9 Haziran 2016 Perşembe

I Ç I N D E K I L E R
Giris
Kürtler Mezopotamya’li Degil
Arap, Selçuklu, Osmanli Dönemlerinde Süryaniler
Kiliselerin Yagmalanmasi ve Kürtler
Cizre Kürt Emiri Bedirhan ve Hiristiyan Katliami
Hiristiyan Halklarin Osmanli Hükümeti’ne Destegi
Ermeni Patrikligi’nin Yayinladigi "Genelge"
Kürt Seyh ve Agalarinin Sömürüsü
Osmanli Hükümeti’ne Sunulan sikâyet Raporlari
Kürtler Tarafindan Hiristiyanlara Uygulanan "Özel Zulüm"
Seyh Ubeydullah Isyani’nda Hiristiyan Katliami
Hamidiye Alaylari ve Hiristiyan Katliami
Birinci Dünya Savasi’nda Hiristiyan Katliami
Hori Süleyman Hinno’nun Anlatimiyla Hiristiyan Katliami
Kürt Siyasi Hareketinin Asimilasyon Politikasi
Sonuç.

GIRIS
Mezopotamya’nin en eski kavimlerinin ahfadi olduklari bilinen ve “Süryani”, “Nasturi”, “Keldani” olarak adlandirilan Hiristiyan halklarin kökenleri üzerinde yapilan bilimsel arastirmalarin henüz net bir sonuca ulasamamis olusunu dikkate alarak, bu konuda burada görüs beyan etmeyi, simdilik erken buluyoruz.
Son yillarda; özellikle Avrupa’daki sol ve sag görüsteki Süryaniler arasinda baslayan “Asur”culuk-“Arami”cilik tartismalarina da girmek istemiyoruz.
Ancak, Süryani tarihçisi ve Türkiye’deki bütün Süryanilerin eski ruhani reisi, Mardinli Metropolit Filiksinos Hanna Dolapönü’nün (1885-1969) konu hakkindaki görüsleri, bizce, büyük önem tasiyor. Hanna Dolapönü, Süryanilerin kökeninin sadece bir tek irka dayandirilamayacagini belirtir. Ona göre: “Süryaniler; Arami, Asurlu, Keldani, Fenikeli, Kenani ve Hintlilerden olusmustur.”1
Bu tespitten sonra, asil konumuza geçiyoruz.
bilindigi üzere; Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlar, tarih boyunca, yerlesik bulunduklari Mezopotamya topraklarina egemen olmak isteyen çesitli kavimlerin baskilarina ugradilar, öldürüldüler, yaralandilar, yagmalandilar.. Bölgede, sayisi bilinemeyecek kadar olay meydana geldi. Tüm bu olaylara iliskin, yanli veya yansiz pekçok eserin nesredildigi bilinmektedir. Ancak, bu eserlerin büyük bir bölümünde, Kürtlerin Hiristiyan halklara uyguladiklari insanlik disi zulüm, nedense ya gözardi edilmis ya da yüzeysel bazi ifadelerle geçistirilmistir. Bu yaklasimin, siyasi çikar hesaplari ile yakindan ilgisinin bulundugu ise bir gerçektir.
Bu arastirmada; tarihin çesitli dönemlerinde, bölgedeki yerel yönetimleri ellerinde bulunduran Kürtlerle, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklari arasindaki iliskileri ve cereyan eden bazi hadiseleri irdeleyerek, konuyu gün isigina çikarmaya çalisacagiz. Bildigimiz kadariyla, bir bütün olarak, ilk kez bu çalismayla, Hiristiyanlara yönelik Kürt zulmü, belgesel bir inceleme düzeyinde ele alinmis bulunmaktadir.
Hiç kuskusuz, bu eserde, tarihsel süreç içerisinde meydana gelen, Kürtlerin Hiristiyan (Süryani, Nasturi, Keldani, Ermeni) halklari imha amaçli katliam ve vahsetlerinin çok kisa bir özetinin sunulmus oldugunu, okuyucu elbet de taktir edecektir. Ileride, çok daha kapsamli bir sekilde ve baska tarihi belgelere de dayandirmak suretiyle, konunun karanlikta kalmis yanlarini da aydinliga çikaracagimizi ümit ediyoruz.

KÜRTLER MEZOPOTAMYA’LI DEGIL
Kürtlerin kökenleri hakkinda bilgi veren çesitli kaynaklar, onlarin Mezopotamya’nin asli unsuru olmadiklari noktasinda birlesiyorlar. Bilim adamlari, Kürtlerin ana yurtlari konusunda çesitli tezler ortaya atmislardir. Kürtlerin; Iran’in dogusu, Iskandinavya, Hindistan, Kafkasya, Orta Asya, Zagros Daglari vs. gibi yerlerden gelip, Mezopotamya’ya yerlestikleri yolunda çesitli iddialar ileri sürülmüstür.2 Tüm bu iddialarin ortak özelligi ise, Kürtlerin Mezopotamya’nin yerlileri olmadiklari hususudur. Ancak, son yillarda, siyasi Kürt hareketinin mensuplarinca kaleme alinan kitaplarda; Mezopotamya için, “Kürtlerin ana yurdu” ifadesi kullanilmakta, Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilerin baska diyarlardan göç edip bu bölgeye geldikleri belirtilmektedir.3 Kürt ideologlarinin sövenist zihniyetini aksettiren bu görüs, bir “iddia” olmaktan öteye geçemediginden, üzerinde durmaya bile degmez.
Esas itibariyle, siyasi Kürt hareketinin “Kürdistan” diye tanimladigi Mezopotamya, Süryani, Nasturi ve Keldani toplumlari tarafindan tarih boyunca yurt tutulan cografi bir saha olup, onlarin ana vatanidir. Ermeniler, Araplar, Kürtler, Türkler vd. sonradan gelip bölgeye yerlesmislerdir.4 I.Ö. 192’den I.S. 244 yilina kadar, 436 sene devam eden ve baskenti bugünkü Urfa sehri olan bir Süryani Kralligi’nin varligi da bilinmektedir.5 Daha önceki dönemlerde ise, Mezopotamya ile Dogu ve Güneydogu Anadolu’da; Asurlu, Arami, Akkad, Babilli ve Keldanilerin egemen olduklari, tarihi kaynaklarca da sabittir.6 Hatta Selçuklular döneminde de, bölgenin birçok yerlesim biriminde Süryaniler çogunluktaydi. Örnegin, Türk tarihçisi Prof.Dr.Osman Turan, Süryanilerin 13. yüzyil baslarinda bile Urfa’da ekseriyette oldugunu belirtmektedir.7

ARAP, SELÇUKLU, OSMANLI DÖNEMLERINDE SÜRYANILER
Kürtlerin, bölgedeki Hiristiyan halklara yönelik baski ve zulümlerini irdeleyen ve bu çalismanin da asil konusunu teskil eden bölümlere geçmeden önce, Süryani yazar Yakup Bilge’nin, bölgenin siyasi tarihine isik tutucu nitelikte buldugumuz bazi düsüncelerini aktarmakta yarar görmekteyiz:
“Müslüman Araplar Yakin Dogu’ya geldikleri zaman, küçük bir azinlik disinda tüm Süryanileri kapsayan ulusal bir kiliseyle karsilastilar… Müslüman Araplarin fethiyle birlikte, Yakin Dogu’da Müslümanlik yayilacakti… Müslümanligi kabul eden Süryaniler, kisa zamanda ulusalliklarini kaybediyor, Süryanice yerine Arapça dilini kullaniyor ve Süryani kültürüyle iliskileri kopariyordu… Arap etkisinin kaybolmasi ve Selçuklularin Yakin Dogu’ya hakim duruma gelmeleri sonucunda olusan yeni durum, Süryanileri de etkilemisti. Selçuklular, yerli görevlilerini Süryanilerden seçiyorlardi. Bu durum, Süryanilerin düsünsel bir rönesans yaratmalarina zemin hazirlamisti. Süryanice tekrar etkin olmaya basladi. Süryani aydinlari da, tekrar eski Süryani kaynaklarina yöneldiler. Hareket, tarih, siyasi ve dini eserlerle gelisti ve yayildi. Birçok ciltten olusan tarih kitaplari ve ansiklopediler, halkçi kronikler kaleme alindi. Siyasal ve dinsel alanda da birçok eser yazildi. Bu kültürel hareket tüm toplumu etkilemis, topluma büyük bir hareket kazandirmisti. Fakat, bu kültürel gelisme ortami uzun sürmeyecekti. Mogol akinlari ile, tüm Yakin Dogu’da yasayan halklar, kisa zamanda büyük bir kiyima ugrayacaklardi.
Timur’un (1336-1405) XIV. yüzyil sonu ile XV. yüzyilin baslarinda Yakin Dogu’ya yaptigi seferler sonucunda Yukari Mezopotamya’nin güney bölgelerinde yasayan Dogu Süryanileri, ulasilmasi güç daglara kaçtilar ve XVI. yüzyila kadar yasamlarini bu dag bölgelerinde geçirdiler. Bati Süryanileri de bu akinlardan çok zarar gördüler. Halk katliama ugruyor, manastir ve kiliseler yikiliyordu. Tüm Süryaniler, bir yüzyildan fazla bir zaman süresince büyük acilarla yasamak zorunda kaldilar. Ortadogu’daki bu karmasik ve belirsiz durum, XVI. yüzyila kadar sürdü. XVI. yüzyilla birlikte, bölgeye yeni bir güç yerlesmeye basladi: Osmanlilar.
Osmanli fethi, Arap fethinin tersine, dinsel yani olmayan -veya daha az olan- bir fetihti. Osmanlilarin bölgeye yerlesmesi, o zamana kadar bölgede yasanan kargasa nedeniyle, burada yasayan halklar için önemli bir istikrardi. Gerçi bu durum, tüm ‘reaya’nin esit haklara sahip olmasini saglamiyordu. Ama, halklar, özgürlük istemedikleri ve onlardan istenen vergi ve haraçlari ödedikleri takdirde, ‘Sultan’in topraklarinda yasayabiliyorlardi. Hatta elden geldigince de, can ve mal güvenlikleri ‘Sultan’ tarafindan saglanmaya çalisiliyordu. Halk, yine vergiler altinda eziliyordu; ama, eskiye oranla tümden yok olmalarini engelleyecekti.”8
Bu arada, gayri Müslimlerin mal ve mülklerine el koymayi “caiz” gören ve bunu kendileri için adeta “helal” ve “ganimet” sayan yerel Kürt bey ve agalarinin tehditleri, baskilari, zulümleri, hatta katliam derecesine varan insanlik disi hareketleri, Mezopotamya Hiristiyanlari için, felaketin kapilarini ardina kadar açiyordu. Tabii ki bu durum, Hiristiyan nüfusunu da dogrudan etkiliyordu.
Hollandali sosyolog Martin Van Bruinessen’in Kürt-Hiristiyan iliskileri hakkindaki su tespitleri, konunun vahametine dair yeterli bir fikir verir kanisindayiz:
“Hiristiyanlar, Kürdistan’da nüfusun bugünkünden daha büyük bir bölümünü olusturuyorlardi. Katliamlar, kaçis, gönüllü göç ve Islâmiyeti kabul etme, sayilarini ciddi biçimde azaltti. Kürdistan’in degisik bölgelerinde (Siirt, Hakkâri), Kürtçe konusan ve görünüste Müslüman olmus, fakat hâlâ Ermeni veya Nasturiliklerini unutmayan ‘kripto-Hiristiyan’larla karsilastim. Kalan Hiristiyanlar ve Kürt komsulari arasindaki iliskiler genellikle samimiyetten uzaktir. Özellikle Tur Abdin’li Bati Suriyeliler (Bati Süryaniler), topraklarini, mallarini ve hatta kizlarini alan Kürt asiret reislerinin vahsi davranislarina maruz kalmislardir.” 

KILISELERIN YAGMALANMASI VE KÜRTLER
Tarihsel süreç içerisinde, Kürtlerin Hiristiyan kiliselerini sik sik basarak, tahrip edip, talan ettiklerini, pekçok kaynak yazmaktadir. Bir örnek olarak, “Abu’l Farac” adiyla ünlü olan Süryani tarihçisi Bar Hebraeus’un meshur “Tarih” kitabini Süryanice’den Ingilizce’ye çeviren Ernest A.Wallis Budge, anilan kitabin giris bölümünde, Mar Mattai Manastiri’na yönelik Kürt saldirilarina iliskin detayli bilgiler vermektedir. Budge’nin konu hakkindaki açiklamalarindan su bölümleri naklediyoruz:
“Islâmiyetin Mezopotamya’da yayilmasindan sonraki devirlerde Mar Mattai Manastiri’nin tarihine ait malûmatimiz çok azdir. Fakat burasi Yakubiligin (Süryaniligin) mühim bir nüfuz merkezi ve Yakubilerin (Süryanilerin) Araplar tarafindan, daha sonra Mogollar ve vahsi Kürt kabileleri tarafindan baskiya ugradikça iltica ettikleri yer olmaya devam etmisti. Anlasilan, Mar Mattai rahipleri bir müddet izac edilmemisler, sükûn içinde yasadikça binalarini tamir etmisler, manastira giden dik yolun esas yollarina tas dösemisler, kiliseye islemeli perdeler, altin ve gümüsten yapilma mukaddes kablar koymuslar ve buraya sarap, yag vs. depo etmislerdi.
Çok geçmeden manastir, yagma edilmeye deger bir mahiyet almis, bu yüzden Kürtler ile onlarla birlesik olan kabileler manastiri soymuslar ve çirçiplak birakmislardi. Bar Hebraeus bu taarruzlarin birini anlatarak 1262 raddelerinde Kürt süvari ve piyadelerinden mütesekkil bir kuvvetin manastirdaki rahiplerle dört ay kadar harb ettiklerini, manastira girebilmek için duvarlari üzerinde merdivenler kurduklarini, fakat rahiplerin merdivenleri çekerek yaktiklarini, bunun üzerine Kürtlerin arkadaki daga tirmanarak bir kayayi yerinden oynattiklarini ve yuvarladiklarini, bunun duvari delmekle beraber duvara saplanip kaldigini, fakat kayanin parçalanan bir kisminin duvari deldigini ve Kürtlerin buradan içeri girdiklerini nakleder. Rahipler taslar ve oklar atarak düsmani karsilamislar ve düsmani püskürterek duvari tamir etmislerdi. Muharebe esnasinda manastirin sefi Abu Nasr bir gözünü kaybetmis ve birçok rahipler, Kürtlerin attiklari oklarla yaralanmislardi. Fakat manastirlarin ambarlari bosaliyor ve muhasara altindaki rahiplere hariçten hiçbir sey yetismiyordu. Bu yüzden bunlar sulha tâlip olmuslar, Kürtlere kilisenin perdelerini, askilarini ve esyasini vermeyi ve mümkün oldugu kadar altin ve gümüs toplamayi vadetmislerdi. Kürtler, Mogollarin Musul üzerine yürümekte olduklarini haber aldiklarindan teklifi kabul etmisler, bin altin dinar degerindeki kilise esyasini alip gitmislerdi.
Birkaç yil sonra Kürtler Alpef’teki Mar Mattai Manastiri’na mensup on rahibi tuzaga düsürerek bunlari iskenceye ugratmislar, bunlarin birini öldürmüsler, dokuzunu dörtbin zuze, yani yüz altin mukabilinde satmislardi. 1286’da Kürtlerden bir alay, Mar Mattai Manastiri’ni istilâ ederek burada dört gün kalmislardi…
Manastir 1830’da, Kürtler tarafindan taarruza ugrayarak yagma edilmis ve Rabban Matta ile cemaati buradan kovulmuslardi. sarki Hint kumpanyasinin Bombay’daki papazlarindan olan G.P.Badger, 1843 yilinin ilktesrininde (Ekim ayinda) iki gününü burada geçirmis ve Kürtlerin kilise ile manastir binalarina yaptiklari tahribata sahit olmustu. Bina, tamamiyle metruk bir halde idi ve bütün kapilari sökülmüs bulunuyordu. Her halde bu kapilari Kürtler sökmüsler ve bunlari yakarak yemeklerini pisirmislerdi. Rahiplerin hücreleri, harap olmus bir halde idi…
1844 sularinda Ravandiz’in Kürt pasasi, Musul üzerine akin etmis, sehri aldiktan sonra Rabban Hormizd’in Al-Kosh ve Mar Mattai’nin Alpef üzerindeki manastirlarina saldirmisti. Al-Kosh’ta büyük bir kütüphane bulunuyordu. Rahipler buradan bes yüz yazmayi alarak civardaki daglarin inlerinde saklamislar, fakat siddetli yagmurlarin yagmasi üzerine inler su altinda kalmis, sular yazmalari alip götürmüs ve bunlar bir daha ele geçirilememisti. Kürtler manastiri yagma etmisler, kullanamayacaklari seyleri tahrip etmislerdi.
Büyük harb sirasinda Kürtler ile Hamavindler bulduklari her seyi tahrip etmisler, Kudsanis’teki yazmalar da ellerinden kurtulamamis, daha sonra Van gölü üzerindeki Urmiye’ye gitmisler ve Amerikalilara ait kiliseleri, evleri ve binalari yagma etmisler ve yakmislar, matbaayi tahrip etmisler, harfleri kirip dökmüsler, dizme ve basma makinelerini tahrip ettikten baska mürettiplerin ve makinecilerin odalarini ve esyalarini silip süpürmüslerdi. Amerikali misyonun birçok Süryani yazmalari ile Kudsanis’te, yahut bazi hususi sahislarin elinde bulunan yazmalarin kopyalari, Süryanca ile basilan büyük Kitab-i Mukaddes’ler, Fallaçi gibi Amerikan heyeti tarafindan kurulan matbaada basilan eserleri bulunmakta idi. Bu matbaa Dr.Perkins ile arkadaslari W.R.Stocking, A.L.Holladay, E.Breath, I.L.Merrick, W.Jones, yarbay Stoddard tarafindan 1840’da Urmiye’de kurulmustu. Bütün bu eserlerle birlikte, Zahriré dhe Bahrâ adli mevkut mecmuanin nüshalari yanmis ve bunlari ele geçirmeye imkân kalmamistir…
Kürtlerin akinlari sirasinda kiliselerin içi o derece tahrip olunmustur ki, ziyaretçinin bir neticeye varmasini temin edecek bir heykeltraslik eserine, bir dekorasyon veya bir ziynete rastgelinmiyor…”10

CIZRE KÜRT EMIRI BEDIRHAN VE HIRISTIYAN KATLIAMI

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlarin, 1843 tarihinde, Cizre Kürt Emiri Bedirhan Bey’in emsali görülmemis vahsetine maruz kalarak, kendi topraklari üzerinde, Kürtler tarafindan âdeta bir soykirima tâbi tutulduklari, tarihi belgelerle sabittir.

