19 Ekim 2014 Pazar

Kürtçü tarih = Kepâzelik
İnsan, yaşadığı süreç boyunca, ancak yaşadığı dönemin olaylarını bilebilir. Geçmişte, yaşamasının mümkün olmadığı olayları bilebilmesine olanak yoktur. Bütün bunları, geçmiş dönemlerin olaylarına ışık tutan tarih, etimoloji, söylencebilim, arkeoloji, etnoloji gibi bilim dallarına dayanarak öğrenebilir. Bu bilim dalları da geçmişten kalma belgelere, arkeolojik buluntulara, dilsel ya da folklorik malzemeye, söylenceye veya bunlara benzer maddi delillere dayanarak geçmişin olayları hakkında açıklamalar getirir. Ancak bu açıklamalar kaçınılmaz olarak belli bir subjektifliği de içerirler.
Ama tabii ki, subjektifliğin de bir ölçüsü olmalıdır.
Kürtçülerde ise bu subjektivizm, bütünüyle kepâzelik noktalarına taşınmıştır.
Antik Çağdaki tüm Ön Asya uygarlıklarını inanılmaz bir açgözlülükle, cehâletle ve hiç utanmadan kendilerine mal etmeye kalkışmışlardır.
Bu tarihî dönemde, nerede Kürt ismini çağrıştıran bir halk, devlet, kral veya Tanrı adı varsa ya da kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri coğrafyada ne kadar devlet ortaya çıkmışsa, hemen hemen hepsini sahiplenmişlerdir. Ksenephon’un “On Binlerin Dönüşü” adlı eserinde dağlık alanda yaşayan “Kardoukhoi” adlı savaşçı bir kavmin adı mı geçmiş, haydi hep birlikte “Kürt” adına benzeyen bu kavmin üstüne atlamışlardır. Bir başkası çıkmış, yine isim ve coğrafya benzerliğinden hareketle “Gutiler”i Kürtlerin atası yapmış, bir diğeri ise Selefkos’un birliklerinde savaşçı ve sapancı olarak da yer almış olan “Cyrtiiler”i, Kürt adını çağrıştırması nedeniyle “ata” olarak ilan etmiştir. Kimisi de, Tori’nin yaptığı gibi Kardumiaş Tanrı adını “Kürt” adını anımsatıyor olması nedeniyle Kürt birliğini sağlayan simge olarak sahiplenmiştir.
Bakmışlar, Zağroslar’ın yüksek yaylalarında “Lulu” adında yaşamış bir kavim var, orası oldum olası Kürtlerin yurdudur deyip haklarında hiç denecek kadar az bilgi olan Luluları bir kalemde “Kürt Lulular” olarak piyasaya sunmuşlardır.
Kürtlerin Ata arayışları
Bakınız, “Kürtçü Heredot” Cemşit Bender’in “sayısız ataları” arasında yer alan ve önüne “Kürt” sıfatını eklemeyi özellikle ihmâl etmediği “Kassitler”i “Kürt” yapan kanıtlar nelermiş;
1) “Kassitler”in Tanrılarından biri olan “Huza”nın Kürtlerde “Huda” olması.
2) “Kassitler”de “ea” olan suyun Kürtçede “av” olması.
3) “Kassitler”in Tanrıçası olan “Sin”in Ahmet Hani’nin Mem ve Zin’inde Mecnun’un Leyla’sı olarak simgelenmesi.
Evet! Hepsi bu kadar… Güzel de, “Huda” ve “Av” Farsça kelimeler… Buna ne diyeceğiz? O zaman demek ki, “Kürt Kassitler” Kürt değil Farsîymişler. Bununla ilgili araştırmacı Ali Rıza Özdemir şunları yazmış; “(…) Sadece birkaç kelime üzerinden geçmiş kavimlerin kökenleri açıklanamaz… Öyle olsa idi, Kassitlerin ve Mittannilerin mabutlarının adı olan “Turgu”nun Türk olduğunu ve bu Türk’ün ‘Kürtlerin Tanrısı’ olduğunu iddia etmemize ne engel olabilirdi?...”
Yine, Kürtçülerin hepsinin tanıdığı Kürdolog Bazil Nikitin bu konuda şunları söylüyor; “Coğrafi deyimlerdeki raslantısal bir ses uyumuna dayanan, az çok zekice yapılmış bir karşılaştırma hiçbir şekilde çözüm vermez…”
Şimdi Kürtçü Tori’nin “Ata halklarına” bir göz gezdirelim! O, Kürtlerin kökenlerini âri orijinli 9 toplulukla temellendiriyor. Onlarda şunlarmış: Lulular, Gutiler, Kassiler, Nairiler, Urartular, Mannailer, Medler, Hurriler, Mittaniler.
Botan Ahmedi adlı Kürtçüye göre de, Kürtlerin kökeni yine Antik Çağa dayanıyormuş ve Gutiler, Lulular, Kassitler, Mitanniler, Haldiler (Urartular), Medler, Subariler, Nayriler, Kardular hep birer Kürt devletiymiş.
Cemşit Bender de “Kürt Tarihi ve Uygarlığı” adlı kitabında benzer bir yaklaşımla Gutileri, Kassileri, Mittanileri, Hurrileri, Urartuları vs. Kürtlerin ataları olarak göstermiş.
El insaf be birader! Başkalarının hiç “ata”sı olmasın mı?! Hepsi sizin mi?...
Siyasal Kürtçüler işte böyledir. Yalan üzerine kurulmuş “Kürtçü tarih yazımında” “Bozacının şahidi şıracı” orta oyununu oynamaya bayılırlar. Hepsi, tarihi tahrif ederek olmayan atalarını hep aynı kavimlere endekslerler ki, ortak bir “ata portföyü” oluşturabilsinler.
Esasında bizim bu kadar kavme razı olmamız lâzım! Çünkü, Mehmet Emin Zeki ile Ağrı isyanını yöneten Yüzbaşı İhsan Nuri’ye kalsaydık yanmıştık. Baksanıza, onlara göre kimler Kürtlerin “ataları” imiş; Sümer, Subar, Asur, Guti, Lulu, Kusi, Kasit, Mitani, Nayri, Muşki, Halti, Mannai, Urartu, Cyrtii, Kimmer, Saka, Kardu, Med, Pers, Sasani vs. tüm kavimler...
Uyduruk tarihin çıkışsızlığı
Yeni kuşak Kürtçüler ne yapmış? Sümerler, Asurluları, Sakaları (İskit), Perslileri, Sasanileri listeden çıkarmışlar. Neden? Aksi halde bombaları feci şekilde patlayacaktı da ondan! Bir kere Sümerleri işin içerisine katarlarsa biliyorlar ki; her ne kadar Faik Bulut ve Şerefhan Ciziri gibi Kürtçüler inanılmaz câhilce görüşler ileri sürerek Sümerlerin Türklerle bağını kesmeye çalışsalar da, Sümerlerin Türk kökenli olduklarına dair çok sayıda saygın biliminsanı tarafından son derece kesin ve net kanıtlar ortaya konduğu için bu durumda başlarına büyük iş almış olacaklardı. Çünkü, o zaman Kürtlerin kökeni düşman oldukları Türklüğe bağlanacaktı. Böyle olunca da hem efendileri olan sömürgeciler hem de taşeron olarak kendileri “ayrı bir millet” oldukları tezini ileri süremeyeceklerdi. Ayrıca, elde çivi yazılı tablet şeklinde o kadar çok arkeolojik kanıt var ki, millete sahte atalarını Sümerler diye yutturmaları da mümkün olamayacaktı.
Aynı arkeolojik kanıtlar Asurlular, Persliler ve Sasaniler için de geçerlidir. Çünkü, herkesin de çok iyi bildiği gibi Asur tabletleri bugün, bırakın kendi tarihlerini, Mezopotamya ve civar coğrafyanın tarihinin bilinmesinde de en önemli kaynak olarak kullanılmaktadır. Üstüne üstlük, Asurlular Hint Avrupalı da değillerdir ve yine günümüzde Ortadoğu’da Asur kökenli bir halk varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Demek ki, Asurlulardan da bir şey ütemeyeceklerdir.
Persliler ve Sasaniler deseniz, onun da tehlikesi vardır. Bu tehlike de şudur! Bu durum, Kürtlerin “ayrı bir millet” değil, Fars kökenli oldukları sonucunu doğuracaktır. Haliyle, bu da onların işine gelmeyecektir.
Saka-İskit soyuna bağlansalar, Sümer’deki risk burada da ortaya çıkacaktır. Yani, ağırlıklı olarak Asyatik kavimlerden oluşmuş İskit-Saka harmanı, onları Türklüğe bağlayacağı için bu alternatifi de özellikle dışlamışlardır. Hatta o kadar ki, duayenleri Kürdolog Minorsky, Kürtlerin kökenini önce Med-İskit daha sonra sadece İskit teziyle açıklayıp, İskitleri İranî bir kavim olarak gösterse de bu onlara yetmemiştir. Çünkü, risk vardır. Minorsky, İskitleri İranî bir kavim olarak sunmaktadır fakat bugün İskitlerin Türk aşiretlerin de içinde bulunduğu bir konfederasyon olduğu şeklinde ileri sürülen tez daha bir ağırlık kazanmış durumdadır. Bu yüzden, Kürtlerin Türklüğü konusundaki en ufak bir risk dahi onları rahatsız ettiğinden dolayı Sakaları (İskit) listeden çıkarmaları gerekmiştir. Dolayısıyla Medlere dört elle sarılmışlar ancak İskitleri es geçmişlerdir.
“Kürt tarihi” baştan ayağa uydurmadır
Peki, bu Kürtçülerin izledikleri üçkağıt politikası nedir? Soy avında kendileri hakkında hiç denecek kadar az veya çok az bilgi olup bu nedenle rahatça kullanabilecekleri halkları “ata” olarak seçmeleri... Böylelikle, bunlar üzerinde istedikleri gibi oynayabiliyorlar. Yalan yanlış teoriler üretebiliyorlar. Çalakalem, akıllarına ne gelirse “Kürt tarihi” adı altında piyasaya sürüyorlar. “Ben yazdım oldu”ya getiriyorlar. Nasıl olsa eldeki bilgi yetersizliğinden dolayı bu halkların etnik kökenlerinin istismar edilmesi son derece kolay olabiliyor. Nitekim, Şerefhan Ciziri adlı Kürtçünün şu söylemi konu ile ilgili çok önemli ipuçları veriyor; “...Kürtlerin tarihi ile ilgili şu an söylenecek şeyler çok sınırlıdır. Ama buna rağmen bölgenin tarihi ile ilgili önemli temel taşları vardır. Bu temel taşları toplamak ve bunlardan bir yapı inşa etmek sürecinde,en önemli rolü, tarihi belgeler değil tarihi anlayışlar ve teoriler oynayacaktır...”
Nasıl da kendi ağızlarıyla yakalanıyorlar! Ne diyor Kürtçü? “Kürtlerin tarihi ile ilgili bilgiler sınırlıdır (esasında hiç yoktur). O yüzden, tarihi belgelere dayanmayan (dolayısıyla da bilimsel dayanağı olmayan) teoriler (yani yalan yanlış bir tarih) üretilmesi gerekmektedir.” İşte bugün Kürtçülerin yaptığı da budur. Özellikle, kendileri hakkında çok az bilgi sahibi olunan halkları seçip onlar üzerinde spekülasyonlar yaparak ve teoriler üreterek kendilerine sahte bir soy ağacı oluşturmak…
Kürtçülerin ırkçılığı
Bu Kürtçüler bir de kendilerini illâ ki Hint-Avrupa ırklı göstermeye çabalarlar. Asyatik bir kavim olmayı hiçbir şartta yeğlemezler. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi Türklükle bağlarını kesmek, ikincisi ise aşağılık komplekslerinden kaynaklanan üstünlük oluşturma duygusudur. Yani, “biz Avrupalıyız” demek isterler. Sömürgeciler de zaten onlara kendilerini kullanabilmek için o gazı vermiştir: “Siz bizdensiniz, üstün âri ırktansınız, bizim sözümüzden çıkmayın, biz de sizi bizden olduğunuz için koruyacağız ve Büyük Kürdistan’ın kurulmasına yardımcı olacağız.” diye. Esasında onların Hint-Avrupalılıkları da sadece dillerindeki Farsça kelimelerden kaynaklanmaktadır. Nitekim duayenleri Minorsky de; “Kürtlerin İranî kavimlerden sayılması ırkî olmaktan ziyade, dil ve tarih mûtalâlarına dayanmaktadır.” demektedir. Yani, onların âriliklerini sadece kullandıkları dile (daha doğrusu dilin bir kısmına, çünkü o dilin içerisinde Arapça ve Türkçe de vardır) ve tarihe bağlamaktadır. Ama gerçekte dil ve tarih mütalâları da onların Hint-Avrupalı olduklarını göstermez. Bunun en güzel örneğini Subarlar, Hurriler ve Urartularda görürüz. Hamit Zübeyr Koşay “Erzurum’un Dip Tarihi” kitabında Artur Ungrad’ın “Subartu” adlı eserinden şöyle bir alıntı yapmış; “Subar, Yukarı Mezopotamya’da yaşayan ve buradan yayılan Hind-Avrupalı veya Sami olmayan, bitişgen dil kullanan medeni bir kavme Sümerlerin verdiği bir addır...” Bu kavim, Hititlerce Hurri diye adlandırılıyor ve Urartular da Hurricenin ve Subarcanın bir şivesini kullanıyorlar. Yani, bu üç kavim akraba oluyorlar ve birbirlerine benzer bir dil kullanıyorlar. Bu dil aynı zamanda “bitişgen dil” sınıfına giriyor. Bitişgen olduğu içinde Hint-Avrupalı ve Sami olamıyor. Başka bir ifade ile Asyatik, daha doğrusu Türkçe ile ilişkili oluyor. Alman filologlarından E. Forer de Hurri dilini “Türkoid” bir dil olarak kabul ediyor. O zaman, Kürtçü uydurmasyon tarih yazarına sormak lazım! “Sen nasıl oluyor da, Asyatik Bitişgen dil kullanan Subarları, Hurrileri, Urartuları kendi atan ve Hint-Avrupalı olarak lanse ediyorsun?” Eğer onları atan olarak kabul ediyorsan, demek ki sen, “Hint-Avrupalı” değil, Asyatik, büyük ölçüde de Turanî bir kavimsin!”
Gelelim Gutilere! Kürtçülerin duayenlerinden Bazil Nikitin de Gutilerin elde bulunan 21 kral adının Hint Avrupalı karakter taşımadığını ileri sürüyor. Andre Parrot ise bu kavmin Orta Asya’dan geldiğini, önce Van ve Urmiye gölleri arasında göründüklerini ardından Mezopotamya’ya indiklerini ve at kültürünün Mezopotamya’ya onlar tarafından getirildiğini söylüyor. Alman dilbilimcilerden E. Forrer başta olmak üzere, G. Conteneau, Fr. Hommel ve B. Landsberger gibi Doğubilimciler de Gutilerin Orta Asya kökenli olduğunu ifade ediyorlar. Hele Landsberger’in şu ifadesi çok mânidar; “Tarihte Türklerle en yakın surette münasebettar olan, hatta aynıyet gösteren kabile Gutilerdir.”
O zaman, ey Kürtçü!.. Sen Gutileri “ata” olarak seçmişsen Hint-Avrupalı değil Turanî bir kavim olduğunu da baştan kabul ediyorsun demektir.
