31 Temmuz 2015 Cuma

Kürt isyanlarının nedenleri, tarihçesi ve PKK katliamları (2)
 
Kürt isyanları iddia edildiği gibi halkın özgürlük mücadelesi değildir. Tarih boyunca yapılmış Kürt isyanlarına bakılınca görülür ki, nedenler arasında aşiretler, yerel yöneticiler, aşiret reisleri arası mevki ve çıkar mücadelesi vardır. Yine aşiretlerin, köylüye ağa, şeyh olarak veya ağa-şeyh olarak hükmeden, vergi toplayan aşiret reislerinin, ortaçağın bağımsız derebeylikleri gibi bağımsız olmak amacıyla ve merkezi idareye vergi vermemek için devlete başkaldırıları vardır.
Devlet gözetiminin artmasını ve dolayısıyla kendi güçlerinin azalmasını istemeyen yerel ağalar altyapıya karşı çıkmış köprü, yol yapımını, bölgenin gelişmesini engellemişlerdir. Yani, isyanların nedeni uluslaşma veya geri bırakılmışlığa tepki değil, beylerin otonomi çabasıdır.
İsyan veya kalkışmaların hiç biri, ezilen halk tarafından aşiret reislerine, toprak ağalarına veya şeyhlerine karşı değildir. (Bugün, bir de ağa-şeyhlere eklenen PKK'nın güdümüne girmiş gibi gözüken hatırı sayılır sayıda insan vardır. PKK terörü de, hem yüz milyarlarca doların terörle mücadeleye harcanmasına, yarattığı güvenliksiz ortam ve yıkıcı faaliyetleri nedeniyle bölgenin gelişmesine, yatırımların yapılmasına engel olduğu gibi, var olanların zarar görmesine, tarıma, hayvancılığa büyük zarar vermiştir. )
Osmanlı döneminde ve sonrasında isyanlardan dolayı sürgün edilenler vardır. İsyanın elebaşı oldukları için idam edilenler vardır.
Ama devlet tarafından sürdürülen bir kin politikası yoktur: Suçlu olan cezalandırılmış, ama yeteneği ve yeterli eğitimi varsa, o suçlunun çocuğu, torunu devlet görevinde çok sorumluluk isteyen görevlere de getirilmiştir.
Belli başlı Kürt ayaklanmaları ve nedenleri özetle şunlardır:
1806 Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı. Süleymaniye (Irak) valisi olamadığı için.
1812 Babanzade Ahmet Paşa isyanı. Amcası Abdurrahman Paşanın intikamını almak için. Ayrıca aile içi hesaplaşma.
1830 Yezidi ayaklanması. II.Mahmut’un reformlarına bağlı idari düzenlemelere tepki olarak. (İngiliz ve Rus desteği vardır.)
1831 Celadet Bedirhan ayaklanması. II.Mahmut zamanında Yeniçerilerin kaldırılması çabası sırasında ülkenin zayıflığını fırsat bilir. Aynı dönemde Bektaşi tekkeleri de kapatılır. Güçlerini kaybetmekten Kürt şeyhleri de korkarlar.
1832 Mir Muhammed ayaklanması. “Soran” aşireti reisidir. Mısır’da, Osmanlıya karşı ayaklanan Mehmet Ali Paşa’yı örnek alır. Ancak, Kürtler sonuçta halife kabul ettikleri padişaha karşı ayaklanmak istemedikleri için başarısız olur.
1834 Kör Mehmet Paşa ayaklanması. Benzer neden.
1838 Bedirhan Bey ayaklanması. (Bedirhanlar büyük bir aşirettir. Pek çok isyanda adları geçer.) Aynı dönemde, Amerikalı misyonerler, Nasturileri “şeytan Osmanlı Sultanına” vergi vermemeleri için ayaklandırırlar. Bedirhan Bey bunu fırsat bilerek 10 binlerce Nasturiyi yok ettirir. ABD, Fransa ve İngiltere Bedirhan’ın cezalandırılmasını isterler. Bedirhan Bey, Padişah tarafından Girit’e sürgüne gönderilir. 1856’da Girit’teki bir ayaklanma sırasında ise Osmanlı’dan yana tavır alır. Bunun üzerine Padişah tarafından İstanbul’a gelmesine izin verilir. Bedirhan Bey bazıları tarafından, Nasturileri padişah emri ile katletmiş gibi gösterilmeye çalışılsa da, Bedirhan Bey’in Mısır’daki isyancı İbrahim Paşa’nın destekçisi ve hatta tedarikçisi olması bu iddiayı çürütmektedir.
1839 Garzani ayaklanması. Garzan (Batman) yöresinde, devlete asker vermemek için.
1848 Hakkâri’de Nurullah Bey ayaklanması. Ayaklanma bastırıldıktan sonra o da Girit’e sürgüne gönderilir.
1855 Yezdan-ı Şir ayaklanması. Bedirhan Bey’in yeğeni. Osmanlı Rus savaşını fırsat bilir. Ayaklanma Musul’a kadar yayılır.
1877 Bedirhan Osman Paşa ayaklanması. İsyanlara karşın, Osmanlı Devleti’nin paşalık unvanı verdiği Bedirhan Osman Paşa, Osmanlı-Rus savaşını fırsat bilir. (93 harbi olarak da bilinir.) Ruslar hem ayaklanmaya destek verir, hem de isyankâr Kürtlere karşı şiddet uygularlar.
1880 Şeyh Ubeydullah Nakşibendî isyanı. İran, kendi bölgesindeki Kırmançi aşiretlerinden vergi almak ister. Halk, zaten şeyhe vergi ödedikleri için ayrıca devlete de vergi vermek istemez. Şeyh Ubeydullah ise, kendisine ödenen verginin kesilmesini, otoritesinin azalmasını istemez. Osmanlı Valisi aracı olur. İran kabul etmez. İngiltere tam destek verir. Ama sonuç yine başarısızdır. Şeyh Ubeydullah, Mekke’ye ailesi ile birlikte sürgüne gönderilir. [1908’de meşrutiyet ilan edilince ailesi serbest bırakılır. Oğlu Şeyh Abdülkadir Osmanlı Ayan Meclisi Üyesi (senatör) yapılır. Şeyh Abdülkadir daha sonra 1918’de İngilizler tarafından kurdurulan “Kürt Teali Cemiyeti” başkanı olur. 1925 Şeyh Sait isyanındaki desteği nedeniyle idam edilir. Oğlu Seyit Abdullah, babasının intikamını almak için 1926’da Şemdinli isyanını çıkarır.]
1889 Emin Ali Bedirhan ayaklanması. Emin Ali Bedirhan ve kardeşi Mithat İngiliz ve Fransız yardımı ile gemiyle Trabzon’a, oradan da Erzincan’a getirilirler. Yakınları ve orada faaliyet gösteren İngiliz ajanlarının desteği ile silahlı adam toplayıp isyan başlatırlar. Bayburt yöresinde yenilen iki kardeş, adamlarını bırakıp dağa kaçarlar. Yakınları iki kardeşin II. Abdülhamit tarafından affedilmesi için araya girerler. Mithat Mısır’a, Abdurrahman Avrupa’ya gider. Dergiler çıkarırlar. 1908’de Meşrutiyetin ilanı ile ülkeye dönüp yayın faaliyetlerine devam ederler.
1908 Şeyh Abdülselam Barzani isyanı. Rus yardımı ile. (Mesud Barzani’nin dedesi) II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Kürtçülerin çok sayıda cemiyetler kurdukları dönem.
1912 Bedirhanlar ayaklanması. Ayaklanmayı yönetenler Halil ve Ali Remo Bedirhan.
1919 Malatya ve çevresinde ayaklanma, talan ve cinayetler. Ayaklanmayı, Ali Galib ve Halil Bey, Noel’in direktifleri doğrultusunda sürdürmeye çalışırlar.
1920 1 Haziran’da Milli Aşireti isyanı. Viranşehir, Fransız işgal bölgesindedir. Ermenilerin Tüklere ve Kürtlere, Kürtlerin Ermenilere ve Türklere karşı çarpıştığı dönemdir.
1920 Koçgiri isyanı. İngiliz ajan Noel ile anlaşma yapan “Kürt Teali Cemiyeti” bakanı Seyyid Abdülkadir, yardımcısı Emin Ali Bedirhan’dır. Cemiyet tarafından Koçgiri aşiretlerinin bulunduğu bölgeye Mehmet Nuri Dersimi gönderilir. Dersim (Tunceli) Alevi Tekkesi ileri gelenlerinden Seyit Rıza da isyancılara destek verir. Aşağı Abbas aşiret Reisi Miço Ağa isyanı destekleyenler arasındadır. Daha sonra isyancılara karşı olur. Miço Ağa ve Diyap Ağa TBMM’de milletvekili olurlar. (Kürt Lawrance adı da verilen, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgede Osmanlı hakimiyetini yok ederek İngiliz yönetiminin yerleşmesini sağlamak için görevlendirilmiş olan, İngiliz ajan binbaşı Edward William Charles Noel’den Atatürk de söz eder.[1])
1925 Zilan ayaklanması. Kan davası nedeniyle.
1925 Şeyh Sait isyanı. Halifeliğin kaldırılmasına tepki. Bağımsız Kürdistan talebi ile. (Şeyh Sait, Said-i Nursi’yi de ayaklanmayı desteklemeye davet eder. Said-i Nursi, bunun kardeş kavgası olduğunu söyleyerek desteği reddeder.)
1925 Reçkotan kalkışması. Silahlı soygun ve talan.
1926 Şemdinli ayaklanması. Yöneten Seyyid Abdullah. (Şeyh Sait isyanından dolayı asılanlardan Abdülkadir Bey’in oğlu. Dede Abdullah, Nakşibendi şeyhidir.)
1926 Kıyafet devrimine, fesin kaldırılmasına karşı Eruh’ta Yakup Ağa ve oğulları tarafından.
1926 Koçuşağı kalkışması. Şeyh Sait isyanından sonra dağlara çekilmiş olanlar tarafından
1926 Ağrı isyanı. Ermeni, Hoybun cemiyetinin organizasyonu ile.
1930 Zeylan ayaklanması. İhsan Nuri ve 'Zilan Bey', Hesik aşiret reisi İbrahim Ağa ile birlikte. Doğubeyazıt'ın da bulunduğu bir bölgede Hoybun Cemiyeti'nin desteğiyle “Ağrı Cumhuriyeti'ni” ilan ettiklerini açıklarlar.
1930 Tutak’ta Ali Can ayaklanması. Halifeliğin kaldırılması ve kıyafet devrimine karşı.
1930 Oramar ayaklanması. Şeyh Ahmet Barzani tarafından Ağrı’daki isyancılara destek amacıyla.
1935 Şeyh Abdülkuddüs, Nakşibendi ayaklanması. Yapılan düzenlemelerle gelirleri ve itibarları azaldığı için.
1937 Bölgedeki karışıklık ve isyan ihtimali üzerine Dersim için, 1934’de özel bir yasa çıkarılır. Buna göre:”Aşiretlerin tüzel kişiliği tanınmayacaktı. Aşiret reisliği, ağalık, şeyhlik kalkacaktı. Onlara ait bütün topraklar ve mülkler devlete devredilecekti. Ağa, şeyh aileleri başka yere göç edeceklerdi. Boşalan yerlere İçişleri Bakanlığının onayı ve izni ile yerleşilebilecekti.” Yasanın kabulünden sonra köprü, karayolu, kışla, okul, hastane, halkevi gibi yatırımlara başlanır. O bölge için bir eğitim programı hazırlanır. Ancak, Seyit Rıza, aşiretleri ve halkı ayaklandırmaya başlar. “Mektep, nahiye bizim neyimize? Bunları ortadan kaldırmalı, yakmalıyız.”diye hedef gösterir. Devamında karakol baskını, telefon kablosu kesme gibi olaylar başlar. İsyanı bastırmak için askeri harekâta karar verilir. 1937’de bir uçak filosu, ayaklanan aşiret reislerinin toplandığı Keçikesen köyünü bombalar. Seyit Rıza teslim olur.
1946 İran, Suçbulak, Urmiye Gölü yakınında “Mahabad Kürt Cumhuriyeti” kurulur. Tarihteki tek Kürt devletidir. Rus planıdır. Gazi Muhammet kuruluşu ilan eder. Kurucular arasında Molla Mustafa Barzani de vardır. 13 kişilik bakanlar kurulu, radyosu, ders kitapları, gazetesi ve dergileri vardır. 24 Ocak 1946’da Rus desteği ile kurulan Cumhuriyet, Rus desteğinin çekilmesi ile 11 ay sonra, 17 Aralık 1946’da yıkılır. Gazi Muhammet, İran tarafından idam edilir.
[1] “İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler’i kışkırttılar. İleri sürdükleri tez, İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı, uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, O’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular...”(Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 74-84)

