4 Aralık 2016 Pazar

ÇİN DEVRİMİ (1949-2016)


Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılında Çin, dünya gelişme çizelgelerinin en altında yer alan bir ülkeydi. Düzensiz ve kalabalık kentlerin ürkütücü yaşam koşulları, uçsuz bucaksız kırlardaki sonsuz yoksulluk, yüzyıllara dayalı feodal egemenliğin doğurduğu sosyal gerilik ve giderilmesi olanaksız görünen ulusal ayrılıklar, büyük boyutlu toplumsal sorunlar olarak ortada duruyordu.

1949 Sonrası: Devrimin Sorunları
Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılında Çin, dünya gelişme çizelgelerinin en altında yer alan bir ülkeydi. Düzensiz ve kalabalık kentlerin ürkütücü yaşam koşulları, uçsuz bucaksız kırlardaki sonsuz yoksulluk, yüzyıllara dayalı feodal egemenliğin doğurduğu sosyal gerilik ve giderilmesi olanaksız görünen ulusal ayrılıklar, büyük boyutlu toplumsal sorunlar olarak ortada duruyordu. Emperyalist sömürü ve uzun süreli iç çatışmalar, Çin halkını yaşam savaşı verme noktasına getirmişti. Çin köylüsü o denli yoksul ve umarsız hale gelmişti ki, elindeki toprağı bile işleyemiyordu. Toplam yüzölçümünün ancak yüzde 10’unu tarıma açabilmişti.1 1950 yılında bir hektar ekilebilir toprağa düşen insan sayısı, açlıktan yüzbinlerce insanın öldüğü 1917 Rusyası’ndakinden on kat daha çoktu.2
1949 yılında Çin nüfusunun yüzde 90’dan fazlası kırlarda yaşıyordu. Birbiriyle ilişkisi olmayan birçok bölge, kendi silahlı güçlerine sahip büyük savaşçı feodallerin denetimi altındaydı. Ellibeş ayrı ırk, başta Budhacılık, Lamacılık ve İslamiyet olmak üzere birçok din, onlarca dil ve yüzlerce yaşam biçimi vardı. Beş özerk bölge, 29 özerk il ve 69 özerk yönetim birimi varlığını sürdürüyordu.3
Sanayi, ulusal varsıllığa katkıda bulunmuyordu, çünkü yoktu. Oysa kullanabileceği hammadde kaynakları ve sınırsız işgücü vardı. Çalışan az sayıdaki işletme sömürge tipi işletmeydi. Genellikle yabancı sermayeye ait bu işyerlerinde Çinli işçiler, ilkel koşullarda günde 12 saat düşük ücretle çalıştırılıyordu.
Sovyet Etkisi ve Öykünme (Taklit)
1949-1952 arasında Sovyetler Birliği’ni örnek alan bir ekonomik kalkınma düşünüldü. Ortaklaşacılığa ve sanayileşmeye ağırlık verilecekti. Üretim araçlarının tümü kamu mülkiyetine alınacak ve hazırlanacak kalkınma planlarında; makinalı toplu tarım, ağır sanayi ve üretim makinaları üretimi öncelikli olacaktı.
Devrimden hemen sonra, kitle baskısıyla yapılan toprak dağıtımı ‘olumlu’ bir sonuç vermedi. 350 milyon köylüye 460 bin kilometrekare toprak dağıtılmış4 ancak kullanım hakkıyla sınırlı kalan, eşitsizlikleri gidermeyen ve ürün artışı sağlamayan bu dağıtım, çağdaş tarıma geçme amacına herhangi bir katkı sağlamadı.
Başarısızlık nedeniyle toprak dağıtımına son verildi ve tarımda sosyalist uygulamaya geçildi. Altı yıl içinde, 178 milyon köylünün toplandığı 26 000 adet halk komünü kuruldu.5 Tarıma açılmamış bölgelerde, toplam yüz ölçümün yüzde 5’ini oluşturan devlet çiftlikleri oluşturuldu.
Tarımsal gelişmeyi amaçlayan bu uygulamalar, köylünün gerçek istemiyle uyum göstermiyordu. Küçük bir toprağın özel kullanım hakkını sağlıyor olsa da, köylüler bununla yetinmek istemedi ve komün yaşamını benimsemedi. Tarımda amaçlanan gelişme sağlanamadı.
1953-1957 arasında birinci beş yıllık kalkınma planı hazırlandı ve uygulamaya sokuldu. Önemli sayılabilecek gelişmelere karşın, sanayide de istenilen ereğe ulaşılamadı. Elde edilen ekonomik büyüme, nüfus artışıyla hemen hemen sıfırlanıyor, tarımdaki durgunluk sürüyordu. Sovyet kalkınma modeli Çin’de başarılı olamamıştı.
Halka Yönelme
1957 yılında, Sovyet Rusya’da Stalin’e karşı yapılan suçlamaların sosyalist dünyayı birbirine kattığı günlerde, ortaklaşacı (kolektivist) uygulamalarda yumuşamaya gidildi. Merkezi ve yerel yöneticiler, köylünün hükümetle işbirliği kurmada süren çekingenliğini ortadan kaldırmak için, alınacak önlemleri araştırmaya ve halkın istemlerine eğilmeye karar verdi. Sayıları 750 bine varan tarım kooperatifi kuruldu. Köylülerin, kooperatif topraklarından kişisel olarak kullanma payı yüzde 5’den yüzde 10’a çıkarıldı. Onlara buralardan elde edeceği ürünü kullanma hakkı tanındı.
Ancak, yumuşamadan beklenen sonuç alınamadı. Bu kez köylü, kendine ait topraklardan elde ettiği ürünü arttırıyor, ortaklaşacı girişimleri savsaklıyordu. Emeğini yalnızca kendine ait topraklarda kullanma ve sağladığı ürünün tümüne sahip olma isteğindeki köylüleri, ortaklaşacı çiftliklerle ‘mutlu etmek’ olanaklı olmuyordu.
Aydınları Kazanmak
Tarım sorunlarını aşmadaki tıkanıklık sürerken, “yüz çiçek açsın” olayı başlatıldı. “Yüz çiçek yan yana açsın, yüz fikir akımı tartışsın” bir Çin atasözüydü. Düşünce ve sanatın özgür bir ortam içinde tartışıp yarışmasını anlatan bu eski Çin geleneği, özellikle iç savaş sırasında yitirilen aydın desteğini yeniden kazanmak için ileri sürülmüştü. ‘Yüksek düzey aydınlar’, sanatçılar, bilim adamları; alt yapısı oluşmamış ideolojik belirlemelerin ulusal savaşımın önüne geçirilmesi nedeniyle Komünist Parti’den uzaklaşmıştı. Sosyalist düzenin kuruluşu karşısında da ilgisizliğini sürdüren bu kesimin kazanılmasına çalışılıyordu.
Aydınlar, bu kampanyaya olumlu yanıt verip katılmada pek gönüllü olmadı. Bir süre sonra 27 Şubat 1957’de Mao, çağrıyı birkez daha yineledi ve aydınlar sorununun mutlaka çözülmesi gerektiğini söyledi. “Çin’in sosyalizmin kurulması gibi dev bir görevde, olabildiği kadar çok aydına gereksinimi vardır. Aydınlarla ilişkilerimizi düzeltip, onların karşılaştıkları sorunları çözümlemelerine yardım etmeli, yeteneklerini tam olarak ortaya koymalarını sağlamalıyız. Parti üyelerinin çoğu aydınlarla anlaşmayı, onlarla geçinmeyi pek beceremiyor. Onlara sert davrandıkları gibi, işlerine de saygı duymuyorlar. Bilimsel ve kültürel konulara, yerli yersiz burunlarını sokuyorlar. Bu eksiklikleri mutlaka ortadan kaldırmalıyız...” diyordu.6
Eksiklikler bir türlü ortadan kaldırılamadı. Gerçekleştirilmeğe çalışılan sınıfsız topluma hazır olmayan ülke, uzun erimli umutların gündeme sokulmasını sindiremiyor ve bu uğurdaki büyük çabaya karşın istenilen sonuç elde edilemiyordu.
“Büyük Sıçrama” ve Başarısızlık
Birinci beş yıllık planın başarısız olması üzerine yumuşama dönemine son verildi. ‘Sosyalist düzenin yerleştirilmesi’ için ‘daha bütünsel’, ‘daha köklü’ yöntemler yürürlüğe konuldu ve ‘Büyük Sıçrama’ adı verilen yeni bir politik döneme girildi. 1958, gerek ‘Büyük Sıçramanın’ ve gerekse de ikinci beş yıllık planın başlangıcı oldu. On beş yılda İngiltere’yi geçmeyi amaçlayan bu iddialı planla, önce kırsal işgücü devinime geçirildi. Yüz milyonu aşkın kadın ve erkek büyük hidroelektrik santrallerin yapımında canla başla çalıştı. 67 milyon köylüye, ülkenin yeniden ağaçlandırılması projesinde iş verildi.
İlk yıl umut verici sonuçlar alındı, üretim arttı sanayi gelişti. Ancak, sevinç 1959 başında yerini endişe ve üzüntüye bıraktı. Tarımda, iki yıl art arda düşük ürün elde edildi. Tarım ürünleri dışsatımı durduruldu, dışalıma gidildi. Bu kez döviz yetersizliği nedeniyle sanayi için gerekli donanımın dışalımı yapılamadı.
Tarımdan sonra sanayide de gelişme durdu. Çin, kendi halkını besleyemez duruma düştü. Büyük umutlarla girişilen ‘Büyük Sıçrama’ döneminde, 20 milyon Çinli açlık ve yoksulluktan öldü.7 Dönem başında kentlere göçmüş olan milyonlarca köylü, köylerine geri gönderildi.
Başarısızlık kesindi. Ancak, yöneticiler başarısızlığın gerçek nedenini göremedi. Tarımdaki kötü sonuçlar elverişsiz doğa koşullarına bağlandı. Sanayideki durgunluğun nedeni olarak da, Sovyet uzmanlarının siyasi nedenlerle geri çekilmiş olması gösterildi. Bu arada birçok yerde, akıl dışı uygulamalar yapıldı.
Tarım ürünlerine zarar veren kuşlar yok edildi. Bu kez yok olan kuşların yediği zararlılar olağandışı arttı. İyi araştırılmadan yapılan dev sulama yatırımları, toprağın alkalilenmesi ya da tuzlanmasına yol açtı.
Başkasına Öykünme (Taklit)
Başarısızlıkta etkisi olsa da bu tür uygulamalar olumsuzlukların gerçek nedeni değildi. Sovyetler Birliği’ndeki ‘sosyalizmi kurma’ girişimi hemen aynısıyla alınıp uygulanmıştı. Köylü kendine ait toprak ve ürün peşindeyken, inatçı bir ortaklaştırma (kolektifleştirme) uygulanıyordu. Çağdaş tarımcılığı yerleştirmek için gerekli olmamasına ve köylünün isteksizliğine karşın, “halk komünlerinin” kurulması sürüyordu.
Sanayileşmede devlet öncüydü. Buna kimse karşı çıkmıyordu ancak bu öncülüğün içinde özel girişimciliğe hiçbir alanda izin verilmiyordu. Aynı tutum ticaret için de geçerliydi. Aydın desteği, politik nedenlerle yitirilmişti. Uygulanan politikalara eleştiri yönelten yöneticiler, bulunduğu yer ve konuma bakılmaksızın görevinden uzaklaştırılıyordu. O günlerde ve daha sonra Cumhurbaşkanı Liu Şao Çi, Pekin Belediye başkanı Peng Çen, savunma bakanı Ping Di Huay ve Komünist Parti sekreteri Teng Hsiao Ping, ‘revizyonist’ suçlamasıyla görevlerinden uzaklaştırılan üst düzey yöneticilerdi. Sovyetler Birliği’nde, ideolojik öncelikler nedeniyle yaşanan olumsuzluklar hemen aynısıyla Çin’de de yaşanıyordu.
Kültür Devrimi ve Sonuçları
Ekonomideki başarısızlık, ideolojik davranış ve eylemlerin daha da öne çıkarılmasına yol açtı ve 1965’de Çin için gerçek bir felaket olan, Büyük Proletarya Kültür Devrimi denilen kampanya başlatıldı. 1965-1969 yılları arasında sürdürülen ancak olumsuz etkileri uzun yıllar sürecek Kültür Devrimi’nde, düşünceleri ve davranışları nedeniyle aydınlar, bir kez daha saldırıya uğradı. İyileştirme (reform) yanlısı ne kadar yönetici varsa tümü görevlerinden uzaklaştırıldı.