Aynı soru işaretleri Medlerle ilgili olarak da ortaya çıkıyor. Örneğin Kürtçülük destekçilerinden D. N. Mac Kenzie bile Kürtçenin Med dilinden geldiğine dair henüz sağlam kanıtlar olmadığını belirtiyor. Yine, kendi alanında otorite olan M. Oppert, Med etnik teriminin “vatan” ve “ülke” manasındaki Türkçe “mada”dan türediğini, Med kral adlarının Aryanileşmiş Turanî adlar olduklarını, Heredot’un verdiği Med aşiretlerinden en az ikisinin de Turanî adlara sahip bulunduğunu ve Medlerin Turanlı kavimlerden sayılması gerektiğini iddia ediyor. Keza, Fransız asıllı biliminsanı Lenorman’ın bilgilerini temel alan Nyfalvy de Medleri Turanlı bir kavim sayıyor.
Demek ki, Kürtçülerin köken konusunda en güvendiği “Med” dağları da o kadar güvenilir değilmiş.
Aynı kolaycılık Mitanni konusunda da göze batıyor. Bunların Tanrı ve kral adlarının Hint-Avrupalı karakter taşıması sorgusuz sualsiz Kürtçüleri heyecanlandırıyor ve atalar listesine Mitannileri de ekliyorlar. Doğruluğu tartışmaya açıkta olsa Grousset bu konuda şunları söylüyor; “… Aryanilere mensup teşkilatçı aristokrat bir zümre Hurri halkını idare etmiştir…” Fakat, bu aristokrat zümrenin “Kürt” olabileceğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığı halde Kürtçüler nerede “Aryan” bir zümre veya halk görseler bunları kendilerine mal etme arsızlığını burada da göstererek Mitannileri de ataları arasına katıyorlar.
Sentez değil artıksınız!
Kürtçülerin tarih yazarlarının Şark kurnazlığı bu kadarla da bitmiyor. Sadece tüm Antik Çağ halklarını ve Ön Asya coğrafyasını sahiplenmekle kalmayıp ekstra garantiler de üretiyorlar. Duayenleri Minorsky dedi ya; “Sistemli tetkikler, Kürt adı ile örtülen bir tabaka altında birçok eski kavimlerin varlığını ortaya çıkaracaktır.” diye, hemen kılıçlarını kuşanıp başlıyorlar bu ifadeden hareketle teoriler üretmeye. Böylelikle, yukarıda dile getirilen uydurmasyon ataları konusunda itirazları karşılayamayacak noktalara geldiklerinde cevaplarını da hazırlamış oluyorlar. Bu durumda da diyecekler ki; “Biz Kürtler, zaten bir senteziz!..” Yani, bu itirazlar karşısında tıkandıklarında, anında tüm sahiplendikleri kavimlerden arta kalanların meydana getirmiş olduğu “sentez bir millete” dönüşüverecekler. Kürtçü Şerefhan Ciziri bu konu hakkında şunları söylüyor; “Kürtler her yönüyle bir sentezdir. Bölgede yaşamış ve uygarlık kurmuş halklar ile Hint-Avrupalı boyların birleşiminden teşekkül eden Kürtler, her iki temel kategorinin izlerini taşır.”
Bu kadar açgözlülüğe de vallâhi şapka çıkarılır. Baksanıza, adamlar “kavim artıklarını” bile kimseye yar etmek istemiyorlar. Kısacası, her eleştiri ihtimaline karşı bir teori geliştiriyorlar.
Yazar Ali Rıza Özdemir’in araştırmasına göre, Kürtçü tarihçiler Medlerden sonra Kürtlerin medeniyet tarihini “her ne hikmetse” birden kesivermişler. Bunun nedenini de yazar şöyle açıklıyor; “...Medlerden sonra bölge tarihi gayet iyi bilinmektedir ve oraya hâkim olan halklar tanınmaktadır...” Arkasından ekliyor; “... Bu tarih bilinmeseydi, daha ne yeni tarih senaryoları dinlerdik, varın bunu da siz tahmin edin!..”
Bu Kürtçü tarihlerde ayrıca Medler dağıldıktan sonra dağlara çekiliyorlar ve medenî bir vasfa sahipken yeniden göçebeliğe dönüyorlarmış.
Allah aşkına böyle bir saçmalık olabilir mi? Yüzlerce, belki de binlerce yıllık süreç içerisinde medeniyet yaratmış bir kavim, birdenbire tüm medenî ve şehirli yaşamının birikimlerini veya yaratılarını bir anda unutup daha önceki bir evre olan göçebeliğe geri dönüş yapabilir mi? Bu olacak şey mi? Ama, Kürtçü uydurmasyon tarih yazıcılarına göre her şey olabilir. Nasıl olsa, tarihin o dönemleri yeteri kadar karanlıktır. Bilen de yoktur, eden de…
Kürtler ancak kendilerini kandırır
Bu uyduruk tarih yazıcıları, ne yaparlarsa yapsınlar güneşi balçıkla sıvamaya muvaffak olamayacaklardır.
Ali Rıza Özdemir Beyin araştırmasındaki bir alıntıda özetle şöyle deniyor; “Eski kaynaklarda Kürt kelimesini bulmak, Sibirya ormanlarındaki veya Urallardaki kabileler hakkında bilgi bulmaktan daha zordur… Kürtlerin kendi kaynakları ise kısaca ‘yoktur’. Üstelik Kürtlerin yaşadığı bölge, Eskiçağdan günümüze en fazla yazının kaldığı, çeşitli dillerden milyonlarca tabletin bulunduğu bir bölgedir. En azından yüksek Asur ve Süryani kültürleri Kürtlerle aynı bölgeyi paylaşmaktadır. Milyonlarca belge içinde bir tanesinin Kürtlerden bahsetmesi beklenemez mi? Olmadı Mısır, Anadolu, İran medeniyetlerinde bunların ismi geçmeliydi. Bu da olmadı, Yunan ve Roma kaynaklarının Kürtlerden bahsetmesi gerekirdi. Heredot’un ölümsüz eserinde ya da Orta Asya içerisindeki köylerden ve kabilelerden bahseden Ptolemaios veya Strabon’un eserlerinde adları yer almalıydı. Hiç olmazsa, Ortaçağ’ın başlarında yazılıp günümüze ulaşan büyük hacimli Ermeni ve Gürcü kroniklerinde isimleri var olmalıydı…” Ama hiçbir çağda ve tarihi belgede “Kürt” adına rastlanamıyor.
Araştırmacı Ömer Özüyılmaz da bu konuda özetle şunları söylüyor: “Hıristiyanlığın ilk yayıldığı yerler öncelikle Ön Asya’dır. Birçok halk (Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Araplar vs.) Hıristiyanlıkla münasebete girerken, Hıristiyan misyonerlerin Kürtlerle karşılaşmaması ve hiçbir Hıristiyan kaynağında Kürtlerden bahsedilmemesi onların 3.ve 4. yüzyıllarda bile Ortadoğu’da olmadığının en önemli göstergesidir.”
Çok doğru olan bu tespite göre, bırakın Antik Çağı, MS 3. ve 4. yüzyıllarda dahi Kürtlerden bahseden kayıtlara rastlanılmıyor.
Nasıl işse yine, sözde Kürt yurdu ilan edilen geniş coğrafyadaki binlerce yıllık süreçteki hiçbir tarihi eserde de Kürt adı geçmiyor.
Bu durumda Heredot Cemşit, istediği kadar “Kürt Kassi”, ”Kürt Mitanni”, ”Kürt Med” devleti desin, ancak câhil cühelâyı kandırabilir.

Günümüzde Kürt tarih tezi olarak ileri sürülen tarih yazımını, üç kuşak şeklinde görüyoruz: I. Kuşak Şerefname, II. Kuşak Nikitin ve Minorsky gibi Rus subayların tezleri, III. Kuşak olarak ise Tori ve Izady gibi Batı Kürdoloji Enstitülerinin tarih yazımları. Bu tezler, bu yazıda, olgu ve veri düzeyinde ele alınacak, etnolojik ve sosyolojik olarak kritik bir tarih okumasından geçirilecektir. Bu, Kürt tezini destekleyenler için de, karşı çıkanlar için de yapılması gereken bir zorunluluktur. Kendimizi kandırmamak ve tutarlı olmak için eleştirisel okuma görevimizdir. Bu tezlere göre Hurriler, Gutiler ve Lulliler tarihteki ilk Kürtlerdir. Milattan önce 2000’li yıllarda Mezopotamya’nın kuzeyinde yaşayan bu toplulukların dilleri dahi bilinmemektedir. Daha sonraki dönemde bu sefer Mittanilerin Kürt olduğu ileri sürülmekte, Mittanileri takip eden dönemde Medler ve Urartuların Kürt olduğu ileri sürülmektedir. Daha sonraki dönemde Arapların, Roma (Anadolu Rum) ve Sasanilerin (İran Fars) Anadolu’yu zaptetmeleri sürecinde, Arabistan’ın çevre dağlarında yer alan Farslaşmış bölgelerde, Arap egemenliği sürecinde Farsça konuşan Müslüman toplulukların, Abbasilerin dağılması sonrasında oluşan devletlerin yani Hamadoğulları, Mervanoğulları ve Büyütoğulları’nın Kürt devleti olduğu ileri sürülmekte, bundan sonraki dönemde ise Şah İsmail’in ve Kaçarların Kürt olduğunu ileri süren tezlere sıra gelmektedir. Bu noktada günümüzdeki son tezler burayı da aşarak, Roma’nın dağılması sonrası ortaya çıkan Kapadokya, Kommenega ve Ermenilerin de Kürt olduğu ve hatta Nasturilerin, Süryanilerin Kürt olduğu ve Kürt bölgesi olduğunu düşündükleri bölgede yaşamış tüm etnilerin tüm uygarlıkların ve tüm devletlerin Kürt olduğunu ileri sürme noktasına gelmiştir.
Uydurma Tarih Nasıl Yazılır?
Burada bu devletlerin Kürtlüğü konusunda ileri sürülen veriler olarak da, tarihsel olarak belli okumalar sonucu, örneğin Hurrilerin Khurri olduğunu ve Khurri olunca Kürdü çağrıştırdığını, keza Guttilerin bu sefer oradan çağrıştırarak Kurdi olduğunu ileri sürmekteler. Bunlardan daha farklı bir noktada ise, Ksenofon’un tarihinde Karduklar, Kardukiler gibi toplulukların Kürtlerin kökenleri olduğu ileri sürülmektetir. Oysa daha sonra, Nöldeke ve M. Hartman gibi bu alanda otorite kabul edilen doğubilimciler, Kurd ya da Kardu biçimlerinin eşanlamlı sayılamayacağını kanıtlamışlardır. Yapılan çalışmalar, Kardukların ve Kardukilerin Gürcülerin ataları olduğunu ve Kürtlükle bir ilgilerinin olmadığını ortaya çıkarmıştır1. Bazil Nikitin’in kitabında belirttiği gibi Kardoukhoi çoğul olarak Ermenice Kardu-Kh’un karşılığıdır; Kardu da Gürcistan-İberya da oturan yerli halkın adı ile uyum içindedir2. Bunun dışında, “Kur-ti-i” gibi sözcüklerin de, Kürtlük için temel alındığı bir yaklaşıma gelinmektedir. Burada Asur kaynaklarının yanlış okunması sonucu Kur-ti-i diye bir kavmin olduğu düşünülmüş ama bugün bu sözcüğün Kur-hi-i olarak okunduğu anlaşılmıştır. Keza “Kyrtioi” sözcüğünün de yerli biçimi olan “Kort” sözcüğünün etimolojisi yoktur3.
Bilim Adamları Bulamadı Kürt Tarihçileri Buldu (!)
Buradaki bir başka ana çelişki de Hurrilerin en eski Kürtler olduğunu öne sürdükten sonra, “Şu anda Hurrilerin kökenini dayandırabileceğimiz bir şey yok” diyerek, bu sefer Aryen ve ya Hint-Avrupalı olduğu ileri sürülen Medlerin, Mittanilerin, Urartuların Kürt olduğunu ileri sürmektir4. Minorsky, Kürtlerin bu bölgedeki Aramilerden kalan Hurri ve Guttilerle bir ilgisi olmadığını, Kürtlerin İskitler ve Medler gibi kuzeyden yani Turan’dan Ortadoğu’ya göçmüş halklar olduğunu belirtmektedir5. Bu halkların kökeni konusunda önce Aryen tezi, sonra Hint-Avrupa tezi ileri sürülmekteydi. Diğer taraftan da kökenlerinin Aryen ve Hint-Avrupa olduğu söylenen bu topluluklarının, son Sovyet kazılarında Rusya’dan yani Turan bölgesinden kaynaklanmış halklar olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu halkların Aryen olduğu tezini bir kenara koyduğumuzda, bizim Türk dediğimiz halklardan olduğu kabul edilmek zorunda kalınmaktadır. Yamnaya, Andronovo kültürlerinden gelen bu halklar, Turanlılığı Anadolu ve İran’a yerleştirmişlerdir6. Atatürk’ün, Medlerin Turani bir halk olduğunu öne süren tezi ile, Minorsky’nin, Medlerin Turani bir halk olduğunu öne süren tezi arasında bir fark yoktur. Minorsky, Kürtlerin “Kurmanc” sözcüğünü Medlerden aldığını öne sürerken de ikircikli olarak Kurmanc’ın Ermenice “Hurmanc” sözcüğünden türediğini, aynı zamanda bunun bir İskit ismi olabileceğini de belirtmekte Marr ise “Kurt” kelimesinin de Ermenice “hadım” kelimesinden geldiğini belirtmektedir7.
İskitlerin, Turan yaylasındaki Sakalar ve Masagetler gibi Türk toplulukları içinde yer alan, Orta Asya ve Turan’da kaldığı zaman Türk olarak günümüze gelen ama İran’a girdiğinde Sakalar, ve Kafkasya’ya girdiği zaman Asurlularla birlik oluşturan ve Medlerle savaşan bir topluluk olduğunu biliyoruz. Ve aynı zamanda İskitlerin Pers krallığındaki kabilelerden birisi olduğunu görüyoruz8.
Medlerin tarihine baktığımız zaman milattan önce 500’lü yıllarda Perslerin geldiğini ve Akamen Krallığı’yla bir saldırıya uğrayarak bütünüyle Persleştiğini, tarihten Medlik olgusunun silindiğini görmekteyiz. Ondan sonraki dönemde Medleri takip eden topluluk olarak Persleri görmekteyiz9. Daha sonra ise İskender’in bu bölgeyi fethederek, Makedon toplulukların bu bölgede yeni bir etnik farklılaşma yarattığı süreçte, Perslerin tarihten silinme olayının gerçekleştiğini görmekteyiz.
Diğer bir Kürt tezi ise Kürtlerin, Ermenilerin, Gürcülerin otokton bir halk olduğu ve bu bölgenin Hint-Avrupalıların kaynaklandığı yer olduğu, buradan hareketle Hint-Avrupalıların Ortadoğu’nun bu bölgesinden yayıldığını ve geride kalan toplulukların yani Ermenilerin, Gürcülerin, Kürtlerin Hint-Avrupalıların orijini olduğu gibi Avrupalıları ve kendilerini birleştiren, tarihle ilgisi olmayan bir noktaya gelmektedir. Ama Nikitin, N. J. Maar tarafından ileri sürülen bu fantastik tezi hiçbir tutarlılığı kalmadan çürütmüştür10.