Kürt isyanlarının nedenleri, tarihçesi ve PKK katliamları (1)
 
Tarih boyunca bir takım gruplar ya bilerek ve isteyerek, maddi- manevi çıkar peşinde, ya da iyi bir şey yapıyorum zannıyla büyük planların oyuncağı olmuşlardır: 1915 yılında Van’ın tüm Müslüman nüfusunu katlederek “Ermenistan” ilan edenler, 1930 yılında Ermeni Hoybun teşkilatı aracılığı ile ayaklandırdıkları Kürtlere “Ağrı Cumhuriyeti”ni kurdurmuşlardır. Ermeni papaz tarafından kurulmuş olan örgüt bunu Kürtlere iyilik olsun diye mi yaptırmıştır? Yoksa başka bir hesap mı vardır?
O bölgeye ve iddialara bakıldığında, Van Gölü, Ağrı Dağı “Büyük Ermenistan”ın mı, yoksa “Büyük Kürdistan”ın sınırları içinde mi kalmaktadır? Akdamar’da Ermeni kilisesi vardır. Ahlat ise, Selçuklu eserleri ile doludur. Yüzlerce yazılı taşın hiç birinde Kürt kelimesine de rastlanmamıştır. Oraların Kürdistan olduğunun delili nedir? “Büyük Kürdistan” ve “Büyük Ermenistan” haritası üst üste konduğunda, her ikinin de sınırları içinde kalmayan kaç tane şehir kalır geriye? Buraları onlara ikram edenler o toprakların binlerce yıllık sahipleri mi, yoksa çok uzaklardaki başka ülkeler midir?
Bazı Ermeniler çok mu uyanıktır? Yoksa kendi idealleri için “saf Kürtler”i kullanan, onların elinden kolayca hazır lokmayı kapacağını zanneden bu “uyanık Ermeniler” de daha büyük planların piyonları olduklarının farkında olmayan “saf Ermeniler” midir?
Saddam’ın daha başta olduğu ve ABD’nin Irak’ı işgal edebilmesi için ikna çalışmaları yaptığı dönemde, tanıdığım Irak’lı bir Kürt, amaçlarının bağımsızlık olduğunu, başlangıçta ABD’ni kullanıp daha sonra ondan kurtulacaklarını söylemişti. Ben de, bir toprağı hangi asker kazanırsa o toprağın, o askerin ülkesinin güdümünde kalacağını, gerçek bağımsızlığın ancak kendileri mücadele ederlerse söz konusu olabileceğini söylemiştim. Özgürlüğün, “Bak sana gelin aldım. Düğününü yaptım. Gelin hazır, hamile bile “ gibi, prefabrik, hediye edilebilir bir şey olmadığını anlatmaya çalışmıştım.
Ama arkadaş, benim bilmediğim çok şeyler olduğunu ima edercesine, bilgiç bir şekilde başını sallamış, zamanı gelince sonucu göreceğimi ve hatta kendisinin “Kürdistan”da yönetici olacağını söylemişti. (İlginç bir şekilde aklında “Kürdistan” projesi olanlar içinde, hiç gidip köy okuluna öğretmen olmayı veya iki kız çocuğunu okutmayı düşünen yok. Ya da öylesine ben henüz rastlamadım. Hep bakan, vali, yönetici bir şey oluyorlar?!)
Oraya gelen, büyük devletin ve destekçilerinin çantalarında A’dan Z’ye planların ve bunu yaptıracak gücün olduğunu ve aşiret reisi “artık git!” dediği zaman kuyruğunu kıstırıp çekilmeyeceğini anlamamak çocukça bir saflık gerçekten: Oyun öyle oynadı ki, aşiret reislerinden biri, “Artık git!” değil, “ABD askeri gidemez” demek zorunda kaldı! (İran’da 30 milyondan fazla Türk kökenli insan vardır. Kürtler de vardır. Ama orada, ABD ve Batı bizdeki kadar kolay at koşturamadığı için, Türkler ayaklandırılmamış, PKK’nın İran kolu PJAK başarılı olamamıştır.)
Uzun vadeli planlar yapanlar, hiç elleri yanmadan, maşalarla, başka yerlerde at oynatıyorlar. O bölgede kimin kimi öldürdüğü, birkaç yüz, birkaç bin veya milyon (Irak’taki gibi) insanın ölmesi ve onların dini, milliyetleri, demokrasi olup olmaması gerçekte hiç önemli değil! Önemli olan yönetimin işbirlikçi olup olmamasıdır.
Dün Kürt’ü ve Ermeni’yi birbirine kırdıranlar, daha sonra PKK-Ermeni ittifakları yaptırmışlardır. Onun için, unutmamak gerekir ki, bugün senin yanında olup bana karşı kışkırtan, yarın benim yanıma geçip seni yok etmek isteyebilir! Bugün Kürt’ü destekleyenler, istedikleri sonuca ulaşamazlarsa, yarın Arap’ı destekleyebilirler. Kürt’ü Kürt’e veya Kürt’ü Arap’a kırdırabilirler. Bugüne kadar hem Kürtler, hem Türkler, hem Ermeniler bu etnik-dini çatışamalardan zarar görmüştür. Bunları birbirine düşürenlerin sağladığı büyük bir maddi çıkar da henüz yoktur. (Bu üç halk çatışma yerine birliğini korusaydı, teröre giden kaynaklar yatırıma gitseydi, şimdi Türkiye milli gelir düzeyi ve kalkınmışlık seviyesiyle AB üyesi ülkeler arasında iyi bir yere sahip olabilirdi. Amaç acaba Ermenilere ve Kürtlere iyilik etmek değil, bunu engellemek miydi?)
Ayrılıkçı olmak için ise, kendi kendine yetmeyi göze almak gerekir. Örneğin, İstanbul diyebilir ki, “Ben devletin yaptığı yatırımın birkaç katı kadar artı değer üretiyorum. Ürettiğim zenginliğin şehrimde kalmasını istiyorum. Bundan sonra özerk bir yönetim ve bütçe istiyorum.” Devamında Ankara’ya, “İstersen bana hiç destek olma, ben kendi kendime yeterim.”diyerek resti de çekebilir. Ama Hakkâri’de 30 liralık yardımın 1 lirası devlete dönüyor. Yani Hakkâri’nin devletten aldığı destek, verdiğinin 30 katı. Özerklik peşindeki birilerinin, “Sen bana para ve hizmet vermeye devam edeceksin. Hatta 40 diyorsam 40, 60 diyorsam 60 lira vereceksin. Ben, sana o 1 lirayı da vermeyeceğim. Benim parayı nasıl harcadığıma, kime ne yaptığıma da karışmayacaksın!” diye rest çekmeye çalışırsa bu sadece komik olur. Bu proje ve talep, Irak’lı Kürt’ün ABD’yi kullanıp atma projesi gibi, büyük bir yanılgıdır.
Bugün, orta çağ kalıntısı ağa-şıh vesayetine bir de PKK vesayeti eklenmiştir.
(Ağaların bir kısmı aynı zamanda şeyhtir. Ve hatta Arap olan Hz. Muhammet’in soyundan gelen Kürt Seyyitlerdir? Bölge halkı bu şeyh-ağalar tarafından, hem geçim, toprak, hem dini gerekçelerle kıskıvrak bağlanmıştır. )