Bedirhan Bey, Cizre Emirligi’ni agabeyi Salih Bey’den devraldiktan sonra (1821), uzun süre Osmanli Padisahi’na bagliligini sürdürdü. Ancak, Osmanli ordusunun 1838 tarihinde Kuzey Suriye’ye kadar ilerleyen Misir Valisi’nin oglu Ibrahim Pasa’nin kuvvetlerine yenilmesiyle birlikte, Bedirhan Bey de basina buyruk kesilmeye baslar ve ardindan Osmanli’dan ayri bir yönetim gerçeklestirmeye yönelir. Bu arada, Kürt asiret reisleri ve beyleriyle iliskilerini gelistirir ve onlari kendi liderligi altinda birlestirmek için yogun bir çalisma içine girer. Bir süre sonra; Mus, Van, Hakkâri ve Bitlis’in bazi seyh ve asiret reisleriyle ittifakini tesis eder.11

Kürt yazar Dr.Celilê Celil, bu hususta sunlari söyler:

“Bu Kürt önderleri Türkiye’ye karsi ortak bir isyan çikarmak, Kürdistan’i kurtarmak ve farkli bir bagimsiz devlet kurmak için bir ‘kutsal birlik’ olusturdular. ‘Kutsal birlige’ Mustafa Bey, Dervis Bey, Han Mahmut, Hakkâri’den Nurullah Bey ve Fetah Bey, Hizan (Bitlis)’dan Halit Bey, Mus’tan serif Bey, Kars bölgesindeki Kürt kabilelerinin reisi Kör Hüseyin Bey katilmislardir. Onlarin basinda Bedirhan Bey vardi… Askeri-politik ve sosyo-ekonomik durum düzenlendikten, Kürt asiret önderlerinin birligini olusturduktan sonra Bedirhan Bey, kendisinin baskani olacagi bagimsiz bir Kürt devletinin kurulma zamaninin geldigine karar vermistir. Bunun kaniti olarak kendi adina sikkeler bastirtmistir. Kürt tarihçi Alaaddin Succadi’nin tanikligina göre, sikkenin ön yüzünde ‘Emiri Bohtan Bedirhan’, arka yüzünde ise ‘Hicri 1258 yili’12 yazmaktadir.13 Bedirhan Bey, devletin baskenti olarak, bayraginin dalgalandigi Cezire (Cizre) sehrini ilân etmistir. Kürt önderler, Bedirhan Bey’in yandaslari yeni devleti desteklemis ve savunmuslardir. Böylece Bedirhan Bey, ciddi, politik öneme sahip bagimsiz bir Kürt Emirligi’ni kurmustur.”14

Buraya kadar hersey normal. Asil sorun, iste bu tarihten (1842) sonra baslayacaktir. Zira, “emir”ligini ilân ederek, adina para bastirip, câmilerde adina hutbe okutmaya baslayan Bedirhan Bey’in, din konusunda bir asimilasyon politikasi güttügünü kanitlayan Ermeni kaynaklari vardir. Bedirhan Bey, kendisini Türk egemenliginden kurtulmus bölgelerin manevi reisi sayiyordu.15

“Kutsal birligini” saglam temeller üzerine oturttuktan sonra, artik Bedirhan Bey için bölgedeki Hiristiyan halklara karsi, Kürtleri “kutsal savas”a sürükleme dönemi baslayacakti.

Nitekim çok geçmeden, gerçek yüzünü göstermeye baslayan Bedirhan Bey, bir yandan Süryani, Nasturi, Keldani, hatta Ermeni Hiristiyanlara yaptigi çagrida; Osmanli yönetimine ödemekte olduklari vergilerin, birkaç kat da artirilarak, bundan böyle artik kendisine ödenmesini talep ediyor, diger yandan da onlari yurtlarindan uzaklastirip, mallarina el koyarak topraklarini ele geçirmenin yollarini ariyordu. Amaç buydu ve vergi sadece bir bahaneydi.

Binbir güçlükle hayatlarini idâme ettirmeye çalisan Süryani, Nasturi ve diger gayri Müslim unsurlarin, Bedirhan Bey’in öne sürdügü bu agir kosullari kabule yanasmalari mümkün degildi. Bu sebeple, Bedirhan’a red cevabi verdiler.

Zaten firsat kollayan Bedirhan Bey, yönetimi altindaki tüm Müslüman Kürtleri, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilere karsi, “kutsal savas”a çagirip, onlari katletme ve yok etme emrini verdi…

Bundan sonrasini, tarihi belgelere ve kaynaklara dayali olarak, kisaca özetlemeye çalisacagiz.

Bedirhan Bey’in Hiristiyan halklara yönelik vahsiyane katliamina iliskin bilgilere, Kürt kaynaklarinda da rastlayabiliyoruz. Kürt yazarlari ve tarihçileri de Bedirhan Bey’in uyguladigi bu soykirimi itiraf etmektedirler.

Kürt tarihçisi M.Emin Zeki, bu konuda söyle der:

“Bedirhan Bey’in egemen oldugu Botan bölgesinde yasayan Nasturiler, öteden beri ödemekte olduklari vergiyi ödemeyerek, ayaklandilar. Bedirhan Bey, bunlarin üzerine asker göndererek yola getirmek zorunda kaldi. Nasturiler çok kayip verdi, zarara ugradilar."16

Kürt yazari Dr.Celilê Celil de konu hakkinda sunlari itiraf eder:

“..Kürt birlikleri Asurlulara saldirmis ve bir katliama girismislerdi. Sonuçta birkaç bin Asurlu öldürülmüs, köyleri yakilmis ve yagmalanmistir… Asurlulara karsi girisilen ikinci katliam, bu kez Thuma bölgesi halkina, 1846 yilinda oldu. Mar simun Urmiye’ye kaçarak güçlükle kurtuldu..”17

Kürt yazari M.Kalman ise, bazi yazarlara göre “vergi vermedikleri” gerekçesiyle kirimdan geçirilen Nasturi ve Süryanilerin imhasini, su sözü ile âdeta onaylamaktadir:

“Kürt beylerine vergisini, askerini veren topluluklarla kim niçin çatissin ki.”18

M.Kalman sunlari da ekler:

“Hiristiyan topluluklarin, 1838 Tanzimat Fermani’ndan sonra imparatorlukta, haklari genislemisti.. Misyonerler Kürdistan’da Hiristiyanligi yaymak istemekteydiler.. Asurlular da Hiristiyanligin yayginlastirilmasi ugruna yapilan çalismalari kendi milliyet çikarlarina dönüstürmeye çalismaktaydilar. Tabii ki bu tür anlayislar bölgedeki Yezidi ve Müslümanlarin hosuna gitmiyordu.”19

Bu satirlardan, Kürtler tarafindan Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara uygulanan katliamin nedeninin, sadece “vergi” konusu olmadigi, çok açik olarak anlasiliyor.

Nitekim M.Kalman, biraz sonra baklayi agzindan çikariyor ve gerçegi açikça itiraf ediyor:

“Nurullah ve Bedirhan Beyler, Asurlularin Batililarca sözde savunulmalari karsisinda onlarin bölgede etkin olmamalari için Asurlulara saldirirlar. Birçok kisiyi katlederler. Köyleri yakilir ve talan edilir. Asurlularin, Bedirhan’a vergi vermeyi reddetmeleri de saldirinin nedenlerinden biridir.”20

Demek ki, Hiristiyan katliaminin nedeni “vergi” degil, bagnaz Müslüman Kürtlerin, Hiristiyanlik inancina olan tahammülsüzlükleridir.

Hemen burada, Ingiliz yazar William Eagleton’un su dikkat çekici ve oldukça da anlamli sözlerini nakletmek istiyoruz:

“Bedirhan, 1843 ve 1846 yillarinda, güçlerinin artmasindan ve kendi kendilerini yönetebilecek duruma gelip baslarina buyruk olmalarindan korktugu Hiristiyan Asurlulara (Nasturilere) karsi, kiyim ve yagma hareketine giristi. Bedirhan için, kendi memleketinin içinde yasayan Asurlularin böylesine güçlenmelerine tahammül etmek olanaksizdi. Bu yüzden on bin Asurlu öldürüldü. Bedirhan, bir feodal asiretçi lider oldugu halde, Kürt milliyetçiliginin özlemlerini dile getiriyordu.”21

10.000 (onbin)’den fazla Nasturi, Keldani ve Süryani Hiristiyan’in, Bedirhan’in komutasindaki Kürtler tarafindan öldürüldügünü, pekçok kaynak teyit etmektedir.

Kürt yazarlari ise nedense bu vahsetin kurbanlarinin sayisini hep gizli tutarlar. Örnegin M.Kalman, yukarida yer verdigimiz sözlerinde; bu soykirimi, “birçok kisiyi katlederler” diyerek basit bir vak’a seklinde görüp, gerçegi saklamaya çalismaktadir.

Ermeni yazar Garo Sasuni ise, Bedirhan’a dair görüslerini söyle ifade eder:

“Cezire (Cizre) emirlerinden bazilarinin isimlerinin ‘eskiya’ya çikmis oldugu dogrudur. Bedirhan’in sert, kirici, baskesici oldugu da dogrudur.. Çulamerk (Hakkâri)’de yari bagimsiz bir Süryani bölgesi mevcuttu.. Bedirhan’la ayni zamanda, yakin veya uzaktan ailevi baglari da olan Cezire, Zaho, Hakkâri ve Amadiye pasaliklari onun müttefikleri oldular. Bu güçler etrafinda toplandiktan sonra Bedirhan Bey, dikkatini Çulamerk (Hakkâri) ve daha kuzeye düsen bagimsiz Süryani kalelerine yöneltti. Bu kaleler daha önceleri Hakkâri Emiri’ne karsi direnebilmislerdi. Ellerindeki muhkem kalelere güvenmekte olan Süryaniler, taviz vermeye yanasmadilar. Böylece Bedirhan, Süryanilere karsi kuvvete basvurdu. Bedirhan muvaffak oldu. Çulamerk’i isgal etti, çok sayida Süryani öldürüldü, (Raffi, ‘Bati Ermenistan’ kitabinda, öldürülen Süryanilerin sayisini 10.000 olarak verir.) birçoklarini ise Islâmligi kabule zorladi ve bazilarini da ordusuna katti.”22

Alman yazar Karl May (1842-1912), “Durchs Wilde Kurdistan” isimli kitabinda; Kürtlerin Lizan köyünde gerçeklestirdikleri vahsete iliskin olarak, yöreyi ziyaret eden Chodih’e, Hiristiyan bir kadinin söylediklerini söyle aktarir:

“Bedirhan Bey, Zeynel Bey, Nurullah Bey ve Abdüssamet Bey’i duydun mu? Onlar Hiristiyanlarin katilidir. O Kürt canavarlar bize her taraftan saldirdilar. Evlerimizi ve bahçelerimizi yaktilar, ürünlerimizi yok ettiler, ibadet yerlerimizi yiktilar ve kocalarimiz ile ogullarimizi öldürdüler. Zap’in suyuna suçsuz kurbanlarin kani akti. Ülkemizdeki tepeler ile ovalar, köylerimizi yok eden atesin kizginligindan isildiyordu!”

“Biliyorum; çok feci birsey olmali!”

“Feci mi? Ah, Chodih, feci kelimesi çok az gelir. Sana öyle seyler anlatabilirim ki kalbin parçalanir. Kaya duvari olan dagi görüyor musun? Orda. Lizan’in halki oraya kaçmisti. Çünkü asagidan saldiriya ugramayacaklarini düsünüyorlardi herhalde. Ama yanlarina çok az su ve yiyecek almislardi. Aç kalmamak için Bedirhan Bey’e teslim oldular. Onlara, silahlarini biraktiklari takdirde, hayatlarini ve özgürlüklerini geri verecegine dair söz vermisti. Ama ondan sonra sözünde durmadi ve hepsini öldürttü. Binden fazla Keldani’den sadece bir tanesi, dagda olup bitenleri anlatmak için, kurtulmustu.”23

E.Soane, Süryanilere karsi yapilan katliamlarla ilgili olaylardan bahsederken, bütün suçu sadece Kürtlere yükler. E.Soane, Hakkâri Beyi Nurullah Bey ile Süryaniler arasinda kabile düsmanligi oldugunu da belirtir.24

Minorsky, Adamov, Wigram gibi ünlü yazarlar da; Bedirhan ve Nurullah Bey’in Hakkâri Nasturileri üzerinde giristikleri baski ve haraca kesme hareketlerinden bahsederler.25

Hollandali ünlü sosyolog Martin Van Bruinessen ise bu konuyla ilgili olarak su hususlara deginir:

“1843’te Tiyari’deki Nasturiler ilk defa, Bedirhan’in ortagi olan Hakkâri Beyi’ne yillik vergilerini vermeyi reddedince bölgeye asiret birlikleri yollandi ve birçok Nasturi katledildi. Katliam, sonra baska bir bölgede tekrarlandi. Ünlü Arkeolog ve Konsolos Layard, katliama misyonerlerin tahriklerinin sebep olabilecegini belirtirken, katliamin bütün sorumlulugunu dogrudan Bedirhan’a ve dolayli olarak, emir üzerinde büyük bir etkiye sahip, fanatik Hiristiyan karsiti bir seyhe yüklüyordu. Söz konusu seyh, büyük ihtimalle, 1880 isyanini yöneten Ubeydullah’in babasi Seyid Taha’ydi. Bu seyhin, gezintiye çiktiginda, Hiristiyanlarin inançsiz bakislarindan korunmak için peçe taktigina dair söylentiler vardir.”26

Süryani, Nasturi ve Keldanilere yönelik katliami kiskirtmada, isyan için her zaman nedenler aramis olan fanatik Kürt seyhleri de önemli bir rol oynamislardir. Osmanli ve Iran arasindaki siniri belirleme komisyonunda Rusya’nin temsilcisi olan, Bedirhan Bey’in kabilesini ve Süryanilerin katliamindan sonraki yillarda yöreyi gezen M.Gamazov, Süryaniler ve Kürtler arasindaki düsmanligin körüklenmesinde Gurandest kentinden seyh Abdülaziz’in küçümsenemeyecek önemde bir rol oynadigini belirtmistir.27

Bedirhan Bey’in, Süryanilere karsi baslattigi katliam öncesinde, Kürtleri Hiristiyanlar aleyhinde tahrike sevketmek için, Kürtler arasinda önemli bir konuma sahip bulunan ve “seyh” denilen din adamlarindan yararlandigi ve onlarla ittifak kurdugunu Kürt kaynaklari da teyit etmektedirler. Celadet Bedirhan, “Bletch Chirguh” müstear adiyla yazdigi kitapta, dedesi Bedirhan Bey’in söz konusu “seyh” danismanlarindan Musullu seyh Muhammed ile Zaholu seyh Yusuf’un isimlerini zikretmektedir.28

Osmanli arsivlerindeki belgelerde ise, Bedirhan’in “Naksibendi Tarikati”ndan oldugu belirtilmektedir.29

Bedirhan’in, Süryani, Nasturi, Keldani katliamina iliskin fermaninin gerçek nedeni üzerindeki esrar perdesi, böylece aralanmis oluyor.

Bedirhan’in Hiristiyan halklara yönelik imha hareketinin asil nedeninin “dini bagnazlik”tan kaynaklandigi gayet açiktir.

Kürt yazarlar disinda, Türk yazarlar da; “Bedirhan’in Nasturiler üzerine yürüyerek bunlardan onbinlercesini katlettigini” çok açik bir sekilde yazmaktadirlar.30

Osmanli dönemine ait T.C. Basbakanlik arsivinde, Bedirhan’in Süryani, Nasturi ve Keldanilere karsi giristigi katliama iliskin yüzlerce belgenin mevcut bulundugu bilinmektedir.