Oysa bunlar, tarım sorununa özel önem vermiş, halk komünlerini sorgulamış, tarımı geliştirecek yeni uygulamalar getirmişti. Örneğin, her köylü ailesine, 100 metrekare arazi sahibi olma ve bahçesinden, kümesinden, zanaatından elde edeceği ürünleri serbestçe satabilme hakkı vermişlerdi. Bu uygulama bile tarıma oldukça önemli bir canlılık sağlamıştı. Ancak, bu gelişmelere Kültür Devrimi’yle son verildi ve özellikle öğrencilerden oluşan kümeler, denetimsiz bir coşkuyla gözden düşürülmesi istenen siyasi kişilere saldırdı. Kızıl Muhafızlar denilen bu kümelerin davranışlarındaki aşırılık, Çin’i neredeyse bir içsavaşın eşiğine getirdi.
Kültür Devrimi’nden 1976 yılında Mao’nun ölümüne dek, çağdaşlaşma yanlılarıyla, yöneticiler arasında sert bir savaşım yaşandı. Mao’dan sonra; Hua Guo Fing, Ye Cien Ying ve Teng Hsiao Ping yönetime geldi ve bu ekip 1977 yılında, tarım, sanayi, ulusal savunma ile bilim ve tekniği öne çıkaran Dört Çağdaşlaşma Kampanyası adı verilen bir atılım başlattı.
Teng Hsiao Ping ve Hızlı Kalkınma
Teng Hsiao Ping önderliğindeki yenilikçiler, devlet yönetimine geldiğinde, ‘sosyalizme geçmeyi’ başaramamış ancak sanayi, ulaşım, eğitim ve halk sağlığı alanında gelişmeler sağlanmış bir Çin buldu. Hızlı kalkınma için gerekli olan bir ekonomik alt yapı oluşmuştu ancak mülkiyet ilişkileri üretici güçlerin gelişimi üzerinde engelleyici bir baskı oluşturmayı sürdürüyordu.
Köylülerle halk komünleri, girişimci unsurlarla ortaklaşacılık, tüccarlarla ticari yasalar arasındaki çelişkiler; toplumsal kalkınmayı sağlamanın önündeki engel durumundaydı. Çin, sahip olduğu ekonomik alt yapı, yeraltı zenginlikleri ve eğitilmiş iş gücüyle, çağı yakalamaya aday bir ülke haline gelmişti ama bunu yapacak siyasi önderliğe sahip olması gerekiyordu. Çin kendisini yönetecek “becerikli” yöneticiler bekliyordu.
Politika Değişimi
Teng Hsiao Ping önderliğindeki yenilikçiler, bu beceriyi gösterdi. Önce siyasi alanda bir dizi iyileştirme yapıldı. Örneğin parlamentoda işçi-köylü-asker milletvekili oranı düşürüldü. Toplumsal ve kültürel alanda kişi hakları genişletildi. Geçmiş dönem uygulamaları, Mao’nun kişiliği dahil tartışmaya açıldı.
1978’de anayasada değişiklikler yapıldı. Köylünün topraktaki iyelik (mülkiyet) hakkını genişleten, sanayi ve ticarette özel girişimciliğe olanak veren yasalar çıkarıldı. 1979’da gelişmiş ülkelerle ulusal bağımsızlığa zarar vermeyen bilimsel ve teknik anlaşmalar yapıldı. Yatırım biçimi, kazanç aktarımı (kâr transferi), işçi ve mühendis çalıştırma, devir süreleri gibi konularda; koşulları Çin’in belirleyeceği biçimde, kapılar yabancı sermayeye açıldı.
Bilim, teknik, savunma, tarım ve sanayi alanlarında çağdaş atılımlar gerçekleştirildi. Uygulamaya koyulan 1976-1986 on yıllık planda, yıllık ortalama büyüme hızının yüzde 10 olması öngörüldü. Çelik, petrol, ulaşım ve enerji başta olmak on iki büyük atılım projesi hazırlandı. Çin yalnızca bu projeler için dış kredi aldı. Dış kredi koşullarının siyasi ve ekonomik bağımlılık doğurmasına izin verilmedi.
Bugün, kamu iyeliğinin Çin ekonomisindeki oranı yüzde 50’ye düşmüştür. İyeliğin yüzde 20’si kamu-özel ortak girişimi, yüzde 30’u ise özel sektöre aittir.8 Ekonomide kamunun belirleyiciliğini sürdürmekte ancak özel girişimciler kendilerine ayrılan alanlarda yatırım yapmakta, bu yatırımlarından kazanç elde etmektedir. Petrol, demir-çelik, enerji, iletişim, ulaşım gibi stratejik sektörler, büyük oranda kamu iyeliği ve denetimi altındadır.
Üretime Yatırım
Ulusal ya da yabancı sermaye yatırımları, Çin’in planlı kalkınma ekonomisine katkı koyacak biçimde üretime yönlendirildi. Yatırım koşulları üstelik sıkı biçimde Çin hükümetince belirlenmesine karşın, yoğun bir yabancı sermaye girişi oldu. Dünyanın bütün azgelişmiş ülkelerinde hiçbir kısıtlamayı kabul etmeyen uluslararası şirketler, Çin’de hükümet kararlarına uygun davrandı ve birbirleriyle yarışırcasına yatırım yaptı.
İlk on yıl içinde, 395 milyar Dolarlık yabancı sermaye girişi oldu.9 Bu miktar, 2000 yılında 1 trilyon Dolara; 2009’da ise 1,63 trilyon Dolara çıktı. Dünyanın en büyük 500 uluslararası şirketinden (Global Top 500) 480’i Çin’e yatırım yaptı.10
The Economist Dergisi, Çin mucizesiyle ilgili kapsamlı araştırmalar sonucunda şu yorumu yapıyor: “1978 yılında 270 milyon Çinli’nin ‘mutlak yoksulluk’ içinde yaşamakta olduğu düşünülüyordu. Tarımla ilgili reformların büyük oranda başarıya ulaştığı 1985 yılında ise bu sayı 100 milyona düşmüştü. 1991 yılında ise Çin’de, bir Japonya, iki İngiltere ya da yarım Amerika edecek kadar insan yoksulluktan kurtarılmıştı...”11
Öngörüler
Economist dergisinin Dünya Bankası verilerine dayanarak 1994 yılında yaptığı bir araştırmada, 2020 yılında mutlak üretim değeri olarak en çok mal ve hizmet üretecek 15 ülke sıralanmaktadır. Bu çalışmaya göre, ABD’nin toplam üretimi 100 olarak alındığında 2020 yılındaki Japon üretimi 45, Alman üretimi 30, Çin üretimi ise 140 olacaktır.12 Dünya Bankasının verilerine göre; Çin, 1997 yılındaki 4 trilyon 383 milyar Dolarlık satın alma gücü paritesi ve gayri safi milli hasılasıyla Çin, ABD’den sonra ikinci büyük ekonomik güç durumuna gelmişti.13
Dünya Bankası 1999 yılında; Çin’in 2025 yılında dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağını öngörmüştü.14
Öngörüler Gerçek Oluyor
Çin, Dünya Bankası’nın öngörüsünden 11 yıl önce 2014’de, dünyanın en büyük ekonomik gücü durumuna geldi. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) verilerini değerlendiren Euronews, Çin’in satın alma gücü paritesinin 2014’de 17,6 Trilyon Dolar’a ulaşarak, 1872’den beri 146 yıldır dünyanın en büyük ekonomik gücü olan ABD’nin önüne geçtiğini açıkladı.15
Çin bugünkü durumuna başarıyla uyguladığı planlı kalkınma programlarıyla geldi. 2000 yılında İtalya’yı geçerek altıncı, 2005’de Fransa’yı geçerek beşinci, 2006’da İngiltere’yi geçerek dördüncü, 2007’de Almaya’yı geçerek üçüncü, 2010’da ise Japonya’yı geçerek ikinci büyük ekonomik güç olmuştu.16 2014 yılında ABD’yi geçerek birinci oldu.
Çin, dış ticaret büyüklüğü olarak, 1978’de dünya 32.’si iken; 1989’da 15., 1997’de 10., 2001’de 6., 2003’de ise 1978’e göre yirmi beş kat artarak 4.’sü olmuştu.17 Bugün (2012) Çin’in dış ticaret hacmi 3,86 trilyon Dolardır. 2.05 trilyon Dolar dışsatım yaparken, 1,82 trilyon Dolar dışalım yapmaktadır. Dış ticaret fazlası yıllık 231 milyar Dolardır. Dışsatımda dünya 1.’si, dışalımda dünya 2.’sidir. Çin bugün 124 ülkenin en büyük ticaret ortağı durumundadır.18
Yabancıdan Yararlanma Kendi Gücüne Dayanma
Çin bugün büyük bir dış yatırımcıdır. ABD, Japonya, Almanya dahil dünyanın her yerinde yatırımları vardır. Afrika ve Güney Amerika’nın gelişmesinde itici güç durumuna gelmiştir. Yurt dışındaki yatırımlarını çoğunlukla birleşme ve satın alma yoluyla yapmaktadır. Dışarıya yatırım yapan Çin’li işletme sayısı 20 bine ulaşmıştır. 13 ülkede toplam 16 ekonomik ve ticari iş birliği bölgesi kurmuş, bu alandaki yatırımları 4 trilyon Doları aşmıştır.19
Devletçiliğin Başarısı
Gerçekleştirilen hızlı ekonomik gelişmenin dayandığı temel güç, izin verilen yabancı sermaye yatırımları değildir. Bu yatırımlar, ulusal ekonominin gelişmesinde zaman ve sermaye öncelikleri olmayan ikincil yatırım alanlarına kaydırılmıştır. Ekonomik gelişmenin gerçek motoru, temel sanayi dallarındaki devlet tekeli konumundaki KİT’lerin başarısıdır. Çin 1980’den sonra devletin belirleyiciliği altında karma ekonomiyi ustalıkla uygulamış ve sosyal devleti her boyutuyla yaşama geçirmeyi başarmıştı.
Çin’in Kalkınma Yöntemi Daha Önce Uygulandı mı
1949 yılında ulusal devrimiyle dünyayı şaşırtan Çin, aynı şaşkınlığı bu kez, ekonomik büyümedeki başarılarıyla yapıyor. Teng Hsiao Ping’in 20 yıllık ekonomik devriminin, Mao’nun sosyal devriminden daha köklü olduğuna inananlar de az değildir.
“Çin’in kaderini doğmalar değil ekonomi-politik belirlesin” diye vasiyet bırakan Teng’in ekonomik kalkınma politikası yeni bir buluş ve yöneliş değildir. Bu yöntem tam 57 yıl önce 1923 de, “ekonomi herşey demektir... Ulusal bağımsızlığın korunması ancak ekonomik başarıyla mümkündür... Biz gücümüzü doğmalardan değil gerçek yaşamdan alıyoruz...” diyen Mustafa Kemal tarafından Türkiye’de 1923-1938 arasında uygulanmıştır. Çin’de 1980’den sonra uygulanan ekonomik kalkınma politikası, aynı konudaki Türk Devrim uygulamalarının yinelenmesi gibidir. Buna, Türk Tipi kalkınma deniyor.
DİPNOTLAR
1   “Çin Halk Cumhuriyeti” “Büyük Larousse” Gelişim Yay., sf.2707
2   “Çin Devrimi” “Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi”, Gelişim Yay., Sayı 1, sf.33
3   “Çin Halk Cumhuriyeti” “Büyük Larousse” Gelişim Yay., sf.2706
4   a.g.e. sf. 2708
5   a.g.e. sf. 2708
6   “Çin Devrimi” “Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi” Gelişim Yay., Sayı 1, sf.33
7   “Çin Halk Cumhuriyeti” “Büyük Larousse” Gelişim Yay., sf.2721
8   “Amerika Kendisi Dünyanın Jandarması Olarak Görüyor” Wu Keming, Aydınlık, 23 Mart 1996, Sayı 457, sf.8
9   a.g.e. sf.8
10 TC Pekin Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği; “Çin Halk Cumhuriyetinde Doğrudan Yabancı Sermaye Uygulamaları ve Sağlanan Teşvikler”
11 “Economist” 01.10.1994 ak. Gencay Şaylan, “Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi” İmge Kitapevi, 1994, sf.183
12 a.g.e. sf.183
13 “Cumhuriyet” 20.11.1998
14 “Dünya Ekonomisinden” Cumhuriyet 16.02.1999
15 “IMF: Dünyanın En Büyük Ekonomik Gücü Çin” Aydınlık 11.12.2014
16 CIA Wold Fact Book; Fortune “Çhina is richer, but most Chinese are still poor” Feb.17, 2001
17 www.ekodiyalog.com/konular/cin_ekonomisi_sektor.html
18 CIA Wold Fact Book; Fortune “Çhina is richer, but most Chinese are still poor” Feb.17, 2001
19 http://tr.euronews.com/2013/09/09/cin_den_dis_yatirim_rekoru
20 “Global Paradoks” John Naisbitt, Sabah Yay., sf.151