Yaklaşık yarısı okuma yazma bilmeyen kadınları gösterilerde ön saflara dizen, “kepenk aç-kapa”, “haraç ver”, “gösteri yap”, “taş at” diyen, ağa işbirlikçisi PKK’ya gönülsüz destek verene yazıktır. Gönüllü olarak katılanlar varsa, farkında olmadan kendilerine zarar vermek için mücadele eden bu insanlara da, terör yüzünden yerinden yurdundan olan insanlara ve kaynakları, canları, huzuru yok olan tüm Türk halkına gerçekten yazıktır.
PKK ne topraksız köylüye toprak dağıtmış, ne de ekonominin, eğitim seviyesinin artmasına, sağlığın, huzurun sağlanmasına katkıda bulunmuştur. PKK kendilerine destek olan dış güçler, işbirlikçi ağalar vasıtasıyla bölgede var olanı da yıkma çabasına girmiş, insanlar terör nedeniyle tarlalara gidememiş, hayvan otlatamamış, hatta köylerinde kalamamış, tarım durma noktasına gelmiştir.
Terörün olduğu yerde turizm de, yatırımlar da gerilemiş, işsizlik artmıştır.
İşsizliğin ve nüfusun artması da terörü beslemiştir.
Bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir. Öcalan’ın Kürdistan’da kölelik tespitleri doğrudur: Kürdistan’da kölelik daha fazladır. Önderliği aşiret kafasıyla itaat olarak anlayanlar, köle ruhlu insanlardan önder çıkmaz. Bu tespite uygun olarak, aşağılık duygusu içinde, Öcalan’ın müritleri olmak dışında bir planları olmayanlar milletvekili de olsalar, partileri de olsa hiçbir soruna yönelik çözüm üretemezler. Onlar da zaten, PKK’ya kaynak sağlayan kontrolsüz nüfus artışı, eğitimsizlikten ve işsizlikten memnun görünmektedirler.
Churchill’in Afganistan için tespitleri olan, kabaca: Aşiretler birbirine düşman, herkes birbirine düşman, hepsi birlikte dışarıdakine düşman, Türkiye’nin Güney Doğusu için de söylenebilir. Entegre olmaya ve değişime karşı direnç yanında, aşiretler arası çekişme, kan davaları, aileler arası düşmanlıklar vardır. Bölgede huzurun ve güvenin sağlanması için, “kültür” adı altında bu yapının korunması değil, değişmesi gerekir. Sanki kadınları hamile bırakıp kaçan gerçek bir insanmış gibi, olmayan geliriyle 5-8-10-20 çocuğa sahip olup, sonra yoksulluktan dolayı sadece, çocuklara sahip çıkmayan “devlet baba”yı sorumlu tutmak, çocukları devlet düşmanı olarak yetiştirmekten vazgeçmek gerekir.
İnsanlar ana-babalarının hatalarından ders çıkarmalı, aynı sorunları yaşamamak için aynı yanlışları yapmamalıdırlar. İki-üç analı, babanın ilgisiz, ananın çaresiz, sevgisiz ortamda, sürekli olarak ezildikleri, haklarının yendiği söylenilerek, koşulların acımasız olduğu düzende, düşmanlık, kıskançlık duygularıyla yetişen insanların tüm yaşamları ziyan olmaktadır.
Bu büyük eksiklikler ve açlıklar dipsiz kuyuya dönüşmekte, hangi servete, hangi eşe veya evlada, hangi statüye erişilirse erişilsin sürekli olarak daha fazlasını istemeye, üstesinden gelinemeyen iliklere işlemiş bir ezilmişlik, aşağılık duygusu içinde, mutsuz yaşamaya dönüşmektedir.
(Kuş gribinden üç çocuğunu birden kaybeden Batman’lı babaya, Başbakanın talimatı üzerine, satın alınıp kendisine verilmek üzere, Batman’daki istediği evi seçmesi istenmişti. Ancak, vatandaş Batman’daki evlerin hiç birini beğenmemiş, “Çocuklarım denizi hiç görmedi. İstanbul’da denizi gören bir ev ve iş istiyorum” demişti. Almanya’daki Kürtlerin de -Almanya’nın sağladığı tüm olanaklara karşın- “Türkiye’de ikinci sınıftık. Buraya geldik, yedinci sınıf olduk” diye yakındıklarını duyduğum zaman çok şaşırmıştım. Beklentileri neydi? Ne olmak istiyorlar acaba? diye çok düşündüm. Türk devleti Türklere deniz gören bedava ev, Alman devleti Almanlara bedava villa ve işyeri dağıtıyor, bütün bunlar Kürtlerden mi esirgeniyordu?)
“Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına” der atasözü. Allah, her insana akıl vermiştir. İnsan, seçtiği yolda, desteklediği kişi veya görüş sonucunda başına gelenlerden hep başkalarını değil, kendisini de sorumlu tutmalıdır. İşine gelince mazlumu, mağduru oynayıp, eline fırsat geçince veya töre vb. adı altında kendi insanlarını bile acımasızca katledenler ve onların destekçileri artık durup ne yaptıklarını düşünmeli, akıllarını başlarına toplamalıdırlar.
Yüzde 99’u Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkede, karşılıklı güven ve huzurun tavan yapması gerekir. Ama insanlar birbirinden korkuyor, güvenmiyorsa, can-mal-ırz güvenliği yoksa o toplumda imandan, dindarlıktan söz etmek mümkün değildir. Müslüman kendisinden emin olunan, kardeş kadar güvenilecek olandır. Bu ortam yoksa, suçlusu o ülkenin insanlarıdır.
Zaman düşmanlıkları sürdürmek için bahane arama değil, çözüm için ortak akıl üretme zamanıdır. (Çözüm önerileri, “Kürdistan yolunun ufak tefek taşları (3), konulu yazıda ele alındığı için burada tekrarlamaya gerek yoktur.)
Kin ve düşmanlık duyguları içinde kendini yıpratarak, yaşamı hem kendine hem diğer insanlara zehir ederek ömür tüketmek, hem dünyayı, hem de -inançlı insan için- ahireti yok etmektir.
Hem ağanın- şeyhin kulu olmak yerine sadece Allah’ın kulu olmak, Öcalan’ın kölesi-PKK’nın uşağı olmak yerine gerçekten özgür bir yurttaş olarak yaşamak, hem de sonraki nesillere yaşanacak, temiz ve huzurlu bir dünya bırakmak için çaba göstermenin zamanı çoktan gelmiştir.
Önemli olan birilerinin keyfi ve planları için kaynakları, yaşamları ziyan etmemek, oyuna gelmemektir.
Şimdiye kadar yapılan zarardan dönülüp, en azında ibre kâra yönlenmelidir. Ama tecrübelerden ders çıkarılıp sonraki kuşaklar düşmanlıkla yetiştirilmemelidir ki, onlar da aynı zararı görmesinler. Çünkü gerçek kazançlı olan, zarardan dönen değil, aklını kullanıp zarara girmeyendir.