Marr’ın bu okuluna göre, bölgedeki Ermenilerin, Gürcülerin ve onlarla birlikte olan Kürtlerin Jafetik dilde konuştukları söylenmektedir. Oysa bugünkü Kürt topluluklarının dil bileşimine baktığımız zaman bütünüyle bir Farsi dil olduğu, Goran, Kurmanç, Soran gibi dillerin Tacikceye yakın bir dil olduğu görülmektedir.
Hitit kaynaklarındaki Medlerin veya Asur kaynaklarındaki Medlerin, İskitlerle birlikte kuzeyden gelmiş kabileler olduğu belirtilmektedir. Izady de “Kürt tarihinin 3000 yıllık Hurri evresi yok oldu” demektedir11.
Peki diğer bir soru: Medler Perslerle karıştıktan sonra, başka bir deyişle İran etnijonesi altında İranlılaştıktan sonra geride Med kalmış mıdır? Bu soruyu sorduktan sonra şu soruyu da sormamız gerekmektedir: Med toplulukları gibi Mittani toplulukları da, Asurluların, Babillilerin, Hititlerin yazıtlarında vardır. Fakat bugün hiçbir kimse “biz Hititlerden geliyoruz, biz Babillilerden geliyoruz” veya “Asurlulardan geliyoruz” diye söyleyebilir mi? Süryanilerin “Asurlardan geliyoruz” demesi de, en az Kürt tezi kadar tutarsızlığı olan bir tezdir. Antony Smith de bu tutarsızlığı söylemektedir12.
Hititlerin etnik olarak yeryüzünden kalkması tarihsel bir olgudur. O zaman karşımıza Ortadoğu, Mezopotamya gibi uygarlıkların hiç durmadan, sürekli değiştiği bir bölgede, Turan bölgesinden akınların oluştuğu bir dönemde, etnik olarak toplulukların çok kısa dönemlerde tüketildikleri ve yeni etnilerin ortaya çıktığı gerçeğini göz önüne getirdiğimiz zaman, Aramilerden, Hurrilerden kalma Kürtlerin varlığını ileri sürmek, tarih bilimiyle olduğu kadar, en basit düşünce ile de çelişmektedir.
Keza aynı zamanda Asurluların, Babillilerin, Hititlerin kalmadığı günümüzde Medlerden kalma Kürtlerin olduğunu savunmak da aynı çelişkidir. Bu noktada ikinci kuşak dediğimiz Kürt tarihini yazan, esas olarak Rusya’nın görevli memurları olarak görev amacıyla bu bölgede bulunan Minorsky ve Nikitin, finalist bir tarih yazmayla görevli olarak, bir Kürt kimliği, Ermeni kimliği oluşturma amacıyla hareket etmişlerdir. Antropolojik olarak, tarihsel olarak, arkeolojik olarak yazılmış metinlerdir. Bu metinlere baktığımız zaman Kürt kimliğinin son derece belirsiz olduğunun vurgulandığını, son derece açık olarak görmekteyiz. Kendileri de inanmadıkları halde, güdümlü oldukları için burada Med kökünü ileri sürmektedirler.
Birinci kuşak ya da orijinal tarihçiler dediğimiz, Kürtler üzerine yazan kaynaklara baktığımız zaman, Şerefhan’ın (Şah Tahsmap tarafından kendisine verilmiş bir unvandır. Şah Tahsmap hükümdar olduktan sonra bütün kabilelere bütün beyliklere Han adını verdiğinden Emir Şeref, Şerefhan olmuştur.) yazdığı Şerefname’de Kürt tarihi olarak hiçbir şey belirtilmemektedir. Şerefname, Yavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’dan Kızılbaş Türkmenleri, Akkoyunluları, Safevileri kovduktan sonra, yani Çaldıran Savaşı’ndan sonra bu bölgedeki Türkmen kabilelerini temizlemek için buraya Şafi Müslüman topluluklarını tımar ve zeametle düzenli olarak yerleştirme çabalarının sürdüğü bir dönemde yani 16. yüzyılda yazılmış bir metindir13.
Kürtlerin Soyu Araplardan Geliyormuş
Bu metinde, Kürtlerin en önemli beyliklerinin, yani Cezire Emirlerinin kökeninin Halit Bin Velid’e dayandığını14, Şemdinhan ve Hakkari Emirlerinin kökeninin Abbasi soyuna dayandığını15, Bahadinan Emirlerinin kökenlerinin de Abbasilere dayandığını16, Bitlis Emirlerinin Kisra yani Sasani Padişahı’na dayandığını17, Çemizgezek Emirlerinin kökeninin Selçuklu olan Melikşah’a dayandığını18 görmekteyiz. Diğer taraftan Kilis Beylerinin, Haşimi ailesinin Kureyş soyundan geldiği, İmadiye Hükümdarlarının ve Şemdinhan Hükümdarlarının gene Kureyş soyundan geldiği ve kökenlerinin Abbasilere dayandığı ileri sürülmektedir. Burada varolmalarının sebebi, Kızılbaş Türkmenlerin, Akkoyunluların, Karakoyunluların ve Safavilerin buradan uzaklaştırılması olduğu için, Şafi Müslüman kimlikleri ve Şafi Arap kimlikleri ön plana çıkarılmıştır.
Oğuz Kağan’ın Elçisi Kürt Buğduz
Keza Şerefhan, Kürtlerin büyük hükümdarları ve devletleri olmamasının nedenini Şerefname’de söyle anlatmıştır:
“Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin ünü ufuklara yayıldığı, İslamiyetin çağrı sesinin yankısı dünyanın her tarafına yansıdığı, ülkelerin kralları ve memleketlerin iklimlerin sultanları bu yeni görünümle ilgilenip, bu yüce Efendinin önünde eğilmek ve ona bütün içtenlik ve coşkuluklarıyla itaatlerini sunmak şerefini kazanmak istedikleri zaman; o sırada Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Medine-i Münevvere’de -onun sakinine en üstün selam olsun- bulunan, Peygamberlerin övüncü ve yaratılmışların Efendisine bir heyet gönderdi. Bu heyetin başında da, Kürt büyüklerinden ve ileri gelenlerinden Buğduz adlı bir kişi vardı; kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalpli, ele avuca sığmaz bir kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi, Peygamberin -salat ve selam onun üzerine olsun- gözüne görününce Peygamber’in canı sıkıldı ve ondan şiddetle nefret etti. Elçiye, kabilesi ve mensup olduğu soy sorulunca, Kürt topluluğundan olduğu cevabını verdi. İşte o zaman Peygamber -salat ve selam onun üzerine olsun- Kürtler’e beddua ederek şöyle dedi: ‘Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa, birleştikleri takdirde, onların elleriyle dünya yokolur.’ İşte o zamandan beri, bu topluluk birleşik bir büyük devlet, birleşik bir büyük saltanat kurmaya muvaffak olamamıştır. Yalnız İslamiyet döneminde kurulan ve bağımsız olarak hüküm süren, tek başına sikke bastıran ve hutbe okutan, bağımsızlığın öteki belirtilerini de taşıyan ve bir süre egemenliğini sürdüren beş ufak Kürt devleti hariç19.”
Görüldüğü gibi, burada Muhammed Peygamber’in böyle bir bedduası söz konusu olmayacağı gibi, Şerefhan’ın açıklamak istediği gerçek, yazmış olduğu tarihin, Kürtlerin tarihte aktör bir rol oynamayışların kompleksi ile yazılmış olmasıdır. Ve burada ileride de üzerinde duracağımız iki nokta vardır. Türkistan Hükümdarı, efsanevi hükümdar Oğuz Han soyundan gelen Buğduz’un20 Kürt kökenli olması, başka bir ifadeyle Kürtlerin Türkistan kökenli olması altı çizilecek bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İkincisi ise Kürtlerin bir devlet oluşturamamış olması, birlik oluşturamamış olması olgusunun 1600’lü yıllarda açıkça ortaya konmasıdır.
Şerefhan’ın tarihinde Kürt devleti olarak bahsedilen Mervanoğulları Devleti’nin orijinal kaynağı olarak yazıldığı söylenen İbn’ül Ezrak’ın metninde Kürt sözü, ne başlıkta, ne içeride geçmemektedir. Emevi-Abbasi soyunun tarihini yazmak için bu metin yazılmıştır. Bunun içinde küçük bir bölüm olarak da Meyyafarkin ve Amed tarihi bölümü yazılmıştır. Bu tarihin başında, Harputlu Bin Dostık’ın bu ailenin başlangıcı olduğu öne sürülmektedir. Oysaki Harputlu Bin Dostık’ın, Harputluların Kürt kabilesi olduğu ileri sürülerek, tarihteki ilk Kürt devleti olduğu ileri sürülmektedir. Ama bu daha çok çevirmenin yaptığı bir ek olarak karşımıza çıkmaktadır21. Yoksa Arap tarihçileri (Mesudi) için Kürt sözcüğü, Ceber’de yani dağlık bölgedeki göçebe kabileler için kullanılır.
Bat Bin Dostık 5 yıl iktidarda kalmış, ondan sonra Bat’ın eniştesi olduğu ileri sürülen bir soy Meyyafarkin’de emirliği sürdürmüştür. Burası da Artukoğullları ve Sultan Sencer’in veziri Farruh tarafından alınarak 1085 yılında Selçuklu Devleti’nin egemenliğine geçirilmiştir. Keza bu anlamda bakıldığı zaman, Kürt tarihi olarak Mervani Kürt Devleti diye başlıkta çarpıtılarak verilen metinde Kürt ismi bir kez geçmektedir. Mesudi’nin tanımladığı şekilde Kürt ismi Araplar tarafından Ceber’de dağlık bölgedeki kabilelere verilen isimdir ve etnik bir isim değildir. Keza bu metin içinde Kürtlerin Musul’a saldırma olgusu geçmektedir ve bu saldırıyı yapanlar yine bahsettiğimiz bu göçer kabilelerdir.
Çok Kocalı Kürt Aile Yapısı
Ama bu göçer kabilelerin kökeni konusunda gerçekten net bir olgu yoktur. Çünkü Abbasiler döneminde birçok Türk kabilesi ve Türk, paralı asker olarak Halife Mutaassım ve Harun Reşit döneminde bu bölgeye akın etmişlerdir. Yani Selçuklulardan çok daha önce bu bölgeye akın ettiklerini bilmekteyiz. Abûl Farac tarafından yazılan “Abûl Farac Tarihi”nde, Kürtlerin aile yapısının çok kocalı bir aile yapısı olduğu (polygami) ve bu yapının aslında anaerkil döneme ait olduğu yazmaktadır. Ve 1200 yılında Mace Dağları’ndan indiği ileri sürülen kabilenin aile yapısının da çok kocalı olduğunu ileri sürmektedir22. Bu veri doğru tespit edildiğinde, 1200’li yıllarda Mace Dağları’nda yaşayan ve Kürt olduğu ileri sürülen toplulukların komünal toplumun en alt aşamasındaki anaerkil dönemde olduğu ortaya çıkmaktadır.
O yıllarda Mervanoğulları hükümdarlarının, Arap hükümdarlarının, Hun hükümdarlarının, Tatar hükümdarlarının tarihini yazan Abûl Farac’ın tarihinde Kürtler çok küçük bir bölümde, bu tarzda geçmektedir. Keza Selahaddin Eyyübi’nin Kürtlük ile ilişkisine bakıldığı zaman, Selçuklu Devleti’nin dağılması sonrası Nurettin Zengi, kıyı bölgelerinden kuzeye Diyarbakır’a kadar olan bölgede Zengi Atabeyliği olarak iktidara gelmiş, ve Nurettin Zengi’nin ölümünün ardından 1175 ve 1190 yılları arasında Selahaddin Eyyübi iktidara gelmiştir. Ama bu haliyle bakıldığında Selahaddin’in iktidarından sonra burada Kölemenler olarak tanınan Kıpçak ve Çerkez köleleri iktidara gelerek Memlüklüler adını almışlardır. Aynı olaya baktığımız zaman Samanoğulları Devleti’nde gulam askerlerden Gazneli Mahmut, Gazneli Devleti’ni kurmuştur. Keza Memlüklülerde, Kölemenler olarak tanımladığımız Kıpçak ve Çerkezlerin iktidarda olduğu bir devlet söz konusudur. Delhi Sultanlığı’ndaki köle askerlerin kurduğu Kölemenlerin Türk Devleti olamayacağı gibi (ordu ve yönetim Türklerden oluşmasına karşın), Selahaddin’in iktidarda kaldığı 20 yıllık sürede Zengilerin Kürt devleti olamayacağı açıkça ortaya çıkan bir gerçektir. Eğer biraz daha esprili bakarsak Eyyübilerin Kürt devleti olarak kabul edilmesi, Özal’ın Kürt olduğunu söylemesi ile ileriki yüzyılda tarih yazıldığı zaman Türkiye’nin Kürt devleti olduğunu söylemeye benzeyen bir nahiflik olacaktır. Zira Zengilerin ordusu Türkmen ve Kıpçaklardan oluşuyordu.
Buradan devam ettiğimizde bu dönemde en ünlü İslam tarihçilerinden olan İbni Haldun’un Mukaddeme’sinde çok küçük bir bölümde bir cümle halinde Qurimiye Dağları’nda Kürtlerin varolduğunu yazmaktadır. Qurimiye, Zap Suyu’nun kuzeyindeki bir dağlık gruptur. İbni Haldun’un coğrafya kitabı olarak 13. yüzyılda yazdığı Mukaddime’de Sudan’daki zencileri, kuzey enlemdeki Slavları anlattığı gibi, Uygur, Hazar, Alan, Yecüc Mecüc, İdil boyunda Peçenek, Pomak, Başkırt, Bulgar, Kuman, Kıpçak, Sogut, Guz, Türkeş, Kalaç gibi tüm Türk kabilelerini en ince ayrıntılarıyla Sibirya’dan Anadolu’ya kadar, Harzem’e kadar tekrar tekrar anlatmıştır. Kürtlerden ise demin de söylediğim gibi Qurimiye’deki dağda bir Kürt bölgesi olarak bahsedilmekte23 ve bu anlamda esas olarak bir etnik kimlikten mi, yoksa Arapların metinde yazdığı gibi Ceber’deki göçerlerden mi bahsedildiği muğlak kalmaktadır.
O Dönem Diyarbakır’da Kürt Yoktu
Keza İbni Haldun Malatya’yı, Maraş’ı, Marre’yi Ermeni vilayeti olarak saymakta; El Cezire, Diyarbakır, Rakka, Harran, Suruç, Nusaybin, Amed gibi bölgeleri sayarken ise bunların hiçbirinde Kürtlerden bahsetmemektedir. Yani bu anlamda somut olan tarihi verilerden hareket ettiğimiz zaman, Nikitin’in bile çok eleştirisel bir biçimde baktığı “Burası Kürt bölgesidir, o halde burada yaşamış bütün uygarlıklar Kürtlerindir ve dolayısıyla Kürtler bunların torunlarıdır” gibi tezler kimsenin ciddiye alabileceği tarih yazımı değildir. Ama bunların daha tartışmalı olanı, bugüne kadar yaşayabilmiş olmalarıdır. Çünkü tarihsel devrimler, yani uygar alana kuzeyden sürekli olarak gelen akınları göz önüne aldığımızda karşımıza büyük etnik farklılaşmalar, değişmeler çıkmaktadır.