6 Ağustos 2016 Cumartesi

11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç 


Türk Devrim'i, 20.yüzyılın niteliğini tam olarak kavrayamayan, politik yetersizlik içindeki dar bir kadroyla gerçekleştirildi. Devrim'e önder olarak katılanlar içinde, girişilen işin gerçek boyutunu kavrayanlar küçük bir azınlık durumundaydılar. Mustafa Kemal dışında; çağın koşullarını, geçerli dünya düzenini, bu düzenin ekonomik-politik dayanaklarını, emperyalizmi, ulusal bağımsızlığın önemini anlayan ve bu anlayışa uygun politika geliştiren insan çok azdı. Devrim'in kuramcı ve uygulamacısı tek başına Mustafa Kemal Atatürk'tü. Kurtuluş Savaşı'na katılıp yararlılıklar gösteren Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar gibi önde gelen komutanlar, kendilerini tanzimat batıcılığının etkisinden kurtaramıyor; önem ve boyutunu tam olarak kavrayamadıkları devrim atılımlarından ürküyorlardı.

Kazım Karabekir'in Genel Başkan, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar'ın Başkan Yardımcısı,Ali Fuat Cebesoy'un Genel Sekreter olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1924'de kuruldu ve devrim atılımlarına hazırlanan Mustafa Kemal'e karşı muhalefet başlattı. Kurucuları anti-emperyalist bir savaşın komutanları olmasına karşın, parti programı, bugünkü IMF isteklerine benzer ekonomik yaklaşımlar içeriyordu. Londra'da yayımlanan ve Kurtuluş Savaşı'na karşıt yayınlarıyla öne çıkan 'Times' gazetesi 14 Kasım 1924 tarihli sayısında, bu 'yeni' partiyi, 'Mustafa Kemal'in her adımını' eleştirdiği için kutlamış ve Türkiye'deki "İngiliz çıkarlarının korunması" umutlarını bu partinin başarısına bağlamıştı. Fırka programında şunlar söyleniyordu: "...Parti, limanlara giriş ve çıkışta alınan gereksiz gümrük vergilerinin derhal kaldırılmasını savunur... İç ve dış transit ticaretinin gelişmesini önleyen tüm kısıtlama ve engeller kaldırılacaktır. Ulusal sanayinin korunması için getirilen kısıtlamalar kaldırılacak, ithalattan alınan gümrük vergileri azaltılacaktır. Ekonomiyi yeniden inşa etmenin zorunluluğu karşısında, yabancı sermayenin güvenini kazanmaya çalışılacaktır. Her türlü tekelin, bu arada devlet tekellerinin de çoğalmasına karşı çıkılacaktır. Merkezi yönetim biçimi yerine, yerel yönetimler gerçekleştirilecektir. Ülkede liberalizm uygulanacak, devlet küçülecektir. Halkın dini inançlarına saygı gösterilecektir..."

Rauf Orbay, 1924 yılında Meclis'te yaptığı konuşmada Cumhuriyet ilanı ile hilafetin kaldırılmasından başka herhangi bir devrim henüz yapılmamış olmasına karşın; "Devrimler bitmiştir. Devrim sözü sermayeyi ürkütüyor" demişti. 1924'de Başbakan, 1930'da da Serbest Fırka'nın Başkanı olan Fethi Okyar da benzer düşüncede bir kişiydi. Meclis'te, birçok yasa, tutucu milletvekillerinin ikna edilmesiyle çıkarılıyordu. İsmet İnönü, verilen görevi başarıyla yerine getiren iyi bir uygulamacıydı, ama düşünce yapısı olarak emperyalizmi kavrayamamış bir tanzimat aydını'ydı. Türk Devrimine önderlik edebilecek, sosyal, ekonomik, tarihsel kültüre ve anti-emperyalist bilince sahip değildi.

Devrimlerin gerçekleştirilmesi, Türk halkının Mustafa Kemal'e gösterdiği güvene, devrimci kararlılığına, örgütsel yeteneğine ve sahip olduğu yüksek bilinç düzeyine dayanıyordu. Devrimci kararlılığından ödün vermiyor, ülkenin gerçek kurtuluşu için sonuna dek gideceğini söylüyordu. 3 Mart 1925'de parti gurubunda yaptığı uzun konuşmasını şu cümleyle bitirmişti "Devrimi, başlatan tamamlayacaktır."

Devrim, kendisini koruyacak kadroları tam olarak yetiştiremeden, Atatürk 1938 yılında öldü. Atatürk'ün yerine, "en uygun kişi" olarak İsmet İnönü getirildi. İnönü'nün, 1938-1950 arasındaki, "milli şef" konumu ve geniş iktidar yetkileriyle sürdürdüğü yönetim dönemi, Atatürkçü politikanın temel ilkeleriyle çelişen uygulamaların yer aldığı bir dönem oldu. Atatürkçülükten geri dönüş süreci, yaygın bir kanı olan 1950'de değil, bu dönemde başladı.

*

Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra, 11 Kasım 1938'de toplanan TBMM, İsmet İnönü'yü oybirliğiyle Cumhurbaşkanı seçti. Önderini yitirmenin acısını yaşayan Türk halkı bu atamayla fazla ilgilenmedi ve seçimi genel olarakDevrim'den Ödünler 1938-1950 uygun buldu. İsmet İnönü, usulen istifa etmiş olan Celal Bayar'ı hükümeti kurmakla yeniden görevlendirdi. Ancak, kurulan yeni hükümette önemli iki değişiklik vardı. İçişleri BakanıŞükrü Kaya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Araş yeni hükümette yer almıyordu. Cumhuriyet devrimlerinin uygulamasında, en önde görev almış bu iki önemli bakana,İnönü'nün isteği üzerine hükümette görev verilmemişti.

1939 Martı'nda, milletvekili adaylarının tümünü İnönü'nün seçtiği erken genel seçimler yapıldı. Aday belirlemede kullanılan ölçüt ve seçilen adayların niteliği, Atatürk dönemi uygulamalarında değişiklik olacağını gösteriyordu. Atatürk'ün güven duyup uzun yıllar birlikte çalıştığı devrimci kadro milletvekili yapılmamıştı. Buna karşın, Cumhuriyet devrimlerini kavrayamayıp Atatürk'le siyasi çatışma içine giren, Terakkiperver Fırka kurucuları dahil, muhalif unsurlar Meclis'e alınmıştı. Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapan ve ilk inkilap tarihi derslerini veren Prof.Hikmet Bayur'un Atatürk'ün ölümünden sonraki uygulamalar için görüşleri şöyleydi:"... Atatürk ölür ölmez, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Mesela, Atatürk'e bağlı olan bizleri İnkılâp derslerinden aldılar. Kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı."

*

Atatürk'ün yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, açıkça söylenmeyen ve yazılmayan ancak davranış biçimleriyle ortaya konulan sistemli bir politikaya dönüştürüldü. Bu politikanın somut sonucu; devlet politikalarında Atatürk veAtatürk dönemiyle "araya mesafe koyma" eğilimiydi. İnönü, "milli şef"ti ve herşeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler günün gereklerine uymak durumundaydılar. Atatürk'ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Onlarla birlikte görünmek, devlet katında, yükselmeyi önleyen bir olumsuzluk haline gelmişti.

1939-1950 arasındaki 12 yıl, Kemalist atılımların durdurulduğu, geri dönüş sürecinin başladığı, çelişkilerle dolu bir geçiş dönemidir. Etkisini henüz yitirmemiş olan devrim ilkeleriyle, geri dönüş uygulamalarının iç içe geçtiği bu dönemde, Batı'yla uzlaşılmış, ve yeniden emperyalizmin etki alanına girilmiştir. İngiltere ve Fransa'yla 1939'da imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması, yoğunlaşarak günümüze dek gelen bu sürecin başlangıcı olmuştur.