22 Haziran 2015 Pazartesi

GİRİŞ

Cedit Hareketi Türk milli bilincinin gelişimi ve Türk halklarının bağımsızlık mücadelelerine önemli fikri etkisi olmuş bir hareket olarak nitelendirilebilir. Osmanlı Devletinin yıkılış ürecine girmesiyle beraber, devletin kurtuluş reçeteleri olarak ileri sürülen Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin Müslüman ve gayrimüslim azınlıkların ayaklanmasıyla bir anlamda “anlamsızlaşması” Türk milliyetçiliği ideolojisini güçlü bir seçenek olarak ortaya çıkarmıştır. İşte bu dönemde Tatar toplumunda bir yenileşme hareketi olarak başlayan Cedit Hareketinin fikri etkisi, zamanla tüm Türk topluluklarına yayılmış, bağımsızlık mücadelesi veren Türk halklarına olumlu etkilerde bulunmuştur.

A. Cedit Hareketinin Niteliği

İlk Türk aydınlanma hareketi olan Ceditcilik adı verilen reform hareketi, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının başlarında dil, eğitim-öğretim ve dinle ilgili alanlarda bir yenileşme hareketi olarak başlamıştır. Bu hareketin önde gelenlerinden Abdülnâsır Kursâvi (1770-1814), Şihâbeddin Mercâni (1815-1889), Abdulkayyum Nasır (1824-1907) ve Hüseyin Feyizhâni (1826-1866) sayılabilir. Bu hareket genelde Rusya'daki Türk halklarında meydana gelen iktisadi değişikliklerin sonucunda ve bunların etkisi ile canlanan bir uyanış, yenilik hareketidir. Daha sonra Usul-ü Cedit hareketi Türk dünyasının tümüne yayılma yolları aramıştır.[1]
Bu hareket ilk önce eğitim alanında yenilikler getirmeyi amaçlamıştır. Tatar okullarında yeni bir okuma metodunun benimsenmesi tartışmalarıyla birlikte eski metodu savunan "kadimciler ile yenisini savunan "ceditciler " arasında bir mücadele başlamıştır. Bu yeni metodu  savunan  hareket de bu nedenden dolayı "Usul-ü Cedit" adını almış, daha sonra bu mücadeleden yenilikçilerin zaferle çıkması, Cedit hareketine de yeni bir ivme kazandırmıştır.
Tatarların Osmanlı'da yaşayan halkla büyük benzerliğinin olması, Tatar olmayan topluluklar tarafından sevilmeleri ve tek umutlarının diğer Türk toplulukları ile ilişki kurmak olması, Türkçülük akımının bu halk içinde örgütlenmesini kolaylaştırmıştır.  Türkçülük düşüncesinin orijinalliği yanında, bir çok strateji ve kavramı Pan-Slavizmden [2] aldığını söyleyen Landau, Tatarların bu hareket içinde önemli yeri olduğunu, belirtmekte ve Rus yönetiminin bir  çok topluluğu baskı altına almasına rağmen, Tatarların Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma yönünde büyük baskılara maruz kalmasının bu sonucu doğurduğunu söylemektedir.  [3]
Türk milli bilincinin gelişiminde çok önemli yeri olan Türk milliyetçiliği düşüncesi iki büyük grup tarafından formüle edilmiş ve yayılmıştır. Bunlardan ilki Osmanlı aydınları ikincisi de Rusya'dan Osmanlı Devletine gelen aydınlardır. Rus Çarı'nın Rusya Müslümanları hareketini baskı altına almasından sonra, Kırımlı, Tatar, Azeri aydınlardan oluşan bir aydın grubu Türkiye'ye gelmiş, Jön Türk hükümeti de kendilerini iyi bir şekilde karşılamıştır. 1908 Devriminden bir kaç ay sonra, İstanbul'da Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Abdürreşid İbrahimov, Hüseyinzade Ali, Ayaz İshaki Halim Sabit gibi aydınlara rastlanmaktadır. Bu aydınlar tarafından göçmen örgütleri kurulmuş, kurulan gazete ve dergilerin sayısı hızla

B. İsmail Gaspıralı ve Cedit Hareketi

İsmail Gaspıralı, 8 Mart 1851'de Kırım'da doğmuş, bir süre medrese eğitimi aldıktan sonra iki yıl Akmescit (Simferepol)'deki Rus okuluna devam etmiştir. Daha sonra Moskova Askeri Okulu'na ancak tamamlayamadan okulu
bırakmıştır. Gaspıralı, Moskova'da iken Slafovil (aşırı Slav milliyetçiliği) hareketinin önde gelenlerinden Katkov ile tanışmış ve onun sayesinde Rus milliyetçiliği, liberal ve aşırı siyasal hareketleri tanıma fırsatı bulmuştur. Bir süre Kırım'da öğretmenlik yapan Gaspıralı, 1871'de medreseden ayrılarak Fransa'ya gitmiştir. 1874 yılında Fransa'dan İstanbul'a gelerek Askeri okula başvurmuş, ancak başvurusu reddedilince tekrar Kırım'a dönmek zorunda kalmıştır.
İsmail Gaspıralı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin gelişmesinde büyük etkisi olan ve Türkçülüğün bir ideoloji haline gelmesi ve ulusal bilincin ortaya çıkarılmasında önemli katkıları olan bir aydındır. Gaspıralı, Rusya Türkleri içinde ortaya çıkan bir aydın hareketi olan Cedit Hareketi (Usul-ü Cedit) nin önde gelenlerindendir.
Gaspıralı'nın dahil olduğu Tatar Türkleri, diğer Türk halklarına göre eğitim yönünden daha gelişmiş bir düzeye sahiptiler.[4] On dokuzuncu yüzyıl da Türk halklarının yaşadığı toprakları gezen Türkolog Vambery ve K.Fuchs, Tatarlar arasında okuma yazma bilmeyenlerin sayısının, İngiltere ve Fransa'dakilerden daha az olduğunu ve Tatarların okuma yazma bilmeyenlere iyi gözle bakmadıklarını ifade etmektedir. [5]
On yedinci yüzyıl sonundan beri, Tatarlar içinde büyük ve aktif bir burjuva sınıfının gelişmiş olması, on dokuzuncu yüzyılın sonunda milliyetçi uyanışın temelini oluşturmuştur. Türkçülük-Benningsen ve Quelquesay'ın da belirttiği gibi- Tatar burjuvazisinin Ruslarla rekabetinin de bir ideolojik alt yapısını meydana getirmiştir. [6] Bu ideolojik alt yapının oluşumunda bir aydınlanma hareketi olarak nitelendirilebilecek olan reform hareketinin önemli payı bulunmaktadır.

C. Gaspıralı’nın Eğitim Faaliyetleri

Gaspıralı, kendi görüşlerini yaymak üzere 1881-1882 yılları arasında "Tonguç", "Şafak", "Kamer", "Ay", "Yıldız", "Güneş", "Hakikat" ve "Latail" olmak üzere bir dizi broşür  yayımlamıştır. Bu broşürlerde genel olarak dil sorunu incelenmiştir. Daha sonra bu dönemde ilk ikisi Türkçe olan ve Müslümanlara, coğrafya olaylarını, eğitim sistemlerini, basını, sağlık konularını anlatan, "Mirat-ı Cedid"(Yenilik Aynası) ve "Salname-i Türki" ile, Rusya'daki İslâm toplumunun durumunu ve modernleşme konusunu  incelediği, Rusça "Russkoe Musulmanstvo" adlı üç eser  yazmıştır. [7] Gaspıralı, bu eserinde, Ruslar ve Türkler arasında eşitliği savunmuş ve Rusların asimilasyon politikasına açıkça karşı çıkmıştır.