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyan katliamini konu alan söz konusu belgelerden bir kaçina, burada yer vermeyi çok yerinde buluyoruz. Söz konusu belgeler, Kürtlerin barbarligini ve zalimligini, hiçbir kuskuya yer birakmayacak sekilde ortaya sermektedir.

Bedirhan Bey’in, Nasturi Patrigi Mar semun’un akraba ve talûkatina karsi giristigi kanli harekâtin ayrintilarini su belgede görmek mümkündür:31

"Bohtan Emiri Bedirhan Bey’den Musul Valisi’ne gelen yazida, Kürt daglarinda bulunan Nasturi taifesi üzerine onbin kadar tüfekli asker gönderip Artusi denilen Kürt taifesi ile Ismail Pasa, Tatar Aga ve Hakkâri Emiri’nin yardimlarini temin edecegi anlasilmaktadir. Bedirhan Bey, Nasturileri zaptetmek için Ismail Pasa’nin da yardimini rica etmis, kendisine sekizyüz kadar asker gönderilmistir. Amadiye’li Ismail Pasa’nin bu kadar asker göndermesinin iki sebebi olabilir. Biri, Bedirhan Bey, Nasturiler üzerinde muvaffak olduktan sonra, geçen defa birçok zorluklarla azledilen Ismail Pasa’nin tekrar Amadiye Valiligine tayinini temin etmek, digeri de Ismail Pasa’nin Nasturilerden alinacak yagma ve ganimetlerden hisse almak düsüncesidir.

Her ne ise, askerler Deyir denilen yeri bastiktan sonra, daglar arasindaki nice nice köyleri yagma edip yakmislardir. Bilhassa Bindesbido ismindeki köyden aldiklari mal, esya ve kitaplari götürmüs, kiliseyi tahrip etmislerdir. Ahaliye zulüm ve iskence yapilmis, birkaç yüz kisi Cizre beyi (Bedirhan Bey) tarafindan esir gibi satilmak üzere götürülmüstür. Mar semun denilen patriklerinin anasini, oglunu da böyle yapacagiz diyerek, Diz köyünde iki parça edip ölüsünü Zap nehrine atmislardir.

Bu sirada patrik kaçarak onsekiz gün evvel kardesi, katibi ve üç-dört hizmetkâriyle Musul’a gelip Ingiliz Konsolos Vekili’nin evine siginmis, sonra Musul Valisi’ne giderek alinan esirlerin serbest birakilmasini rica etmistir. Vali, gerek kendisinin ve gerek Nasturi taifesinin kendisine teslim olmadiklari takdirde haklarinda hiçbir muamele yapilamayacagini söylemis, patrik buna razi olmustur. Haklarinda yapilan kötü muamelenin, Erzurum Valisi’nin emriyle oldugunu beyan etmisse de Musul Valisi bu hususta bir fikir ve hükmü olamayacagini ifade etmistir. Patrik, keyfiyeti hükümete arz niyetinde bulundugunu, hepsinden evvel kendilerine menfur ve mekruh olan esir alma ve satma isinin halledilmesi, yagma ve zaptedilen mal ve esyanin iadesi ve Bedirhan Bey askerinin memleketlerinden geri çekilmesi keyfiyetlerinin en basta gelen arz ve istekleri oldugunu ifade etmistir.” (Belge-1)

Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara yönelik Kürt saldirilari, Hiristiyan aleminde büyük bir nefrete yol açti.

Martin Van Bruinessen, bunu, su sözlerle ifade ediyor:

“Katliamlar Avrupa’da dehset çigliklariyla karsilandi. Ingiliz ve Fransizlar, Osmanli Hükümeti’ni Bedirhan’i cezalandirmaya zorladilar”.32

Bedirhan Bey’in katliam hareketi üzerine, Dahiliye Nazirligi (Içisleri Bakanligi)’ndan Anadolu Ordusu Müsirligi’ne 27 Cemaziyülevvel 1262 (1846) ve 27 Zilkade 1262 (1846) tarihlerinde yazilan, bu arada Diyarbekir, Sivas, Musul Valiliklerine, Musul’da bulunan “memur-u mahsus” Nazim Efendi’ye de bildirilen emirlerde; “Cizre Mütesellimi (Kaymakami) Bedirhan Bey’in on binden fazla Kürt askeriyle Hakkâri Sancagi’ndaki Nasturi reayasindan Tuhub ve Tiyar asiretleri üzerine hareket ve hücumla bir hayli nüfusun katil ve idamina cüret ettikleri ve icap eden tedbirlerin alinmasi…” bildirilmistir.33

Kürtlerin, Süryani, Nasturi ve Keldanilere yönelik imha hareketinin ardindan, Hükümet güçlerinin Bedirhan’i tedip etmesi üzerine, Nasturi Patrigi Mar semun, Osmanli Padisahi’na sundugu ve asli Arapça olan mektubunda, hem sükranlarini sunmakta, hem de kendilerinin Kürtlere karsi korunmalarini talep etmektedir.

Nasturi Patrigi Mar Semun’un Osmanli Padisahi’na gönderdigi Arapça mektubun Türkçe çevirisi su sekildedir:34

“Devlet-i Âliye ile Hakaninin yüksek kapisina farz olan dualardan sonra arzimizdir: Dünyayi yaratan Allah, Devlet-i Âliye’nin devamini saglasin. Malûmdur ki ben fakir, Anbariye nahiyesinden Musul’a siginmis ve Devlet-i Âliye’nin rahmü sefkatina mazhar olmusumdur. Musul Valileri de birbiri ardi sira bana saygi ve ikramda bulunmuslardir. simdi hamdolsun, Padisahimizin sâyesinde, dagilip yurtlarindan ayrilmis olan Nasturilerin çogu yerlerine dönüp köylerinde iç rahatligiyla oturmaktadirlar. Çiftlerini sürüyor, yurtlarini emniyet içinde imar ediyorlar. Kiliselerimiz simdi haraptir. Kilisesiz ve papazsiz halk inzibattan çikar, kendilerinden sekavet sadir olur. Ben fakirin maksadi, o taraflara gidip onlarin papazlarini seçmek, tayin etmek, daglarda henüz serseriyâne dolasanlari toplamak, köylerini imar etmektir. Amma devletin izni olmadikça Anbariye’ye dönemem, harap olup izleri bile kalmayan yerleri imar edemem. simdiki halde devletin büyük kapisindan ricamiz, biz kullarina minnet ve ihsan ile yurduma dönebilmekligim için Musul Valisi’ne lâzim gelen emir ve müsaadeyi bahsetmesidir. Devlet-i Âliye’den gizli degildir ki Anbariye’nin sancaklari, eski zamandan beri Kürt beylerinden baska kimsenin elinde degildir. Kimi zaman Erzurum Valisi, kimi zaman da Musul Valisi bu topraklar üzerinde idare tasarrufu iddiasinda bulunurlardi. Bu diyarin bakimsizligina, basibosluguna baslica sebep bu iddialardir. Biz simdi, devletten bizi bu iki vezirden birinin idare ve tasarrufu altinda tutmasini çok istiyoruz ki ne yapacagimizi bilelim. sayet Devlet-i Âliye hayrimizi, selâmetimizi ve ülkemizin imarini istiyorsa, bizi Musul Valisi’nin emir ve tasarrufuna vermelidir. Çünkü Erzurum bize uzaktir, oraya gidebilmemiz güçtür. Musul ise yakindir, yolu da düzdür. Kürtlere karsi korunmamizi Musul Valileri pekâlâ temin edebilirler.

Devletçe malûmdur ki, eski halifeler, geçmis padisahlar tarafindan babalarimiza verilmis eski fermanlarimiz vardi. Kürtlerin basimiza getirdikleri felâketler sirasinda diger birçok evrakimiz gibi bu fermanlar da yok olmustur. Biz Nasturiler, bütün Hiristiyanlardan evvel Müslümanlara reaya olmus bir milletiz. Ben patrikleri sifatiyla, Devlet-i Âliye’den bana ve emrimdeki Matran (Papaz)lara beratlarimizin verilmesini rica ediyorum. Efendimiz Sultan’in hizmetkâri oldugumu bilerek ömürlerinin devamina, hasimlarinin kahrina ve her düsmanina muzaffer olmasina dualar ederim. Âmin sümme âmin. 7 Cemaziyelâhir 1262 (1846).

Devlet-i Âliye’nin duacilari

Mar Semun

Nasturi Milleti Patriki"(Belge-2)
Bu arada, Musul’daki Ingiliz ve Fransiz Konsoloslari tarafindan, kendi Elçiliklerine ve oradan Osmanli Hükümeti’ne intikal eden sikâyetnameler de gittikçe artmaktadir.
Nitekim, Musul Ingiliz Konsolosu’nun Istanbul’daki Ingiliz Elçisi’ne yazdigi 19 Eylül 1846 tarihli raporda, söyle denilmektedir:35
“Evvelce Hakkâri Mütesellimi Nurullah Bey’e bagli iken, sonradan onun tarafindan Bedirhan Bey’e birakilan Tuhup Nasturilerinin, Tiyar olayindan daha siddetli bir surette, katliama maruz kalacaklarini haber veriyorum. Bedirhan Bey’in, artik esir alikoymayip, kadin ve çoluk-çocugu tamamiyle idam edecegini Nasturiler haber almislardir. Bedirhan Bey, simdi askerini toplamakta, kalelerine erzak yigmaktadir. (Nasturiler, bunu yanlis anlamislardir. Bedirhan Bey bu hazirliklari, onlara saldirmak için degil, Hükümetin kendisine karsi almakta oldugu askeri tedbirden korkarak yapmaktadir.) Hiristiyanlar, korku ve telâs içinde, Iran topraklarina siginma hazirligindadirlar. Evvelâ, Tayyar Pasa’nin himayesini istemek üzere, iki rahiple bir kocabasi Musul’a göndermislerse de, bunlar yolda ya öldürülmüsler veyahut Pervari denilen yerden geçemeyerek, geri dönmüslerdir. Tiyar olayinda nam veren Abdüssamed Bey, Nasturileri kendi bölgelerinde bogazlamaktadir. Yakinda yedi kisiyi burada öldürmüslerdir.
Bu defa, etraf beylerin cümlesi müttefik bulunmakla, Nasturiler aleyhinde tasarlanan taarruz, evvelkinden daha mühim olacaktir. Saldiriya katilacak beylerin baslicalari Bedirhan, Nurullah ve Abdüssamed Bey’lerdir. Kürt beyleri, aralarinda anlasmazlarsa, kendilerine göre evliyâdan sayilan Musul’lu seyh Muhammed ve Zaho’lu seyh Yusuf, bütün Kürtlere, aralarindaki geçimsizlikleri unutarak, Hiristiyanlari yok etmek için, Bedirhan Bey’in etrafinda toplanmalarini, sonra yine kendi davalarina bakmalarini tenbih etmislerdir. Abdüssamed Bey, Hiristiyanlar arasinda fesat çiktigini isitmis, bunun üzerine Tayyar Pasa hazretleri, Musul’lu seyh Muhammed’i, sulhu iade maksadiyla, Pervari’ye göndermis, seyh’in bu hareketi ziyadesiyle çirkin görünmüstür.
Kürtler, dagli Hiristiyanlar aleyhinde her türlü zulüm ve kötü muameleye baslamislardir. Maruz kaldiklari zarar ve ziyan dolayisiyle, Devlet-i Âliye, Tiyarlilarin vergilerinin affedilecegini vadeyledigi halde, Nasturiler, bu yil iki defa Bedirhan Bey’e, bir defa da Nurullah Bey’e cizye ödemeye mecbur olmuslardir. Bundan baska, etraftaki vahsi kabilelerin saldirilari memlekette bir sey birakmamistir. Tayyar Pasa hazretleri, olup bitenleri haber alinca, Bedirhan Bey’e bir emir göndererek, Hiristiyanlara zulümde bulunulmasini menetmis, kardesi de kendi dairesinden Ahmet Bey’i gönderip, Hiristiyanlardan, velev bir kisiye de olsa tecavüzde bulunmalarinin sorumlulugu mucip olacagini, seyh Muhammed’in derhal Musul’a dönmesini bildirmistir. Ahmet Bey, köyleri gezerek halkin halini görmüs, Mar semun’un etrafindaki Hiristiyanlari, korkmadan, hallerini bildirmeye isteklendirmistir. Bütün Nasturi nahiyeleri, Hakkâri beylerinin taraflisi farz edilmekte ise de, bir kismi yine Bedirhan Bey’in elindedir ve Erzurum Eyaleti’ne bagli sayilmaktadir. Hakkâri ile Erzurum arasindaki birkaç dag silsilesinde Nasturilerin en büyük düsmanlarinin oturmasi, yolun uzun, güçlükler ve tehlikelerle dolu bulunmasi gibi haller, saldiriya ugradiklarinda Erzurum’dan imdat istemelerine mânidir. Musul ile münasebetleri daimidir. Dört-bes günde mahsullerini oraya götürebildikleri gibi, icabi halinde, Musul Valisi de buraya kolaylikla asker göndermek ve sair çesit yardimda bulunmak imkânina sahiptir. Nasturilerin hayat ve bekalari, asayis içinde bulunmalari, memleketlerinin Musul’a bagli olmasiyla kabildir.
Abdüssamed Bey’le, yukarida isimleri yazilan iki seyhin fikir ve emellerinde bulunanlar bu bölgeden uzaklastirilmali, Bedirhan Bey de, istiklâl mevkiinde (basibos) birakilmamalidir. Hükümet-i Seniyye, Bedirhan Bey’in kuruntuya dayanan kudret ve kuvvetine aldanarak, kendisine bazi mertebe müsaade ile muamele etmektedir. Bedirhan Bey’in aleyhtari ve düsmani pek çoktur. seyhler buradan uzaklastirilir, Bünyanis (Pinyanis), Zibari ve sair Kürt asiretleri Hükümetçe ele alinirsa, bunlar Bedirhan Bey’i bu daglardan pek çabuk kaçirirlar. Tuhup, Cilo ve Baz Nasturilerinin elinde birkaç bin tüfek vardir. Bu tenkil hareketinde onlardan da istifade edilebilir. Tayyar Pasa hazretleri, bayramdan sonra Cizre’ye kadar devre çikmak niyetindedir. Maiyetinde bir hayli asker bulunacagindan, Bedirhan Bey’in ne Nasturiler aleyhinde bir harekette bulunmasi, ne de Han Mahmut’a yardim etmesi umulamaz.” (Belge-3)
Bu rapor üzerine, Istanbul’daki Ingiliz Elçisi, keyfiyeti Londra’ya bildirmis, aldigi cevap üzerine, Musul’daki Ingiliz Konsolosu’na su talimati vermistir:36
“Nasturi taifesi ve umumiyetle Devlet-i Âliye tabiiyetinde bulunan Hiristiyan reaya hakkinda Lord Bravn tarafindan gönderilen bir kit’a talimat aldim. Ingiltere Devleti, Nasturiler hakkinda Devlet-i Âliye’ye olan maruzatimi begenmistir. Nasturilerin iyi ve emin bir halde bulunmalarini Ingiltere Devleti’nin istemesi, onlarin yalniz Hiristiyan olduklari için degildir. Belki bu, Devlet-i Âliye’nin siyasi menfaati ile münasebeti bulundugu içindir. Devlet-i Âliye’ye karsi Ingiltere’nin yol gösterisi ve ögüdü, Nasturilerin islâh-i halleri ve derhal korunmalari hususunu pek iltizam edercesine ismarlar ve yapilmasini isterim”. (Belge-4)
Musul’daki Fransiz Konsolosu’nun, 20 Eylül 1846 tarihli raporunda da su hususlar yer almaktadir:37
“Bedirhan Bey’in idaresinde bulunan Tiyar kazasinda üç yil evvel meydana gelen olay benzerinin meydana gelmek üzere oldugunu, halkin tahminlerine göre, bu defaki zulüm ve öldürme hadisesinin, simdiye kadar, biçare Nasturilerin defalarca ugradiklari belâlarin hepsinden üstün olacagini tarafiniza bildiririm. Bedirhan Bey’in istedigi çok büyük parayi Nasturiler vermeye muktedir olmadiklarindan, üzerlerine yürümeye niyet etmis, onlara karsi büyük tehditleri vaki olmustur. Bedirhan Bey’in dediginden kalmayacagi bilinmektedir. Bu defa, ne kadin, ne çocuk, ne de yasa, basa merhamet etmeyecektir. Musul Valisi’ne, kendisi hakkinda sikayette bulunduklari takdirde, hemen üzerlerine yürüyecegini ve Mösyö Istionis’in memuriyetini ima ile, bu sefer artik hiçbir konsolosun, gazebini teskine muktedir olamayacagini ilân etmistir.
Hükümet-i Seniyye, birkaç yildir Kürt asilerini terbiye etmeye çalismisken, hepsinin kuvvetlisi olan Bedirhan Bey hakkinda hâlâ bir tedbire basvurulmamasi gariptir. Hatta, Devlet-i Âliye’nin bu tereddüdü korkuya hamledilmektedir. Bedirhan Bey ise, bu halden istifade ederek, Hükümet’in kuvvetini hiçe sayip, kendisine bagli olan Kürtler üzerindeki kuvvet ve nüfuzunu çogaltmaktadir. simdiye kadar bagimsiz olan Kürt beylerini Hükümet’in zorla itaat altina alacagini Istanbul gazetelerinde okumustum. Ismail Pasa’nin idaresinde tasarlanan hareketin, Bedirhan Bey’i de kavrami içine almasini arzu ederim. Fakat Ismail Pasa’nin maiyetindeki askerin kifayetsizligi, hayirli bir netice alinmasina mâni olacagi gibi, eski Sadrazam merhum Resit Pasa’nin sevkettigi, talim görmüs, yeteri derecedeki asker, Bedirhan Bey’in önünde iki defa geri çekilmeye mecbur kalmisti. Musul’daki yetersiz askerle Vali’nin bir is görebilmesi, elim haberler geldiginde, Nasturilerin imdadina yetisip, onlari cellatlarin elinden kurtarmasi mümkün olamaz. Bu mesele, insaf ve insaniyete dayanmaktadir. Hükümet’in bu babda acele ve yeteri derecede tesirli tedbirler almasi, daha vakti iken, mes’uliyeti kendisine ait olan bu kan dökümü olayini önlemeye çalismasi elzemdir.” (Belge-5)
Fransiz Elçisi, bu rapor üzerine Hariciye Naziri (Disisleri Bakani)’na iletilmek üzere, Elçilik Bas Tercümani Mösyö Loksroi’ya, 3 Kasim 1846’da, su talimati vermistir:38
“Musul’dan aldigim haberlerin, Hariciye Naziri devletlû Efendi hazretlerine bildirilmesini size havale etmek, benim için elim bir vazife olmustur. Bedirhan Bey’in, son olarak Nasturiler aleyhindeki tehditleri vahim manzaralarla sonuçlanmis, Çal, Sinanci ve Çopi kazalari bir kitâl ve tahrip meydani haline gelmistir. 1846 yilinin kötülükleri, 1843 yilindakileri geçmistir. Bedirhan Bey’in kötü hareketlerinin, Musul Valisi hazretlerinin yatistirici çalismalari neticesinde önlenmesi ümidini, devletlû Ali Efendi hazretleri, daha geçenlerde, size söylemis ve bu tesebbüsün Nasturiler üzerine çevrilmis olan beliyeyi, görüsme ve nasihat yollariyla uzaklastirip, ortadan kaldiracagina inanilmis ve bu kâfi bir tedbir sayilmisti. Bu ümide güvenmezdim. Hatta Sadrazam ve devletlû Ali Efendi hazretleriyle görüsmenizde vaziyet, devletin san ve itibarinin, menfaatlarinin muhafazasi bakimindan, isin yumusaklikla degil, zor kullanmak suretiyle bastirilmasi lüzumunu ortaya koymaktaydi. Benim maksadim da, bunlari Hükümet mes’ullerine anlatmakti. Ne yazik ki, olaylar tasavvurlarini isbat eylemistir. Bu islerin mes’uliyetini, olusundan benim gibi müteessif oldugunu bildigim Osmanli Hükümeti’ne yüklemek söyle dursun, aksine olarak, Musul Valisi’nin iyi niyetlerinden dolayi kendisine son derece mütesekkirim.
Ancak, bugünkü olaylari örtmeye, artik iyi niyet kifayet etmeyecektir. Memleket içerisinde bas gösteren hunharligin hesabini, Hükümeti idare edenlerden sormakta olan Avrupa Hiristiyan milletlerinin isteklerine, neticesi müspet icraat ile cevap vermek icap etmektedir. Birkaç gün evvel, Bedirhan Bey’in vücudu, Osmanli Hükümeti için bir noksanlik idi. Bugün ise, Bedirhan’in ortada durmasi, devlet için bir utanç sebebidir. Öyle bir utanç ki, buna bagli bulundugu devletin sanini lekeleyen, onun nüfuzunu saymayan bir mahkûm sebep olmaktadir. Artik onun kirli vücudundan Kürdistan’i temizlemek lâzim gelmektedir. Adi bile birgün unutulup gidecektir. Maruzatta bulundugum zevatin da, düsündüklerime inanmis ve uymus olduklarini kesinlikle bildigim için, sert ifadeden çekinmedim. Bu talimatin bir suretini devletlû Ali Efendi hazretlerine teslim etmenizi rica ederim." (Belge-6)
Bu ve benzeri tepkiler üzerine, Osmanli Hükümeti tarafindan Müsir Osman Pasa komutasinda Cizre’ye güçlü bir ordu gönderildi. Kisa sürede maglup olan Bedirhan, 20 Temmuz 1847’de teslim oldu ve müttefikleri ile beraber Istanbul’a getirildi, oradan da Girit’in Kandiye sehrine sürgün edildi. Bedirhan, 8 yil Girit’te kaldiktan sonra, Istanbul’a, oradan da sam’a yerlesmis, 1870 tarihinde sam’da ölmüstür.39
Bedirhan harekâtinin nihayet bulmasi, bölgede emniyet ve asayisin temin edilmesi üzerine, bölgede idari ve adli teskilâta ve Tanzimat-i Hayriye’nin tatbikatina baslanilmistir. Bu gelismeler, yabancilari da memnun etmistir. Bir örnek olarak, Istanbul’daki Ingiliz Elçisi Lord Cowley, 26 Temmuz 1847 tarihli asagidaki tezkereyi Osmanli Hariciye Nezareti(Disisleri Bakanligi)’ ne gönderip, Ingiliz Hükümeti’nin memnuniyetini bildirmistir :40
“Ingiltere Elçisi, Osmanli ordusunun Bedirhan beye karsi kazandigi galebeden dolayi en içten tebriklerini arzeder. Elçi, Osmanli Hükümeti’ni bugünkü harekâtina mecbur eden insani sebepleri, alinan tedbirleri, Padisah hazretlerinin takdirlerini kazanan âdil ve merhametli fikirleri lâyikiyle takdir etmektedir. Elçiligimizin memuriyet dairesi dahilinde birtakim mezalim ve diger kötü olaylarin def ve men’i için bunca övünülecek çalismalar yapilmis, Hiristiyan ve günahsiz ölülerin intikami alinmistir. Elçi, tahsin ve sitayis ettigi insaniyet yararina ve umumun emniyeti namina olan her türlü çalisma ve vurusmanin muvaffakiyet ve zaferle sonuçlanmasi için dua etmesinin mânâsiz bir cesarete hamledilmeyecegini umar. Elçi bu fikir ve temennilerinin kabine âzasi bulunan pasalar hazretlerine bildirilmesi hususunda Hariciye Naziri (Disisleri Bakani) efendi hazretlerinin himmetlerini rica eder. Padisah hazretlerinin uzun zaman makamlarinda sevket ve san ile kalmalari elçinin en has niyazidir.” (Belge-7)