İsmet İnönü 1960'larda, Abdi İpekçi ile yaptığı bir konuşmada şöyle söylüyordu; "Demokratik rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş oluyorduk." Değerlendirmedeki dikkat çekici yan, "büyük otorite ile büyük reformların yapılması döneminin" yalnızca değişmiş olması yönündeki saptama değil, "değişmesi gerektiği" yönündeki kabuldür. Burada devrimci dönemin, nesnel koşullar nedeniyle sona erdiği değil, devrimcilikten vazgeçildiği söyleniyor. Oysa Kemalist düşünce ve eylem, sürekli devrimi kabul ediyor ve "Hiçbir gerçek devrim, gerçeği görenlerin dışında çoğunluğun oyuna başvurularak yapılamaz" "Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur" diyordu. Görüşler arasındaki niteliksel karşıtlık, dünya görüşlerine dayanan yapısal bir farklılık mıydı, yoksa zaman içinde yeni koşulların neden olduğu düşünce değişikliği miydi ? Bu sorunun yanıtını, İsmet İnönü'nün, Mustafa Kemal'e 1919 yılında, henüz İstanbul'da iken yazdığı mektupta aramak gerekir; "Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir."

*

Atatürk'ün ölümünden yalnızca altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939'da İngiltere, 23 Haziran'da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine, bu anlaşmalarla ilgili olarak, "Türkiye'nin bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine verdiğini" söyledi. Deklarasyonlara göre taraflar; "Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı" kabul ettiler. Anlaşma üzerine İngiltere Başbakanı Arthur ChamberlainAvam kamarasında yaptığı konuşmada "erkek millet" diye Türkiye'yi övdü. Alman gazeteleri ise "Nankör Millet Türkiye" başlıklarıyla çıktı. Bu iki deklarasyon, daha sonra 19 Ekim 1939 tarihinde "Üçlü İttifak Anlaşması" haline getirildi. Bu anlaşmanın yapıldığı günlerde, İngiltere ve Fransa, Almanya ile savaş halindedir ve 2.Dünya Savaşı sürmektedir.

Kemalist politikalardan ilk ödün, Atatürk'ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda verilmiş, 15 yıl önce savaşılan Batı'yla ittifak içine girilmişti. Oysa Atatürk, bağımsızlığa özen gösterilmesini, özellikle Batı'yla ittifak anlaşmaları yapılmamasını istemişti. Ölümüne yakın "Türkiye tarafsız kalmalıdır, bir ittifak içine girmemelidir'" diyerek vasiyet niteliğinde önermelerde bulunmuştu. Ancak, yerine geçenler, ölümünden yalnızca 6 ay sonra, Batı'yla ittifak anlaşmaları imzalamışlardı.

İttifak Antlaşması yapılan İngiltere, 1918'de "Türkiye'yi yok etmeye kararlı olduğunu" açıklıyor, "Türklerin vahşi talancılar olduğunu" ve "Anadolu'dan uzaklaştırılacaklarını" söylüyordu. 1930 yılına dek süren Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyor ve Musul'u almak için, Türkiye karşıtı her türlü eylemin içinde yer alıyordu. Türkiye böyle bir ülkeyle, hem de dünya savaşı sürerken ittifak anlaşması yapıyordu. İngiltere ve Fransa ile yapılan 1939 üçlü ittifak anlaşması, hem anti-Kemalist sürecin başlangıcı, hem de buna bağlı olarak Türkiye'nin tekrar Batı'nın etkisine girmesinin kabulü anlamına geliyordu.

*

Oysa Mustafa Kemal, Batı'nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini her yönüyle ele almış, Batı'yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişkiye girmemişti. Kurtuluş Savaşı'nın en zorlu günlerinde, 1921 sonlarında şunları söylüyordu: "İlkbahara kadar üç ay içinde bu silahları elde edemezsek diplomasi kanallarıyla bir çözüm yolu aramak zorunda kalacağız. Bunu arzu etmiyorum. Biliyorum ki Batı ile uyuşma, Türkiye'nin kaçınılmaz olarak kökleştirilmesi anlamına gelecektir." Bu sözler, savaşın olanaksızlıkları ve silah ihtiyacının yarattığı gerilimlerin duygusal dışa vurumları değildir.

Aynı yıl, Türk Kurtuluş Savaşı'nın uluslararası boyutunu açıklarken şunları söylemiştir: "Bana göre Türkiye, Doğu ve Batı Dünyası'nın sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum, bir yanı ile yararlı iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı emperyalizminin Doğu'ya yayılmasını durdurabileceğimiz için, Türkiye'yi öncü olarak gören bütün Doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan, bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü, Doğu'ya yönelen saldırıların bütün ağırlığı, öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. Türk halkı bu konumu ile gurur duymakta ve Doğu'ya karşı bu görevi yerine getirmekten mutlu olmaktadır."

Mustafa Kemal, Türk Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalist niteliğini tüm boyutlarıyla saptar ve saptamalarını eyleme dönüştürür. Batı emperyalizmi için şunları söyler: "Biz, Batı emperyalizmine karşı yalnızca kurtuluşumuzu sağlamak ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla Türk milletini emperyalist politikalarına araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz."

ABD Türkiye'ye Yerleşiyor

ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan Batı dünyasının yeni lideri olarak çıktı. Savaşın gerçek galibi, "gelişmenin, barışın ve demokrasinin" temsilcisi olarak "göz kamaştıran" bir varsıllığa sahipti. Onunla iyi ilişkiler kurmak, dost olmak ve yardımına "hak kazanmak", "hür dünyaya" katılarak, "özgür ve uygar" olmanın, kaçırılmaması gereken fırsatıydı. Dünyanın önemli bir bölümü böyle düşünüyordu. ABD ve Amerikan yaşam tarzı, tüm dünyayı saran bir modaydı.

Oysa bu "moda"nın arkasındaki gerçek, yoksul ve güçsüze yaşam şansı vermeyen genel, yaygın, örgütlü ve zora dayanan yeni bir dünya sistemiydi. Bu sistemin ekonomik ve politik amaçları içinde; azgelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme, ulus çıkarlarına sahip çıkma ya da bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlara yer yoktu. Yeni düzen, bunları yok etmek üzere geliştirilmişti.

Türkiye, Yeni Dünya Düzeni'ne katılmada dünyadaki bütün azgelişmiş ülkeler içinde en 'istekli' ülke oldu. Daha 20 yıl önce, emperyalizme karşı, dünyadaki ilk başkaldırı hareketini başarmış olan bir ülkenin bu durumu, gerçek anlamda bir ulusal dramdı. Kemalist mirasın açıkça reddedilmesiydi.

1939 Üçlü İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batı'ya bağlanma süreci, savaşın bitmesi ile olağanüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmemesine karşın, ABD'nin isteği üzerine 'çok particiliği' kabul etti ve 24 Ekim 1945'te kurulan Birleşmiş Milletler'e girdi. BM'den sonra kurulan hemen tüm uluslararası örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye oldu. 14 Şubat 1947'de Dünya Bankası, 11 Mart 1947'de IMF, 22 Nisan 1947'de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948'de Marshall Planı, 18 Şubat 1952'de NATO, ve 14 Aralık 1960'da OECD'ye katıldı. Bunlardan başka, sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB'ne açtı. IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye'nin katıldığı tüm uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batı'ya bağımlılığın arttırılması ve egemenlik haklarının törpülenmesiydi.

*

ABD ile yapılan ilk ikili anlaşma, daha savaş bitmeden 23 Şubat 1945'te imzalanan anlaşmadır. Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma, TBMM'nde 4780 sayıyla yasalaşmıştır. Anlaşmanın temel özelliği; adının "Karşılıklı Yardım Anlaşması" olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıdır. Anlaşmada, koruyucu hükümler olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil, hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD'nin "hakları" koruma altına alınmaktadır. Anlaşmanın 2.maddesi şöyledir: "T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ne temin edecektir." Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada yer alması elbette mümkün değildir. T.C. Hükümeti, ABD'ne hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belli olmayacaktı.

İkinci anlaşma, 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen bir kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü, dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve geri götürülmesi pahalı olan, eskimiş savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye'ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Bu anlaşma, Türkiye'yi her yönden bağımlı hale getirecek anlaşmalar dizisinin öncülerindendi ve ulusal güvenliğe zarar veren ağır koşullar içeriyordu.

Anlaşma'nın birinci bölümünde, "T.C. Hükümeti, ABD Dış Tasfiye Komisyonunun Türkiye dışında satışa çıkardığı, kullanım fazlası malzeme ve donatımlardan, ihtiyaçlarına denk düşenleri satın almak istediğinde, bu alımın 10 milyon dolarlık bölümü için, iki hükümet aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir" deniliyor ve koşullar sıralanıyordu. I. ve III. alt maddelerinde, borç olarak verilen 10 milyon doların, geri ödeme biçimi belirleniyordu: "Birleşik Devletler, faiz dahil taksitlerin resmi rayiç üzerinden Türk Lirası olarak ödenmesini de isteyebilecektir. Türk Lirası ödemeler, T.C. Merkez Bankasında özel bir hesaba yatırılacak ve Birleşik Devletlerin arzusuna göre; kültürel, eğitimsel ve insani amaçlara ya da Birleşik Devletler tarafından Türkiye'de kullanılan memurların harcamalarına tahsis edilecektir."

ABD, bu anlaşmayla çok yönlü kazançlar elde etmektedir. Elindeki savaş artığı malzemeyi satmakta, Türkiye'yi bu malzemelere ait yedek parça bağımlısı haline getirmekte ve Türkiye'de faaliyet gösterecek personelinin giderlerini Türkiye'ye karşılatmaktadır. Bu işler için hiçbir masraf yapmamaktadır. Kültürel, insani ve eğitimsel faaliyetlerin ne anlama geldiği, bugün daha iyi görülebilmektedir. Kimlere ya da hangi örgütlere ne miktarda ve ne amaçla yapıldığını yalnızca Amerikalılar'ın bildiği yardımlarla, ABD Türkiye'deki gücünü hızla arttırmış, toplumun her kesiminden kendisine bağlı insan yetiştirmiştir.

Anlaşmanın ikinci bölümünde de Türkiye için kabul edilemez nitelikte hükümler vardır. İkinci bölümün birinci maddesi şöyledir; "ABD Dış Tasfiye komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı, ilgili mümessiller arasında görüşülecektir. Türk Hükümeti malzemeyi bulunduğu yerden ve bulunduğu gibi alacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye'ye geçmeyecek, ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir."

Anlaşmaya göre Türkiye, satın almak istediği malzemeyi yerinde nasılsa, kırık, bozuk işlemez ya da tamire muhtaç olsa da alacak, ABD bozukluklar için herhangi bir yükümlülüğe girmeyecektir. Ayrıca satın alınan malzemenin mülkiyet hakkı Amerikalılar'da kalacaktır. Çünkü 23 Şubat 1945 tarihli ilk anlaşmanın 5.maddesine göre Türkiye, ABD Başkanı gerek görürse, bu malzemeleri, parası ödenmiş olsa da geri vermeyi kabul etmiştir.

Anlaşmanın imzalandığı 1947 yılında, Atatürk'ün "en yakın çalışma arkadaşı" İsmet İnönüCumhurbaşkanıdır. O günlerde devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu vardır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının ardından 25, Atatürk'ün ölümünden ise sadece 9 yıl geçmiştir.