D. “Dilde Fikirde İşte Birlik” Düşüncesinin Doğuşu

İsmail Gaspıralı, bu dönemde yeni ve daha yaygın bir gazete çıkarma çalışmalarına başlamış ve gerekli izni alabilmiştir. 1905 devriminin yarattığı özgürlük ortamından yararlanarak çıkardığı Rusça-Türkçe "Tercüman" (Perevotçik) gazetesi  yenileşme hareketinin bayraktarlığını yapmaya başlamıştır.[8] Gaspıralı'nın önderliğinde  açılan okullarda Rusya'nın her tarafından gelen öğrenciler bu yenileşme düşüncesini kendi yörelerine taşımaya  başlamışlardır . Gaspıralı  Tercüman gazetesinde[9] yayımladığı yazılarda ünlü "dilde,  fikirde, işte birlik" ilkesini yayarak Türk halkları[10] arasında birlik ve dayanışma duygusunun yaratılmasına çalışmaktadır. [11] Yazar, başta kendi toplumunda olmak üzere bir dizi reformun gerçekleştirilmesini; Batılı eğitim kurumlarının açılmasını, Türk halkları için ortak bir dilin kullanılmasını, Rusya Türklerinin ekonomik durumunun düzelmesini ve ekonomik hayata katılmalarını, dinsel örgütlerin revize edilmesini ve Türkler arasında yardımlaşma örgütlerinin kurulmasını öngörmüştür.
Gaspıralı ve diğer Tatar aydınlar, coğrafi uzaklık nedeniyle, Türk halklarının anlaşma güçlüğü çektiklerini ve ortak bir dil yardımıyla bir yakınlaşmanın sağlanması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Türk topluluklarının konuştukları dil benzerdir ancak, aydınlar bir tür "üst Türkçe" ile anlaşabilmektedirler. Temel sorun Türklüğe ait, ortak özelliklerin belirgin bir biçimde bozulması ve edebi faaliyetin azalmasıdır. Ortak dil ve kültürel yakınlığın sağlanabilmesi için eğitim ve dil reformu, gazete yayımlama faaliyeti bu dönem Tatar aydınların temel uğraşısını oluşturmuştur.
Dilde, fikirde ve İşte birlikten Gaspıralı, bütün Türk halklarının arasındaki lehçe farklarının giderilmesi ve bütün Türklerin ortak bir dil ve alfabeye geçmesini, Türkçe'nin Arapça ve Farsça'nın egemenliğinden kurtarılmasını; modernleşme atılımlarının başarıya ulaştırılarak modern  bir devlet içersinde Türklerin  bağımsız olarak yaşamasını amaçlamaktadır. Bu görüşleri  cesaretle dile getiren bir gazete olan Tercüman, giderek yaygınlık kazanarak, İstanbul  gazetelerinden daha fazla sayıda bir okur kitlesine sahip olmuştur. [12]
Gaspıralı bu hareket içerisinde, daha sonra birlikte çalışacakları  Yusuf Akçura ile tanışmıştır. Gaspıralı ve Akçura, Rusya Müslümanlarının taleplerinin yerine getirilmesi için, 1904-1908 yılları arasında birlikte çalışmışlardır. Otoriteden hoşlanmamasına rağmen, Akçura, "hoca" olarak tanımladığı Gaspıralı'nın sadık bir öğrencisi olmuştur. 1911'den itibaren bu ikili İstanbul'da ünlü Türk Yurdu'nu birlikte yayımlamaya başladığında, Akçura, bu gazetenin Tercüman'ın "küçük kardeşi" olduğunu ilan etmiştir. [13]
Bu dönemde Gaspıralı'nın yanısıra, Kazanlı din ve tarih bilginleri, Abdülnasır Kursavi, Şehabettin Mercani [14], Muhammed Abduh ve Şeyh Cemalettin Afgani'nin, Müslümanların Batı'nın gelişmesine ayak uydurması ve özellikle din alanında reform niteliğinde öneriler getirme yönündeki düşünceleri Rusya'da yaşayan Müslümanlar arasında ilerici bir ulema sınıfının doğmasına yol açmıştır.  Diğer yandan tarih ve dil alanında çalışmalar yapan İbrahim Halfin, bu yenilikçi aydınlar arasında önemli bir yere sahiptir.[15]Bu sınıf, dini alanda hurafelere karşı mücadeleye girişerek, okullar aracılığı ile İslâmi uydurulmasını savunmaya başlamıştır.[16]
 Rusya Müslümanları arasında bu yönde mücadelelerini sürdürenler arasında, Rızaeddin Fahreddin, Musa Curullah, Ziyaeddin Kemali, Alimcan Barudi, Hüseyin Fayyazhani, Abdullah ve Ubeydullah Bubi sayılabilir. [17] Milliyetçi düşünce bir çok Türk topluluğu içinde değişik bölgelerde destek bulurken, bu düşünceyi savunan aydınların, bazı konularda birbirinden ayrıldıkları görülmektedir. Örneğin, Gaspıralı'nın güçlü seküler anlayışı çok fazla İslâmi bir nitelik taşımazken, Çar aristokrasisine karşı Tatar bağımsızlığın savunan "Genç Tatar" hareketini Gaspıralı, karşısına almıştır.
Gaspıralı'nın çıkardığı Tercüman gazetesi, yazarın "dilde, fikirde, işte birlik" ilkesi doğrultusunda, Rusya'daki Türkler arasında başta dil birliğini sağlamak ve ortak bir anlaşma dili yaratılmasını sağlamak için çeşitli yazılar yayınlamıştır. Gazete, Osmanlı Türkçesine sadık kalmakla beraber, ağır Arapça ve Farsça terkipler kullanmayarak herkesin, özellikle İstanbul gazetelerinden haberdar olan aydınların anlayabileceği bir dil kullanılmıştır. Ancak 1905  I. Rus Devrimi'nden sonra nispeten  basın özgürlüğüne kavuşan değişik Türk boyları arasında bir gazete yayını patlaması [18]olmuş ve bunların çoğu da kendi mahalli şivelerini kullanmaya başlamışlardır. Bu durum ise, Gaspıralı tarafından ortak dilden ayrılma şeklinde yorumlanmıştır. [19] İsmail Gaspıralı, Türk ulusunun bir bütün olduğuna, coğrafi ve dilden gelen farklılıkların bu bütünselliği bozamayacağına inanmış ve bu nedenle, dil birliğini engelleyecek ve Türk halkları arasında anlaşmayı güçleştirecek unsurlara karşı mücadele edilmesini öngörmüştür. Gaspıralı Türk birliği için gerekli gördüğü düşünce birliği ilkesini, dil birliğine dayandırmış, dil birliği gerçekleşmeden, Türk halklarının birleşmesinden söz edilemeyeceğini savunmuştur.
Gaspıralı'nın önerdiği ve kullandığı dil olarak Kırım kelime ve tabirleriyle desteklediği basitleştirilmiş Osmanlı Türkçesini seçmesi rastlantısal değildir. Hiç şüphesiz ki o dönemde Osmanlı Türkçesi bütün Türk diyalektleri arasında en gelişmiş ve yerleşmiş olanıdır. Osmanlı edebi birikimi ve eğitim deneyimi ile bu dilde mevcut nispeten geniş edebiyat ve yayın diğer Türklerde sıkıntısı çekilen kültür ve eğitim boşluklarının doldurulmasına büyük katkıda bulunmuştur.[20] Ancak Osmanlı Türkçesinin özellikle edebi alanda kullanılan dilin ağır Arapça ve Farsça terkiplerden oluşması, bu yönde bir dil birliğinin oluşmasına da engel oluşturmaktadır. Bu nedenle Gaspıralı Osmanlı edebi dilini eleştirmiş, konuşulan ve yaşayan Türkçe üzerinde bir birlik kurulması gerektiğini söylemiştir.
Gaspıralı İsmail ve diğer aydınların aslında istedikleri kültürel bir birliktir. Konuşulan dilin Rusya'da yaşayan Türkler tarafından anlaşılması ve ortak bir alfabenin gerçekleştirilmesi bu aydınların başlıca amaçlarıdır. Gaspıralı da bu doğrultuda bir siyasal birlik düşüncesinden sürekli kaçınmış, ve bunu tehlikeli bulmuştur. Onun esas kaygısı özellikle böyle bir birliğin toplumsal ve kültürel altyapısını hazırlayabilmektir.[21]
Gaspıralı'nın temel yaklaşımı, "Lisan-ı Umumi" adını verdiği bir dil birliğidir. Bu dönemde bu birliği sağlamaya yönelik bir çok Türkçü dergi yayımlanmaya başlanmıştır. Ruslar bu yayımların milliyetçi olduğu kadar İslâmcı yayınlar olduğunu söyleyerek engellemeye çalışmışlardır.[22] Rus gizli polisi "Ohrana"nın raporunda, Türkçülük adı altında İslâmcılık yapıldığı ifade edilmektedir. Bu hareket içinde 1905'den sonra Tatar gazeteleri yanında Azerilerin çıkardığı gazeteler, Özbeklerin çıkardığı Özelikle "Turan" ve "Buhara-ı Şerif" bunlardan bir kaçıdır. [23]