Asurluların Babil’i zaptı, Mittanilerin Asur’u zaptı, Medlerin, Mittanilerin üzerine Perslerin gelmesiyle etnik bir homojenleşmeden sonra karşımıza bir Akademiş iktidarı ve Pers etnosu24 çıkmaktadır. Ama Persler’de bahsettiğim gibi İskender Makedonları da bunların üzerine gelmektedir. Keza bu noktada kuzeyden İskitlerin bu imparatorluğa girdiğini daha sonra ise Partların İskender İmparatorluğu’nu dağıttığını bilmekteyiz. İskender İmparatorluğu dağıldıktan sonra bu bölge, Selevkoslar olarak bilinen, Makedonlarla yerli ırkların karışmasından bir ülke olarak karşımıza çıkmıştır. Selovkosların üzerine bugünkü Türkmenistan’dan gelen Partların akınları olmuş ve Partlar bu bölgeyi 500 yıl yönetmişlerdir.
Partlardan sonra, kuzeyden Sakalar Afganistan’a ve İran’a girerek Sistan’ı oluşturmuş ve keza daha kuzeyden gelen Yueciler dediğimiz topluluklar Afganistan’a girerek Kuşhanlar’ı oluşturmuş ve buradaki etniyi hızlıca değiştirmişlerdir. Keza bu akınlardan sonra, İskender’in oluşturduğu Afganistan Hindistan, İran ve Türkistan’dan hiçbir etni günümüze kalmamıştır. Keza M.Ö. 6. yüzyılda tarihten silinen Medlerin etnik olarak hayatta kalabildiğini düşünmek, tarih ve etnisitenin canlılığını bilmemektir.
Ondan sonraki dönemde ise Hunların Ortadoğu’ya akınlar yaptığını keza Hazar’ın doğusundan Kızıl Hunların, Akhunların, Afganistan’a girerek buraya yerleştiğini bilmekteyiz. Akhunların, Alp Er Tunga Destanı’nda Eftalitler olarak adlandırılan kabileler olduğunu bilmekteyiz. Ondan sonraki dönemde bu bölgeye Göktürkler ve Göktürkleri takip eden dönemde Selçuklu Türkmenleri girmiş, İran’ı ve Anadolu’yu Türkleştirmiş ve ismini Cohen’in de söylediği gibi “Türkia”ya çevirmiştir.
1000’li yıllardaki bu akından sonra Türkmenlerin iktidarı zayıfladığı zaman, doğuda Harzemler batıda Rum Selçuklularının oluşturduğu noktada Araplar, Batı tarihçileri tarafından Moğol diye çevrilen ama Abûl Farac’ın anlattığı gibi Tatarları ve Bayındır, Bayat gibi başlıca Türk kabilelerini Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmişlerdir. Tatar kabileleri olarak da Oyraklar, Suyutler ve Celayirler’i getirmiştir. Bu da yeni bir Türk etnisini bu bölgede oluşturmuştur. Keza Selçukluların iktidara gelmesi ile birlikte Araplardan alınan Diyarbakır bölgesi Cezire bölgesi, Selçuklu düzenine göre tertip edilerek Selçuklu yönetimi altına alınmıştır.
Selçuklulardan sonra aynı bölgeyi, İlhanlılar 100 yıl boyunca aynı tarzda yönetmiştir. İlhanlılardan sonra Abûl Farac tarihinde Akhun ve Karahun kabileleri denilen Karakoyunlu ve Akkoyunlular kabileleri gelmiştir. Bunlardan meşhur Akkoyunlu Uzun Hasan’ın başkenti ve sarayı Diyarbakır’da yer almaktadır. Ve Akkoyunluların döneminden hemen sonra Timur burayı zaptetmiş, Timur’un buradaki egemenliğinin sona ermesinden sonra yeniden Akkoyunlular egemen olmuş ve Akkoyunluların egemenliğinin yıkılmasından sonra da Safeviler bu bölgeye egemen olmuşlardır.
Safevilerin iktidar olması da ilginçtir. Gerek Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyt, onun oğlu Şeyh Haydar ve Şah İsmail’in annesi ve karıları Akkoyunlu Hasan’ın kızları ve torunlarıdır. Daha başka bir ifadeyle Uzun Hasan’ın kız kardeşi Şah İsmail’in dedesi Cüneyt’in karısıdır. Yani Şah İsmail’in anneannesidir. Şah İsmail’in karısı da Uzun Hasan’ın torunudur. Bu anlamda bakıldığı zaman Safeviler, Akkoyunlu Devleti’nin anne tarafından devamıdır. Ama buna karşın, Kürt tarihi yazımında Safevilere bile Kürt deme gibi eğilimi olmaktadır. Oysa Safeviler, Ustaçlı ve Rumlu Avşarlı kabilelerine ve Anadolu’dan gelmiş Tekoğlu, Dulkadirli, Varsaklı kabilelerine dayanmakta, Karakoyunlular Bayatlara, Akkoyunlular Bayındırlara dayanmaktadır.
Diyarbakır Nasıl Alındı?
Ve bu bölgeler bütünüyle İran ve Doğu Anadolu Türkmen kabilesi olan Akkoyunluların iktidarındadır. Daha sonra bu bölgede Safeviler iktidar olmuştur. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i Çaldıran’da yendikten sonra Uzun Hasan’ın Diyarbakır’daki sarayı Tebriz’e taşınmış ve ve ülke Tebriz’den idare edilirken, Diyarbakır Valilik durumuna gelmiştir. Ve bu Valiliğin başkanı da Türkmen Ustaçlı Kurt Bey’dir. Diyarbakır da Yavuz Sultan Selim tarafından bu Türkmen Ustaçlı Beyliği’nden alınmıştır. Şerefname’de bu olay şöyle anlatılmaktadır:
“Sultan’ın ordusu Tebriz’den Rum tarafına dönünce düşünür İdris, Kürdistan beyleri adına Sultan’a bir rapor sunarak; Sultan’ın merhametinden irsi görevlerini eskiden olduğu gibi kendilerine vermek lütfunda bulunmasını ve komutası altında hep birlikte Diyarbekir’e gidip Safevi Valisi Kara Han’ı oradan çıkarmak için başlarına Beylerbeyi rütbeinde olacak büyük bir şahsiyeti tayin etmesini istediklerini bildirdi.
Sultan dileklerini olumlu karşılayarak şu cevabı verdi: ‘kendi aralarından Kürdistan beylerinden ve hükümdarlarından beylerbeyi görevi alabilecek ve bütün Kürt beylerinin boyun eğecekleri komutası altında Kızılbaşlarla çarpışmaya ve onları ülkeden kovmaya gidecekleri birini seçsinler’
Bunun üzerine düşünür İdris bir rapor daha sunarak şöyle dedi: ‘Burada öznel birlikten fazla çokluk vardır. Herkes ‘yalnız ben olayım, benden başkası olmasın’ diyor. Ve kimse kimseye itaat etmiyor. Yüce amaç Kızılbaşlar topluluğu parçalamaya ve birliğini darmadağın etmeye yol açacak tedbirleri almak olduğuna göre; Sultanlık Sarayı’nın adamlarından, bütün Kürt beylerinin itaat edecekleri, boyun eğecekleri birinin tayin edilmesi daha iyi olur; böylece bu iş en hızlı ve en iyi şekilde tamamlanır.25”
Buradan şu anlamı çıkartmaktayız: Bu ordunun oluşmasında Kürtler tarafından herhangi bir aktör rol oynanmamıştır ve Kürt denilen kabileler arasında kollektif bir aksiyon olmadığı görülmüştür. Keza buraya tayin edilen Merzifonlu Mehmet Paşa, serdar olarak Diyarbakır’ı almış ve Diyarbakır’ın valisi olmuştur. Diyarbakır Valiliği yaptığı dönemde de Yavuz Sultan Selim tarafından İdrisi Bitlisi’ye gönderilen fermanda bölgedeki Kızılbaş Türkmenlerin kökünün kazılması emredilmiş, bölgedeki Müslüman beyliklerine tımar ve zeamet olarak belli yerler verilerek buralara yerleşmeleri sağlanmıştır. İdrisi Bidlisi’ye gönderilen name şu şekildedir:
Kürtler Diyarbakır’a Yerleştiriliyor
“…Diyarbakır yöresinde size inanarak gelen beylerin durumları, ad ve sanları, değerleri senin bilginde olduğundan, devleti süregelsin Diyarbakır Beylerbeyi Mehmed’e nişan-ı şerifimle damgalı beyaz, şanlı hükümler gönderildi. Gerektir ki, ol beylerin ad ve sanları, değerleri ne biçimde olmak yerinde ise beratları düzenlenip yazıveresiniz. Ol yazılmış beratların örneklerini ve tımarların sayısını da bir deftere geçirip yüce eşiğime gönderesiniz ki, bundan da saklanıp her özellikleri anlaşılıp biline. Her beye ne sancak verildiği ve ne biçimde işe başlatıldığı, sanaları nece yazıldığı, in’amları ve riayetleri ne biçimde olduğu, geniş ve açıklayıcı biçimde bildirile. Ama öyle düzenlenip hazırlana ki birbiri arasında olan bağlantı karışıp altüst olmaya.( Yukarıdaki satırlar bold olarak kalacak) Ol beratlardan başka itimatnameler gönderilmesi gereken beyler için beyaz nişanlı kağıtlar iletildi. Anlar dahi her beye ne biçimde istimalatname gönderilmek uygun ise yazılıp in’amları birle gönderile. Anların geniş açıklamalarının ve in’amda ne biçimde ilgi gösterildiklerinin ol beratları örnekleriyle bir defter idüp cihana gölge salan otağıma yollansın ki her yönü bunda açık ve seçik bilinmiş ola…26”
Yukarda görülen alıntıdaki tarz ve otoriter tavır göstermektedir ki, Sultan Yavuz bu bölgedeki yapılanmayı feodal bir biçimde kayda geçirmekte ve kurallarına harfiyen uygulanmasını zorunluluğunu belirtmektedir. Bu da bize göstermektedir ki Kürt tarih yazıcılarının söylediği gibi Osmanlı buradaki Kürt beylerini resmi olarak tanımak zorunda kaldığı için değil, tam tersi burada varlığını sürdüren Türkmen beyliklerinin ve kabilelerinin bu bölgeden sürülebilmesi için bu bölgeye yerleştirilen göçebe Kürt aşiretlerinin kalıcı bir şekilde dağıtılması ve yerleştirildikleri bölgelerin kayıt altına alınmasını amaçlamaktadır. Keza Doğu Anadoludaki bir çok Kürt kabilesi (Zilanlar) buldukları bölgeye, Van kuzeyine Sultan Selim’in döneminde yerleştirilmiştir. Bu yerleştirme, Şah İsmail’in Türkmen kabilelerinin bu bölgeye geri dönüp yerleşiminin engellenmesini amaçlamaktadır. Bu süreçte Güneydoğu ve Doğu Anadoluda kalan Türkmenler kimliklerini değiştirerek Kürt kimliği ile varlıklarını sürdürmüşler ve Kürtleşmişlerdir.
Yine Tori’den aldığımız kaynaklarda Türkmen Ustaç Bey’in kovulmasından sonra Diyarbakır’ın taksiminin daha da detaylandırılmış olduğunu görmekteyiz. Buna göre Diyarbakır şu sancaklara ayrılmıştır. Bunlar Amid, Kemah, Harput, Arapkir, Ergani, İspir, Bayburt, Kıği. Aynı zamanda Diyarbakır Beylerbeyliği’ne bağlı 28 sancak oluşturulmuştur. Bunlar da Çemizgezek, Hizo, Atok, Palu, Süleymaniyen, Birecik, Eğil, Hasankeyf, Çapakçur, Fusul, Hilvan, Bidlis, Sason, Cizre, Nizan, Siverek, Berdinç, Haytan, Zeriki, Musul, Cüngüş, Poşadı, Hâchuk, Sincar, Genc, Aşiret ve Ulus sancaklarıdır27. Bunların beyleri ve bu beylerin oluşturdukları araziler deftere yazılarak Osmanlının vergi topladığı tımarlar olarak ortaya çıkmıştır. Bir başka ifade ile Kurmanç etnik oluşumunun başlangıçı olarak, ilkel komünal toplulukların Osmanlı feodal düzenine göre yerleştirilmesini alabiliriz.
Sanıldığı gibi Osmanlı, Kürt beylerinin varlığını kabul etmiş değildi. Tam tersine, Kızılbaş Türkmenlerin bu bölgeden çıkarılması için bu bölgeye Şafii Müslümanlar yerleştirilmiştir. Kızılbaş Türkmenler katliamlar ile bu bölgeden uzaklaştırılırken, Osmanlılar tarafından Kürt etnisi dediğimiz yapı bu bölgede oluşturulmaya başlanmıştır. Daha evvel Arap kökenden gelen topluluklar Osmanlı tarafından Müslüman olarak deftere yazılmış ve bu anlamda Türkmen olmanın Kızılbaş olmayla eşit olduğu noktada İdrisi Bidlisi’nin ve Şerefhan’ın tarihinde kaleme aldığı gibi bölgeden Türkmenlerin tasfiyesini amaçlayan bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Bu da bize göstermektedir ki “Burası Kürt bölgesiydi ve burada yaşayan topluluklar Kürt’tü” tezinin bir temel dayanağı bulunmamaktadır. Keza Şerefhan bile Diyarbakır’ı, Meyyafarkın’ı Kürdistan içinde saymaz.
Günümüzde Kürt kabilelerini sınıflandırmaya kalkacak olursak temel alacağımız kaynaklardan biri de Ziya Gökalp’in Kürtler üzerine yaptığı sosyolojik araştırmadır28. Ama onun dışında burada varolan Hamidiye Alayları’nın yapılarıdır. Hamidiye Alayları, Osmanlının buradaki aşiretlerden oluşturduğu yapıları tanımlamaktadır. Milanlar ve Zilanlar’dan oluşan bu aşiretlere baktığımız zaman iki ayrı partiden oluşturulan Hamidiye Alayları şöyle oluşmaktaydı: Başkanlığını Milan Aşireti Reisi’nin yaptığı Mil partisinde Cibran Aşireti 4 alay, Hasenan Aşireti 6 alay, Zirkan Aşireti 2 alay, Karakeçili Aşireti 1 alay ve Milan Aşireti 5 alay olmak üzere 20 alay vardı. Haydaran Aşireti Reisi’nin başkanlığını yaptığı Silif partisinde ise Hayderan Aşireti 5 alay, Ademan Aşireti 1 alay, Tokariyen Aşireti 1 alay, Zilan aşireti 1 alay, Celali aşireti 1 alay, Şıpkan aşireti 1 alay, Zilanlı Selim Paşa Aşireti 1 alay, Tutak Aşireti 1 alay ve bölge Alay Kumandanları Alayları 3 olmak üzere toplam 16 alay vardı. Hamidiye Alayları toplam 36 tane idi29.
Antropolojik olarak bakıldığında Milanların Arap kökenine girdiğini Marc Sykes söylemektedir. Keza kuzeydeki aşiretlerden Zilanların ise Türkmen tipine girdiğini, diğer üçüncü bir tipin Girdi tipi dördüncü tipin ise Nasturi-Hakkari tipi olduğu bilgisini vermektedir30. Bu boyutuyla baktığımız zaman antropolojik olarak da bir Kürt tipinden bahsedilemeyeceğini Nikitin söylemektedir.