*

12 Temmuz 1947'de imzalanan Askeri Yardım Anlaşması "Karşılıklı Yardım Anlaşması"nın doğal uzantısıydı ve 1952'de imzalanacak olan NATO'yla ilgili, ikili ve çok taraflı anlaşmaların ön hazırlığı niteliğindeydi. Belirgin özelliği, önceki anlaşmalarda olduğu gibi, ABD'nin belirleyici olmasıydı. Anlaşmanın 2. maddesi şöyleydi: "Türkiye Hükümeti yapılacak yardımı, tahsis edilmiş bulunan amaç doğrultusunda kullanabilecektir. Birleşik Devletler Başkanı tarafından atanan... misyon şefi ve temsilcilerinin görevlerini serbestçe yapabilmesi için, Türkiye Hükümeti her türlü tedbiri alacak, yardımın kullanılışı ve işleyişihakkında istenecek olan her türlü bilgi ve gözlemi, her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır."

Bu anlaşmanın ne anlama geldiğini, Türkiye 17 yıl sonra karşısına çıkan somut ve acı bir gerçekle öğrenecektir. Kıbrıs bunalımında, Kıbrıslı Türkleri korumak için son çare olarak yapılması düşünülen askeri harekat, ABD tarafından, bu anlaşmanın 2. ve 4. maddeleri gerekçe gösterilerek önlenmiştir. ABD Başkanı Johnson, o zaman Başbakan olan İsmet İnönü'ye ünlü mektubunu göndermiş ve bu mektupta şunları yazmıştı: "Bay Başkan, askeri yardım alanında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında yürürlükte olan iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda var olan, askeri yardımın veriliş hedeflerinden başka amaçlarla kullanılması için, Hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu koşulu tamamen anlamış olduğunu, çeşitli kereler, Birleşik Devletler'e bildirmiştir. Var olan koşullar altında, Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından verilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına, Amerika Birleşik Devletlerinin izin vermeyeceğini, size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim."

İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal

ABD, anlaşmalarda kendince eksik gördüğü konuları, Türk Hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Örneğin; "Askeri Kolaylıklar Anlaşması"mn imzalandığı gün, ABD bir nota vermiş ve bu nota Türk Hükümetince hemen kabul edilmiştir. Amerikan personeline, diğer NATO ülkelerinde olmayan ayrıcalıklar tanıyan bu nota, TBMM'nin gündemine bile getirilmemiştir. Notanın 2.maddesine göre, Türkiye'ye giren ve çıkan Amerikan askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemiyecektir. O yıllarda Türkiye'de değişik yerlerde 30 binden fazla Amerikan askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye'de iş yapacak olan Amerikalı müteahhit ve çalışanlarına kadar genişletildiği gözönüne alındığında, konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Amerikalıların ülkelerine dönerken kullandıkları ev eşyalarını, gümrüksüz satabilmeleri bile bu anlaşmada yer almıştı.

23 Haziran 1954 tarihli "Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Vergi Muafiyetleri Anlaşması" ikili anlaşmalar zincirinin tamamlayıcı bir devamıdır. Yalnızca Amerikalılar'ın yararlandığı bu özel anlaşma, Türkiye'deki ABD varlığını, adeta devlet içinde devlet haline getiriyordu. Amerikalılar Türkiye'deki çalışmalarında; vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak yasaüstü bir konum elde ediyorlardı. Bu konum, 19.yüzyıl kapitülasyonlarını bile aşan ayrıcalıklar içeriyordu.

Türk hükümet yetkilileri, ikili anlaşmaların sayısal fazlalığının, Türkiye açısından öneminin ve anlaşmalar arası bağlantıların doğurduğu karmaşık sorunları çözebilecek bilgi ve ilgi eksikliği içindeydiler. Yapılan anlaşmaların kaç tane olduğu, hangi bakanlığı ya da bakanlıkları ilgilendirdiği, ne zaman yapıldığı, süresinin ve uygulama sorunlarının neler olduğunu bilen bir devlet kuruluşu yoktu. Amerikalılar bu durumdan yararlanıyor ve zaman zaman, anlaşma maddelerinde olmayan uygulamaları da varmış gibi öne sürüyorlardı.

*

İkili anlaşmalar, 21. yüzyılda, Türkiye'nin geldiği düzeyin hala stratejik belirleyicileridirler. Toplum yaşamında, hiçbir hükümetin karşı çıkmadığı ya da çıkamadığı düzeyde yerleşik durumdadırlar. Bağımsız ulusal politika belirleme ve uygulama, düşünsel planda bile gündemde değildir. Devleti küçültüp güçsüzleştirmeyi amaç edinmiş politikacılar, her dönemde değişik parti adlarıyla yönetime gelmekte ve bu uygulamalara devam etmektedirler. Bunlar, ulusal çözülme ve toplumsal gerilimlerin kaynağı haline gelen sorunların nedeni olarak, küresel politikaların Türkiye'ye taşınmış olmasını değil, tam tersi, yeterince taşınmamış olmasını, görmektedirler. Hükümet etme yetkilerini sonuna dek bu yönde, çoğu kez yetkilerini de aşan biçimde kullanmaktadırlar.

Kemalist politika, Türkiye'de, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda uygulamadan kaldırılmış durumdadır. İkili ve uluslararası anlaşmalar bunun açık kanıtlarıdır. Bu anlaşmaları imzalayıp uygulayan hükümet yetkilileri, ya da bunların hizmetindeki üst bürokratlar, eylemlerinin ne anlama geldiğini bilirler, ama kendilerini genellikle Atatürkçü olarak gösterirler. Bunların Atatürkçü bir politika uyguladıklarını söylemeleri ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamaları, yalnızca toplumsal gerçeklikle uyuşmayan, güvenilmez ve iki yüzlü bir davranış değil, aynı zamanda sistemli ve bilinçli bir politikanın amaçlı davranışlarıdır. Dayanakları yurt dışında olan politikalar, Türkiye'de yarım yüzyılı aşkın süreden beri, toplumsal yaşamın hemen her alanını kapsayarak Atatürkçülük adına uygulanmış ve ne yazık ki devlet politikası haline getirilmiştir.

1945-1950 arasında temelleri atılan ve daha sonraki dönemde etkisi ve uygulama alanları genişletilerek sürdürülen dışa bağımlı resmi politika, o denli yerleşik hale gelmiştir ki, ihtilaller ve darbeler dahil, hiçbir iktidar değişikliği bu politikayı değiştirmemiş tersine güçlendirmiştir.

*

27 Aralık 1949 da imzalanan Eğitim İle İlgili Anlaşma; Türk Milli Eğitimine yön verecek olan yönetim istenç (irade)ine, ABD'nin önce ortak edilmesi, daha sonra belirleyici olmasını sağlayan bir anlaşmadır. Anlaşmanın sonuçları, en ağır biçimiyle bugün yaşanmaktadır. Türk milli eğitimi artık, yönetim biçiminden içeriğine kadar her yönden milli olmaktan uzaktır ve 'planlanmış' bir bozulma içindedir. Ulusal eğitimin çözüm bekleyen sorunları, özel kişi ve gruplara bırakılmış, paralı eğitim yaygınlaştırılmıştır. Öğrenciler, okul bitiren ancak bir şey öğrenmeyen kimliksiz bir kitle haline getirilmiştir.

AKP Bursa Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Üyesi Faruk Ambarcıoğlu, 21 Mayıs 2005'te yaptığı açıklamayla durumu açıkça ortaya koymuştur. Özel bir dersanenin verdiği ödül töreninde konuşan Ambarcıoğlu, Milli Eğitimi, "devletin sırtındaki yük" olarak değerlendirerek özelleştirilmesi gerektiğini ileri sürdü ve "özel eğitim kurumları ülkenin geleceğine yatırım yapmaktadırlar. Bu nedenle, onlara madalya verilmeli, teşvik edilmelidir. Onlar devletin sırtındaki yükü alıyorlar" dedi.

27 Aralık 1949 tarihli "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma"nın en önemli özelliği, Türkiye'de kazanılacak Amerikan yanlısı kadroların eğitilme biçiminin saptanması ve bu iş için gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Belirlemeler aynı zamanda, Amerika'nın Türkiye'ye göndereceği uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD'ye, Türkiye'de "yardım" edip "işbirliği" yapacak, geleceğin "Türk" yöneticilerini yetiştirmek üzere, Amerika'ya götürülecek olan Türk öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlilerinin konumları da bu anlaşmayla belirlenmektedir.

Eğitim Anlaşmasıyla başlayan süreç ABD açısından o denli başarılı olmuştur ki, bugün Türkiye'de Amerikan yanlısı eğitim almamış üst düzey yönetici kalmamış gibidir. Sözü edilen Anlaşmanın birinci maddesi şöyleydi: "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafindan tanınacaktır." Kurulacak komisyonun yetki, işleyiş ve oluşumu ile ilgili olarak 1.1 ve 2.1 alt maddelerinde şunlar vardır; "Türkiye'deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletler'deki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dahil olmak üzere finanse etmek... Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın ataması ABD Dışişleri tarafindan uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafindan tesbit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır."

Kullanma yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanı'nın karar vereceği harcamaların nereden sağlanacağı ise, Anlaşma'nın giriş bölümünde belirtilmektedir; "T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan Anlaşma'nın birinci bölümünde belirtilen" kaynakla. Bu kaynak ise, ABD'in Türkiye'ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı T.C.Merkez Bankası'na, Türk Hükümet'ince ödenen paralardan oluşan bir kaynaktır. T.C. Hükümeti bu anlaşmalarla, kendi parasıyla kendini bağımlı hale getiren bir açmaza düşmektedir. ABD ile yapılan ikili anlaşmaların tümünde ortak olan bir özellik vardır; Bu anlaşmalar planlı bir bütünsellik taşır ve birbirleriyle tamamlayıcı bağlantılar içindedir. Burada görüldüğü gibi, Eğitimle İlgili Anlaşma'nın kaynağı, Borç Verme Anlaşması'nın bir maddesiyle karşılanır.

Anlaşma'nın 5.maddesi en dikkat çekici maddelerden biridir. Bu madde yukarıda açıklanan işleri yapma yetkisinde olan ve Türkiye'nin bağımsızlığını dolaysız ilgilendiren kararlar alabilen "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu" un kuruluşunu belirlemektedir; "Komisyon, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD'nin Türkiye'deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir."

*

Milli Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını "etkin" bir biçimde sürdüren, personel politikalarından ders programlarına, imam-hatip okulu açılmasından yüksek islâm enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek çok konuda stratejik kararlar "önerebilen"; "Milli Eğitimi Geliştirme" adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook'tan ayrı olarak, adı Howard Reed, unvanı "Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız Başdanışmanı" olan, bir başka "etkin" Amerikalı daha vardı.

Amerikalıların Türk Milli Eğitimine 1949'dan beri süregelen "ilgileri", günümüze dek hiç eksilmedi. Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından yatılı bölge okullarının işlevsizleştirilmesine, "vakıf üniversitelerinden" yabancı dilde eğitime dek yaratılan karmaşa ortamında; paralı hale getirilen Türk Milli Eğitimi bugün, altından kalkılması güç sorunlar içindedir. İmam ve hatip adayları ait oldukları mesleğe değil, harp okulları dışında, hemen tüm üniversite ve yüksek okullara yöneldiler. Atatürk'ün çok önem verdiği eğitimin birliği ilkesi, yasanın yürürlükte olmasına karşın, eylemsel olarak ortadan kaldırıldı. Durumdan rahatsız olan insanlarımız, gelinen noktanın gerçek nedenlerinin; Amerikalıların Türk Milli Eğitimine elli yıldır duydukları "ilgide" yattığını göremediler. Bunları, salt "oy avcısı" siyasetçilerin özgür iradeleriyle verdikleri ödünler sandılar.

Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1968 yılında şunları söylüyordu: "Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz." 12 Eylül Darbesi'nden sonra Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'in 15 yıl sonraki söylemleri Sunay'dan farklı değildi: "İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930'lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum."

Yeni Dünya Düzeni politikalarının, azgelişmiş ülkeler için öngördüğü "dinsel eğitim" ya da "eğitimin dinselleştirilmesi", ikili anlaşmalarla büyük boyut kazandı. Eğitimin birliği, "dinsel eğitimde birlik"'e kaydı. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlarının bile insiyatif kuramadığı bir kurum haline geldi. Binlerce Türk ABD'ne, "eğitilmek-etkilenmek" için gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye'ye, "eğitmek-etkilemek" için geldi. Amerika'ya gönderilen Türk personelin büyük çoğunluğu Bakanlığın kilit noktalarında görev aldılar. Bu işleyişi açık bir biçimde gösteren Podol Raporu'nu burada anımsatmakta yarar var. "Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatı"nın (AID), Türkiye'deki çalışmalarında elde ettiği "verimi" saptamak üzere 1968 yılında Ankara'ya gönderilen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda şunları yazıyordu: "Yirmi yıldan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı, bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bir bakanlık ya da İktisadi Devlet Teşekkülü (bugünkü adıyla KİT) hemen hemen kalmamıştır. Genel Müdür ve Müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecileri indoktrine etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde de durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte, yüksek sorumluluk mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması doğru bir karardır."

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni'ne, teslim olurcasına katıldı. Verdiği siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri ilişkilerden kültüre, sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başlattığı ödünler süreci, 1950'ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak CHP'den farklı nitelikte olmayan Demokrat Parti, 1950'de iktidara geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri'ne, "herhangi bir tehdid durumunda" ve "çağrı üzerine" Türkiye'ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.

Demokrat Parti'nin hevesle katıldığı Batı'ya bağlanma politikasının temelleri, esas olarak CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası haline getirilmişti. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960'da yabancı gazetecilere şunları söylemiştir: "Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir."

İkili ya da çoklu anlaşmalar, Türkiye açısından en ağır sonuçları, eğitim ve ekonomi alanında verdi. Birlik ilkesi bozulan eğitim, kısa bir süre içinde milli niteliğini yitirdi, ya İngilizce kaynaklı Batıcılığa ya da Arapça kaynaklı tutuculuğa kaydı. Ekonomik karar ve ilişkiler, tümüyle dışarıda belirlenir oldu. Devletçilik ortadan kaldırıldı, devlet işletmeleri montaja dayalı yabancı yatırımlarına yardımcı duruma geldi. ABD petrol şirketlerine yakınlığıyla tanınan ve varsıl bir iş adamı olan M. W. Thornburg'a hazırlatılan ve "Türkiye: Bir Ekonomik Değerlendirme" adını taşıyan rapora uygun olarak ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, tüketime yönelik ara mallar üretimine yönelindi. Thornburg raporunda şunlar söyleniyordu: "Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil; hizmetlerimizin, geleneklerimizin ve ideallerimizin yatırımını da yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım alanı elde etmiş olacağız"

Türkiye, Atatürk'ten sonra yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili anlaşmayı, 1 Nisan 1939'da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939'da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, Türkiye Amerika'ya "gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü" tanımıştı. Ayrıca, ABD sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu.

Aynı yıl İngiltere'den 37 milyon sterlin, Fransa'dan 264 milyon frank; 1942 yılında Almanya'dan 100 milyon mark borç alınıyor ve bu borçlarla T.C. Hazinesinin borç yükü yüzde 266 oranında arttırılıyordu.

*

Türkiye'nin ABD başta olmak üzere 1945'den sonra Batı'ya yönelmesiyle ekonomik dengeler hızla bozulmaya başladı. 1946 yılında ABD'nden 10 milyon, 1947'de IMF'den 5 milyon dolar borç alındı ve şartlı borçlanma dönemi başladı. 1946 yılında Türk lirası yüzde 119 oranında devalüe edildi ve 1 dolar 128 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. 1950'ye gelindiğinde, Türkiye'nin dış borcu 775 milyon liraya yükselmiş, dış ticaret açıkları artmayı sürdürüyordu. Açık çok fazla değildi ama 1930-1938 arasındaki 8 yılda sürekli fazla verilirken, 1950'de dışsatım dışalımın ancak yüzde 92,2'sini karşılıyordu.

Sanayi, tarım ve madencilikte ulusal üretime yönelmeyi önleyen politikalar, Batı etkisinin artmaya başladığı yıllardan sonra aralıksız uygulandı. Verilen raporların, "önerilen" programların ortak özelliği, Türkiye'de sanayileşmenin önlenmesi ve kendi kaynaklarını değerlendirme olanaklarından yoksun bırakmaya yönelmiş olmasıydı. Dorr Raporu, Thornburg Raporu, NATO politikaları, ve IMF programlarının tümü bu amaca dönüktü.

Türkiye'den istenen; devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesiydi. Atatürk'ten sonraki politika değişikliğinin en belirgin göstergelerden biri, demiryolları yapımı konusundaki gelişmelerdi. 1927-1938 arasındaki 11 yılda, 3028 kilometre yeni hat yapılarak, Türkiye'deki demiryollarının toplam uzunluğu 7100 kilometreye çıkarılırken, 1938-1950 arasındaki 12 yılda 600 kilometre yeni hat yapılmıştı. 1950'den 2005 yılına dek geçen 55 yıl içinde yapılan demiryolu miktarı ise, yalnızca 697 kilometredir.

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği, kredi ya da yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman, üretimden uzak durmayı içermesidir. Üretimi yapılmak istenen mal, bol ve ucuz, hatta hibe olarak hemen emre hazırdır. Yaptırım ya da yardım, adı ve biçimi ne olursa olsun, yabancılardan gelen isteklerin tümü, Türkiye'de üretimi, özellikle de sanayi üretimini önlemeye yöneliktir. Türkiye; sivil havacılık yatırımlarını genişletme, Sivas'ta dizel motor fabrikası kurma, nitelikli çelik üretimine hazırlanırken, kabul edilen Thornburg Raporu nedeniyle bunların tümünden bir anda vazgeçildi.. 


 PROF.DR. METİN AYDOĞAN

1 Temmuz 2016 Cuma

Sayın Orhan Bursalı,

10 Ekim 1996 günlü Cumhuriyet'ten yayımlanan "Tartışmama" başlıklı yazınızı okudum. Bu yazınızda şunları söylüyorsunuz:

"Tartışma girişimleri... hep sert kayalara çarpıyor" "tartışır gibi yapıyoruz ama aslında tartışmama yapıyoruz", "Cumhuriyet'in ikinci sayfasında Yunan Mucizesi üzerine bir tartışma başladı", "Metin Erksan, bilim ve felsefede sanıldığı gibi 'Yunan mucizesi' diye bir olgunun olmadığını, bunun batının bir uydurması olduğunu yazdı. Yazı Türk milliyetçiliği siyasal zemininde geziniyordu. Ama yazıda önemli olan sayın Erksan'ın ortaya attığı teze karşı tez/iddia idi... Derken, bu konunun uzmanı ve muhatabı sayın Ekrem Akurgal'ın Erksan'a kısa ve öz yanıtı yayım-landı. Kendi adıma, Akurgal'dan kapsamlı bir yanıt bekliyordum. Arkasından, Erksan'ın Akurgal'a, tezini tartışma dışı tutan, tartışma sevmeyen ve biraz kızgınlık kokan yanıtını okuduk. Bu defa sahnede Celal Şengör boy gösterdi. 2. sayfamızın editörü sayın Sami Karaören tartışmayı biraz kızıştırarak Şengör'ün yazısını "Yunan mucizesi vardır" başlığı ile yayımladı. Şengör, Yunan Mucizesi'ni, ilk kez bir toplumda eleştirel aklın benimsenmesi ve yaygınlaşması olarak olarak açıklıyordu. Olgulara, kanıtlara, yorumlara dayalı; düşünce ve bilgi zenginliğiyle yoğrulmuş bir tartışmayı sürdürmek için her şey var. Tartışan taraflar buna muktedir. Biz okurlar da ilginç bir konuda keyifli bir tartışmanın pususuna yatmış her gün ikinci sayfayı gözlüyoruz... Yanıtı olan var mı?"

Bu sözlerinizden çıkan sonuç şudur:

1- Cumhuriyet'in ikinci sayfasında "Yunan Mucizesi" konulu bir tartışma başlamıştır.

2- İkinci sayfanın yöneticisi Sami Karaören bu tartışmayı kızıştırmak için elinden geleni yapmış ve C. Şengör' ün yazısını salt karşı görüştekileri kızdırmak için "Yunan Mucizesi Vardır" başlığıyla yayımlamıştır.

3. Gelgelelim size göre karşıt görüşü savunan Metin Erksan tartışmayı siyasal zemine çekerek konunun bilimsel zeminde tartışılmasından kaçınmaktadır.

4. Size göre "Yunan Mucizesi"ni savunanların yazıları sizin beklediğiniz ölçüde kapsamlı olmamıştır.

5. Siz, ikinci sayfada "Yunan Mucizesi"ni savunan daha kapsamlı yazılar çıkmasını pusuda yatmış olarak beklemekte ve "Yanıtı olan var mı?" diyerek, Yunan Mucizesini savunanların daha kapsamlı yazılar göndermesini istemektesiniz...

Sayın Orhan Bursalı, sizin tartışmayı kızıştırmak istiyor dediğiniz ikinci sayfa yönetmeni Sami Karaören'in elinde, benim iki ay önce gönderdiğim bir yazım vardır. Celal Şengör'ün 'Yunan Mucizesi Vardır' başlığıyla yayımlanan yazısından bir ay önce kendisine ilettiğim bu yazımın başlığı "Yunan (Hellen) mucizesi; bilimin çürüttüğü bir yalan"dır. Sami Karaören'in elinde benim Yunan Mucizesi'nin yalan olduğunu kanıtlayan bir yazım varken, siz sanki Karaören'in elinde bu konuda gönderilmiş yazı yokmuş gibi "yanıtı olan var mı?" diye soruyorsunuz; yoksa siz karşıt yazıları hasır altı edip, Yunan Mucizesi'ni savunan kapsamlı yazılara çağrı çıkartarak, Cumhuriyet'teki tartışmayı bir Hellen propagandasına mı dönüştürmek istiyorsunuz? Cumhuriyet'in ikinci sayfasında, konusu Yunan Mucizesi olan bir tartışma çıkınca, bunu Yunanistan elçilerinin, ataşelerinin, konsoloslarının, kültür ajanlarının dikkatini çekmediği savlanamaz. Yunanlıların kimileri, Cumhuriyet'teki bu tartışmada, Yunan Mucizesi'ni savunanların çok olmasını ve bu tartışmanın "Yunan Mucizesi Vardır" diye sonuçlanmasını elbette ister. Sizin yazınızı okuyunca, kendi kendime şöyle sordum:

Acaba Sevr günlerinde İngiliz ve Fransız gazetecilerini paraya boğarak, onlara para karşılığı Hellen propagandası yaptıran Yunanlı silah tüccarı ünlü Zaharof gibi, şimdi de bir Türk fikir gazetesine paralar saçarak Türklere Yunan propagandası yaptıran yeni Zaharof'lar mı türedi ki, Cumhuriyet gazetesi, Orhan Bursalı'nın köşesinden "Yunan Mucizesini savunacak kapsamlı yazılar aranıyor!" diye duyurular yapmaya başladı?!!!