HIRISTIYAN HALKLARIN OSMANLI HÜKÜMETI’NE DESTEGI
Bedirhan ve emrindeki Kürtlerin Hiristiyanlara yönelik baskilari ve onlari âdeta bir jenoside tâbi tutma eylemlerine karsi, Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermenilerin Osmanli Hükümeti’nden yardim talep ettikleri ve hatta Bedirhan’i tedip harekâtinda da Müsir Osman Pasa komutasindaki Osmanli kuvvetlerine katilarak Kürtlere karsi savastiklari bilinmektedir.

Dogu ve Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyan halklarin, Bedirhan’a karsi yapilan harekâtta Osmanli kuvvetleriyle ittifaka girdiklerine ve Kürtlerle savastiklarina, Ermeni kaynaklari da taniklik etmektedir.

Ermeni yazar Avedis Berberyan, 1871’de Istanbul’da basilan “Ermeni Tarihi” isimli kitabinda, konu hakkinda su ilginç ayrintiyi aktarir:

“Vaspurakan, Taron (Daron) ve Bagrevand eyaletlerinde yasamakta olan Ermenilerin, Patrik Matteos sâyesinde barbar Kürt halkinin sömürüsünden kurtulmasi konusunda:

(1847) daha birkaç yil öncesine kadar insafsiz ve isyanci Kürt halki, baslarinda Han Mahmut ve Bedirhan olmak üzere, Van, Taron (Daron) ve yörelerdeki köyleri talan edip kirmaktaydi. Ne Erzurum Valisi ne de Van Valisi bu olaylardan haberdar gözükmüyorlardi. Çünkü, Ermenilerden aldiklari ganimetleri Kürtler onlarla paylasiyorlardi. Bundan ötürü gerek dogrudan dogruya veya gerekse tehditle onlarin hareketlerine engel olmaya çalismiyorlardi.

Bu facialari duyan Patrik Matteos, Bab-i Âli nezdinde nafile olarak iki defa sikâyet ettikten sonra son seferki sikâyetine sunlari eklemistir: ‘Van bölgesinin ahalisi, artik Kürtlerin sebep olduklari eziyetlere dayanamayacaklarina kanaat getirerek kitle halinde Rusya’ya göç etmeye karar vermislerdir. Yüksek makaminiz tarafindan bana verilen vazifeye uyarak onlari korumak ve gelecekte onlarin önünde kabahatli çikmamak için durumu size bildirmek istiyorum.’

Bunun üzerine Bab-i Âli toplandi ve yeni bir sefer için ordu hazirlanarak, cesur ve güçlü Osman Pasa baskumandanliga getirildi. Bu ordu isyancilara kuzeyden ve güneyden taarruza geçerek, onlari maglub edip kaçirtti.

Bu Osmanli seferi baslarken, Patrik Matteos; Diyarbekir, Bitlis, Palu, Erzurum ve Van Ermeni ruhani liderlerine mektuplar yollayarak, o ana kadar geçirdikleri eziyetlerin öcünü almak için harekete geçmelerini ve her türlü olanaklarini kullanarak Osmanli ordusuna yardim edip, ona hizmet ederek Sultan’larina sadakatlarini göstermelerini emretti.

Vaspurakan Ermenileri toplanip Cezire bölgesine hücum ettiler. Orada barbarlarin ileri gelenleri muhkem yerlere mevzilenmislerdi ve Ermeniler onlarin (Kürtlerin) beyi Bedirhan’i o kadar sikistirmislardi ki, Bedirhan tüm umutlarini yitirerek bütün ailesiyle birlikte baskumandan Osman Pasa’ya teslim oldu. Osman Pasa da zaman kaybetmeden onlari Istanbul’a yollayip, ona ait bütün kaleleri isgal etti. Bedirhan daha sonralari ailesi ile birlikte Girit adasina sürüldü.

Kürt lideri Han Mahmud’a gelince, o bir Ermeni manastirinda tutsak kalarak daha sonra Osman Pasa’ya teslim edildi. Ailesiyle Istanbul’a gönderildikten sonra, Silistre’ye sürüldüler.”41

Ermeni yazar Hagop sahbazyan, Bedirhan’i Van Ermenilerinin tevkif edip Osmanli ordusu kumandanligina teslim etmis olduklarini iddia eder.42

Ermeni yazar Garo Sasuni ise, Van Ermenilerinin Bedirhan’i degil, Bedirhan’in kayinpederi Han Mahmud’u yakalayip Osman Pasa’ya teslim ettiklerini söyler.43

Garo Sasuni, kitabinin; “Ermenilerin Osmanli Taraftarligi” ve “Ermenilerin Osmanli Taraftarliginin Nedenleri” baslikli bölümlerinde, konuya dair genis açiklamalarda bulunur.

Garo Sasuni’ye göre;

“Ermenilerin bir bölümü, Osmanli taraftarligi göstererek Osman Pasa’yi tuttular ve galibiyetten sonra da bazi beyliklerin tutulmalarina yardim ettiler… sayet birkaç yüzyilin tarihini incelersek, Ermeni-Kürt iliskilerindeki sapmanin Bedirhan’in yenilgisinden itibaren baslamis oldugunu görürüz.

Ermeni ve Kürt bölgeleri içinde Osmanli idaresi güçlendikçe, Ermenilerin (özellikle sehirdekilerin) Osmanli idaresine sempatileri de o ölçüde artiyordu. Nedeni de Osmanli idaresini üçüncü bir alternatif güç olarak görüyorlar ve bu gücün, Kürtlerin kontrolsüz hareketlerine bir set çekecegine inaniyorlardi… Ermeniler, kendi durumlarinin iyilesmesi için Osmanli merkez idaresine sigindilar. Çünkü, Kürt beylerine vermek zorunda olduklari vergilerden kurtulacaklarina ve yeni olanaklar elde edinceye kadar sabirla Osmanli boyunduruguna katlanabilmenin zorunluluguna inaniyorlardi. Ermeniler ve Kürtler gittikçe birbirlerinden uzaklastilar ve bu sogukluk gelip ta 1843 olaylarina dayandi. Bu olaylar gelecekteki açik Ermeni-Kürt düsmanliginin temeli oldu. Gittikçe artan bu düsmanlik iki yönden gelisiyor ve ayni neticeye variyordu. Kürt ve Ermeni iliskileri yöneten-yönetilen bir karakterdeydi. Kürtler kendilerine özgü hükmedici karakterlerini koruyorlar ve Ermenilere karsi bir Asya despotizmini uygulamayi kendilerine tabii addediyorlardi. Neticede ezilmis olan Ermeniler umutsuzluga düsüyorlar ve bu da onlari Osmanli tarafina itiyordu. Kürt beylerinin uyrugu olan Ermeniler, kendi haklarini koruyabilmeleri için Osmanli merkezi idaresinin bu duruma karismasini her seferinde istedikleri, bu istekler Kürt beyleri gözünde ihanet olarak kabul ediliyor ve Ermenilerin Kürt düsmani olduklari kanisina variliyordu. Bu iki ates arasinda çirpinan Ermeniler gitgide üçüncü kuvvetli gücün taraftari oluyorlardi… 1847’de Ermenilerin çogunlugunun Osmanli saflarinda silahli güçlerle Kürtlere karsi savasa katildiklarini görürüz… Topal Osman Pasa’nin (Bedirhan’a karsi) galibiyet haberi Istanbul’da büyük sevinçle karsilandi. Ermeni Patrigi’nin emriyle kiliselerde dualar okundu ve Tanri’ya sükredildi.44

ERMENI PATRIKLIGI’NIN YAYINLADIGI “GENELGE”

On bini askin Hiristiyan (Süryani, Nasturi, Keldani, Ermeni) unsurun katlinin sorumlusu olan Kürt beyi Bedirhan’in tedip edilerek tutuklanmasi üzerine; Istanbul Ermeni Patrikligi, tasradaki tüm kiliselere bir genelge göndererek, bütün Ermenilerin “Sultan’a ve O’nun güçlü devletine sükran duymalarini” emreder.

Söz konusu genelgenin tam metni, Avedis Berberyan’in 1871 baskili “Ermeni Tarihi” isimli kitabinda mevcuttur. A.Berberyan, bu genelgenin, çok kolayca anlasilabilmesi için o zamanin halk diliyle yazilmis oldugunu da belirtir.

Tarihsel bir belge niteliginde olan, 9 Aralik 1847 tarihli ve “Istanbul Patrigi Baspiskopos Peder Matteos” imzali “genelge”nin tam metnini asagiya aynen aktariyoruz:

“Sultan’in oturdugu bassehir Konstinopol’un Patriarki Peder Matteos Baspiskopos tarafindan tüm kutsal kiliseler bütünlügüne duyuru:

Iman dolu olan sizler, bütün dünya uluslarinin gözünde essiz niteliklere sahip, mukayese kabul etmez ve Ermeni ulusu için iftihar teskil edip, yüzyillardan bu yana, vahsi Kürtlerin insafsiz ve zalim despotluklarinin elinde bugün bir harebe ve çöl vaziyetine girmis ve sessizce aglayip figan eden Ermenistan’imiz ve bir sanssizlik eseri insanliktan yoksun Kürtlerin yirtici pençelerine bir av gibi düsmüs sevgili evlatlarimiz ve öksüz Ermeni ulusumuz! Nasil Israil Misir’lilarin eli altindan kurtulduysa, lütfedici Allah kendi halki olan Ermenileri de bu çekilmesi imkansiz esaretten kurtarir.

O, gökten Ermenilerin dünyasina bakarak Ermenistan’in vahsi Kürtlerin hayvanlarina çayir ve otlak haline geldigini, ilk kez yarattigi insanlari olan Ermenilere adadigi bu güzel topraklarin bir in haline döndürüldügünü gördü ve dünyada ilk putperestligin yaraticisi olan Babilon Tirani’ni Allah’tan aldigi güç sayesinde okuyla vurup yere deviren Hayk-Nahabet’deki inanç gücünü kendi iyilikseverligi ile görerek bizleri hatirladi.

Tanri bu essiz ve güzel ülkeyi insafsiz tiranlarin elinde çaresiz bir durumda kalmis görerek, ona acidi ve ilâhi arzusuyla görkemli krallara özgü yüce Sultan Abdülmecid’in iyi yürekli huyunu, bize karsi acima ve merhamet duygulariyla besledi ve Abdülmecid bu ülkedeki despotlardan Ermenilerin özgürlüklerini elde etmelerine karar verdi.