Ermeni Soyundan Gelen Kürtler
Nikitin’in kitabında Lynch’e göre Ermenistan’daki belli başlı Kürt aşiretleri şunlardır: Zireki, Cibranlı, Zirkanlı, Hasananlı, Heyderanlı, Adamanlı, Sipkanlı ve Mamakanlı. Mamakanlıların Mamikonyan Ermenilerinin aslından geldiği ileri sürülmekte ve Rus Averianov da Celali aşiretini eklerken, Celalilerin de Kürtleşmiş Ermenilerden oluştuğunu söylemektedir. Kürtleşmiş olan bu Ermeniler ise Kotanlı, Soranlı, Saganlı, Hasananlı, Keçananlı, Dutkanlı, Kapdekanlı ve Cinankanlı olmak üzere sekiz klana ayrılmıştır.
14. yüzyılda Timurlenk zamanında Kara Osman adında bir Türkmen’in Diyarbakır Valisi olarak buraya geldiğini ve Hakkari’de kalarak bu bölgedeki Kürt aşiretlerini oluşturduğunu ileri sürmektedir31.
Buradan olayı toparladığımızda Kürtlere tipler olarak baktığımızda daha önce de anlattığımız gibi Girdi tipi, Arap tipi, Türkmen tipi, ve Hakkari olmak üzere Nikitin’in de altını çizdiği şekilde antropolojik olarak bir Kürt tipini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu anlamda Nikitin, bugünkü İranlılar, Türkler ve Ermenilerin bu karışımı ile Kürt kimliğinin ortaya çıkacağını söylemektedirler32.
Kürtlerin sınıfsal konumlarına baktığımız zaman, tarih biraz daha karışmaktadır. Burada Nikitin’in ileri sürdüğü olguya baktığımızda Kürt toplulukları Goran denilen dilleri farklı, kimlikleri ve misyonları farklı olan köylüler, bunlardan farklı dilli ve etnikli soylular, silahlı adamlar olan Gulamlar ve din adamları mollalar olmak üzere ayrılıyor. Bu yapıya baktığımız zaman Orta Asya’da, İran’da Türk kabilelerinin köylüleri yani Tacikleri zaptettikleri zaman Türk kabileleri şeflerinin (Boyeri) soyluları, ondan sonra paralı asker ya da yanındaki askerleri yani Timur döneminde isim alan gulamları ve yarı serf durumunda olan köylülerden oluşan bir yapıyı görmekteyiz. Bu anlamda Kürt topluluğu olarak tanımlanan yapılara bakıldığı zaman esas olarak Türkmenlerin Anadolu ve İran’a girdiklerinde oluşmuş bu yapıyı görmekteyiz.
Keza aynı şekilde Kürtlerin kökeni konusunda Ermeni kaynaklarına baktığımız zaman Türklerin 10. yüzyılda bu bölgeye geldiklerini ve ondan evvel Kürtlerin bu bölgede olmadığını görüyoruz.
Ermeni kaynaklarına göre de, “Arap egemenliği sarsılmaya yüz tutunca Hazar Denizinin ötesinde bulunan ve Türk diye adlandırılan İskitler kitle halinde Pers ve Medya ülkesine akın ettiler, birçok yeri ele geçirdiler ve buradaki inançları benimseyerek dil ve din yönünden onlara benzediler. Bunlar arasında birçokları Med Prensleriyle birleşerek Karduklarla Mosk’ların sınırları içerisindeki Ermenistan’a akın ettiler. Bu ülkeleri ele geçirdiler ve buralara yerleştiler. Daha sonra birçok Hıristiyan da onlarla gitgide kaynaştılar ve onların inançlarını benimsediler.33”
Burada İskitler diye bahsettiği Selçuklular ve Pers ve Med dediği de İran-Tacik bölgesidir. Daha sonra Selçukluların Fars dilini konuşmasını anlatmakta, birçok Med prensesi ile evlendikleri dediği de İranlı prensesler ile Türk beylerinin evlenmesidir.
Görüldüğü gibi 10. yüzyılda Türkmenlerin İran’a girmesiyle, bu bölgedeki Farslarla yani Türkmenlerin deyimiyle Taciklerle birleşmesi ile oluşan etniyi, Ermeniler Kürtler olarak tanımlamaktadır. Bu Kürtler Goran ismi verilen Lor ve Kelhur gibi İran etnilerindendir. Bu etnilerin Kürtler ile bir ilişkisi yoktur34. Selçuklu, Cengiz, Timur, Uzun Hasan ve İsmail zamanında Türk kabilelerinin buraya yerleşmesi ile yerli İranlıları reayalaştırmasıdır.
“Kürtler Cinlerin Çocuklarıdır”
Şerefnamenin girişinde Kürtlerin kökeni üzerine Emir Şeref’in yaptığı alıntıda, “Kürtler Allah’ın üzerinden örtüyü kaldırdığı cinlerdir” ve “Bu cinler ile Havva’nın kızlarından Kürtler doğmuştur” (Şerefname, s. 19) şeklindeki düşünceler ve söylenceler vurgulanır. Kürtlerin kökeni konusundaki görüşler Ermeni söylencesi ile birleştirilince daha bir anlam kazanır. Arap tarihçilerinin, Tatarların “Yecüc-mecüc” ve Yecüc-mecüclerin cinler olduğu şeklindeki yaklaşımlaır Şerefname ile anlamlandırılırsa Tacik, Sart, Goran ve Lur gibi İrani yerleşikler ile Tatar ve Türklerin birleşmesinden doğan bir halk sözkonusudur.
Keza Gumilyev, Kunların kökeninin, Hun savaşçı erkekler ile, bozkırda gezen cadıların birleşmesinden doğduğu görüşünü, Hun savaşçıları ile Got-Sormat kadınlarından doğmuş melez bir etnos olduğunu vurgular. Kürt beylerinin Kürtleşmiş Türk beylerinden geldiği tezi, savaşçıların Kölem, Gulam ve köylülerin serfleşmiş Goranlardan oluşmuş bir yapı göstermesi, etnilerin sınıfsal bir yapı kazanarak birleştiği bir toplumsal yapıyı oluşturur. Kürt toplumunun soylular (torunlar), savaşçılar (gulamlar) ve goranlardan (köylü serflerden) oluşmuş katmanlı yapısı, Türkistan’daki Tarkan, Gulam, Tacik üçlemesiyle aynı yapıyı gösterir. Türk beyleri Boyerilerin fethettikleri ülkelerdeki etnileri serfleştirmesi, köleleştirmeleri Bogullar olarak tanımlanan toplulukları oluşturur. Bogulların köylüleşmesi, reayalaşması, Culduk ismini alır. Türk beylerinin silahlı askerleri ve yoldaşları giderek, Kölemen Gulam ile yer değiştirir.
Tacik, Sart isimleri Türkistan ve İran’daki Tacik, Sart isimleri Zagroslarda Goran, Lur ismini alır.
Kürt sözcüğü bu bölgede göçer çoban kabileleri ifade eder. Arapça “Ekart” sözcüğünden gelir. Bu veriler yorumlandığında, Kürt toplumsal yapısının farklı etniler, farklı statü ve sınıflar şeklinde bir araya gelişini anlamlandırabiliriz.
Çünkü Kırmançlar olgusu Şerefhan’dan sonra, yani Osmanlının Kızılbaşları buradan çıkarmasından sonra ortaya çıkmıştır. Keza Karakoyunlular Beyliği bölgesinde yer alan Musul bölgesindeki bazı Kürt kabileleri ile Karakoyunlular buraya yerleşmiştir. Bu Kürt kabileleri de İlhanlıların önünden kaçan Bayat boyları ile gelen kabilelerdir. Burada da dil 18. yüzyılda geçen Sorani dili olmuştur. Ve bu anlamda Kırmançlarla Soraniler birbirleri ile anlaşamamaktadırlar.
Kürtlerin kökenini Buğduz Han’a, Oğuz Han’a ve Türkistan’a bağlayan Şerefname’deki görüş, etnik ve toplumsal yapının biçimlenişi ile uyumlu olan dinsel bir paralellikte söz konusudur.
Kürt Tarih Çarpıtması Devam Ediyor
Kürtlerin kökenini Ortadoğu’daki tüm antik halklara bağlayan anlayıştaki tutarsızlık Kürtlerin dininde ortaya çıkar. İzady, Kürtlerin dinlerinin Zerdüşt, Mazdeki, Yezdeki, Yezidi gibi, bugün ne Kurmançlarda ne Soranilerde hiçbir zaman kabul edilmeyen dinler olduğunu ileri sürer.
Oysa Kurmanç ve Soranlar Tanrı’ya Orta Asya Türkleri gibi otantik olarak Huday derler. Tatarların Khuday dedikleri ismi Türk kamlarının kullandığı bir isimdir.
Tanrı ismi toplulukların kültürel kökeninde önemlidir. Arapların Allah ismine rağmen, Kürtlerin, Türkmenlerin ve Tatarların Huday-Khuday ismini otantik olarak kullanması önemlidir. Keza bugün Soraniler Kadiri, Kurmançlar ise Nakşibendi tarikatlarındandır. Geçmişte Kadiri olan Kurmançlar günümüzde Nakşibendi olmuştur (Bakınız: Faik Bulut).
Nakşibendilik Orta Asya’da çıkmış, Bahaddin Nakşibendi’nin sufi yoludur (Togan’a bakınız). Kafkasya ve İran’da Türkistan kafileleri ile yayılmıştır. Bu olgu da, Kürt beylerinin Türkistan ile ilişkisine işaret eder. Diğer taraftan Kurmanç-Gorani farklılaşmasının dilsel, dinsel, etnisel, sınıfsal karşıtlığı, Kürt etnileri farklılığından çok, fetheden ile fetih edilen olarak bir araya gelen iki kimliğin aynı süreçte farklı gelişimleridir.
Keza Anadolu Aleviliğinde esas dil Türkçe yanında Gorani-Helvani-Zazaki gibi ikinci dillerin konuşulması daha önce bahsettiğimiz Hazremşahlar döneminde kurulan Türkmen - Goran - Lur ilişkisi nedeniyledir.
Tatarların girişi sürecinde Anadolu’ya geçen Türkmen, Tacik, Goran gibi İrani halkların beraberliği nedeniyledir. Türkmen kimliği ile Goran kimliği, Kurmançların Anadolu’da yerleşmesi ile kimlik olarak geriletilmiş ve yok edilmiştir.
Kürtler, dillerinin İrani olmasına karşın, peygamber ismini Tatarlar gibi “Mamed” olarak telafuz ederler, uzatmazlar. Çünkü Tatarcada iki sesli harf bir arada kullanılmaz. Kelimeler Farsçada olduğu gibi uzatılmaz. İki “M” harfi bir arada kullanılmadığı için peygamber ismini Tatarlar “Mbamet” olarak Kürtlerin kullandığı gibi kullanırlar.
Gorani dediğimiz dilin bir kalıntısını, Zazalar diye tanımladığımız Aleviler içinde görmekteyiz. Oysaki Zazaların kökeninin Kürtlerle bir ilişkisi olmadığını, bizzat Kürtlerin burada varoluş sebebinin buradaki Alevilerin Anadolu’dan yok edilmesi olduğunu göz önüne aldığımız zaman, Zazalardaki Gorani, Helvani Zazaki gibi dillerin aslında Harzem bölgesinden gelen ve Harzemşahlar dönemindeki İranlı topluluklarla Türkmen toplulukların hareketinden doğan bir yapı olduğu anlaşılmaktadır.
Köylü olarak tanımlanan Harzemşah Türkmenleri ile birlikte göçen bu gruplar Bayat ve Bayındır boyları ile geldiklerinden, zaman içinde Kızılbaş-Alevi topluluklar olarak tanımlanmış ve Kürtlerin yani Şafilerin Güneydoğu Anadolu’da varlıklarının Kırmanç olarak gelişmesi, Türkmen kimliklerinin Anadolu’dan temizlenmesi, atılması amacının güdülmesi nedeniyledir. Bunlar birbirlerini yok eden antagonist topluluklardır.
Bunlarda kullanılan Zaza dilinin, yani Goran dilinin sebebi, Harzemşahlarda hem Türkçe hem Goranca kullanılmasıdır. Zazaca’yı Türkmen olduklarını saklamak ve katledilmelerini önlemek için kullanmışlardır. Ama gerek dinsel ayinlerinde gerek ozanlarının şiirlerinde Türkçe kullanmışlardır. Bu iki dillilik Türk toplulukları içinde hep söz konusu olmuştur. Keza tüm Alevi ozanların da şiirleri Türkçe’dir35.
Şah İsmail ve Azeriler de Kürt müydü
Son dönem Kürt tezlerinde Azerilerin ve Şah İsmail’in Kürt olduğu noktasına gelinmiştir. Oysa ki deminde söylediğim gibi Şah İsmail’in dayandığı tüm kabileler Ustaşlı, Varsaklı, Rumlu Türkmen kabileleridir. Ve tüm şiirleri Türkçe’dir. Ve kendisi de anne tarafından dört kuşak boyunca sürekli Akkoyunlu soyundan gelmiştir. Keza Şah Tasmaph da anne tarafından aynı soydan, Uzun Hasan soyundan gelmektedir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman çarpıtmanın hangi boyuta geldiğini görmek mümkün olmaktadır.
Şerefhan’da da bu kabilelerin bu bölgede 1500’li yıllarda yer aldığını ve esas olarak da ilk Kırmanç etnisinin oluşturulduğunu görmekteyiz. Araplardan, Türkmenlerden ve Farslılardan oluşmuş bir yapının, Müslümanlık kimliği altında yani Şafi kimliği altında Kızılbaşlara karşı örgütlenmiş etnik bir oluşumu meydana getirdiğini görüyoruz. Ve bu nedenle de İran hududuna yani o zamanki Safeviler hududuna yerleştirilmiş kuzey Kürtleri ile, güneyde Diyarbakır’a yerleştirilmiş Milanları esas aldığımız zaman, bunların Osmanlının Kızılbaş Türkmenlere ve Kızılbaş İran’a karşı bir operasyonu ile varolduğunu görmekteyiz.
Keza benzer bir operasyonu da Hamidiye Alayları’nda görmekteyiz. Ve bu anlamda baktığımızda, Kürt yapısının Osmanlı inisiyatifinde, önce Kırmança ve sonra Zorani dediğimiz kimliklerle Müslümanlık altında geliştiğini, keza Zoranilerin Kadıri, Kırmançların Nakşibendi tarikatından olduğunu; onların da Caferilere karşı Şah İsmail’in amcası İmam Cafer, İmam Haydar, İmam İsmail’den gelen tekkeye karşı Sünni bir tekke, Sünni bir tarikat oluşturma çabası ile örgütlenmiş bir yapı olduğunu görmekteyiz
Etnik yapıya baktığımız zaman demin de söylediğim gibi İranlı, Fars, Türk ve hatta Ermenilerden oluşmuş bir topluluk olduğunu Nikitin söylemektedir. Diğer taraftan da dil olarak Gorani, Helvani, Zaza gibi dillerin Orta İran’da ve kuzeydeki topluluklar içinde yer alan, ama Türkiye’ye Cengiz Han döneminde geldiğini gördüğümüz topluluklarda olduğunu görmekteyiz.