E. Gaspıralı ve Türk Birliği Düşüncesi

Rusya'da yaşayan Türk ve Müslüman halklar arasında bir birlik kurma düşüncesi, siyasal ortamın da uygun olmasıyla bu dönemde yeni bir ivme kazanmıştır. İçlerinde İsmail Gaspıralı, Ali Merdan Topçubaşı, Seyid Gerek, Yusuf Akçura, Fatih Kerimi, Kadı Abdürreşid  İbrahim, Musa Curullah Bigi, Abdullah Apanay gibi Türk halkalarının önde gelen şahsiyetlerinin önderlik ettiği Rusya Müslümanları Kongresi (15 Ağustos 1905), Müslüman halklar arasında birliği kurma yönünde önemli bir fonksiyon üstlenmiştir. [24]
Bu yönde toplanan ilk kongre, Nidzhni-Novgrod'da  15-28 Ağustos tarihlerinde yaklaşık 150 delegenin katılımıyla toplanmıştır. Gaspıralı kongreye katılan liderlerden biridir ve Tatarlar bu kongrede çoğunluğu oluşturmaktadır. Kongreye Azeriler ve diğer Türk topluluklarından, Sibirya'dan, Türkistan'dan ve Rusya içlerinden temsilciler katılmıştır. Kongre aynı zamanda tüm Müslüman halkların haklarını da savunmaktadır. Kongrenin ilk açıklaması -Rusya'daki diğer liberal burjuvazi ile benzer olarak- Rusya'nın tüm Müslüman halklarının haklarını elde etmeye yönelik olarak oluşturulmuştur. Kongre sonunda, Rusya'daki Müslümanların tümünü içine alan bir örgüt kurulmasını kararlaştırılmış ve faaliyet alanı 18 bölgeye ayrılmış ve her birimin kendi meclislerini seçim yoluyla oluşturmaları öngörülmüştür. Merkezi asamble Bakû'de toplanırken, uygulamada bir çok yerel meclis toplanmış ancak bunlardan yalnızca Kazan Meclisi düzenli bir çalışma gösterebilmiştir. [25] Rusya Müslümanları kongresinin ikincisi, 13-23 Ocak 1906 tarihleri arasında St. Petersburg'da yaklaşık 100 delegenin katılımıyla gerçekleşmiştir. Bu kongre, Azeri ve Tatar milliyetçilerinin önderliğinde "Rusya Müslümanlarının İttifakı" olarak adlandırılmıştır.
Doğrudan siyasal bir eylem  niteliğindeki  üçüncü Kongre Nidzhni-Novgrod'da ilk Duma'nın dağılmasından hemen sonra, Ağustos 1906'da toplanmıştır. Bu kongrede tartışmaların merkezini, savunuculuğunu Yusuf Akçura'nın yaptığı, İttifak'ın bir siyasal partiye dönüştürülmesi sorunu oluşturmuştur. Gaspıralı siyasal parti düşüncesine karşı çıkmış ve hareketin din ve kültür alanı ile sınırlı kalmasını savunmuştur. Ancak özellikle Rus sosyalist devrimcilerine yakın olan ve başlıca önemli grubunu Tan'cıların (bu adı Tan Yıldızı adlı yayın organından almışlardır) oluşturduğu Ayaz İshaki[26] önderliğindeki Tatar sosyalistleri siyasal partiye, bütün sınıfların çıkarlarını savunacak bir partinin kurulmasının imkansızlığı nedeniyle tavır almışlardır. Akçura'nın savunduğu etnik ve dinsel yakınlığın bir siyasal parti kurmaya yetecek ortak noktalar olduğu düşüncesinin kabulü sonucunda aynı adı taşıyan “İttifak” adlı bir siyasal partinin[27] kurulması karara bağlanmıştır.[28] Rusya Müslümanlarının siyasal temsilini amaçlayan girişimler, Rusya'da yaşayan Türk halkları arasında ulusal bilince dayalı bir bağımsızlık anlayışının gelişmesine neden olmuştur. 1905 yılından sonra oluşan ortam, Başbakan Stolipin'in  iktidara gelmesiyle değişmiş ve halklara tanınan özgürlüklerin kısıtlanması yönünde uygulamalar başlatılmıştır. Bunun sonrasında da Birinci Dünya Savaşının başlaması toplumsal ve siyasal  hareketlerin tamamen durması sonucunu doğurmuştur.
Gaspıralı, "Rusyadaki Müslümanlar" makalesi ile, Türklerin geri kalma nedenlerini araştırmış ve dil birliğinin gelişme için gerekli olduğunu vurgulamıştır.[29] Gaspıralı, Rusya dışında, Müslümanların ve Türklerin birliğini ve gelişmesini  sağlamaya  yönelik konferanslar vermiş,  Müslümanların bulundukları ülkelerin ekonomik hayatına katılması yoluyla ancak gerilikten kurtulacaklarını ve güçlü birer topluluk olacaklarını söylemiştir. [30] Rusya'da toplanan kongrelerden sonra,  Gaspıralı'nın Mısır'da uluslararası bir Müslüman Kongresi düzenleme girişimleri ise sonuçsuz kalmıştır.
Rusya'da 1905 devriminden sonra yaşanan gelişmeler Türkçü aydınların çalışmalarını yakından ilgilendirmektedir. Anayasanın ilanı ile başlayan kısmi özgürlük ortamı bir çok Türkçü aydının rahat bir çalışma ortamı bulmasına ve siyasal görüşlerini yüksek sesle ifade etmelerini sağlamıştır. Bu doğrultuda, değişik Türk topluluklarında mitingler ve toplantılar düzenlenmiş, milliyetçi hareketin önderleri bu toplantılarda konuşmalar yapmışlardır.
İsmail Gaspıralı'nın, Türk halklarını "dilde, fikirde ve işte" bütünleştirme amacını taşıyan çalışmaları, özellikle Tercüman Gazetesi ve Usul-ü Cedit Hareketi, başta Rusya'da yaşayan Müslüman ve Türk topluluklarının ulusal bilinçlerini  kazanmasında, Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde ve bu ülkede yaşayan halkların hak arama mücadelesinde önemli  işlevleri yerine getirmiştir.

Kaynaklar

Devlet, Nadirİsmail Bey Gaspıralı, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990
Kohn,  Hans Pan-İslavizm ve Rus Milliyetçiliği, Kervan Yayınları,İstanbul,  1986.
M. Landau, Jacop Pan Turkism: From Irredentism to Cooperation, Hurst Comp., London, 1995.
Schiltberger, Johannes Türkler ve Tatarlar Arasında 1394-1427, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997.
de Tott,François Türkler ve Tatarlar Arasında On Sekizinci Yüzyıl Osmanlı Türkleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.
Devletşin, Tamurbek Sovyet Tataristan'ı, Çev.:Mehmet Demircan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981
Oba, Ali Engin Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul, 1994
Mardin, Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul.
Georgeon,François Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996.
Yamauchi, Masayuki Sultan Galiyev, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998.
Kanlıdere, Ahmet "Kazan Tatarları Arasında Tecdid ve Cedit Hareketi (1809-1917)",  Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı:46, Yaz- 1997.
Kırımlı, Hakan Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996.
Ilgar, İhsan Rusya'da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.
Ortaylı,İlber Çarlık Rusyasında Türkçülük Hareketleri ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara, 1968.
Akar, M.-Deniz, S.-Bilecik, F, Türk Dünyası Çağdaş Edebiyatı, Yesevi Yayınları, İstanbul, 1994.