Tanri’nin bu lütfunun yalniz Ermeni ulusuna özgü oldugunu bildigimiz için, biz minnet duygularimizla sabah aksam O’na ibadet, dua ve niyaz ettik ve böylece, O, herseye gücü yeten sag kolu ile devletin sadik, düzenli ve cesurane savasan askerlerinden olusan ordusunu korudu ve ona yardim etti.

Tanri kutsaldir ve O’nun herseyden güçlü olan sag kolu da yenilmezdir. O günahsiz kilise korosu çocuklarinin dini isteklerini, rahiplerin güçlü bir inançla dolu ve aglamakli olarak kollari açik bir sekilde arzularini duyduktan sonra düsmanlarin içine bir korku ve dehset düsürdü ve onlara ‘aman!’ dedirtti ve O despotlarin liderleri olan Han Mahmud ve Bedirhan Bey’lerini Osmanli Pasasi’nin eline utançli ve umutsuz bir sekilde düsürdükten sonra, hayatlarinin bagislanmasini rica ettirdi ve bu görülmemis galibiyeti Sultan’in yüksek sahsiyetlerinin adina ve güçlü buyruklarina adadi. Böylelikle Ermenistan bu acikli durumdan ve çekilmesi imkânsiz esaretten kurtulmus oldu… Umud ederiz ki bundan böyle yapici, iyi kalpli, lütufkâr ve insancil bir kisilige sahip olan Kralimizin (Sultanimizin) sayesinde Ermenistan gelissin, yenilensin ve zenginleserek eskiden sahip oldugu sahane görüntüsüne kavussun.

Görün ve düsünün simdi su sözlerin anlamini! Ne denli düsünürseniz o kadar hayret edeceksiniz ve o hasmetli Sultanimizin Ermeni ulusuna karsi tasidigi essiz sevgi ve özel ihtimamina sasacaksiniz. Çünkü, O’nun yüce iyilikseverligi -kollarim açik olarak bu zaferler için yaptigim dualari, ricalari duyarak- sevincimizi ve anlatilmaz memnuniyetimizi daha da fazlalastirmak isteyerek, kendileri de bizlerle birlikte Kasim ayinin 27’si Cumartesi günü, huzurunda en güvendigi dostlarindan birisiyle Hak-i payeleri olan Patriarklik makamina asagidaki emri yolladi:

‘Olumlu sonuçlanan bu zaferim için yapmis oldugunuz dua ve istekleri Tanri isitti, kabul etti ve Kralligima bu görülmemis galibiyeti adadi. Bu galibiyeti Tanri’nin bana emanet ettigi uyruklarimin tam rahatini temin etmek için çok arzuluyordum. Patriark! simdi sen bütün ulusuna benim sizinle birlikte sevinç içinde oldugumu bildir! Sizin Kraliyetime karsi olan tam bagliliginizi, sevginizi ve arzularinizi kabullendim ve muhtesem Kralligim önünde bana temennilerde bulunma ayinlerinizi görür gibiyim. Cenabi Allah kendi gücüyle sizleri korusun’.

Bakiniz ve bu insancil-hasmetli Sultanimizin kendi uyrugundaki uluslara karsi gösterdigi bu benzersiz hamiyet duygusuna sasiniz!

Bu günü hürriyet bayrami yapip, birlikte Tanri’dan isteklerde bulunup, Sultan’i överek O’na sükrediniz ve deyiniz ki:

Yasasin insafli, muzaffer, iyiliksever ve dayanaga muhtaç olmayan Imparatorumuz ve Kralimiz Sultan Abdülmecid Han!

Yasasin güçlü ve adil Valide Sultan!

Yasasin Imparatorun çocuklari, O’nun aile mensuplari, Sultanimizin ve güçlü Osmanli Kralligi’nin övüncü olan Tanri’nin sag kolu asil sehzadeler!

Tanri bu yüksek kisilere yardimci olsun ve devletin çok sayin sahsiyetleri olan Vezirlerini yüce vazifelerinin görkemi içinde güçlendirip Ermeni ulusunu Sultanimizin tatli gözü önünde hakli göstererek koruyup, sahibimiz ve kurtaricimiz Isa Allah’in selamina, lütuflarina ve insancilligina lâyik kilsin.

Sonsuza kadar kutsal olsun. Amin! Istanbul, 1847, Aralik



KÜRT SEYH VE AGALARININ SÖMÜRÜSÜ

Hiristiyanlari imha amaçli Kürt hareketinin 1847’de bastirilmasindan sonra, Kürtler; Ermeni, Süryani ve diger Hiristiyanlara karsi düsmanlikla dolmuslardi ve onlara Osmanli taraftari gözüyle bakiyorlardi. Kürt bey ve agalari Hiristiyanlari sömürüyor ve bu sömürü gelenegi, babadan ogula intikal ediyordu.

1860 yilindan itibaren, mülkiyet mücadelesi kesin bir nitelik kazanmaya basladi. seyhler, çok eskiden derebeylere birakilmis bulunan ve daha sonralari merkezi idare tarafindan çikarilan yeni kanunlarla çiftçiye terkedilmis olan bütün mülkleri kendilerine mal etmek istediler.

Ermeni yazar Garo Sasuni, konuyu söyle irdeler:

“Bu hareketi baslatan meshur seyh Celalettin’in babasi seyh Sabadullah idi. O, dini fanatizmi kendisine bir silah olarak kullaniyordu. Onun yolculuk yaptigi esnada yüzünü bir peçe ile örtüp, Hiristiyanlari görmenin bile büyük bir günah oldugunu söyledigi anlatilir.

Bu dini fanatizm etkisini göstermekte gecikmedi. Bir müddet sonra Kürt bölgelerinden kovulan bir kisim Ermeniler, mülklerini terk ederek baska yerlere göç etmek zorunlulugunda kalip, bir kismi da Kürt agalarina bagli topraksiz köylüler haline geldiler. Böylelikle Ermeni topraklarinin Kürtler tarafindan isgali, yeni bir sekilde baslamis oldu ve durum daha sonra devlet için çözülmesi zor bir sorun halini alirken, ayni zamanda bu durum Ermeniler ve Kürtler arasinda büyük bir ekonomik ve sinifsal uçurumun da ortaya çikmasina sebep oldu..

Çok küçük bir azinlik hariç, Ermenilerin çogunlugu, kendi yakinlarindaki Kürt asiretlerini memnun etmeye ugrasiyor ve bundan baska da kendilerinden istenen her çesit dolayli ve dolaysiz vergileri ödemek mecburiyetinde kaliyorlardi.”46


OSMANLI HÜKÜMETI’NE SUNULAN SIKÂYET RAPORLARI

Garo Sasuni, konuya dair su bilgileri verir:

“1850’den Berlin Konferansi’nin yapildigi 1878’e kadar, Ermeni vilâyetlerine uygulanan despotizm ve sömürü, Istanbul Ermeni Patrikligi’ne yollanmis olan çok sayidaki rapor ve sikâyetlerde belgelenmistir. Fakat Patrik, Bab-i Âli’ye ‘takrir’ler sunmak ve Osmanli Hükümeti’nden bir çare bulmasini rica etmekten baska bir silaha sahip degildi.

Bu konuda bir fikir verebilmek için sadece 1860-1870 yillari arasinda 10 yillik süre içinde Patrikligin Osmanli Hükümeti’ne 529 ‘takrir’ sunmus oldugunu bir örnek olarak verebiliriz.

Patriklik ve Ermeni Milli Meclisi, Ermenistan’dan kendilerine gelen feryad ve figanlardan çok tedirgin oluyorlar ve kaygilaniyorlardi. 1870 yilinda M.Hrimyan’in Patrikligi döneminde, son 20 seneye ait rapor ve sikâyetleri incelemek ve ayni zamanda Osmanli ülkesinin bütün bölgelerinden yeni gelen raporlari bulup bunlarin içerigi üzerine mevcut durumu belirten ve çareler öneren genis bir rapor hazirlanmasi ve bunun Milli Meclis’e sunulmasi için bir komisyon olusturulmasina karar verildi.

Komisyon, uzun oturumlar ve incelemelerden sonra, 8 Kasim 1871’de Ermeni Milli Meclisi’nin genel oturumuna sundugu ‘Tasraya Özgü Kanunsuz Olaylarin Arastirilmasi Ile Görevlendirilmis Olan Komisyonun Raporu”nda, Ermenistan’in buhranli durumunu tam olarak gözler önüne seriyordu."47

Söz konusu “Rapor”un 470. sayfasinda su ilginç ibareler yer aliyor:

“sikâyetlerin en çok oldugu bölgeler; beylerin, agalarin, Kürt despotlarinin idaresi altinda bulunan bölgelerdi ve bu beylerle agalar, ya sahsen idareye karisiyor veya mevcut idareciler üstünde etki ediyorlardi.”48
 
KÜRTLER TARAFINDAN HIRISTIYANLARA UYGULANAN
"ÖZEL ZULÜM"

Yukarida sözü edilen meshur “Rapor”un dördüncü bölümünün basligi “Özel Zulüm”dür. Bu bölüm, Ermenilerle Kürtler arasindaki iliskileri kapsamaktadir. Rapor’un 473. sayfasinda söyle denilmektedir :

“Bu zulümler bütün bölgelerde degil, ancak büyük kismiyla Kürdistan, Erzurum ve Diyarbekir vilâyetlerinde, diger bir deyisle Van, Kigi, Guzulcan, Tercan, Bitlis, Mus, Çarsancak, Diyarbekir ve Siirt yörelerinde olmaktaydi.

Zulüm edenlerin isimleri açikça belirtilmekte ve onlarin yapmis olduklari zulümler anlatilmaktadir. Öyle olaylar olmustu ki, bunlari okuyani dehsete düsürür. Zulme ugrayanlarin; ‘Bize soruldugunda tam aksini anlatacagiz. Yapilanlari inkâr edecegiz. Çünkü sonra onlarin elinden nasil kurtulabiliriz?’ demelerinden, bunlarin nasil bir baski altinda olduklari görülmektedir.
Harput, Erzincan, Egin, Bayburt, Yozgat ve Bagrewand bölgelerinde, beylerin, Çerkezlerin, Kürtlerin ve diger Islâm ahalisinin dini bagnazliklarindan sikâyet ettikleri anlasilmaktadir.”49
Komisyon Raporu’nun 481. sayfasinda ise, su tedbirler önerilmektedir:
“1. Kürtler ve diger dagli halklar, ki bunlarin üstüne bir de son dönemde Çerkezler eklendi, yalniz Ermenilere degil, baska halklara da oldugu gibi, özellikle devlet hazinesine de çok büyük zararlara neden oluyorlar. Bunlar silah tasidiklari gibi, ne devlete vergi ve ne de asker veriyorlar ve bundan baska da isyan içindedirler. Diger halklar ise silahsizdirlar ve hem devlete vergi ve asker vermekte ve hem de bu isyancilara ayri bir vergi vermektedirler. Osmanli idaresinin yapacagi sey, ya bu zümrenin elinden silahlarini almak veya öteki halklara da silah dagitmaktir. Çünkü o zaman çadirlarda yasamakta olan bu canavarlar yerlesik köylüler haline geçecekler ve böylece ülke de bu zulümden kurtulmus olacaktir.
2. Bab-i Âli’ye sunuldugunda, isimlerinin anilmasini öngörmüs oldugumuz “özel zulüm” yapanlar, yerlerinden alinip Rumeli’ye sürülmelidir. Eger bu tedbir ele alinmazsa o bölgelerdeki yoksul halki, onlardan ve esaretten kurtarmak çok zor olacaktir.
3. Iran hudutlari boyunca ve Kürdistan’in belirli bölgelerinde kislalar tesis etmek gereklidir.”50
Sözü, yine Garo Sasuni’ye birakalim:
“Osmanli Devleti’ne 1860-1870 döneminde 529 tane ‘takrir’ sunulmustur. Ve bunlarin 65’i Erzurum bölgesindeki ve 79’u da Diyarbekir bölgesindeki ‘özel zulümler, soygunculuk, insan kaçirmalar ve adam öldürmeler hakkinda’ olan dördüncü bölüme aittir. Böylelikle, Bab-i Âli’ye verilen Kürtler hakkindaki ‘takrir’lerin sayisi 144’ü bulmaktadir.
Ermeni Milli Meclisi uzun bir süre bu raporu incelemek için zaman ayirmadi. Çünkü, tutucu unsurlar benzeri bir raporun devlete sunulmasini istemiyorlardi. Epey bir gecikmeden sonra bazi degisikliklerle 1872’de Bab-i Âli’ye sunuldu ise de etkisiz kaldi.
O tarihlerden sonra Ermeni eyaletlerindeki durum daha da agirlasti. Kürtlerin basibozukluklari Istanbul Ermeni Milli Meclisi’nde yankilar uyandirmasina ragmen, Bab-i Âli nezdindeki sikâyetlerden hiçbir olumlu netice elde edilemedi."51

SEYH UBEYDULLAH ISYANI’NDA HIRISTIYAN KATLIAMI

1880 tarihinde Osmanli yönetimine bas kaldiran ünlü Kürt seyhi Ubeydullah’in giristigi isyan hareketi esnasinda da binlerce Hiristiyanin kirimdan geçirildigi bilinmektedir.

Garo Sasuni, özellikle bu katliamin seyh Ubeydullah’in oglu seyh Siddik tarafindan gerçeklestirildigini söyler ve bundan dolayi da onu “gaddar” olarak niteler.

Garo Sasuni’ye göre; “seyh Siddik’in ordusu, geçtigi bütün yerlerde istisnasiz hasarat meydana getirdi. Öyle ki, yüzlerce hatta binlerce Ermeni ve Süryani bu sefer yüzünden öldürüldü."52

seyh Siddik’in, 1918’de Istanbul’da kurulan Kürdistan Teâli Cemiyeti53 Baskani Seyid Abdülkadir’in kardesi oldugunu belirtelim.

Söz, yine Garo Sasuni’nin:

“1880 olayindan sonra, Ermeni-Kürt çeliskisi daha fazla belirli bir hale gelerek sert bir düsmanlik durumunu yaratti.

Kürt asiretleri, kendilerinden hiç beklenilmeyen despotluklara basvurarak, kendilerine komsu olan Ermeni ve Süryanilere karsi düsmanliklarini açik bir sekilde belirttiler. Alaskert, Basen, Vaspurakan (Van), Daron (Mus) ve Diyarbekir bölgeleri korkunç vahsiliklere sahne oldu.”54


HAMIDIYE ALAYLARI VE HIRISTIYAN KATLIAMI

1891’de, Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgelerinde olusturulan ve “Hamidiye Hafif Süvari Alaylari”55 adi verilen 36 adet alayin tümü Kürtlerden mütesekkildi. Her alay 1200 kisiden meydana geliyordu. Alaylarin komutanlari Kürt asiret reisleri, erleri de Kürt asiret mensuplariydi.

Hamidiye Kürt Alaylari’nin bölgede yerlesik bulunan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni Hiristiyan halklara yönelik baskilarindan ve kiyim hareketlerinden söz eden pekçok kaynak vardir.

Ermeni yazar Garo Sasuni’nin su sözleri, oldukça dikkat çekicidir :

“1895 Yazi ve Sonbaharinda korkunç bir sekilde Ermeni katliamlari her yerde basladi.. Kürtler de bu barbar hareketlere canla basla katildilar. Eger gerçegi belirtmek gerekirse, Ermeni vilâyetlerindeki bütün kirimlar Kürtlerin eliyle yapilmisti.

Direnmeyi yürütebilen Ermeni bölgeleri kendilerini kurtarabildiler. Kalan bütün bölgelerde ise katliamlar esnasinda 300.000 insan katledildi. Bundan baska, katliamlari izleyen süre içerisinde pek çok kisi açlik, hastalik ve perisanliktan ölürken, diger birçoklari da ancak dinlerini degistirmek yoluyla hayatlarini kurtarabildiler.

Kürtler gerici bir unsura dönüsüp, Tatarlara özgü bir ahlâkin içine batarlarken, yavas yavas kendi öz gururlarini ve âlicenapliklarini yitirerek, Ermeniler için hiç de dost olmayan bir kavim haline geldiler.”56

Süryani arastirmaci-yazar Sabri Atman da; “Hamidiye Kürt Alaylari’nin sadece Ermenileri degil, 200-300 bin kadar Asuri-Süryani’yi katlettiklerini” belirtir.57

Süryani yazar Yakup Bilge ise; “Hamidiye Kürt Alaylari’nin Süryaniler üzerinde ‘kitle kiyimlari’ uyguladigini, çatismalar sonucunda büyük bir Süryani kitlesinin ya bölgeden sürüldügünü ya da öldürüldügünü, bu dönemde de ‘Kutsal Cihad’a çagrinin bir kez daha Kürtleri, savasçi içgüdülerinin Islamlik kisvesi altinda gerçek ulusal çikarlarina tam karsit bir yöne çevrilmesine olanak verdigini, Kürt asiret reislerinin yönetimindeki Hamidiye Alaylari’nin, Süryanilerin üzerine yürüyerek büyük katliamlara giristiklerini”58 ifade etmektedir.