Sayın Orhan Bursalı, Herkül Millas, Türk Yunan İlişkilerine Bir Önsöz adlı kitabında Yunan Mucizesi konusunda özetle şunları söylüyor: "(Yunan ders kitaplarında) 'Yunan ulusu yaklaşık olarak 4000 yıldır tarih sahnesindedir. Atina merkez olmak üzere yaratılan uygarlık tüm dünya tarafından hayranlıkla karşılanmaktadır, bu uygarlığı daha sonra Büyük İskender Asya derinliklerine götürmüştür. Sonra bu uygarlık Avrupa'ya geçmiş ve bugünkü dünya uygarlığının temelini oluşturmuştur. Yunanlı bilginler Yunanlı uygarlığını Batı'ya götürmüşler ve Rönesans'a yardım etmişlerdir' deniyor (sf.36). "Yunanlılar-Yunanlı kitaplara göre- saldırgan veya sömürgeci bir politika izlememişlerdir. Bakın nasıl ikiyüzlü, kaypak bir dille anlatırlar genişleme politikasını: "Büyük İskender İran'ı, Mısır'ı ele geçiren büyük bir fatih değil, aynı zamanda uygarlık getiren büyük bir kimseydi." (sf. 38). Bütün halkların ortak geliştirdiği insanlık uygarlığı Yunanlılara maledilmek istenmektedir...Bunlar yanlıştır... Bunları okuyan (Yunanlı) çocukların (Türklere) karşı sevgi ve saygı beslemesi beklenemez." (sf.37). Bu tarih anlayışı ve bu okul kitapları bir ideolojinin sonuçlarıdır (sf.110). (Eleştiriler sonucu) Yunan okul kitaplarında, artık, '4000 yıllık Yunan ulusu' yerine 'Yunanlı boylar'dan sözedilmekte, 'Yunan'a duyulan dünya hayranlığı' ve 'Avrupa uygarlığını oluşturan Yunan uygarlığı' gibi aşırılıklar ve övünmeler yoktur." (sf.43) "(Ancak) kuşaklar boyu çocuklar zehirlenmişler, beyinleri yıkanmıştır. Bu yeni okul kitaplarını okuyarak büyüyen çocuklar ancak 15-20 yıl sonra etkili bir konuma gelecektir" (sf.47)

Sayın Orhan Bursalı,

Herkül Millas'ın sözkonusu kitabından aktardığım bu alıntılar, bize "Yunan Mucizesi" denilen bilimdışı ırkçı savların olduğunu göstermekle kalmıyor, Cumhuriyet gazetesinin tartışma bölümünde yazıları yayımlanan Ekrem Akurgal ve Celal Şengör gibi "bilimsel, "akademik ünvanlı" birtakım "Türk"lerin, günümüzde artık Yunanistan'da dahi ırkçılık sayılarak okul kitaplarından kovulan "Yunan mucizesi" yalanını sanki bilimsel gerçek imiş gibi Türklere yutturmaya kalkıştıklarını ve Türk Irkçılığına kökten karşıt görünen Cumhuriyet gazetesinin, Yunan ırkçı propagandasına alabildiğine açık olduğunu gösteriyor.

Sayın Orhan Bursalı,

Siz, "Yunan Mucizesi" konulu tartışmaların sürmesini istediğiniz yazınızda; "Metin Erksan Yunan Mucizesi diye bir olgunun olmadığını, bunun Batı'nın bir uydurması olduğunu yazdı, yazdıkları Türk milliyetçiliğinin siyasal zemininde geziniyordu", "Ekrem Akurgal'dan daha kapsamlı bir yanıt beklerdim" diyerek, bu konuda nasıl yazılar beklentisinde olduğunuzu gösterdiniz. Oysa, Metin Erksan'ın görüşleri Yunanistan'daki ve dünyadaki gerçek bilginlerin benimsediği doğru görüşler olup, Türk milliyetçiliğinin değil, bilimsel gerçeklerin zemininde gezinmektedir. Ekrem Akurgal ile Celal Şengör'ün, "Yunan Mucizesi'ni yadsımayalım", "Yunan Mucizesi Vardır!" gibi yazıları ise, Yunan ırkçı faşizminin siyasal dayanağı olan 'Yunan Mucizesi' zemininde gezinen yazılardır. Ekrem Akurgal ve Celal Şengör, ırkçı faşist nitelikte olduğu için Yunan ders kitaplarından bile kovulan "Yunan Mucizesi"ni, Cumhuriyet gazetesinin sayfalarına taşımış, Yunanistan'dan kovulan bu ırkçı faşist görüşleri, Türkiye'de, hem de Cumhuriyet gazetesinde yaşatmaktadırlar. Siz, kendi köşenizden bu Yunan faşist ırkçı görüşlerini daha kapsamlı olarak savunup Türklere benimsetecek yazılar beklediğinizi duyuruyorsunuz. Ben de: Türkiye'deki Yeni Zaharof'lar kimlerdir, Türkiye'de Hellen Propagandasının sütun santimi kaç para? diye soruyorum.

YANITI OLAN VAR MI? diyorsunuz. YANITI OLAN VAR... YAKLAŞIK İKİ AY ÖNCE 2. SAYFAYA GÖNDERDİĞİM BASILMAYAN YANITIM (birkaç yeni ekle) ŞÖYLEDİR:

"Yunan (Hellen) Mucizesi";

Bilimin Çürüttüğü Bir Yalan...

Merkezi Londra'da bulunan "Hellenik Çalışmaları Tanıtma Derneği" onur üyesi ve Türk-Yunan Dostluk Derneği başkanı Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, 8.8.1996 günlü Cumhuriyette yayımlanan yazısında, Metin Erksan'ın daha önce yine Cumhuriyet'te yayımlanmış olan ve "Yunan Mucizesi"nin bilime aykırı olduğunu savunan yazısına karşı çıkarak, özetle şöyle demişti. "Yunan Mucizesini yadsımayalım", "Biz Türklere Yunan (Hellen) Mucizesini yadsımak hiç yakışmaz", "Miletoslu Thales, tarihte ilk kez, güneş tutulmasını önceden hesaplamış, böylece astronomi bilimini Hellenler kurmuşlardır. Matematik ve geometri bilimlerini de Hellenler kurmuşlardır"; "Atomu Hellenler Bulmuştur", "bugünkü tıp bilimini Hippokrates ile Hellenler kurmuşlardır", "İnsan Haklarına tam anlamıyla önem vermek, 'insan herşeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras ile ilk kez Hellenlerde başlamıştır", "Hellen resim ve heykel sanatında bir insana, hatta bir düşmana kötü davranışta bulunulduğunu gösteren tek tasvir dahi yoktur", "Hellenler demokrasinin de yaratıcısıdırlar", "Batı uygarlığı, latin alfabesini Hellenlere borçludur", "Okuma-yazmayı halk topluluğuna en geniş ölçüde yayan ilk millet Hellenler olmuştur", "Tarihbilimini, Heredot ve Thukydides ile Hellenler kurmuşlardır", "halkın spor zevkini artırmak için Olimpiyat oyunlarını kuran, Hellenlerdir", "bu başarılarla, Hellenler, büyük ve eşşiz bir tansık (mucize) yaratmışlardır. Bu -Hellen Mucizesini- bütün dünya kabul ediyor; onu yadsımamız bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür", "Hellenlere, Hellen Mucizesine haksızlık etmeyelim"...