* Yrd.Doç.Dr., Muğla Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü
[1] Nadir Devlet, İsmail Bey Gaspıralı, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990,s. 9.
[2] Pan-Slavizm hakkında bkz. Hans Kohn, Pan-İslavizm ve Rus Milliyetçiliği, Kervan Yayınları, İstanbul, 1986.
[3] Jacop M. Landau, Pan Turkism: From Irredentism to Cooperation, Hurst Comp., London, 1995, s.1.
[4] On dört ve on beşinci yüzyıllarda Tatar toplumsal yapısı ve gündelik yaşamı hakkında bkz. Johannes Schiltberger, Türkler ve Tatarlar Arasında 1394-1427, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997; François de Tott, Türkler ve Tatarlar Arasında On Sekizinci Yüzyıl Osmanlı Türkleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.
[5] Arminius Vambery, Das Türkenvolk, Leipzig,1885, s.431; K. Fuchs, Kazanskiye Tatari v Statistiçeskom i etnografiçeskom Otnoşeniyah, Kazan, 1844, s.113. akt.: Tamurbek Devletşin, Sovyet Tataristan'ı, Çev.:Mehmet Demircan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, s.40.
[6] Landau, a.g.e., s. 8.
[7] Devlet, a.g.e., s.22.
[8] Tercüman Gazetesi, Kırım'ın Ruslar tarafından  işgali yıldönümünden iki gün sonra çıkmıştır. Diğer yandan Ruslar'ın bu gazetenin yayımına izin vermesini Nadir Devlet, Müslümanların Rusya'ya karşı sempati duymalarını sağlamaya yönelik olduğunu belirterek, Gaspıralı'nın ilk sayıda Ruslardan övgüyle söz etmesini de, gazete iznini sağlamaya yönelik bir hareket olarak nitelendirmektedir. Bkz.  Devlet, a.g.e., s.23.
[9] Rusya Türkleri arasında iletişimi sağlamak ve kendi sorunlarını duyurmak için bu dönemde en önemli araç gazete çıkarmaktır. Türklerin bu yönde yaptıkları bir çok girişim Ruslar tarafından engellenmiştir. Bu alanda bilinen ilk girişim yarı Türkçe ve yarı Rusça olan "Kazankiya İzvestiya"(Kazan Haberleri)dir. Ancak resmi makamlar bu gazetenin çıkmasına izin vermemişlerdir. Daha sonra "Bahr-ül Ahbar", "Yıldız" ve "Tanğ Yıldızı" adlı gazeteler de aynı sona uğramıştır. 1870'de Türkistan Genel Valisi Kaufmann'ın izniyle "Türkistan Vilayetinin Geziti" adlı bir gazete yayımlanmasına karşın bunu bir Türk gazetesi saymak yanlıştır. İlk Türk gazetesi ise, Azerbaycanlı Hasan Zerdabi'nin, 1877 Osmanlı-Rus savaşında Türk yanlısı tutumu nedeniyle kapatılan, kısa ömürlü "Ekinci" (1875-1877) gazetesidir.  Devlet,a.g.e., s.20.
[10] 1897 yılında yapılan nüfus sayımına göre, Rusya'da yaşayan Türklerin sayısı 13.889.241'dir. 1912 başlarında bu sayı, 16.226.073'e varmıştır. Bu sayının en büyük kısmını Tatarlar (5.124.397) ve Kırgızlar (5.165.542) oluşturuyordu. Başkurtların sayısı ise, 1.769.962 idi. Yer bakımından Türklerin  dağılımı ise şöyledir: 3.335.000 Orta Asya'da yaşayanlar, Türkistan ve Steptekiler 7.995.000, Sibiryadakiler 120.000. R. Majerczak, "Une Nouvelle Statistique de la Population Musulmane en Russie et de la Presse Musulmane Russe", Revue du Monde Musulman,Cilt:38, Eylül 1914, s.270, akt. Ali Engin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul, 1994, s.143.
[11] Gaspıralı'nın çıkardığı ve "dilde, fikirde, işte birlik" ilkesini savunan Tercüman dışında, Rusya Türkleri arasında benzer düşünceleri yaymaya çalışan bir çok gazete-dergi bulunmaktadır. Bununla beraber Türkler, 5 dinsel, 48 yardımlaşma, 34 eğitim derneğinde sahiptiler. Bu dergi ve gazeteler şöyle sıralanabilir: Vakit (Orenburg), Beyan-ül Hak (Kazan), Kuyah (Kazan), İkbal(Bakü), Seda-i Hak (Bakü), Semerkand (Bakü), Yolduz (Kazan), İdil (Astrahan), Turmuş (Ufa), Din ve Hayat (Orenburg), Nur (Sen Ptersburg), İl (Sen Ptersburg), Molla Nasreddin (Bakü),  Çura (Orenburg), Mektep (Kazan), Aykap (Toytzk), An (Kazan), Ayna (Kazan), İktisad (Kazan), Ed-Din vel-Edep (Kazan). Türklerin yaşadığı bir çok bölgede, Türklerin  gazete ve dergiler çıkmasına rağmen , yayımların en çok Kazan'da çıkması, Tatarların entelektüel alanda diğer Türk topluluklarından ileride olduğunu da göstermektedir.
[12] Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul, s.89.
[13] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996,  s. 26.
[14] Bu aydınlar dinsel alanda bir yenileşme yanında ulusal kimlik noktasında da yeni öneriler getirmişlerdir. Volga Bulgarları, Müslümanlar, Tatarlar, Kazan-Tatarları gibi çeşitli adlarla bilinen bu yöre insanları, Kazan-Tatarları adı altında ulusal kimlik ve imaj kazanma  mücadelesi de vermişler, bu yönde özellikle Şehabettin Mercani'nin önemli etkinliği olmuştur. Masayuki Yamauchi, Sultan Galiyev, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998, s.60.
[15] Devletşin, a.g.e., s.31-35.  Bazı kaynaklarda İbrahim Halfin, Abdülkayyım Nasıri, Hüseyin Feyzhanov ve Muhammed Zahir Bigiyef gibi aydınlar milliyetçilikten uzak ve Sovyet sistemine uygun kişiler olarak ele alınmaktadır. bkz. Ahmet Kanlıdere, "Kazan Tatarları Arasında Tecdid ve Cedit Hareketi (1809-1917)",  Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı:46, Yaz- 1997, s.91.
[16] Tarihçilerin ideolojik konumlarına göre, Tatar aydınlarını değişik biçimde değerlendirdikleri ve dinsel unsurun  milliyetçi ve Sovyet dönemi tarihçilerinde ihmal edilmiş  olduğuna yönelik görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre, Sovyet tarihçileri, dinsel endişeleri ağır basan Tatar reformcularını ya tamamen inkar etmekte, ya küçümsemekte ya da belli yönlerini öne çıkarmaktadırlar. Ahmet Kanlıdere, orijinal kaynaklara dayanarak, bazı yazarların, -Cedit Hareketine mensup aydınların- her türlü eski düşünceye karşı olan reformistler olarak nitelendirildiklerini, bunun ise, temeldeki  dinsel endişeyi saptırdığını ileri sürmektedir. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz  Kanlıdere, a.g.m., s.90-91.
[17] Oba, a.g.e., s.144.
[18] 1905 Devriminden 1917 Devrimine dek sadece Kazan edebi dilinde kırk kadar gazete ve otuz beş kadar da dergi çıkarılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Fikir (1905), Yıldız (1906), Vakit (1906), Azad (1907), Tan Yıldızı (1906), Tavış (1907), İl (1913), Söz (1915), Bizning İl (1916), Burhan-ı Terakki (1906), İdil (1907-1914), El-Islah(1907), Koyaş(1912).
[19] Devlet, a.g.e., s.41.
[20] Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996, s..48.
[21] Gaspıralı, hayatının son yıllarında İstanbul'da Türk Ocakları başkanı Hamdullah Suphi'ye bu konudaki düşüncesini şöyle açıklamıştır: "Bazı düşünceler vardır ki o bize  yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım, biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasal birliği başkaları düşünsün" Kırımlı, a.g.e., s.47.
[22] Sovyet yönetimi, Cedit hareketine ve Tatar reformcularına olumsuz gözle bakmıştır. 1970'lerde yayınlanan ve Tatar okullarında ders kitabı olarak okutulan tarih kitabında, Ceditciler, "liberal burjuva milliyetçilerinin ideologları" olarak nitelendirilmektedirler. Aynı yönde milliyetçi olarak tanınan bazı tarihçilerin de  (Akdes Nimet Urat ve Tamurbek Devletşin gibi), Cedit hareketi aydınlarının tümünü, milliyetçi aydınlar olarak nitelendirmektedirler. Bkz. Kanlıdere, a.g.m., s.91.
[23] Landau, a.g.e., s.9.
[24] Devlet, a.g.e., s.78.
[25] Landau, a.g.e., s.11.
[26] Ayaz İshaki (İdilli), Tatar Türklerindendir ve 1905'de "Tancılar" adlı siyasal örgüt ve "Tan Yıldızı" adlı gazeteyi kurmuştur. Bu örgüt, Rus Çarlığını devrim yoluyla devirmeyi amaçlamaktadır. İshaki, 1905 Devriminden sonra Müslümanların oluşturduğu komitelere katılmış ve Ekim Devriminden sonra da Rusya'yı terk etmiş ve İdil-Ural bölgesinin bağımsızlığını savunan "Yanğa Millî Yul" dergisini çıkarmıştır. İshaki,  "Üyge Taba" ve "Dulkın İçinde" adlı eserlerinde milliyetçi-Türkçü düşünceyi ön plana çıkarmıştır. İhsan Ilgar, Rusya'da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990, s.116
[27] Bu siyasal partinin tam adı "İttifak-ül Müslimin"dir. Partiyi destekleyenler edebi kuruluşlar, eğitim ve "Müslümanların Kültürel Gelişimi için Yardım Örgütü" gibi yardım kuruluşlarıdır. Partinin kuruluş yeri Astrahan'da Hanskaya Stavka' dır. Orenburg'da "Vakit" ve Bakü'de "Sada" gibi gazeteler örgütün yayın organı niteliğindedir.
[28] Georgeon, a.g.e., s.57.
[29] İlber Ortaylı, Çarlık Rusyasında Türkçülük Hareketleri ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara, 1968, s.15.
[30] M.Akar-S.Deniz-F.Bilecik,Türk Dünyası Çağdaş Edebiyatı,Yesevi Yayınları, İstanbul, 1994, s.131