Tarih tezi olarak örnek verirsek, bir topluluğun bırakın 5.000 yıldan beri Ortadoğu gibi bir bölgede var olmasını, Cengiz Han’ın İsfahan’da, Timur’un Sivas’ta, Bağdat’ta ve Şiraz’da ve keza Şah İsmail’in Tebriz’deki uygulamalarına baktığımız zaman etnilerin çok büyük miktarda yok olduğunu görmekteyiz. Onu da bırakın, Kuyucu Murat Paşa’nın Türkmenleri tasfiyesine baktığımız zaman tarih boyunca bir dizi etninin yok olarak yerine yeni etnilerin geldiğini görüyoruz.
Tarih Bulamadıysan Tarih Uydur
O anlamda 7.000 yıl aynı yerde kalmış otokton Kürtler buradan Avrupa’ya gitmiş, Avrupalıları oluşturmuş, geride bunlar kalmış gibi tezler ancak tarihi bir masal olmakta. Diğer taraftan antropolojik özelliklere, etnik özelliklere ve dinsel özelliklerine baktığımız zamanda bunların sürekli bir etnik oluşum içinde olduğunu ve Osmanlı’nın inisiyatifinde geliştiğini görmekteyiz. Ve bu anlamda da günümüzde bu tarih tezlerinin niçin bu kadar çabalarla oluşturulduğunu ve kendi içinde bir dizi çelişkileri gizleyerek, ciddiyetten uzak durmasına karşın sanki ciddiymiş gibi ele alınmasını anlamamızın bir pratik anlamı olmaktadır. Buna baktığımız zaman, yüzyılın başındaki Wilsonculuk, tarihsel ulusal devletlerin yani Marks’ın deyimiyle büyük uluslar olan Türkler, Ruslar gibi ulusların parçalanmasına yarayan, küçük ulusları yaratan bir tavırdır. İdeolojik olan bu yaklaşımın, bir etniyi oluşturmak, bir bölgeye o etniyi yerleştirmek ve orada bir devleti oluşturmak çabasının ürünü olduğu görülmektedir. Batılı devletlerin bu tarzdaki çabasının nedenleri nedir, son dönemdeki Kürdoloji Enstitülerinin ciddiyetten uzak ama ciddi gibi gösterilmeye çalışılan bu çabalarının nedenleri nedir sorusunun yanıtını Hobsam’dan alalım:
“Tarih de milliyetçi, etnik, şeriatçı ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin belki de asıl öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman yeniden icat edilmelidir.
Aslında şeylerin doğasında genellikle tümüne uygun bir geçmiş yoktur bu tip ideolojilerin ve bu tip etnik grupların. Bu etnik ideolojilerin meşru olduğunu iddia ettikleri fenomen eskiye dayalı ya da ebedliği olmayıp tarihsel açıdan yeni bir fenomendir.”
Yani burada Eric Hobsam’ın söyledikleri, bugünkü Kürt tarihi yaratımının gereklerini vermektedir. Yani ebedliği olmadığı gibi tarihsel bir tabanı da yok. Ama bugün yaratılmak istenen bir fenomen için geçmiş arama çabasının olduğunu görüyoruz. Etnik milliyetçiliğin yaratılması için ideolojik bir tarih yaratmak ve fenomen olan bir tarihi oluşturmak, olmuyorsa zorla oluşturmak gibi bir olgu söz konusudur. 1000 yıldan beri kesiksiz bir Türk yönetiminde olan İran, Türkiye ve Türkistan’da bir dizi yeni etni yaratılması çabasını da bundan dolayı görmekteyiz.
Yani burada, 600’li yıllarda Göktürklerin Türkistan’a girmesi, ondan sonra 1000’li yıllarda Selçukluların Anadolu ve İran’a girmesi ve 1200’li yıllarda İlhanlıların buraya Türkmen kabilelerini göndermesi ve burada Akkoyunluların, Karakoyunluların, Osmanlıların hanedanlık oluşturması, arkasından Timur’un gelerek bu bölgeyi tekrar bütünleştirmesi ve bir tarafta Osmanlı ve bir tarafta Safevilerin yer aldığı 16. yüzyıl ve ondan sonra Safevilerin Afşar oluşuna ve Afşarların Kaçarlara döndüğü 20. yüzyıla kadar uzanan, İran ve Osmanlıdan gelen Türkiye denklemine baktığımız zaman, birbirini tazeleyen bir etnik oluşum sürecinin devam etmekte olduğunu görmekteyiz. Ve bu sürece bakıldığı zaman Kürt etnisi dediğimiz gruplar, Türkmenlerin Anadolu’ya girmesiyle burada varolan İran unsurlarını kendi yapılarına almalarıyla oluşmuş bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Egemen soylular, gulam askerler, Gorani köylüler diye açıklanan bu üçlü yapıyı, daha sonra Kürtleri Kırmançlar ve Goraniler diye ayırma çabası gelmektedir.
İlkel Kömünal Yapıdan Çıkamadan Ulus Devlet Kurulamaz
Aslında Kırmançlar ve Goraniler diye bir ayrım yoktur. Tersine, Kırmançlar Osmanlının ürettiği bir etnidir. Büyük olasılıkla da Ermenice bir kelimeden o dönemde üretilmiş bir yapıdır. Şah İsmail’e karşı kullanılan Kırmançlar, komünal yapının Osmanlı aristokrasisi tarafından feodalleştirilmesidir.
Bu halle bakıldığı zaman en son Kürt tezlerini savunan Batılı Kürt etnolojistler, Kürtlerin ulus devlet olabilmesi için hanedanları, kralları, prensleri gibi yapıları olması gerektiğini söylerler36. Nikitin ve Minorsky gibi ikinci kuşak Kürt tezini yazan kişiler, Kürtlerin ilkel komünal yapıda topluluklar olduğunu ve ulus devlet oluşturabilmek için ilkel komünal yapıdan çıkabilecek durumda olmadıklarını özellikle vurgularlar. Nikitin’in bu vurgulamasında demektedir ki: Kürtler bu boyutuyla, bu biçimiyle ilkel komünal yapı içerisindedirler37. Ve bu ilkel komünal yapı aşılmadıkça çoban-üretim ilişkilerinden çıkamamakta ve bu da orta barbarlık dönemini temsil etmektedir. Ama Osmanlıya bağlı, İlhanlıya bağlı veya Abbasilere, Karakoyunlulara bağlı Kürt bölgelerindeki emirler aslında oradaki feodal yapıları temsil eden gruplardır. Diğerleri ise komünal yapılardaki göçer komünlerdir. İsmail Beşikçi bu yapıyı açıklıkla incelemiştir. Mesala Alikan ve Velikan aşiretleri hâlâ göçer aşiretlerdir. Daha sonra çobanlık konumundaki bu topluluklardan Osmanlının vergi alması ve yerleştirmesi ilk defa İdrisi Bitlisi’ye verilen ferman ile gerçekleştirilmiştir. Ama buna rağmen Kürt toplumundaki bu komünal yapının aşılamamış olması, 1920’lerdeki araştırmalarda Bazil Nikitin’in de açıkca vurguladığı gibi Kürt ulusu oluşturmanın önündeki en büyük engeldir.
Bu noktadan bakıldığında Kürtler, Abûl Farac’ın tanımıyla anaerkil yapıda olan ve henüz komünal yapıdan çıkamamış olan topluluklardır. Türklerin İran’da tarihsel devrimler yapması yani Orta Asyalı Türkmenlerin İran’a girerek buradaki üretim tarzını yeniden biçimlendirmesi, daha sonra bu tarihsel devrimi Selçuklulardan sonra İlhanlıların yapması sürecinde bir dizi Türkmen beyliğinin Kürt köyleri üzerinde egemenliklerini kurması, Ermenilerin Kürt diye tanımladığı yapıyı ortaya çıkarmıştır.
Keza Kürt soylularının kökenlerine baktığımızda, Mollazadeler, Molla Haydar soyundan gelen Haydariler, Revanduzlu Hılanı Aşireti’ne mensup Molla Ömer Efendi soyundan gelen Hılanzadeler gibi şeyh soyundan gelenler, şeyhzadeler benzeri ifadeleri görmekteyiz. Bunlar Botan ve Revanduz Emirlerinden gelen Miri Emirzadeler, Serdar Baba Miri Mükri, Süleyman Bebe gibi veyahut da aşiretlerden gelen begzadeler ya da sonunda Zevandanlar gibi ya dinsel ya da beyliklerden oluşmuş soylu kabilelerdir38. Ama bu soylu kabileleri biraz daha incelediğimiz zaman ya Arap beyliklerinden ya Timur’un getirdiği Kara Osman Bey’in Hakkari’de beyliği oluşturması gibi yapılardan geldiğini görmekteyiz. Bu yapılar komünal yapıdaki topluluklar üzerinedir. Emir ve bey aşiretler üstü merkezi yapının temsilcisidir ve feodaller zamanla Kürtleşmişlerdir39.
Türkler Kürtlerin Feodalleşmesini Sağladı
Diğer taraftan tarihi gelişimi esas aldığımız zaman, komünal yapıların oluşturduğu kuzeyli Kürtler ile yani çoban halindeki Bitlis ve bunun kuzeni Kürtlerle, Diyarbakır, Silvan, Urfa ve Mardin’de yaşayan toprağa yerleşmiş feodal yapılar arasında tarihsel bir bütünlük de yoktur. Çünkü güney, tamamen feodalleşmiş, toprağa yerleşmiş, ağalardan oluşmuş yapıdadır. Ama diğer taraftan, Nikitin’in de söylediği gibi Kürtler komünal yapıyı aşamamış haldedir. Ve bunlarda ilk defa feodal yapıya geçişi detaylarıyla Yavuz Sultan Selim’in İdrisi Bitlis’e gönderdiği fermanda görmekteyiz. Fermanda bu bölgedeki bütün tımar dağılımlarını elinde tutan ve bölgenin gelirini, vergilerini toplayan Diyarbakır Beylerbeyi’ni görmekteyiz. Ve bu Diyarbakır Beylerbeyi İran sınırından Musul’a kadar kalan bütün bölgedeki eyaletlerden vergileri toplayarak bu ilkel komünal durumda bulunan yapıları feodal bir yapıya dönüştürmüştür. Bu, komünal yapıdaki Kürtlerin içsel bir gelişmeyle kendi kendilerine feodal yapıya geçisi değil, Osmanlı ve ondan evvelki Selçuklu Türklerinin tarihsel devrimi ile olmuştur. Yani Osmanlı ve Selçuklu Türkleri oradaki yerleşik alanı zaptederek kendi yapılarının rönesansını oluşturmuşlardır. Yapılan Türk akınları, oradaki yerleşikleri Culduk-Reaya haline getirerek feodalleşmelerini sağlamıştır. Yoksa Kürtlerin aktör olduğu bir gelişmeyi tarih boyunca görmemekteyiz.
Bu anlamda baktığımız zaman, Kürt tarihi yazan yazarların binlerce sayfalık kitaplarını okuduğumuz zaman gördüğümüz olgular, hem de birinci, ikinci, üçüncü kuşak tarihçilerin kitaplarında Kürt tarihi olarak anlatılanlar, Türklerin aktör olduğu tarihlerdir. Şerefhan yazdığı kitapta Rum Sultanlarının, Osmanlıların, Safevi Sultanlarının Akkoyunluların ve Türkistan Sultanı olarak Özbeklerin tarihini anlatmaktadır. Keza ondan sonra gelenler ise, örneğin Tori antik tarih olarak bildiğimiz Hurriler, Gutiler, Mittaniler, Medler, Urartular, Komenegalar gibi uygarlıkları, antik halkları anlatmaktadır. Oysa ki Şerefhan’ın kitabında bunlara ait hiçbir veri bulunmamaktadır. Çünkü Şerefhan, Kürtlüğü Müslüman kimliğiyle ortaya çıkarmakta ve yazdığı kitapta Arapların tarihini anlatmaktadırlar. Yani bize Şerefname’de Kürt tarihi diye Arapların tarihi anlatılmaktadır.
Daha sonraki Kürt tarihi döneminde Safavilerin, Akkoyunluların, Karakoyunluların savaşları anlatılmakta, ondan sonra da Kaçarların tarihi anlatılmaktadır. Ve böylelikle on binlerce sayfa da yazılsa esas olarak Kürtlerin aktör olarak varolabildiği tek bir tarih söz konusu değildir.
“Diyarbakır’ı Siz Alın Bize Verin”
Bu boyutuyla bakıldığı zaman Kürt tarihi olarak anlatılabilecek Kürtlerin oluşturduğu bir devlet, Kürtlerin oluşturduğu bir aktivite bir kolektif aksiyon söz konusu değildir. Buna en tipik örnek olarak bugünkü Kürtlerin başkent olarak ileri sürdükleri Diyarbakır’ı verebiliriz. 1500’li yıllarda Türkmenlerden alınması için Yavuz’un Kürt denilen unsurlara “gidin orayı alın” dediği zaman “Biz alamayız. Siz alın bize verin” konumunda kalmışlardır. Bu da göstermektedir ki bu kabilelerin kolektif bir aksiyonu tarih boyunca olmamıştır. Ne bundan önce ne bundan sonra görülmüş bir olay değildir. Ve bu da Nikitin’in açıkça söylediği “Kürtler ilkel komünal yapıda bir topluluktur, komünal yapıdan çıkmadıkça ulus devlet olamaz” tezini doğrulamaktadır.
Ama bugünkü Kürdoloji Enstitüleri, Kürtlerin prensleri, kralları ve hanedanları olduğunu ileri sürerek, kabile yerine klan sözcüğünü kullanarak bunu sağlayabileceklerini düşünmekte ve hatta bir taraftan kimliklerinin, kökenlerinin, dillerinin ne olduğu bilinmeyen Hurrilerin Kürt olduğunu söylerken, Hint-Avrupa dili konuştukları ve Aryen olduğunu söyledikleri Medlerin, Mittanilerin de Kürt olduğunu söyleyerek kendi içlerinde çelişkili bir duruma düşmektedirler. Farsların egemen olduğu yerde Kürtçenin Farsça’dan başka bir biçim olmadığı gerçeğinin ortaya çıkması karşısında bütün söylediklerinin bilimsel olmadığı noktasına gelmektedirler.
Burada karşımızda, ulusları parçalama tezinin gerçek yaşamda uygulanmasının bir biçimi olan tarih mühendisliğini ya da ısmarlama bir tarihin olduğunu görmekteyiz. Bu yazımızda özellikle Kürt kaynaklarını kullanarak bu tezin çelişkilerini vurguladık ve o yüzden de Kürt tarih tezinin dayanılmaz tutarsızlıklarını, kendi içindeki tutarsızlıklarla vurgulayarak olaya objektif bir bakışın getirilmesi gerektiğini düşündük.