Burada, bir hususa açiklik getirmek gerekiyor. Rus saldirisina karsi Dogu Anadolu’yu koruma amaci baglaminda ve asiretlerin gönüllü katilimiyla olusturuldugu59 ileri sürülen Hamidiye Alaylari’ndan bazilari, bir süre sonra, alaylarin kurulusuna iliskin ve uyulmasi zorunlu olan “Hamidiye Süvari Alaylari’na Dair Kanunname”nin60 disina çikarak sahsi hesaplara yönelmis ve sadece Hiristiyanlara degil, Müslüman olan Kürt, Arap, Zaza ahalisine de pekçok zayiat vermislerdir.61

BIRINCI DÜNYA SAVASI’NDA HIRISTIYAN KATLIAMI

Birinci Dünya Savasi yillarinda (1914-1918) Kürtlerin zulüm ve baskilarindan kaçarak Iran’a siginan Süryaniler, ne yazik ki, Iran’da da rahat yüzü görmezler. Süryaniler, bu kez de Iran’daki Kürtlerin gazabina ugrarlar ve kirimdan geçirilirler.

Ingiliz yazar William Eagleton, “Mehabad Kürt Cumhuriyeti” isimli kitabinda, konuya iliskin olaylari “Simiko Hareketi ve Kürt-Asurlu Çatismasi” basligi altinda ele alip irdeler.

W.Eagleton’un adi geçen kitabindan, su hususlari aktariyoruz :

“Osmanli Devleti’nin güneydogusundaki Hakkâri bölgesinde baslarina buyruk sekilde yasayan Asurlu asiretleri, 1915 yilinin Sonbaharinda, patrikleri ve ulusal liderleri Mar semun yönetiminde Iran’a akin ettiler. Orada oturan ve kendi asiretlerine bagli olan Hiristiyan nüfus sayesinde Selmas ve Urmiye ovalari kendileri için geçici barinak saglayabilirdi.

1917 yilinin sonlarina dogru, Mar semun artik silahli Asurlulara komuta ediyordu. Bu silahlari Rus cephesinin çöküsünden önce ve hemen sonra ele geçirmislerdi. Hiristiyanlarin bu kuvveti, gerek Urmiye sehrindeki Müslümanlara ve gerekse bölgedeki Kürt asiretleri liderlerine yöneltilmis bir tehdit teskil ediyordu. Bu Kürt liderlerinin en belli baslilari sikakan asireti lideri Ismail Aga (Simiko) idi..

Simiko, Mar semun’u Selmas’taki Güneysehir köyünde kendisiyle görüsmeye çagirdi. Görüsmede verilen yemek sirasinda, Kürtlerle Asurlular arasinda iyi niyetle bir ittifak kurulmasi fikri tartisildi. Ne var ki bundan sonra ansizin kursun yagmuru basladi. Patrik ile yanindaki adamlarin hepsi hemen öldüler, yalniz muhafizlarindan biri kurtuldu..

Kürtler, Osmanli ordusunun da yardimiyla Urmiye’nin güneyinden Hiristiyan kuvvetlerine saldirip onlari baski altina aldilar. Kanli çarpismalar oldu. Asurlularin savunma hatlari parçalandi ve moralleri çöktü. Gerilemek zorunda kalan kalintilari ise Hemedan’daki Ingiliz himayesinde bulunan sehirlere kadar gittiler. Bu gerileme Asurlular için tam bir felâket oldu. Çünkü onlari kovalamaya devam eden Kürtler tarafindan sürekli saldirilara ugruyorlar, ayrica yollarinin geçtigi asiretlerin de akinlarina hedef oluyorlardi. Böylece Asurlular tümüyle yikildilar..”62

Bu siralarda; daha sonra Süryani Patrigi olan Mar Severiyos Afram Barsavm, Kürtlerin Süryanilere yönelik katliamlarini dünya kamuoyuna duyurmak ve bu vahseti durdurmak amaciyla Avrupa’ya gidip, çesitli temaslarda bulundu. Barsavm, 1919’da Ingiltere’nin baskenti Londra’da, Ingiltere Basbakani’na yazdigi protesto dilekçesinde, 1914-1918 yillari arasindaki katliamlari, kilise ve manastirlarin yikimini, Tur-Abdin ve yöresinde meydana gelen olaylari, tüm ayrintilariyla belirtti.

Mar Severiyos Afram Barsavm tarafindan hazirlanip söz konusu dilekçeye eklenen ve Süryani toplumunun kayiplarini gösteren listeyi, felâketin boyutunu göstermesi bakimindan, örnek bir kanit olarak aynen sunuyoruz:
(arkaadaşlar tabloyu aktaramadım ama sonuçlarını yazıyorum.
346 köy, 13350 Aile, 90313 kişi, 156 kilise, 154 ruhani)

Bu çizelgeye göre; 1914-1918 tarihleri arasinda, Türkiye Mezopotamyasi dedigimiz bölgede (sadece, listede isimleri belirtilen yerlesim birimlerinde), 100.000 (yüzbin)’e yakin Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyan, hiçbir suçlari olmadigi halde, Kürtler tarafindan acimasizca, vahsice ve kallesçe öldürüldü.

Bu döneme iliskin Süryani soykirimini tüm detaylari ile konu alan su 5 eserin ismini zikretmeyi yeterli görüyoruz:

1.Dr.Gabriele Yonan, Günümüze Kadar Hiçbir Yani Ile Bilinmeyen Asur Halk Katliamlari 1915-1918, Isveç (Nsibin Yayinevi).

2.Patriyark Mar Esay Samcun, Süryanilerin Aci Sonu, Isveç, (Nsibin Yayinevi).

3.Türkiye Mezopotamyasi’nda Kerboran Zulmü, Isveç, (Nsibin Yayinevi).

4.Hori Ishak Armele, El-Kasare Fi Nekebat El-Nasara, 1919 (Arapça).

5.Hori Süleyman Hinno, Farman Tur-Abdinli Süryanilerin 1914-1915 Katliami, Atina 1993


HORI SÜLEYMAN HINNO’NUN ANLATIMIYLA

HIRISTIYAN KATLIAMI

Tur-Abdin (Midyat-Mardin)’in Harabale köyünden olan Hori Süleyman Hinno, bugün Suriye’nin Kuburelbith Kasabasindaki Süryani Kilisesi ruhanisidir. Hinno, 1993’te Yunanistan’in baskenti Atina’da yayinlanan “Farman Tur-Abdinli Süryanilerin 1914-1915 Katliami” isimli kitabinda; Birinci Dünya Savasi baslarinda, Mardin ili dahilindeki 100’e yakin yerlesim biriminde yasayan Süryani Hiristiyanlar üzerinde, Kürtler tarafindan nasil bir soykirim uygulandigini tüm detaylariyla anlatmaktadir.

Hinno’nun adi geçen kitabindan, su bölümleri aktariyoruz :

"Helva Köyü: (..) Nusaybin Süryanileri öldürüldükten sonra, kurnaz Kadir Bey, Kürtlerden bir manga asker alarak, köyden hiç kimsenin kaçmamasi için, evvela köyü sarip çemberlediler. Ve köydeki tüm adamlari iple baglayarak, Kiro denilen yerdeki nehir kenarina götürürler ve orada onlari öldürür, nehire atarlar. Daha sonra tüm kadinlari bir evde toplayarak onlari öldürüp yakarlar, çocuklari da Müslümanlastirirlar. O günden bu güne dek Hiristiyan adi Helva’dan da silindi.

Bayaza Köyü : (..) Melke, oglu, iki kardesi ve Isa Rohom ile Gevriye olmak üzere alti kisiyi öldürdüler. Hilebaz Ahmet Yusuf bunlari öldürdükten sonra, Sehya, Leylan, Geutbe, Grisor ve sair Kürt köylerinden, Kürt asiretlerini toplayarak Bayaza köyünü bastirir. Köyü yagma ederler. Süryanileri acimadan öldürürler. Bu sirada Ahmet Yusuf’un yegeni Rhays, kilicini çeker, Süryani esirleri öldürürken arkadaslarina söyle der: Onlari yanima yaklastirin ki, kuzu gibi kesip öldüreyim. sakiler ise, köyün her tarafini dolasip, gördüklerinden bir tek kisi dahi birakmaksizin öldürürler..

Leylan Köyü: (..) Bu köyde, onbesi askin Süryani aile vardi. Ahmet Yusuf önderligindeki Kaseken Kürtleri, bu köyde yasayan Süryanilere baskin yapip, erkek, kadin, çoluk-çocuk ayirtmaksizin toplayarak, onlari Siha ve Helva’ya götürürler ve onlardan hiçbiri dahi kurtulmadan onlari öldürürler.

Kanak Köyü: (..) Basibrin’li Kesis Savme, katliam aninda iki kisiyle Mamelan köyüne giderken, Kürtler tarafindan çok aci iskencelerle sehit edilir. Beraberindeki her iki adam da öldürülür. Bunu duyan köydeki Süryaniler, caniler gelmeden önce, kimi Izlo dagina kimi de Basibrin köyüne kaçip siginirlar. Iki yili askin köyleri disinda kaldiktan sonra, ortam sakinlesince, yine Kanak’a dönerler. Bu köyün 1926 yilina kadar sakinleri vardi. Ne var ki, 1926 yilinda cereyan eden olaylar nedeniyle, köy bozulur, sakinleri Suriye’ye kaçarlar. simdi ise köyde Müslümanlar oturup, kiliseyi de câmi’ye çevirdiler.

Tilhasan Köyü: (..) Tilhasan’da onbes Süryani aile yasardi. Köy sahibi de Ömer Osman adli kisi idi. Buradaki Süryaniler de Kürtler tarafindan öldürüldü. Cani Osman, yedi dul kadini kurban sunmak için keser. Güya erenler derecesine erismek için, kanlarini toplayarak onunla yikanir. Bu ve buna benzer zihniyete sahip kisiler, cehennem atesine paydar olup beseriyetten yok olsunlar. Bu köy de Süryanilerden bosalmisti.

Yukari Kefre Köyü: (..) Kefre köyü Süryanileri, katliam haberini duyunca, köydeki Mor Yakup kilisesine siginirlar. Kürtler ise, Gercüs feodallarindan Hasan semdin oglu Fani Yusuf Aga komitesinde, Kefre köyünü basarak kiliseye hücum ederler. Aralarinda bes gün savas sürdü. Bu köyün Süryanileri ise, savas tedbirini almadiklari için silahlari pek az idi. Içme sulari bile yoktu. Sadece tek bir kuyudan, o da lagimdan geçerek ancak suyu kiliseye tasiyabilirlerdi. Ne var ki, durumu ögrenen düsmanlar, çali, tas ve odun ile kuyuyu doldurarak kapatirlar ve su çekmelerine mani olurlar, böylece esir susuz kaldilar. Bundan sonra gaddar Yusuf Aga, kilise kapisina kadar gelerek, esirlere söyle dedi: “Susuz ve açliktan öleceginize, erkekçesine teslim olursaniz, size söz veriyorum, sizlere her hangi bir kötülük yapmayacagiz” diye onlara yemin eder. Süryaniler de sözlerine inanarak, disari çikmaktan baska çareleri olmaksizin kapiyi açar, disari çikarlar. Caniler ise, kesisleri ve köyün ileri gelenlerini baglayarak köy disina götürüp iskenceyle onlari öldürürler. Bunlarla beraber, aslen Kefre’li Abid Rahip Adem de vardi. Rahip’e gelince, diri diri testere ile onu biçerler ve gözlerini sicak demirlerle oyarlar. Daha sonra geri kalan kismi, köy disina çikartarak onlari öldürürler. Bu korkunç vahseti gören kadinlardan bazilari da kendilerini kuyuya atarlar. Yalniz küçük çocuklari, ileride onlara usak olmalari için öldürmediler…

Arbaye Köyü: (..) Burada otuza yakin Süryani aile vardi. Aslen Dereli asiret reislerinden Ali Musa komitesinde toplanan Kürtlerin baskinina maruz kalarak, sadece kaçan bir kaç kisi ile bir kaç çocuk hariç tümü öldürülür. Kurtulanlar ise, bir müddet köy disinda kaldiktan sonra Çelebi Aga vasitasiyle evlerine geri dönerler. 1971’de yirmi Süryani aile köyde kalmissa da, daha sonra Avrupa’ya göç ettiler. 1979’dan itibaren, köy Süryanilerden yoksun kaldi…”

KÜRT SIYASI HAREKETININ ASIMILASYON POLITIKASI
Medeniyetlerin besigi Mezopotamya’nin en eski sakinleri ve dünyanin ilk Hiristiyan halklari olan Süryani, Nasturi ve Keldaniler, dün oldugu gibi, bugün de kendilerini imhayi amaçlayan Kürt siyasi hareketinin korkunç bir senaryosu ile karsi karsiya bulunmaktadirlar.
Terörist Kürt örgütü PKK de dahil, tüm Kürt örgütleri ve ideologlarinin savundugu “Kürt Tarih Tezi”, Anadolu’nun dogusunda ve Mezopotamya’da bugüne kadar tarih sahnesine çikmis ne kadar kavim varsa, tümünü “Kürt” saymakta, bunlara ait tüm tarihsel yapitlara, dil, kültür ve uygarliklara da keza ayni sekilde “Kürt” damgasi vurmaktadir.65
Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlarin, daha simdiden “Kürtlestirilmek” istendiklerine dair kanitlar da mevcuttur. Kürtçü yazarlarin eserlerinde, bu halklar için “Süryani Kürtler”, “Nasturi Kürtler”, “Hiristiyan Kürtler” vs. gibi ifadelerin kullanilmasi, Süryani, Nasturi ve Keldanilerin kimliklerinin inkârinin en belirgin bir kanitidir.66
Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin tarih boyunca üzerinde yasadiklari ve hâlen de yasamaya devam ettikleri Mezopotamya topraklarinin, hayali “Kürdistan” haritalari içinde gösterilmesi, bir baska kanit olarak gözler önünde durmaktadir.

12 Nisan 1995’te, PKK’nin organizesiyle Hollanda’nin Lahey kentinde ilân edilen “Sürgünde Kürdistan Parlamentosu”(SKP)’nun amblemi “Kürdistan” haritasidir. Bu haritaya, Süryani, Nasturi ve Keldani topraklarinin yani sira, bölgedeki Arap, Zaza, Ermeni, Azeri, Türkmen vs. gibi halklarin yerlesik bulunduklari topraklar da dahil edilmistir. Yöredeki tüm etnik unsurlar; “Kürdistan halki”, “Kürdistanlilar” ya da “Kürt” olarak lanse edilmektedir. Bu husus, “Sürgünde Kürdistan Parlamentosu Hazirlik Komisyonu Bülteni”nde de açikça belirtilmistir. 67

Öte yandan; SKP tarafindan alinan, “SKP’nin resmi dili Kürtçe’dir” seklindeki kararin ve yine SKP tarafindan baslatilan, “Kürdistan’da Kürtçe konus! Kürtçe düsün! Kürtçe yaz!” kampanyasinin da, bölgede Kürtler disindaki halklari “Kürtlük” potasi içinde eritmeyi ve “Kürtlestirme”yi hedefledigi bir gerçektir.

SKP bünyesinde yer alan; George Aryo, Musa Caklo, Petros Karatay ve Samoev Merabi isimli Hiristiyan sahislarin, PKK’li Kürtler tarafindan kendilerine verilen “parlamenter”lik sifatiyla, güya Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin “temsilcisi”(!) rolünü oynamalari, esef verici bir durum arzetmektedir. Bu sahislarin, anilan halklarca “temsilci” olarak seçilmedikleri ve bunlarin çikar ugruna SKP’ye girmis olduklari asikârdir. PKK’li Kürtlerin, bu sahislarin “Hiristiyan” olmalarindan faydalanarak ve güya “Hiristiyanlarin koruyucusu”(!) maskesine bürünerek, bu sayede, Hiristiyan dünyasindan Kürt siyasi hareketi için destek almayi amaçladiklarini söylemeye bile gerek yok.

SKP içinde yer alan “Hiristiyan” sahislar, bu gerçegin bilincine varmalidirlar. Tarih boyunca, Süryani, Nasturi ve Keldanilere jenosit uygulayan Kürtlerin, simdi, bunun yeni bir senaryosunu hazirlamakta olduklarini ve Kürt’ün bilinen karakterinin hiçbir zaman degismeyecegini unutmamalidirlar.

SKP’ye katilan 4 Hiristiyan’in, Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin istikbalini ve istiklâlini karartmayi ve tarihe gömmeyi gaye edinen Kürt sövenistlerinin bu korkunç oyunundan hâlâ habersiz bulunmalarina ve Kürt siyasi hareketine payanda olmakta devam etmelerine bir anlam veremiyoruz.

PKK’nin girisimiyle olusturuldugu bilinen SKP’nin, biraz önce sözü edilen “Bülten”inde yer alan ve PKK’nin yan kuruluslari olan “Kürdistan Islami Hareketi” ile “Kürdistan Aleviler Birligi” imzali yazilarda da, Hiristiyan halklar için nasil bir istikbal hazirlandigi açikça ortaya konulmustur. Öylesine fanatik ve sövenist zihniyetli Kürtlerin olasi bir iktidarinda, Hiristiyan Süryani, Nasturi ve Keldanilerin, varliklarini, kimliklerini, kisiliklerini ve kiliselerini nasil ve ne sekilde muhafaza edebilecekleri konusunda, SKP’deki 4 “Hiristiyan”in ne düsündügünü, dogrusu çok merak ediyoruz.