Kazıbilimci Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, sanki yeryüzündeki bilginlerin tümü "Yunan (Hellen) Mucizesi" yalanını gerçek sayıyorlarmış da, bu "bilimsel gerçeklik" (!!!), yeryüzünde yalnızca Türkiye'de, kimi Yunan düşmanı Türklerce, bağnazlıkla yadsınıyormuş gibi bir yargı uyandırıyor. Akurgal'ın; "Hellenler büyük ve eşşiz bir mucize yaratmışlardır. Bunu bütün dünya kabul ediyor. Hellen mucizesini yadsımamız, bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür" tümcesini başka türlü anlamanın olanağı yoktur. Oysa, gerçek, Akurgal'ın dediğinin tümüyle tersidir. Bugün, yeryüzünde, "Yunan (hellen) Mucizesi Yalanı"nı gerçek saymakta direnen pek az sayıda Prof.'a karşılık, "Yunan (Hellen) Mucizesi"nin 1800'lerde uydurulmuş ırkçı faşist bir yalan olduğunu herbiri kendi bilim dalında kanıtlamış binlerce namuslu bilgin vardır. Bunlardan biri olan Kazıbilimci Sir Leonard Wolley, şöyle der: "BİZ BÜTÜN YARATILARIN KÖKÜNÜ YUNANİS-TAN'A (YUNAN MUCİZESİNE) BAĞLADIKLARI BİR DÖNEMDE (1880-1900) YETİŞTİK. SANILIRDI Kİ YUNANİSTAN, TIPKI PALLASA GİBİ, OLYMPOSLU ZEUS'UN BAŞINDAN DOĞMUŞTUR. AMA SONRADAN BU KÜLTÜR ÇİÇEKLERİNİN YAŞAM GÜÇLERİNİ NASIL LİDYALILARDAN, HİTİTLERDEN, FENİKEDEN, GİRİT'TEN, BABİL'DEN VE MISIR'DAN ALMIŞ OLDUKLARINI GÖRDÜK. KÖKLER DAHA DA GERİLERE GİDER: BÜTÜN BU ULUSLARIN ARDINDA SÜMERLER VARDIR" (1) Kazıbilimci Sir Leonard Wolley (doğ:1880, öl:1960), "Yunan Mucizesi" yalanıyla yetiştirilmiş, ancak bunun bir yalan olduğunu, yürüttüğü kazılarda doğrudan kendi gözleriyle görmüş ve göstermiştir. Wolley'den önce yine "Yunan Mucizesi" yalanıyla yetiştirilen, ancak bunun yalan olduğunu Wolley'den önce yürüttüğü kazılarda görüp göstermiş olan diğer bir kazıbilimci de, Girit'i kazıp Minos Uygarlığını ortaya çıkararak bu uygarlığın Mısır, Babil, Hitit uygar-lıklarının bir uzantısı olduğunu bulgularla gözler önüne seren, Sir Arthur Evans'tır (doğ: 1851, öl:1941) (2). Dünyada adları kazıbilimin babaları olarak geçen Wolley ve Evans, Yunan Mucizesi'nin yalan olduğunu savunurken, kazıbilimci Ekrem Akurgal'ın, "Yunan Mucizesini bütün dünya kabul ediyor, onu yadsımak bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür" demesi, bilim erdemiyle bağdaşmaz. "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nı belge ve bulgularla çürüten çok sayıda namuslu bilgine göre, Akurgal'ın bize bir Hellen olarak tanıttığı Thales, bir Hellen değil, bir Fenike'lidir. (3) Güneş tutulmasını önceden saptamayı ilk becerenler, Hellenler değil, Fenikeli Thales değil, Babillilerdir. Fenikeli Thales, güneş tutulmasının 18 yılda bir gerçekleştiğini Babillilerden öğrenip Hellenlere öğretmiştir. (4) Eğer, Akurgal'ın dediği üzere, astronomi bilimi, güneş tutulmasının önceden saptanmasıyla başlamışsa, astronomi bilimini kuranlar, Hellenler değil, Babilliler olmuştur. Geometri ve matematik de birer Hellen buluşu olmayıp, Mısır, Babil üzerinden Fenikelilerce Hellenlere ulaştırılmış bilimlerdir. (5) Pisagor Denklemi diye adlandırılarak Hellen buluşu sayılan ünlü denklemin, Pisagor doğmadan 1300 yıl (45 kuşak) önce Babillilerce bilinip kullanıldığı, kazıbilim bulgularıyla saptanmış bilimsel bir gerçektir. (6) Babillilerin Pisagor doğmadan 1300 yıl önce bilip kullandıkları o ünlü denklem, Pisagor'un ölümünden yaklaşık bin yıl sonra Proklos (İS 412- İS 485) tarafından Pisagor'a maledilmesi (7) İÖ 1800'lerde Babillilerce bulunmuş bir denklemin İS 450'lerde (Babillilerce bulunuşundan 2250 yıl sonra), bir Yunanlı (Proklos) tarafından (8) bir başka Yunanlıya (Pisagor'a) maledilmesi, namuslu bilginlerce bir haksızlık, bir patent soygunculuğu olarak kınanması gerekirken, tepeden tırnağa bu gibi haksızlıklara ve uluslararası patent soygunculuğuna dayalı olan "Yunan Mucizesi" yalaınını savunmayı sürdürmek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. Bugünkü anlamda tıp bilimi, sayrılıkları üfürükçülük yerine, nedenlerini araş-tırıp uygun araçlar kullanarak gidermekle başlamışsa, bunu ilk başlatan Hippokratos adlı bir Hellen olmayıp, ondan 1400 yıl (45 kuşak) önceki Babillilerdir. Bir kazıbilim bulgusu olan Hammurabi Yasalarının, İÖ 1700 yıllarında taşa kazınan 215. maddesi: "Eğer, bir hekim, ağır yaralı bir adamı bronz neşterle ameliyat edip, adamın hayatını kurtarırsa veya adamın alnını ya da şakağını bronz neşterle açıp, adamı kurtarırsa, 10 şekel gümüş alacaktır".. 221. maddesi: "Eğer bir hekim, bir adamın kırık kemiğini iyileştirir ve tıkalı bir damarı, hasta bir kası iyi ederse, yaralı hekime 5 şekel gümüş ödeyecektir"... 224. maddesi: "Eğer bir öküzün ya da eşeğin hekimi, ağır yaralı bir öküz ya da eşeğin üzerinde neşterle çalışır ve onu kurtarırsa, 1/6 gümüş şekel ödenecektir" der.(9) Heredot da, "Mısır'da bir hekim yalnızca bir hastalığa bakar, bundan ötürü hekim sayısı çoktur, göz, baş, diş, karın ağrılarına, iç hastalıklarına ayrı ayrı hekimler bakar" demektedir. (10)

Bütün belge ve bulgular, tıp biliminin bir Hellen icadı olmadığını gösterirken ve gerçekte Hellenler tıp bilimini Mısır'a, Babil'e borçluyken; tutup, 'insanlık tıp bilimini Hellenlere borçludur' demek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. Hellenlere yazıyı öğreten Fenikelilerdir. Herodot bu konuda "Fenikeli (Thales'in dedesi) Kadmos, Yunanistan'a pek çok bilgi getirmiş ve yazıyı sokmuştur. Yunanlılar Fenike yazısını almış, biraz değiştirerek kullanmış ve bu yazıyı 'Fenike Yazısı' diye adlandırmakta hiçbir sakınca görmemişlerdir, ki doğrusu da budur"der (11) Kazıbilim bulguları da bunu kanıtlamıştır. (12) Gerçekte Hellenler yazıyı Fenikelilere borçlu iken, tutup Batı uygarlığı yazısını Helenlere borçludur demek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. demokrasi de bir Helen icadı değildir. Heredot bu konuda: "Damarlarında Fenike kanı dolaşan Thales, İyonya yıkıl-madan önce, merkez (Teos'ta) kurulacak bir tek yüksek meclisin tanınmasını ve böylece halkın kendi kendini yönetmesini önermişti" der. (13) Kazıbilim bulguları, Fenikeli Thales'in önerdiği bu demokratik yönetim biçiminin önce Fenikede ve Akdeniz'deki Fenike kolonilerinde görüldüğünü ortaya koymuştur. (14) Atina'da demokrasinin kuruluşu, iki Fenikelinin Hellen tiranını öldürmesiyle başlamış, Hellenler tiranlarını öldüren bu iki Fenikelinin anıtını dikip altına: "Tiranı öldürüp eşitliği (isonomi'yi, demokrasiyi) kuranlar" diye yazmış ve adlarına marş bestelemişlerdir.(15) Gerçekte Hellenler demokrasiyi Fenikelilere borçlu iken, tutup tüm dünya demokrasiyi Hellenlere borçludur demek, bilim erdemine sığmaz. İÖ 320'lerde, yani Atina'da "demokrasi" kurulduktan 188 yıl sonra, hala Aristotales'in, bir Fenike kolonisi olan Kartaca'daki yönetim biçimini Hellenlere örnek göstermesi, demokrasinin bir Hellen Mucizesi olmadığını kanıtlamaktadır. (16) Hellen düşünsel mucizesi diye diye adlandırılan İyonya Okulu, bir Hellen Okulu değil, Fenikelilerin kurduğu bir okuldur. Kurucusu Thales, bir Fenikeli olduğu gibi, ardılı Anaksimandros da Thales'in kabilesinden, Thales'in soydaşı olan bir Fenikelidir. (17) Günümüz Yunan (Hellen) dilindeki sözcüklerin yüzde elliden çoğu, Sami dillerinden Mısır, Fenike kaynaklı sözcüklerdir.(18) Tarih içinde geriye doğru gidildikçe, Yunan (Hellen) dilindeki Sami kökenli sözcüklerin oranı yüzde yetmiş, seksenleri bulmaktadır. Bu da, Hellen dil ve düşüncesinin çok yoğun Mısır, Fenike etkisi altında biçimlediğini kanıt-lamaktadır. (19) "Yunan (Hellen) Mucizesi ", "Yunan (hellen) Dehası" diye sunulan hiç bir buluş yoktur ki, o daha önce Helenlerden başkaları tarafından yaratılıp Hellenlere öğretilmiş olmasın. Öyle ki, "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nı icad edenler dahi Hellenler değil, başkaları olmuştur.(20) Hellenler ta 1800'lere dek kendi kendilerini mucize yaratmış bir soy olarak görmez, ne biliyorlarsa hepsini Mısır'dan, Fenike'den, Babil'den, Perslerden, Anadolu'dan öğrenmiş olduklarını açık yüreklilikle belirtirlerdi.

Gelgelelim, Avrupa emperyalistleri, Doğuya karşı giriştikleri yayılmacı, sömürgen, soyguncu eylemlerini haklı gösterebilmek için, kendilerini ırklarının üstün olmasından kaynaklanan üstün bir uygarlığın sürdürücüleri ve yayıcıları olarak sunmayı gereksinmiş ve Doğudan hiçbirşey almaksızın Batıda gerçekleşen üstün bir Batı Uygarlığı söylencesi uydurarak, bunu "Yunan (Hellen) Mucizesi"adıyla kutsayıp, böylelikle bütün doğuyu Hellen karşıtı=Barbarlar olarak göstermiş ve bu yolla kendilerine bütün Doğuyu barbar diye kılıçtan geçirme hakkı vermişlerdir. Türkler, Kurtuluş Savaşı'nı, saldırganlıklarını "Yunan Mucizesi" yalanıyla haklı gösteren emperyalistlere karşı vermişlerdir. Bu yüzden Ekrem Akurgal'ın: "Yunan Mucizesi'ni yadsımak Türklere yakışmaz, Türkleri dünya kamuoyunda küçük düşürür" demesi, onurlu bir davranış değildir. "Yunan (Hellen) Mucizesi" bilimsel bir gerçeklik değil, tersine savunusu ancak bilimsel gerçekleri çiğnemekle yapılabilen, bilimdışı, ırkçı bir yalandır. "Yunan (Hellen) Mucizesi" yalanı, kazıbilimsel belge ve bulgulara ve bilimsel gerçeklere bir hakaret olduğu denli, Batının Doğuya yönelttiği en tiksinç, en utanmaz, en haksız aşağılamadır. "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nın nasıl emperyalist saldırganlığın bir aracı olduğu, nasıl Nietzsche'nin Üstinsan düşüngüsünü ve Hitler Faşizmini doğurduğu, yakında yayımlanacak olan Hellen Mucizesi'nden Hitler Faşizmi'ne adlı kitabımda tüm ayrıntılarıyla görülecektir...

Cengiz Özakıncı, Yeni Hayat, 54. Sayı, Nisan 1999
Dipnotlar:

1- C.W. Ceram, Tanrılar Mezarlar ve Bilginler, Remzi Kİtabevi, İst. 1986. 265.s.

2- Styhanos Alexıou, Minos Uygarlığı, Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 1991 (bkz. kitabın bütünü)

3- Herodotos, Herodot Tarihi, Remzi Kitabevi, I/74,75,170- Walther Kranz, Antik Felsefe, Sosyal Yay. sf.208

4- George E. Bean, Eski Çağda Ege Bilgesi, Arion y. 1995, sf.33

5- Herodotos, age.II/109

6- Georges Ifrah, Rakamların Evrensel Tarihi, TÜBİTAK y. c.2, sf.178. Şekil 13.58

7- Bkz. Büyük Larousse, Pythagoras maddesi.

8- Bkz. Büyük Larousse, Proklos maddesi.

9- Prof. Dr. Mebrure Tosun-Doç.Dr. Kadriye Yalvaç, Sümer Babil Assur ve Ammi-Şaduqa FermaA-nı, TTK y. 1989, sf.206-207

10- Herodotos, age.II/84

11- Herodotos, age. V/58

12- Şemsettin Günaltay, Yakın Şark III, Suriye ve Filistin, TTK y. 1947, sf.227-250

13- Herodotos, age.I/170

14- Şemsettin Günaltay, age. sf.196

15- Herodotos, age. V/57, dipnot 190

16- Aristoteles, Politika, remzi k. 1990, sf.62, 63, 64.

17- Özcan Buze, Kara Atina'nın Öyküsü, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mart 1996, sf.8

18- Özcan Buze, age. s.8

19- Mıchael C. Astour, Hellenosemitica, An Ethnic And Cultural Study In West Semitic İmpact On Mycenaenan Greece. Leiden, E.J.Brill, 1967

20- Özcan Buze, Kara Atina: Klasik Uygarlığın Afroasiyatik Kökleri, agd. sf.9,10,11,12