Tüm Anadolu Tarihi Kürtlerden Oluşuyormuş Ama Kürtleri Bizanzlılar Kovmuş
Çünkü yeni Kürt tezlerine göre, bütün Anadolu’nun antik tarihini Kürtler oluşturmaktadır. Romalılar Kürtleri bu bölgeden sürdüklerinden, Türkmenler Anadolu’ya geldiği zaman Kürtleri orada bulamamışlardır ve Kürtlerin olmaması nedeniyle Selçuklular Anadolu’ya rahatça girmiştir. Izady’nin şu itirafı Antik tarih tezini bütünüyle çürütür40:
“Bizanslıların boşaltılan bölgelere yeniden nüfus yerleştirme girişimlerine rağmen yüz yıldan daha az bir süre sonra Malazgirt Savaşı’nın ardından büyük bir Türki göçebe seli Anadolu’ya girdiğinde söz konusu bölgeler neredeyse tümüyle boştu.; Türki göçebeler Bizanslıların boşalttığı bölgeleri neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan çabucak kendi denetimleri altına aldılar. Ermeni yerleşimciler ancak Yukarı Ceyhan ve Seyhan Nehirlerinde Zeytun dolaylarındaki Klikya yaylalarına çekilebilirken, Aramiler kırsal bölgeyi, geldikleri zamanki gibi boş bırakıp bölge şehirlerine (örneğin Adıyaman, Antep, Urfa) çekilerek büyük ölçüde ortadan kaybolmuşlardı. Kendilerine dokunulmayan daha önceki Kürt sakinler doğal olarak işgale karşı direnecek ve bölge, orada olağanüstü çoğalarak en sonunda Bizans Devleti’ni ele geçiren bu göçebeler için kolay lokma olmayacaktı. Kürtler yüzlerce yıl süren ayrılıktan sonra ancak şimdi barışçıl ve organik bir şekilde bu bölgelere yerleşmeye başlıyorlar.41”
Ermenileri, Gürcüleri ve Nasturiler gibi unsurları Kürtler dışında tutan ikinci kuşak tarihçilerin yerini giderek, Süryaniler de Kürt’tü, Kapadokya da Kürt’tü Ermeniler de Kürt’tü deme noktasına gelmekte olan bugünkü kuşak tarihçiler almaktadır (Bkz. Izady). Ama olaya tersten baktığımız zaman, Nikitin’in araştırmasında Kürtlerin bir bölümünün Ermeni olduğu ve Kırmançi isminin Ermenice olduğu anti-tezleriyle bu tezler altüst olmaktadır. Keza Kapadokya’daki, Kommenegadaki, Nemrut Dağı’ndaki dev monument heykelleri oluşturan büyük hanedanlıklar ile ilkel komünal yapıda bulunan Kürtlerin arasındaki ilişkinin ne olabileceğini sorduğumuz zaman, karşımıza bu çelişki bütün çıplaklığı ile çıkmaktadır.
Halen bugün bile ilkel komünal yapıda bulunan Kürt toplulukları ile bu prenslerin, bu krallıkların nasıl bir ilişkisi olabilir? Zaten ne Hititlerden ne Asurlulardan ne Babillilerden ne Medlerden ne Kommenega’dan ve Pontus’tan günümüzde kimse kalmadığı ortadadır. Izady, Kürtlerin burada olmamasını 10. yüzyılda Romalıların Kürtleri Anadolu’dan kovması nedeniyle olduğunu açıklar. Izady bunu şöyle anlatır:
“İslamiyet döneminde Müslüman orduların 10. ve 12. yüzyıllarda zayıflamasından yararlanan Bizans İmparatorluğu bir kez daha sınırlarını Kafkasya sınırlarına kadar tüm Anadolu’yu kapsayacak şekilde genişletmişti. Bizanslılar kısa bir süre içinde neredeyse tamamen Kürt olan ve Hıristiyan olmayan nüfusunu acımasızca göç ettirmeye ve katletmeye giriştiler. Bizanslılar Fırat’ın batısındaki bölgelerde, Yukarı Kızılırmak havzasında ve Doğu Toroslarda, Commanege, Kapadokya, Doğu Pontus ve bir ölçüde Cezire bölgelerinin antik dönem Kürt sakinlerini köklerinden sökmeyi başarmışlardı. Bizanslılar onların yerine, İmparator Nicephorus Phocas döneminden başlayarak Eski Kürt topraklarına Hristiyan Aramileri ve Ermenileri yerleştirmek gibi bir program başlatmışlardı.42”
Selçuklular Anadolu’ya geldiği zaman orada bir Rum etnisi vardı. Fakat bugün Anadolu’da Rum etnisinden bahsedemiyorsak, son bin yılda bile ne kadar değişiklik olduğunu görmekteyiz. Kaldı ki 7.000 yıldan beri burada değişmeyen ne olduğu tanımlanamayan, her şey olan bir Kürt etnisinin var olduğunu söyleyen Kürt tarih söylemi artık hiçbir tarihsel disiplin içinde ciddiye alınmamaktadır.
Eğer Şerefname’deki aşiretleri incelersek Hamidiye Alayları’nda bu aşiretlerin yok olduğunu görürüz. Keza, Ziya Gökalp’in tanımladığı aşiretler İsmail Beşikçi tarafından Ziya Gökalp referans olarak verilmiştir. Oysa Burhan Kocadağ’ın “Doğu’da Aşiretler, Kürtler, Aleviler” isimli kitabına göre bugünkü yapı bile değişmiştir. Şerefname’deki aşiret yapısının Yavuz dönemindeki yeniden yapılandırma ile ortadan kaybolduğu Tori’nin tarihinde görülür.
Etni canlı bir olgudur. Uygarlıkların, devletlerin, halkların sürekli yok olduğu gibi yeniden doğduğu bir olgudur.
Kürt tarih yazımı o denli gerçekten kopuktur ki, I. kuşak yazar olarak Şerefhan’ın Kürtler konusunda peygamberin söylediğini ileri sürdüğü “devletimiz, kralımız, birliğimiz yoktur” sözü nedeniyle günümüzde basılmamakta ve Kürt tarih tezi yazımından dışlanmaktadır. Keza Tori’nin daha önceki baskısında yazdığı İdrisi Bitlisi’ye Yavuz’un “Birlik olun. Bir ordu kurun, Diyarbakır’ı alın” teklifi ve İdrisi Bitlisi’nin “Biz birlik olamayız, ordu oluşturamayız” cevabı yeni baskıdan çıkarılmıştır. Keza, Kürtlerin kadim tarihsel başkenti olduğu ileri sürülen Diyarbakır’ın 16. yüzyılda bile Türkmen şehri olduğu, Akkoyunluların başkenti olduğu, İlhanlılar ve Selçuklular’ın bir şehri olduğu gerçeği göz ardı edilir.
Bazıl Nikitin’in Kitabı Niçin Afaroz Edildi?
II. kuşak Minorsky ve Nikitin’in Kürtlerin ilkel komünal topluluklar olduğu ve Turan’dan Anadolu ve İran’a gelen topluluklar olduğu tezi de günümüzde Kürt tarihi yazımında hoş görülmez. Bazil Nikitin’in yeni baskısı Kürt tezini savunan yayınevlerince basılmaz. Çünkü III. Kuşak Kürdoloji Enstitüsü yazarları, Kürtlerin ulus devlet olabilmeleri için “tarihsel bir ulus oldukları, hükümdar, devlet uygarlıkları olduğu” tezine göre tarih yazarlar. Oysa Bazil Nikitin’in kitabında, Kürtlerin ilkel komünal topluluklar olarak tarihin uzun sürecinde hiçbir evrim geçirmemiş olduğunun altını W. A. Wigram şöyle çizer:
“Ne var ki doğdukları dağların karakterinden midir, yoksa oluşumlarında eksik kalan bir şey bulunuşu yüzünden midir, Kürtler yarım kalmış bir tiptir. Gelişim bakımından hiçbir zaman aşiret evresinden kurtulamamışlardır ve hâlâ bu evrede bulunmaktadırlar.43”
Kürtlerin, çoban komünal topluluğu olduğu, Kürt antropolojik tipinin olmadığı ve ulusal devlet oluşturmaları önünde engel olduğunu söylemek, yazmak durumunda oldukları için günümüzde reddedebilirler.
III. kuşak yazarlar Medlerden de geri gider, kökeni ve dilini bilmedikleri Hurrilerin, Guttilerin Kürt olduğunu, Avrupalıların, Avrupa’ya göçen bu ilk Kürtlerin torunları olduğunu, geride kalanların ise günümüz Kürtlerini oluşturduğunu yazarlar.
Tarih atlasını önüne alıp Kürdistan olduğunu varsaydıkları coğrafyada tarih boyunca yer almış devletlerin Kürt Devleti olduğunu yazarlar. Ama ne bu devletlerin dilinin ne olduğunu, etnik bileşimlerinin ne olduğunu bilmeksizin Kürt sayarlar. Oysa günümüze kalmış ne bir Kürt parası, ne bir Kürt yazılı taş anıtları, ne de bir alfabelerinin olmayışını sorgulamazlar.
Kaldı ki Kürt toplumunun ilkel komünal yapılarını koruduğu geçen yüzyılda bile antropolojik olarak Minorsky tarafından belirtildiği halde, Komenega Hanedenanı’nın, Ermeni Hanedanı’nın, Süryanilerin Kürt olduğu şeklinde bir tez ileri sürerler. Daha sonra tüm antik tarihin ve bu hanedanların tarihini Kürt tarihi olarak yazarlar. Safevilerin Kürt olduğunu, Kaçarların Kürt olduğunu yazacak kadar tarihten koparlar. Binlerce sayfa, Kürtle hiçbir ilgisi olmayan etnilerin, devletlerin, ulusların, uygarlıkların çarpıtılmış bir tarih yazımı, Kürt tarih yazımı olamaz.
Bu yolda yapılan tarih yazımı aynı besteyi tekrar tekrar uzatarak okumaktan başka bir şey değildir. III. kuşak tarihçinin Kürt devletleri ile yazdıkları aynı I. kuşağın tekrarıdır. Fakat I. kuşağın sorguladığı konuları dışlayarak tarih yazımının hacminin arttığı kitaplar ile içeriği boşaltılmaktadır.
Dipnotlar
1. NİKİTİN Bazil, Kürtler, Özgürlük Yolu Yayınları, s. 22
2. a.g.e, s.41
3. a.g.e, s.36
4. IZADY Mehrdad R, Bir El Kitabı Kürtler, Doz Yayınları, s. 70
5. NİKİTİN, a.g.e
6. MALLORY, J. P., Hint Avrupalıların İzinde, Dost Yayınları, Şekil-112-125-126-127
7. NİKİTİN, a.g.e, s.41-42
8. WIESEHÖFER Josef, Antik Pers Tarihi, Telos Yayıncılık
9. a.g.e
10. NİKİTİN, a.g.e, s.38-39
11. IZADY, a.g.e, s. 71
12. SMİTH, Antony, Ulusların Etnik Kökeni
13. ŞEREFHAN, Şerefname, Hasat Yayınları
14. a.g.e, s. 135
15. a.g.e, s. 107
16. a.g.e, s. 125
17. a.g.e, s. 418
18. a.g.e, s. 189
19. a.g.e, s. 24-25
20. Oğuz Han Destanı'nda adı geçen bir Türk beyidir.
21. EZRAK İbn'ül, Meyyafarkin ve Amed Tarihi
22. FARAC Abûl, Abûl Farac Tarihi, Türk Tarih Kurumu, s.488
23. HALDUN İbni, Mukaddeme, Onur Yayınları
24. WIESEHÖFER, a.g.e
25. ŞEREFHAN, a.g.e, s. 481
26. TORİ, Kürtlerin Ortaçağ ve Yeniçağ Tarihi, Berfin Yayınları, s. 255-256
27. a.g.e, s.260
28. GÖKALP Ziya, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Toker Yayınları
29. KOCADAĞ Burhan, Doğuda Aşiretler, Kürtler, Aleviler, Can Yayınları, s. 155-156
30. NİKİTİN, a.g.e, s.52
31. a.g.e, s. 283
32. a.g.e, s. 53
33. a.g.e, s. 48
34. a.g.e, s. 305
35. ŞENER Cemal, Alevilerin Kökeni, Etik Yayınları
36. IZADY, a.g.e,
37. NİKİTİN, a.g.e, s. 268
38. a.g.e, s. 228
39. a.g.e, s.283
40. IZADY, a.g.e, s. 201
41 a.g.e, s. 201
42. a.g.e, s. 201
43. NİKİTİN, a.g.e, s. 147

Bağımsız Kürdistan mı, Türkleri Anadolu’dan atmak mı?
Kuzey Irak Barzani devletinin yaşayabilmesi için Barzani’ye bağlı bir Kürt komprador burjuvazisinin Türkiye limanlarında oluşturulması planlanmaktadır tespitini yıllar önce yapmıştım ve TÜRKSOLU’nda yazmıştım.
Bu tespit Izady tarafından değişik bir biçimde vurgulanmaktadır.
Bu vurgulamada Kürtlerin yaşadığı bölge esas alınarak Kürdistan sınırları çizilmektedir.
Osmanlı Devleti’nin, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’taki Türkmen “Kızılbaş” bölgelerini İran’dan, yani Şah İsmail’den kurtarmak için Kürtlerin bu bölgeye yerleştirildiğini Izady de açıklıkla bilmektedir.
Keza Abdülhamit bu bölgedeki Ermeni ve Alevilere karşı Şafîleri silahlandırarak Hamidiye Alayları’nı oluşturarak bölgeyi Kürtleştirmiştir.
Sultan Selim zamanında Türkmen bölgesi olan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki Türkmenler ya din değiştirerek Kızılbaşlıktan Şafîliğe geçeceklerdi ve yahut da Kuzey Irak ve Doğu Anadolu’dan sürüleceklerdi.
Her durumda da bu bölge 16. yüzyılda hızla Kürtleşti. Abdülhamit döneminde de bu Kürtleşme yeniden hız kazandı.

Şerefname
Nikitin - Kürtler
Izady - Kürtler
Günümüzde Kürt tarih tezi olarak ileri sürülen tarih yazımını, üç kuşak şeklinde görüyoruz: I. Kuşak Şerefname, II. Kuşak Nikitin ve Minorsky gibi Rus subayların tezleri, III. Kuşak olarak ise Tori ve Izady gibi Batı Kürdoloji Enstitülerinin tarih yazımları. Bu tezler, yazılarımızda, olgu ve veri
düzeyinde ele alınacak, etnolojik ve sosyolojik olarak kritik bir tarih okumasından geçirilmiştir. Bu, Kürt tezini destekleyenler için de, karşı çıkanlar için de yapılması gereken bir zorunluluktur. Kendimizi kandırmamak ve tutarlı olmak için eleştirisel okuma görevimizdir.
Kürt Teali Cemiyeti’ni oluşturan Botanlılar, Bedirhanlılar, Milanlılar ve Zilanlılar Abdülhamit’in alaylarının silahlandırdığı ve Kürtleştirdiği bölgelerdir.
Izady, Türkiye’de güneydoğunun ayrılması ve Kürdistan’ın kurulmasını bir paranoya olarak ileri sürmekte ve gerçekten de Kürt stratejisinde kaba anlamda güneydoğunun ayrılmasıyla Türkiye ve Kürdistan diye bir bölünme yoktur.
Onlara göre zaten güneydoğu, Kürdistan’dır. Ama en büyük Kürt şehirleri ise İstanbul, Bursa, İzmir, Mersin, Antalya ve İskenderun gibi Türkiye limanlarıdır.
O halde Türk kimliğinin dışlanarak Kuzey Irak’a bağlı olarak Kürtlerin bu bölgeleri sahiplenmelerinin önü uluslararası anlamda hukuksal olarak açılmalıdır.
Yani Batı ve İç Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’ya sürülmekle Türk ve Kürt ayrımının gerçekleşmesine herkesten çok Kürtler karşı çıkmakdadır.
Çünkü Kürdistan coğrafyası denilen bölgede kalan bir Kürt devletinin denize açılma şansı olmadığı için geleceği yoktur.