Kürtlerin, kurmayi düsledikleri “Kürdistan”da, Kürtlerin hükümranlik döneminin, Mezopotamya’daki Hiristiyanlarin tarihten silinmesi demek olacagini söylemek için, müneccim olmak gerekmez.

Tarihin çesitli dönemlerinde, bölgedeki yerel yönetimleri ellerinde bulunduran Kürt beylerinin, Hiristiyan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklarina nasil bir soykirim uyguladiklari biliniyor. Kaldi ki, bölgede bir Kürt devletinin tesisiyle, devletin tüm yönetim kademelerini ellerine geçirecek Kürtlerin, geçmisteki zulüm ve katliamlarindan vazgeçeceklerini söylemek mümkün degildir. Çünkü Mezopotamya Hiristiyanlari, Kürtlerin karakter yapisini çok yakindan bilmektedirler.

Bir yandan Süryani, Nasturi ve Keldani toplumlarini “Kürtlük” potasi içerisinde eritmeye yönelik girisimler baslatan PKK’nin, diger yandan, daha simdiden söz konusu halklari imha amaçli yöntemlere basvurdugu bilinen bir husustur. 1984’ten bu yana, Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyan halklari da hedef alan PKK, bunlardan pekçok kisiyi katlettigi gibi, yüzlerce Hiristiyan aileyi de bölgeden göçertmistir. Tabii ki bu tür saldirilar yalnizca Güneydogu Anadolu’daki Hiristiyanlarla sinirli kalmamis, Kuzey Irak’ta yasayanlara da ayni türden saldirilar yapilmis ve yapilmaktadir. Bununla da yetinmeyen PKK, Süryani, Nasturi ve Keldani gençlerini de zorla kaçirarak terörist eylemlerde kullanmakta, böylece bir tasla birkaç kus birden vurmayi amaçlamaktadir.

Yakin zamanlarda, Kuzey Irak’taki Hiristiyanlara yönelik Kürtlerin vahsiyane saldirilarindan biri, 10 subat 1997’de, saqlawa kasabasinda gerçeklestirilmistir. Anilan beldede, iki Asuri (Nasturi) Hiristiyanin Kürtler tarafindan sokak ortasinda öldürülmesi üzerine, olayi Avrupa’ya tasiyan Asuriler, Avrupa’da faaliyet gösteren Asuri Demokratik Organizasyonu imzasi ile “Kuzey Irak’ta Kürt ‘Adaleti’nin Yeni Bir Gösterisi” baslikli bir basin bildirisi dagitarak Kürtleri siddetle protesto etmislerdir.

Bu arada, PKK’nin güdümündeki Brüksel Kürt Enstitüsü tarafindan, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu binasinda 6 Mart 1997 günü düzenlenen bir konferans sirasinda da bir grup Asuri (Nasturi) Hiristiyanin Kuzey Irak’taki saqlawa olayini kinayan bir bildiri dagitmasi üzerine, buna engel olmak isteyen Kürtler ile Asuriler (Nasturiler) arasinda tartisma çiktigi ve taraflarin karsilikli olarak birbirlerini suçladiklarina dair haberler, Türk basininda da yer aldi.68

Yukarida sözü edilen Asuri Demokratik Organizasyonu’nun bildirisinde, özetle su görüslere yer verilmektedir:

“10 subat (1997) pazartesi günü, Kuzey Irak’taki saklava’da iki Asuri, Lazar Matta ve oglu Haval, yüzlerce Kürd’ün vahsice saldirisina ugrayarak kent sokaklarinda katledilmistir.

Son yillarda bu tür olaylar çogalmistir. 10.9.1996 tarihinde, Ahlam Petros Nissan adinda küçük bir Asuri kizi, Kuzey Irak’in Barwari-Bala bölgesindeki Baz köyünden silahli bir PKK grubu tarafindan kaçirilmis olup hâlâ kendisinden haber alinamamaktadir.

Bu iki Asuri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak su ana kadar hiçbir adli kovusturma açilmamistir. ‘Kürt makamlari’ ise, her zaman oldugu gibi, yasalarin ve adaletin uygulanmasi yolunda hiçbir çaba harcamadan, bu olaylari küçümseyip siradan bir vaka gibi göstererek Asurilerin tepkisini yatistirma gayretindedir.

Saldirilarin yeniden siddetlenmesi, sadece Asuriler arasinda Kürtlere güveni ortadan kaldirmakla kalmamakta, ayni zamanda bu trajik olaylarin Kuzey Irak’ta Hiristiyan Asurilerin kökünü kazimayi amaçlayan önceden planli bir politikanin sonucu oldugunu kanitlamaktadir.” (Belge-8)

Öte yandan, 14 Mayis 1997 tarihinde, Türk Silahli Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta PKK’ye karsi baslattigi harekâti müteakip, Mesut BARZANI liderligindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) güçleri de bu firsattan yararlanarak; Duhoq, Zaxo, Rewanduz, saqlawa, Erbil gibi çesitli yerlesim birimlerindeki Süryani, Nasturi ve Keldani Hiristiyanlara karsi saldiriya geçtiler.

Söz konusu saldirilar sirasinda; 18 Hiristiyan köyü bosaltilmis, binlerce hektarlik ekili arazi, bag ve bahçeler yakilmis, yüzlerce kisi gözaltina alinarak iskencelerden geçirilmis, onlarca kisi de hunharca katledilmistir.

Özellikle, 16 Mayis 1997 günü ve sonrasinda, Hiristiyanlarin yerlesik bulunduklari Erbil’in Anqawa kasabasinda, KDP pêsmergelerince evlere baskinlar düzenlenmis, esyalar talan edilmis, pekçok suçsuz ve savunmasiz insan vahsi bir sekilde kursuna dizilmistir.

KDP’nin, Mezopotamya Hiristiyanlarina yönelik bu insanlik disi zulüm ve baskilari, Avrupa’daki Süryani, Nasturi ve Keldani kuruluslari tarafindan, Almanya, Belçika, Hollanda, Isveç ve Fransa’da düzenlenen çesitli gösteri ve yürüyüslerle protesto edilmistir.

Son protesto mitingi ise 28 Haziran 1997 tarihinde, Isviçre’nin Cenevre kentindeki Birlesmis Milletler binasi önünde yapilmistir. Göstericiler, KDP’nin Süryani, Nasturi, Keldani halklari üzerindeki baski ve katliamlarini belgeleyen bir dosyayi da Birlesmis Milletler Insan Haklari Yüksek Komiserligi yetkililerine sunarak, gerekli girisimlerde bulunulmasini istemislerdir.

Bu arada; Süryani, Nasturi ve Keldani kuruluslari, tüm Hiristiyan âlemine, Papa’ya, Birlesmis Milletler Genel Sekreterligi ile uluslararasi demokratik kitle kuruluslarina da çagrida bulunarak, KDP’nin Hiristiyan halkini yok etme politikasinin önüne geçilmesi gerektigini bildirmislerdir.


SONUÇ

Bugün, Süryani, Nasturi ve Keldani halklarinin her bir ferdinin, dünyanin çesitli ülkelerinde mülteci ve vatansiz olarak yasamak zorunda birakilmasinin yegâne sorumlusunun Kürtler oldugu bir gerçektir. Bu gerçegi, her Süryani, Nasturi ve Keldani insaninin iyice idrak etmesi ve hiçbir zaman da unutmamasi gerekmektedir.

Konuya objektif olarak bakildiginda; geçmiste, Kürtler tarafindan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni toplumlarina uygulanan baskilar ile günümüzde, PKK ve diger Kürt örgütlerinin yine ayni topluluklara yönelik insanlik disi saldirilari arasinda hiçbir farkin bulunmadigi anlasilmaktadir.

Bununla birlikte, gerek PKK’nin ve gerekse diger Kürt siyasi örgütlerinin ve ideologlarinin, bölgedeki tüm etnik topluluklari “Kürtlestirme” yönünde, asimilasyona tabi tutma gayretleri, çok daha vahim bir durum arzetmektedir.

Bu baglamda; özellikle Avrupa ülkelerinde, sayilari az da olsa, bilerek veya bilmeyerek PKK ve diger Kürt örgütlerinin güdümüne girmis bulunan Süryani, Nasturi, Keldani ve Ermeni halklarina mensup bilinçsiz bazi kisilerin, konumlarini bir kez daha gözden geçirip, Kürt örgütlerinin kirli oyunlarina alet olmamalarini temenni ediyoruz.

31 Mayıs 2016 Salı

Bay A.M.C. Şengör... Metin Erksan, 16 Temmuz 1996 günlü Cumhuriyet'te "Yunan mucizesi"nin bilimdışı bir kavram olduğunu yazmıştı. Siz 21.09.1996 günlü Cumhuriyet'te "Yunan mucizesi vardır!" başlıklı yazınızda, buna karşı çıkarak, "Yunan mucizesi"nin bilimsel bir gerçek olduğunu savundunuz. Yazınız özetle şöyleydi:

YUNAN MUCİZESİ VARDIR

"Hellen (Yunan) kültürü= hem, Hint-Avrupalı göçmenlerden, hem Anadolu'dan, hem de Mısır ve Mezopotamya'dan etkilenerek gelmiştir... Mezopotamya ve Hellen (Yunan) teknik metinlerinin bazılarında Hellenlerin (Yunanlıların) Mezopotamya metinlerini neredeyse aynen kopya ettikleri,... Pitagor'un diye bilinen teoremin aslında eski Babil döneminde bile bilindiği, Tales'e atfedilen, kuramın ta Sümerlerden beri gelen tarkullu kavramıyla neredeyse aynı olduğu, eski Mısırlıların geometrik bilgilerinin yanında iki bilinmeyenli ikinci dereceden denklemlere kadar cebirle de uğraştıkları artık yaygın olarak bilinmektedir. Bunlar ve daha nice benzerleri, "Hellen (Yunan) kültürü"nün kaynakları arasında Mısır ve Mezopotamya kültürlerinin olduğunu göstermektedir.

2. Yunan Mucizesi (ise) = Daha önce hiçbir yerde hiçbir zaman olmamış bir şeyin, akılcı eleştirel bilimsel düşüncenin keşfi ve bunun toplum içinde yaygın bir gelenek haline getirilmesidir. Bu ani olgunun Hellen (Yunan) toplumu dışında herhangi bir kökü henüz bulunmadığı gibi, nedenleri de daha doyurucu bir şekilde incelenememiştir. Bugünkü tarihsel gözlemlere göre de Hellenlerden (Yunanlılardan) başka hiçbir toplum bu keşfi bağımsız olarak yineleyememiştir... Yunan Mucizesi, Tales ile Anaksimandros'un ortak keşifleri olan eleştirel akılcı düşünce ile başlar. (Yunan toplumunda, eleştirel akılcı düşünce yazıları) herkesin okuyabileceği kitaplara dökülmüştür... Akılcı, yapıcı eleştirinin bir toplum adeti olması ve çarşıda herkesin satın alabileceği kitaplarla halkın her kesimine ulaşması, eleştirinin olmadığı yerlere barbar gözüyle bakılması, Yunan mucizesinin temelidir. (Hellen-Yunan-Kültürü, Yakındoğu toplumlarından edinilmiştir, ancak) Yunan mucizesi (başka uluslardan) bağımsız (olarak yalnızca Yunanlılar tarafından gerçekleştirilmiş)tir."

Bay A.M.C. Şengör,

Bu yalan - savları uyduran siz değilsiniz, biliyorum. Siz yalnızca Batılı Hellenseverlerce uydurulmuş olan bu yalan-savların Türkiye'deki "ikinci-el" savunucularından-sınız. Bu yalan-savların batılı yaratıcılarından biri olan J. Burnet: "Bilim, yeryüzünde Yunan biçiminde düşünmektir, bilim Yunan etkisi altına girmemiş halklarda hiçbir yerde hiçbir zaman varolmamıştır" demiştir. (bkz. J. Burnet, 'Early Greek Philosopy', aktaran: George Thomson- İlk Filozoflar, Payel Yay. 1. bs., s. 201). Siz de 1920'lerde J. Burnet gibi Helensever Batılı "bilgin"lerce ortaya atılan bu "bayat" yalan-savı yineleyip duruyorsunuz.

İşte Bay A.M.C. Şengör, yukarıda özetini aktardığımız yazınız, "Yunan mucizesi" Yalanı'nın batılılarca üzerine oturdulduğu tüm eski dayanakların kazıbilim bulguları tarafından yıkılması sonucu, bu ırkçı yalan-savı ayakta tutmak, yaşatmak isteyen Batılı Yunanofillerce uydurulmuş, çok gülünç, çok cılız, çok iğreti, bir fiskeyle yıkılacak iki ırkçı yalan-sav'a dayalıdır:

(1) Evet, bilimler Yakındoğu'dan çıkmış ve Yunanlılar da bilimleri Yakındoğululardan almış olabilirler, gelgelelim "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce"yi yalnız ve yalnız Yunanlılar icad etmiş ve başkalarından almamışlardır.

Eleştirel akılcı bilimsel düşünce'nin Yunanlılarca icadı!.. İşte "Yunan mucizesi" budur...

(2) Yunan toplumu yeryüzünde "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce"nin tepeden tırnağa tüm halka yayıldığı ilk toplum olmuştur. Tüm Yunanlılar, eleştirel akılcı bir toplum"a dönüşmüş ve "Eleştirel akılcı düşünce"nin bulunmadığı toplumlara Barbar demişlerdir.

Eleştirel akılcı düşünce'nin ilk kez Yunanlılarda tüm halka yayılması!.. İşte 'Yunan mucizesi' budur!..

Bay A.M.C. Şengör, ancak usyürütme yetisi dumura uğramış kimselerin inanabilecekleri türden bu iki ırkçı yalan-sav'ı, gelin "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce" süzgecinden geçirelim:

I. Siz diyorsunuz ki: Mısırlıların eleştirel akılcı bilimsel düşünceden haberleri yoktu. Çünkü bunu İÖ 600'lerde Yunanlılar icat edene dek yeryüzünde hiç kimse bilmiyordu. Ve yine siz diyorsunuz ki: Mısırlılar ikinci dereceden iki bilinmeyenli denklemlere dek cebirle uğraşıyorlardı.

Bay A.M.C. Şengör, bir an için dediklerinizin doğru olduğunu varsayalım, bu durumda ortaya bir Yunan mucizesi değil, tersine bir "Mısır mucizesi" çıkıyor; çünkü, Mısır-lıların eleştirel akılcı bilimsel düşünce'den hiç haberleri olmaksızın (!) iki bilinmeyenli denklemler kurup, çatır çatır cebir yapmaları, mucizenin daniskası olur.

II. Siz diyorsunuz ki: Babillilerin eleştirel akılcı düşünceden hiç haberleri yoktu. Çünkü bunu İÖ 600'lerde Yunanlılar icad edene dek yeryüzünde hiç kimse bilmiyordu. Ve yine siz diyorsunuz ki: Pisagor'un diye bilinen teorem Pisagor'dan binlerce yıl önce Babillilerce biliniyordu.

Dedikleriniz doğruysa, Bay A.M.C. Şengör, ortada bir Yunan mucizesi yoktur, tersine Babil mucizesi vardır. Çünkü Babillilerin Pisagor teoremini Pisagor'dan binlerce yıl önce ve üstelik eleştirel akılcı bilimsel düşünceden haberleri dahi yok iken (!!!) bulabilmiş olmaları, olsa olsa mucizedir!...

Bay A.M.C. Şengör, siz ki, 1976'da "Geological Society of Amerika President's Award ödülü"nü, 1984'te "Geological Society of Houston President's Award ödülü"nü, 1986'da " TÜBİTAK Bilim Ödülü"nü kazanmış, İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji bölümünde, "Avrupa Akademisi üyesi" ve "Türkiye Bilimler Akademisi asli üyesi" olan, (dolayısıyla adı Türkiye'nin önde gelen 93 bilgini arasında bulunan) bir jeolog, bir profesör, bir doçent, bir doktor, özcesi bir bilginsiniz; bilgiliklere (ansiklopedilere) böyle geçmişsiniz. Yakındoğuluların bilimsel akılcı düşünceye sahip olmaksızın pek çok bilimsel buluşlar yaptıklarını, Yakındoğu'da yapılan bu bilimsel buluşların bilimsel usyürütme ürünü olmadığını (!!!) savlamak, sizin gibi Türkiye'nin önde gelen 93 bilgininden biri olan bir profesöre, bir doktora, bir bilgine yakışır mı?..

Bay A.M.C. Şengör, siz: "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce yöntemi"nin ilk kez İÖ 600'lerde yaşayan Tales ve Anaksimandros adlı iki Yunanlı düşünür tarafından icad edildiğini, bu iki Yunanlı icad etmeden önce yer yüzünün hiçbir yerinde eleştirel akılcı bilimsel düşünce yönteminin bilinmediğini ve Yunanlıların icadından sonra da başka hiçbir ulusun bu icadı Yunanlılardan öğrenmeksizin süreç içerisinde kendi başına yineleyemediğini yazıyorsunuz. Oysa gerek Tales gerekse Anaksimandros, İKİ YUNANLI filan değil, aynı kabilenin üyesi olan İKİ FENİKELİ'ydiler. Yani eğer "eleştirel akılcı bilimsel düşünce" sizin dediğiniz gibi gerçekten Tales ve Anaksimandros tarafın-dan icad edilmiş olsaydı bile, bu bir YUNAN İCADI sayılamayıp, "FENİKELİLERİN İCADI" sayılmak gerekirdi.

