneş tutulması olur, savaşan güçler bunu “tanrıların gazabı ve uyarısı” olarak yorumlayarak çarpışmalara son verirler: M.Ö. 585’te yapılan antlaşmayla Kızılırmak Lidya ve Medler arasında sınır kabul edilir, Anadolu bu iki devlet arasında bir anlamda paylaşılmıştır. Bu süre zarfında da bu iki güç arasında kalan Kimmer boyları da Anadolu’daki etkinliklerini de yitirerek tarih sahnesinden çekilirler.
Ayrıca, Elazığ-Norşun Tepe’deki -kurban edilen- at gömülerinin yanında bulunan kartal başlı gem; Gordion’da at gömüleri ve at-koşum süslerinin yanı sıra, “tavşanı kaçıran kartal” motifli kemik plâket; Sardes’te, Ephesos’ta Boğazköy’de bulunan “bozkır hayvan üslûbu”nun ilginç örnekleri gibi nice benzer eserler, özellikle Kimmer ve İskit tahrip tabakalarının içindeki buluntuların birkaçıdır.
Sonsöz
Kimmer ve İskitler’in “Türk” kökenli olduklarına dair birkaç önemli hususu da belirtmek arzusundayız:
M.Ö. 750-550 arasındaki “Grek Kolonizasyonu”nun büyük bir yayılımını oluşturan Karadeniz’deki hareketlerinden çok önce, Akhalı denizciler Güney-Doğu Karadeniz sahilindeki Batum civarına, Kolkhis bölgesine ulaşmışlardı. Kafkasya’daki “Altın Post”u ele geçirmek için düzenlenen ünlü macera, Argonautlar’ın “Argo” gemisiyle yaptıkları müthiş serüven, “Tek gözlü devlerle mücadeleleri, Kyklop Polyphemos’un gözünün kör edilişi vs.”, bizim “Tepegöz Efsanesi” olarak bildiğimiz öykünün aynısıdır. Veya Lidya tarihi araştırılırken, Kırgızlar’ın ünlü “Manas Destanı” karşımıza çıkar.
X. Millî Türkoloji Kongresi (25-27 Eylül-İstanbul 1998) ve VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi (8­12 Kasım 1999) toplantılarında, büyük bir onur duyarak açılış bildirisi olarak sunduğumuz “Herodotos’ta Oğuz Kağan Destanı” başlıklı bildirimiz, seçkin bilim adamları olan, Türk dünyasının ve ilgili yabancı meslektaşlarımızın üzerinde büyük bir etki yaratmış ve takdir toplamıştır. Ayrıntıları ile yayına hazırladığımız bu çalışmamızın -yukarıda değindiğimiz toplantılarda sunduğumuz- “eşleştirme” çizelgemizi, dikkatinize sunuyoruz.
Prof. Dr. M. Taner TARHAN
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 1 Sayfa: 597-610