Bu gelecek ancak Izady’nin deyimiyle Kürt diasporasının hukuksal ve ekonomik olarak gelişmesinin önü açılmasıyla mümkündür. Çok özet olarak Izady’den bir alıntıyla bu açıkça vurgulanmaktadır:
“Günümüzde Türkiye’deki Kürtlerin yarıya yakını İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirler ile Türkiye’nin önemli ticaret merkezleri gibi, Kürdistan dışındaki bölgelerde yaşamaktadır. Bu kadar tehlikeli sayıda olmasa bile Irak, İran ve Suriye’de de büyük bir Kürt topluluğu endüstri merkezleri ve şehirlerde yaşar. Bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması halinde bunların tümünden vazgeçilmesi gerekecektir. Ekonomik olarak zayıf olan bağımsız Kürdistan’a hemen ya da sonradan taşınmak bunların çok azına çekici görünecektir.”
Günümüzdeki açılımcıların tümü “Kürtler ayrılmak istemiyor” söylemini gerçek boyutunda göremeyip nerdeyse bu söylemi müjde gibi almaktadırlar. Oysa kendi Kürt bölgelerini oluşturduktan sonra Türkiye’ye de başta ismini ve Anayasayı değiştirmek koşuluyla iki milletli belli yoğunluklu “Kürt nüfusun yaşadığı özerk alanlı” çözümler aşama aşama getirilmektedir.
Türkiye’ye yem
Bu konuda Izady bilimsel görünme ve strateji yazma konusunda daha özgür ve açıkça itiraf etmektedir.
Kürt bölgesini oluşturmak için olasılıkları tartışarak bu olasılıkları Amerikan yönetimine sunmaktadır. Bu sunumda İran, Suriye, Türkiye ve Irak’taki Kürt parçalarını birleştirmek için planları açık olarak önermektedir.
Bu önerileri sırayla sınıflarsak Türkiye Izady’nin pan-Kürt devletinin kuruluşundan yararlarını şu şekilde vurgulamaktadır:
“Günümüzde Kürtlerin büyük çoğunluğunun yaşadığı Türkiye ile başlayalım. Bugün Kürtlerin yaşadığı merkezi Kürt bölgelerinin tümünü kapsayacak böylesi büyük bir bağımsız pan-Kürt devletinin kurulmasından, ekonomik, sosyal ve uluslar arası ilişkiler bakımından en kârlı çıkacak ülke Türkiye Cumhuriyeti olacaktır. Kürdistan ekonomik olarak Türkiye’nin en geri kalmış bölgesidir ve diğer açılardan Avrupalı olan Türkiye toplumunun, en tutucu, nüfus artışı en yüksek, eğitim seviyesi en düşük ve en az bütünleşmiş (entegre olmuş) kısmını oluşturur. Türkiye’nin böyle bir bölgeyi ve nüfusu elinde tutmaya çalışmakla, yükünü fazlalaştırmaktan başka bir şey yapmadığını görmek için kahin olmaya gerek yok. Kürdistan’ı kaybetmekle Türkiye yarımadası aslında sosyolojik, demografik, ekonomik ve tarihsel olarak, en az Güneydoğu Avrupa’daki herhangi bir ülke kadar Avrupalı olacaktır. Son derece Asyatik ve en fakir kesim olan Kürdistan’dan kurtulmuş bir Türkiye yarımadası neredeyse kesin olarak Avrupa Birliği’ne kabul edilecek ve bu da Avrupa’nın tüm kapılarının...”
Görüldüğü gibi Türkiye’ye sunulan yem; geri ve gelişmemiş bölgelerinden kurtul, batı kesimin Avrupa düzeyinde bir ülke olarak Avrupa’ya entegre ol!
Yani Avrupa Birliği’nin Kürt sorununu çözün derken söylediği ufal da gel sözüyle birebir örtüşmektedir.

Izady’nin 90’lı yılların başında çizdiği “Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeler” haritası. Son 20 yılda yaşanan Kürt istilasıyla Kürtçüler bu haritayı güncellemek niyetinde. Esas sorun “Kürt nüfusunun yarısının bulunduğu Türkiye’nin batı şehirlerindeki Kürtlerin kimlik haklarının uluslararası bir formülle bağlanmasıdır.” Bu formül pan-Kürdik devletin limanlarını oluşturacak komprodor bir Kürt burjuvazinin hukuksal olarak sahipleneceği özerk bölgelerin Türk kıyı şehirlerinde ve Türkiye limanlarında yer almasıdır. Daha açık bir ifadeyle kantonlar şeklinde Kürt nüfusunun yoğunlaştığı ve ekonomik olarak güçlendiği kıyı bölgelerinde Kürt kimliği ile Kürdistan’la hukuksal bağları olan bir yapının bir Türkiye’nin oluşturulmasıdır. Bu “Demokratik Türkiye’nin” adının da Türkiye değil, iki etnili bir ülke olduğu varsayılarak uzlaşmacı bir isimle “Anadolu Cumhuriyeti” gibi nötr bir ismin verilmesi öne çıkmaktadır.
Türk-Kürt kardeşliği tuzağı
Burada altı çizilmesi gereken nokta ise Kürt nüfusunun yarısını oluşturduğu ileri sürülen Türkiye kıyı şehirlerindeki Kürtlerin bu ayrılmada Türkiye’den Kürdistan’a dönüşü değil; bu bölgelerde ekonomik olarak konumlarını kuvvetlendirecek hukuksal haklarını, yani kimliklerinin tanınmasını talebinden vazgeçmeyerek tercihlerini yapmalarıdır.
Yani Türkiye’de istenmeyen bir süreç sonucu Kürtlerin batıdan doğuya sürülmesi olasılığı bu strateji için en korkulan yanı oluşturmaktadır.
Bu nedenle de Kürt-Türk kardeşliği barış teması bölünme temasıyla yan yana gitmekte; bazen kaba bölünmenin olmayacağı ileri sürülerek hukuksal haklarda bir bölünmenin gerçekleşebileceği talep edilmektedir.
Bunu daha açık ifadeyle Türkiye’nin ismine yapılan eleştiriyle kendini ifade etmektedir. Bunu gene Izady’den vurgularsak Türkiye isminden vazgeçerek “Anadolu Cumhuriyeti” gibi nötr bir ismin kullanılması da önerilmektedir.
Bunu çok açık bir şekilde Izady aşağıda ifade etmektedir:
“Ayrı bir Kürt kimliği düşüncesi geçmişte olduğu gibi gelecekte de en çok Türkiye’ye devlet ideolojisi ile çatışacaktır. İran, Irak ve Suriye adları etnik bir kimliğe dayanmazken, Türkiye adı etnik bir kimliği temel alır. Türkiye sözcüğü tanımı itibariyle ‘Türklerin vatanı’ anlamına gelmektedir. Öyleyse, Türkiye’de bulunan Kürtleri ‘Türkiye Kürtleri’ olarak adlandırmak bile tanım bakımından çelişkilidir. Bir Türk nasıl bir Kürt olabilir? 1924-25 yıllarındaki Anadoluculuk düşüncesinin savunucuları belki de böyle bir tutarsızlığın farkına varmışlardır. (Andrews, 1989).
Onların bu yaklaşımı Kürtler ya da Türk olmayan diğer azınlıklara karşı duyarlı olmalarından değil, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin hayal ettiği daha büyük pan-Türk düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Türk ve Türkiye terimlerinin Türk ırkına mensup tüm halkları ve yaşadıkları bölgeleri, yani hayali Turan’ı tanımladığı savunulmuştur. ‘Biz Anadoluluyuz’ diye savundular. ‘Anadolu bizim anavatanamızdır, ulusumuz Anadolu ulusudur’. (Tachau, 1962, 167-8). Gerçek nedeni ne olursa olsun, Anadolu gibi nötr bir isim, daha sonra Türkiye adından doğan etnik şovenizm ve radikalizmi önleyebilirdi.”
Bu alıntının ince noktası azgelişmiş Türkiye’nin azgelişmiş Güney ve Doğu Anadolu bölümü Kürdistan’la, pan-Kürt devletiyle, birleştirilirken Kürdistan ismi almasına karşılık, Türkiye’nin batı kesiminin isminin Türkiye olarak kullanılmasının etnik kimliklerle çelişeceği ve bu nedenle Anadolu ismi kullanılması genektiği söylemi ileri sürülmektedir.
Bu söylemin nedeni, Kürt nüfusunun yarısının batı bölgelerinde yer alışıdır. Ve bu bölgelerin Türkiye ismiyle hukuksal ortamda yer alması, Kürt kimliğinin ifadesini yok sayacaktır.
Izady’nin pan-Kürt devleti stratejisi ve Ortadoğu
Önceki bölümde vurguladığım gibi kaba anlamda Türkiye’den Kürtler ayrılmıyor bu bir paronayadır söyleminin içi doldurulduğu zaman; Irak Kürdistanı’na Kuzey Kürdistan, Türkiye, İran Kürdistanı ve Suriye’deki Kürt parçaları stratejik olarak pan-Kürt devletinin kurulması için analiz ediliyor.
Ama diğer taraftan Türkiye’yi bölmeyecek dedikleri bölge esas olarak Türkiye’nin batı bölgesini ifade ediyor veya öyle anlamamız gerekiyor.
Çünkü Izady Suriye’nin bu pan-Kürt devletine karşı yaklaşımı ne olmalıdır sorusuna şöyle cevap vermektedir:
“Suriye’nin Kürt topraklarını kaybetmesi, muhtemelen ‘milliyetçilik’ duygularının incinmesinden başka, devlet üzerinde önemli bir etki bırakmayacaktır. Suriye’nin Kürt topraklarını kaybetmesine karşılık olarak, Arap yerleşim alanları olan Harran Ovası (Urfa’nın güneydoğusu) ve Mardin’in güneyi Suriye’ye bırakılabilir. Şu anda Türkiye sınırları içerisinde bulunan bu bölgeler, yeni bir Türk-Kürt düzenlemesi yapıldığında, coğrafi bir gereklilik olarak Kürdistan sınırları içerisinde kalacaktır. Böylece, Suriye tümüyle Arapça konuşan, çok az ya da hiç toprak kaybı olmayan bir ülke olacaktır. Ekonomik bakımdan, Suriye’de bulunan tüm Kürdistan topraklarının toplam ekonomik değeri, Harran Ovası’nın verimli pamuk tarlaları kadar bile değildir.”
Sözde pan-Kürt devletinin olanaksızlığın altını çizen Izady bu devletin oluşturulabilmesi için Türkiye’nin güneydoğusunu geri bölgesine Kürdistan’a bağladıktan sonra Suriye’deki Kürt bölgesini Kürdistan’a bağlamakta; buna karşılıkta Suriye’ye Harran Ovası, Urfa ve Mardin bölgelerini vermektedir.
Yani İngiliz emperyalizmi tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda çizilen sınırların yeniden çizilebilmesi için danışmanlığını yaptığı ABD kongre üyelerine stratejik hedefler vermektedir.
Izady’nin stratejik hedeflerinden pay alan İran ise pan-Kürt devletinin kurulmasından en zararlı çıkacak ülke olarak yer almakta.
Bu bölgedeki Kürdistan’a bağlanan İran’daki Kürdistan’a bölge dışında, “İran’daki Azerbaycan bölgesinin de Azerbaycan’la birleşmesi, İran’ın parçalanmasını doğuracaktır” vurgulaması yapmaktadır.
Burada Azerilere bir hedef gösterilirken, yani Güney Azerbaycan’la Kuzey Azerbaycan’ın birleştirilmesi hedef gösterilirken, İran’ın parçalanması ve Kürdistan’ın büyümesi öne çıkmaktadır.
Diğer taraftan Irak’a önerilen çözüm Irak’tan Kerkük petrollerinin Kürdistan’a verilmesi Irak’ı çok fazla etkilemeyeceğini; çünkü Irak’ta zaten çok petrol yatağının olduğunu vurgulamaktadır.
Ama Irak’ın bu olayda en büyük zararının Irak sularının Kürdistan devletinin eline geçeceği ve onun insafına kalacağıdır.
İlerde bu sulardan faydalanmak istiyorsanız Kürdistan’ın Kerkük petrollerine el koymasına karşı çıkmayın denmektedir.
Izady’nin bütün açıklıkla İngilizce yazdığı bu öneriler Türkiye’de Kürtler isimli bir kitap olarak 2004 yılında yayınlandı ve bu yayının satır aralarını okuduğumuzda günümüz Kürt açılımının besleyen, Kürt açılımına temel oluşturan görüşleren Izady’den kaynaklandığını görebiliriz.
Uluslararası toplantılarda Kürt açılımını tartışmaları Izady’nin temelini attığı görüşlerin değişik ifadeler şeklinde sunulmasından farklı bir olgu değildir.
Keza aynı şekilde resmi ve gayri resmi toplantılarda tartışılan gerçekliklerde bu olgulardır. Bu olgular özetle uluslararası bir desteğin var olduğu durumda Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin yaptığı gibi günümüzde de Amerika desteğiyle beş parçacı pan-Kürdik devlet nihai stratejik hedef olarak ortaya konulmuştur.
Kürt İstilası
Fakat sorun bu noktada durmamaktadır. Esas sorun “Kürt nüfusunun yarısının bulunduğu Türkiye’nin batı şehirlerindeki Kürtlerin kimlik haklarının uluslararası bir formülle bağlanmasıdır.”
Bu formül pan-Kürdik devletin limanlarını oluşturacak komprodor bir Kürt burjuvazinin hukuksal olarak sahipleneceği özerk bölgelerin Türk kıyı şehirlerinde ve Türkiye limanlarında yer almasıdır.
Daha açık bir ifadeyle kantonlar şeklinde Kürt nüfusunun yoğunlaştığı ve ekonomik olarak güçlendiği kıyı bölgelerinde Kürt kimliği ile Kürdistan’la hukuksal bağları olan bir yapının bir Türkiye’nin oluşturulmasıdır.
Bu “Demokratik Türkiye’nin” adının da Türkiye değil, iki etnili bir ülke olduğu varsayılarak uzlaşmacı bir isimle “Anadolu Cumhuriyeti” gibi nötr bir ismin verilmesi öne çıkmaktadır.
Burada sorun Türkiye’nin bu bölünmeye tepki göstererek batı illerindeki Kürt nüfusun bu illerden sürülerek Kürt bölgesine göç ettirilmesinin hayata geçirme olasılığı olarak öne çıkmaktadır.
Bu riski tolere etmek için Abdullah Öcalan’ın vurguladığı “Kürtlerin ayrı meclisleri olmalıdır” söylemi bu boyutuyla ele alınmalıdır.
Böyle bir bölünmenin oluştuğu durumda güneydoğuda korucu olan ve PKK’ya karşı silahlı kuvvetlerden sonra en büyük mücadeleyi veren Kürt nüfusunu da batıya sürülmesi veya pan-Kürt devleti tarafından cezalandırılması gibi bir sorun da ortaya çıkmaktadır.
Bu sorunların ortaya çıkmadan demokratik açılım olarak uzun bir sürece yayılarak Izady’nin 90’lı yıllarda çizdiği stratejinin hayata geçirilmesi değişik taktiklerle sürdürülegelmektedir.1
Not: Bu yazılarımızda Mehrdad R. Izady’nin Bir El Kitabı Kürtler ve Bazil Nikitin’in Kürtler/Cilt 1 adlı kitaplardan yararlanılmıştır.