Bay A.M.C. Şengör,

Gelin size Eski Yunanistan'da düşünürlerin Yunan halkına karşı ve Yunan halkının düşünürlere karşı nasıl tutum takındıklarını, İÖ 600'lerden başlayarak belgelerle göstereyim:

***
İÖ 625-548'lerde:

BELGE: Fenikeli Tales'in Pheresid'e gönderdiği mektup:

"Solon ile birlikte ben (Tales), Girit'in ve Mısır'ın bilgelerinden, astronomlarından bilim öğrenmek için, iki kez, denizleri aşmayı (boğulup ölmeyi) göze alarak, Mı-sır'a, Girit'e gittik. Solon ve ben (Tales), siz Pheresid gibi bir bilgeyi görmek için denizleri bir kez daha aşmaktan(boğulup ölmeyi bir kez daha göze almaktan) çekinmeyiz, öğretileri yazmayan bizler seve seve size koşabiliriz." (Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, c.4, s.385).

Burada (Yunanlı değil Fenikeli olan) Tales, hem kendisinin hem Solon'un akılcı eleştirel düşünceyi nerelerden aldıklarını açık seçik bildirmektedir: Girit'ten, Mısır'dan!.. Heredot da Solon'un ünlü yasalarını nereden aldı-ğını şöyle belirtir: "Solon bu yasayı Mısır'dan alıp Atina'da uygulamıştır, çok akıllıca bir kuraldır." (bkz. Heredot, II, 177).

(Yunanlı değil Fenikeli olan) Tales, Pheresid'e yazdığı mektupta birşey daha bildirmektedir: Gerek kendisi gerekse Solon, DÜŞÜNSEL ÖĞRETİLERİNİ YAZIYA GEÇİRMEYEN KİMSELERDİR... Eşdeyişiyle bunlar KİTAPSIZ DÜŞÜNÜRLER'dir. Bunların çarşılarda satılan yayımlanmış yazıları yoktur ki Yunan halkı bunların kitaplarını çarşılardan alıp okuyarak bir anda ve toptan akılcı eleştirel düşünceye kavuşmuş (!) olsun?!!!..

***
İÖ 580-497'lerde

Pisagor, tümünü Yakındoğu'dan aldığı öğretileri yal-nızca öğrendiklerini Yunan halkına sızdırmayacaklarına andiçirdiği kimselere öğretmiş ve kapıları halka kapalı olan okulunda öğrendiklerini Yunan halkına sızdırmaya yeltenen öğrencilerin öldürüleceği yasasını koymuştu. Pisagor'un öğrencilerinden Hippias, geometriye ilişkin bir bilgiyi Yunan halkına sızdırmaya yeltendiği için, doğrudan doğruya Pisagor'un buyruğuyla, Pisagor'un öğrencileri tarafından, çatır çatır öldürülüp, okulun bahçesine gömülmüştür. Pisagor'un ölümünden sonra Pisagor'un öğrencileri de düşünsel öğretileri Yunan halkından gizleme kuralını sürdürmüşlerdir.

***
İÖ 470-347'lerde:

Platon, hocası Sokrates'in düşüncelerinden dolayı Yunan halkı tarafından öldürülmesi üzerine Yunan halkından kaçıp Yakındoğu'da, Mısır'da 12 yıl öğrenim görmüş ve dönüşünde Yakındoğu'dan aldığı bilgileri yalnızca seçkinlere öğretmek amacıyla kurduğu Akademia'da eleştirel akılcı düşüncenin Yunan halkından gizlenmesi ilkesini sürdürmüştür. Platon, 'Devlet' adlı yapıtında, Yunan hal-kının eleştirel akılcı düşünceye ve eleştirel akılcı düşünürlere karşı düşmanca tutumunu şöyle açıklamaktadır:

"Yunan halkı eleştirel akılcı düşünür olamaz. Yunan halkı eleştirel akılcı düşünürleri beğenmez, Yunanistan'da eleştirel düşünürler canlarını Yunan halkının elinden nasıl kurtaracaklarını düşünürler (s.181). Yunanistan'da eleştirel akılcı düşünürler küçük bir azınlıktırlar, sürgünlere gitmiş gelmiş, seçkin birkaç aydındırlar... (s.183). İşte yalnızca bu küçük azınlık eleştirel akılcı düşüncenin tadına varır, Yunan halkı ise çok çılgındır, bu nedenle hiç kimse ölümü göze almadan eleştirel akılcı düşünürlerle düşüp kalkmaz ve hiç kimse tek başına bu azgın sürüye (Yunan halkına) kafa tutamaz (s.183). Yunan halkı bugüne dek doğru dürüst tek eleştirel akılcı düşünür dahi tanımamıştır (s.185). Eleştirel akılcı düşünürler bir avuçturlar, Yunan halkı eleştirel akılcı düşünceye karşı düşmanca önyargılar besler. Yunan halkı eleştirel akılcı düşüncenin düşmanıdır (s.186). Yunan halkı eleştirel akılcı düşünürlerin üzerine çullanır (s.188). Yunan halkının gözünde eleştirel akılcı düşünce aşağılık bir uğraştır (s.219). Yunan halkınca eleştirel akılcı düşünür, gülünçtür, kepazedir (s.220) Yunanistan'da Dialektikacılar (eleştirel akılcı düşünürler) aşağılanır (s.222). Öyle bir devlet kuracaksın ki, insanların gençken dialektikaya (eleştirel akılcı düşünceye) bulaşmalarını önleyeceksin (s.223). Dialektikacı (eleştirel akılcı düşünür) olarak yetiştireceklerini 20 yaşına gelmiş gençler arasından sınavla seçeceksin, seçtiklerinin dialektikaya (eleştirel akılcı düşünmeye) elverişli olup olmadığını on yıl gözlemleyeceksin, on yıl sonra 30 yaşına geldiklerinde, bir sınav daha yapıp, dialektikaya (eleştirel akılcı düşünceye) girmesini önleyeceksin, otuz yaşına gelmişlerden sınavı kazananları dahi alıp beş yıl daha sınayacaksın, 35 yaşına geldiklerinde bunlar arasında yine bir eleme yapacaksın, bu elemeyi de kazananları 15 yıl bir mağaraya sokup mağarada sınayacak-sın, 15 yıl sürecek bu mağara sınavından sonra, 50 yaşına gelip de hala ölmemiş olanlar olursa, işte ancak bunlar dialektikacı (eleştirel akılcı düşünür) olmaya hak kazanacaklar (s.224). Bunları da on yıl devlet hizmetinde çalış-tırdıktan sonra 60 yaşında emekli edip kırlara göndereceksin (s.225)."

Bay A.M.C.Şengör, siz İÖ 600'lerde Yunan halkının bir anda, şıppadak ve topluca eleştirel akılcı bilimsel düşünen bir toplum olup çıktığını, Yunan halkının insan-lık tarihinde eleştirel akılcı düşünmeyi bir toplumsal gelenek haline getiren ilk halk olduğunu söylüyorsunuz. Ben sizin bu sözlerinizi Tales'in, Anaksimandros'un, Pisagor'un, Sokrates'in, Platon'un, Aristoteles'in ruhlarına ilettim; alayı gömütlerinde takla atıp; "Hastirsin ordan!" diye bağırdılar; "Bizim dönemimizde Yunan halkının eleştirel akılcı düşünmmek diye bir geleneği yoktu; tersine, biz düşünürler, eleştirel akılcı öğretiyi Yunan halkından köşe bucak gizlerdik ki, düşündüklerimizi duyup da bizi öldürmesinler diye!.. Bizim dönemimizde eleştirel akılcı düşüncenin Yunan halkına yayılması değil, tersine azgın Yunan halkından saklanması, gizlenmesi diye bir gelenek vardı."

Bay A.M.C. Şengör, düşünsel öğretilerin bilgelerce azgın Yunan halkından gizlenmesi geleneği, Platon'un ölümünden sonra da sürmüştür.

***
İÖ 384-322'lerde:

Aristoteles (Platon'un öğrencilerinden) iki tür yapıt veriyordu: . Akromatik (Halka kesinlikle yayılmayacak olan, eleştirel, akılcı, düşünsel) yazılar, 2. Kromatik (Halka yayılmasında sakınca olmayan öykü, şiir, oyun vb. gibi) yazılar... Aristoteles'in Metafizik adlı yapıtı, Akromatik, yani Yunan halkına yayılması doğrudan doğruya Aristoteles'in kendi buyruğuyla yasaklanmış olan bir kitaptır. J. Tricot, Aristoteles'in Metafizik çevirisine yazdığı girişte şöyle der: "Aristoteles'in Metafizik adlı kitabı, 'akromatik' (akromatika) 'özel, gizli' (Esoterika) kitaplar sınıfına girer. Aristoteles'in Metafizik adlı kitabı, 'akromatik' (Aristoteles, kanıtlayıcı bir öğretimin konusunu teşkil eden derslerine "akroaseis" (=gizli, halka açıklanmayacak öğretiler) adını verir." "Gerçek anlamda felsefi (gerçek eleştirel akılcı düşünsel) eserler, ilke olarak okulun dar çevresi dışına çıkmazlar ve bu anlamda onlara "özel, gizli" denebilir." Akromatik (halktan gizli eleştirel akılcı düşünsel) kitaplar, (yalnızca) öğrencilere yönelik çalışmalar-dır... halk tarafından bilinmeyen şeyler olarak kalmışlar-dır." 'Metafizik'in Aristoteles'in sağlığında yayımlanmadığını biliyoruz. Aristoteles, onu en sadık öğrencisi Eudemos'a emanet etmiştir. Eser, hemen hemen öğrencilerin dar çevresinden çıkmamış ve (Aristoteles'in ölümünden 300 yıl sonra) Andronikos zamanına (İÖ 60'lara) kadar ondan hemen hemen habersiz kalınmıştır. Aristotelesçilerin kendileri onu ihmal etmiş görünmektedir. Teophrastos'un zamanından itibaren (İÖ 350) yazarlarda adının zikredilmemesinin nedeni budur." (Aristoteles, Metafizik, c.I, A-Z, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, Nu:36, İzmir 1985, s.1,2,37).

Bay A.M.C. Şengör,

Siz: "Eleştirel akılcı düşünceyi İÖ 600'lerde iki Yunanlı icad etti ve Yunan halkı bir anda ve topluca eleştirel akılcı düşünen bir toplum olup çıktı, işte Yunan Mucizesi budur!" diyorsunuz. Gelgelelim Tales, Anaksimandros, Pisagor, Sokrates, Platon, Aristoteles, vb. düşünürler sizin bu sözlerinizi yalanlıyorlar. Tales, Pisagor, Sokrates, Platon, Aristoteles, vs. öğretilerini ancak binbir sınavdan geçirip, Yunan halkına yaymayacaklarına dair and içen pek az sayıda kimseye açan düşünürlerdi. Bunların, öğretilerini çarşılarda pazarlarda satılacak kitaplar biçiminde çoğaltıp Yunan halkına yaymak gibi bir dertleri hiç olmadığı gibi, böyle bir eyleme kalkışmaktan ödleri patlardı.

Çünkü: Yunan halkı tüm öteki halklar gibi elifi görse mertek sanacak türden, eleştirel akılcı bilimsel düşüncenin kıyıcığına bile sokulmamış bir halktı.

Çünkü: Bu düşünürler öğretilerini Yunan halkına yaydıkları an Yunan halkı tarafından dinsizlikle suçlanıp linç edileceklerini çok iyi biliyorlardı.

Çünkü: Yunan halkının o dönemde en iyi bildiği şey, eleştirel akılcı düşünürleri boğazlayarak ortadan kaldırmaktı.

Örneğin: Sokrates, eleştirel akılcı düşünme yordamını halka yaymaya kalkıştığı için halk tarafından öldürülmüştür.

Örneğin: Platon, düşüncelerinden dolayı köleleştirilmiş, köle çarşısında, köle olarak satılmıştır.

Göreceğiniz üzere İÖ 700'lerde, Yunan çarşılarında eleştirel akılcı düşünce kitapları değil, eleştirel akılcı düşüncelerinden dolayı köle edilen düşünürler, köle olarak alınıp satılıyordu. Parayı bastıran Yunanlı, çarşıdan bir Platon satın alıp onu ayak işlerinde kullanıyordu.

İÖ 700'den sonra, tarihe eleştirel akılcı Yunanlı düşünür olarak geçenlerin çoğu yazılı yapıt vermedikleri gibi, yazılı yapıt verenlerin yazıları da yüzyıllarca Yunan hal-kından özellikle gizlenmiş, çok sonraları ortaya çıkan bu yapıtlar da Yunan halkı arasında yayılmamış, yalnızca seçkinler arasında okunmuştur.

"Sofistlerin eski Yunanistan'da tüm halka açık felsefe dersleri verdikleri" savı da sofistçe uydurulmuş bir yalan-savdır. Eski Yunanistan'da, Sofist düşünürler ile sofist olmayan düşünürler arasında biricik ayrılık şudur: Sofist olmayan düşünürler, zenginlerin hepsine ders vermeyip, kendilerinden ders almak isteyen zenginler içerisinden sınavla öğrenci alır ve yalnızca birtakım erdem sınavla-rından geçebilen zenginlere ders verirken; sofistler, ders vermek için zenginleri birtakım erdem sınavlarından geçirmeyi gerekli bulmuyor, istedikleri parayı bastıran her zengine (onları erdem sınavından geçirmeksizin) ders veriyorlardı. Sofistlerin de Sofist olmayanların da öğrencileri halk değil yalnızca bir avuç zengin kişi olmuştur. Sofistlerin öğrencileri de halk değil hep zenginlerdi... Eski Yunanda, Sofist olsun olmasın hiçbir düşünür, öğretilerini tüm Yunan halkına açmamış, açıklamamış, öğretmemiştir.

Sofist Zenon, kendi yazdıklarının çalındığını görünce, yazdıkları halka okunacak ve halk da yazdıklarından dolayı kendisini linç edecek diye büyük kaygı duymuştur (Platon). Kimi sofistler de halk tarafından dinsiz diye öldürülmüştür. Bütün bunlar, Eski Yunanistan'da felsefenin Sofistlerce halka yayıldığı savının bir yalan-sav olduğunu belgelemektedir.

Gerçek buyken, Bay A.M.C. Şengör, siz; "İki Yunanlı bir olup İÖ 700'lerde eleştirel akılcı düşünceyi icad ettiler ve Yunan halkı da bunların kitaplarını çarşılardan alıp okuyarak şıppadak ve topluca eleştirel akılcı bir topluma dönüştüler ve eleştirel akılcı düşüncenin bulunmadığı toplumlara da barbar dediler, işte Yunan mucizesi budur!" diye söylevler çekiyorsunuz. Bay A.M.C. Şengör, kuzum siz niçin Batılı Yunanofillerin en gülünç yalanlarını alıp, Türkiye'de gerçek diye yutturmaya çabalıyorsunuz?..

Yunan toplumu, Tales'in, Anaksimandros'un, Pisagor'un, Sokrates'in, Platon'un, Aristoteles'in düşünsel yazılarını çarşılardan alıp okurmuş ve Yunan halkı böylece İÖ 600'lerde, bir anda ve topluca akılcı eleştirel bilimsel düşünen bir toplum olup çıkıvermiş, ha!!!??? Atatürk'ün böylesi savlarla karşılaştığında verdiği yanıt şudur: Şaşarım akl-ı perüşanına!..

"Eleştirel akılcı düşünmeyi Yunanlılar icad etmese başkalarının kendiliklerinden bulamayacakları, yeryüzündeki hiçbir ulusun eleştirel akılcı düşünceyi Yunanlılardan öğrenmedikçe kendi başlarına keşfedemediği" savı bilimsel midir? Yunan mucizesi yalanı, yeryüzünde yaşayan insanların Yunan olmayanlarına karşı yöneltilmiş iğrenç bir ırkçı aşağılamadır. İsrailoğullarının "Bizler Tanrı'nın seçip yeryüzündeki diğer ırklara üstün kıldığı bir ırkız!" inancı nasıl kişi soyunun geri kalanına yönelik utanmazca bir aşağılamaysa, batı kapitalist emperyalizminin uydurduğu "Mucizeler yaratan üstün ırk , Ari Helenler" yalanı da, insanlığın Ari ırkından Hellen soyundan olmayanlara karşı yöneltilmiş o denli utanmazca, ırkçı bir aşağılamadır. Bay A.M. Celal Şengör, Ari ırk Hellen soyu dışında kalan tüm insanlığa yönelttiğiniz bu tiksinç ırkçı aşağılamalardan dolayı sizi kınıyorum. Umarım, bundan böyle "Yunan mucizesi vardır!" diye bağırmadan önce, birazcık "eleştirel, akılcı, bilimsel" düşünürsünüz.

Yeni Hayat, 56. Sayı, Haziran 1999