15 Haziran 2015 Pazartesi

Karl Popper ve Elestirel Akilcilik
Karl. R. Popper 20. yuzyil bilim felsefesi tartismalarinin kose taslarindan biridir. Mantiksal pozitivizmin temel tezlerini elstiren ve bu yuzden de tepkici bir dusunurdur.
Popper'in elestirdigi standart bilim anlayisi, gozlemlenen olgusal dunyadan elde edilen bilgilerin tumevarim yontemiyle genellestirilmesi, bu genellestirilen gozlem ve deneye dayanan onermelerden olusan kuramlarin dogrulama yontemiyle bilgi dagarcigimiza aktarilmasini ongoruyordu. Bu bilim anlayisi su varsayimlara dayanmaktaydi:
1. Zihin, nesne ile iliskiden once bostur.
2. Insan zihni nesneleri nesnel olarak algilar.
3. Gozlemlenen olgularin ozelliklerini ve sozkonusu olgular arasindaki iliskileri ifade eden tikel onermeler tumevarimla genellenebilir.
4. Duyularin gozetiminde tekrar olgu dunyasiyla karsilastirilip dogrulanabilen genellemeler birikimsel bir surec izleyerek bilimin iskeletini olustururlar.
Bu, pozitivist, tumevarimci, birikimci ve ilerlemeci bilim anlayisinin varsayimlarinin tumu Popper tarafindan elestirilir.
1. Kuramdan bagimsiz bir gozlem olamayacagini, cunku tum gozlemlerin onlari anlamli kilan bir kuramsal yapi icinde olustugunu,
2. Tikel bilgilerin genellemesiyle tumel bilgi elde etmenin mantiksal bir kesinlik tasimadigini,
3. Bilimselligin olcutunun sanildiginin aksine dogrulanabilirlik degil, yanlislanabilirlik oldugunu, ve
4. Yaygin kaninin aksine bilimsel bilginin dogrularin birikmesiyle degil, yanlislarin ayiklanmasiyla ilerledigini savunur.
Bilim ile bilim olmayani ayirma sorunu
Popper da mantiksal pozitivistler gibi bilimle bilim olmayan arasinda bir ayrimin nasil yapilabilecegi sorununa deginir. Mantiksal pozitivistlerin bu konudaki olcutu onermelerin muhtemel gozlem veya duyumlarla desteklenebilir sekilde formule edilmelerini ifade eden dogrulanabilirlik olarak belirlemislerdi. Bu sadece bilimle bilim olmayani degil, ayni zamanda anlamli olanla olmayani birbirinden ayiriyordu mantiksal pozitivistlere gore.
Popper, dogrulanabilirlik yerine yanlislanabilirligi koyarken, bu olcutun anlamli olanla olmayani degil, sadece bilimsel olanla olmayani birbirinden ayirdigini savunuyordu. Yani Popper, bilimsel olanla olmayanin ayriminin yapilmasi gerektigini kabul etmekle beraber, bunun anlamlilik, anlamsizlik ikilemi cercevesinde ele alinmasina karsi cikiyordu. Ona gore anlamlilik kategorisini sadece bilimsel bilgilere ozgu kilmak yanlisti. Metafizik olmak anlamsiz olmak demek degildi.
Popper'in yanlislamaciliginin esasini olusturan "yanlislanabilirlik" ilkesine deginmeden once, Popper'in "dogrulanabilirlik" ilkesine getirdigi elestirilere yakindan bakmakta yarar var.
1919 yili, izafiyet teorisinin test edilmesi acisindan onemli bir yildi. Cunku o yil, izafiyet teorisinin gunesin cekim alanina giren isinlarin egilme gostereceklerine yonelik ongorusunun sinanmasina imkan verecek bir gunes tutulmasi olacakti. Popper, gunes tutulmasinin teoriyi dogrulamasi veya yanlislamasindan ziyade meydana gelecek sonucun bilimin yontemi acisindan onemiyle ilgilenmekteydi. Yapilan olcumler sonunda isinlarin egildigi saptandi ve sonucta izafiyet teorisinin ongoruleri dogru cikti. Eger ongoru dogru cikmasaydi, teori reddedilecekti, veya yeni test imkanlari yaratacak sekilde yeniden formule edilecekti. Yani izafiyet teorisi, eger yanlissa, yanlisliginin ortaya cikartilmasina imkan veriyordu. Dolayisiyla, "yanlislanabilir" bir teoriydi.
Popper, izafiyet teorisiyle Marks'in tarih, Freud'un psikanaliz ve Adler'in bireysel psikolojiyle ilgili teorilerini karsilastirir. Bu teorilerden, Marks'in teorisinin, izafiyet teorisine benzer sekilde bazi ongorulerde bulundugunu (ornegin kapitalizmin yikilacagi ve zorunlu sekilde tum kapitalist ulkelerin sosyalizme gececegi), dolayisiyla yanlislanabilir yonlerinin oldugunu ve sozkonusu yonlerin zaman icinde yapilan gozlemlerle yanlislandigini soyler.
Fakat ozellikle diger iki teoriyi (Freud'un ve Adler'in teorileri), yanlislanabilirlik acisindan cok daha problemli bulur. Bir ornek vermek gerekirse, Adlerci psikolojinin temel ilkesi, insan eylemlerini asagilik duygusunun motive ettigidir. Bir nehrin kenarinda yururken nehre dusmus ve bogulmamak icin cirpinan bir cocugu goren adamin muhtemel iki tavrini bu kuramin isiginda yorumlayalim. Adam, ya cocugu kurtarmak icin nehre atlayacak, ya da atlamayacaktir. Eger adam cocugu kurtarmak icin nehre atlarsa, Adlerci psikanalist bunu adamin tehlikeye ragmen suya atlamaya cesaretli oldugunu ispatlayarak asagilik duygusunu yenmeyi amacladigina yoracaktir. Eger adam nehre atlamazsa, o zaman da adam cocuk bogulurken bile kiyida kalma sogukkanliligina sahip oldugunu ispat ederek asagilik duygusunu telafi etmektedir.
Dolayisiyla her durumda kuram dogrulanmaktadir. Bu ve buna benzer orneklerin ustunde duran Popper, boylece bir kuramin dogrulugunu onaylayacak, kurami destekleyecek veri bulmanin cok kolay oldugunu farkeder. Dolayisiyla, kurami nelerin dogrulayacaginin degil hangi durumlarda kuramin yanlislanmis olacaginin ifade edilmesinin kurama bilimsellik vasfi kazandiracagini savunmaya baslar.
Burada Popper, dogrulanabilirligi hem onermelerin mantiksal yapisi hem de bilimsel aciklamanin mantigi acisindan elestirmektedir. Yanlis oldugu bilinen, yapisal olarak olumlu bazi cumlelerin, ilke olarak dogrulanabilir olduguna, fakat yanlislanamayacagina dikkat ceker. Ornegin "Tepesinde bir gozu olan insanlar vardir" onermesi, ilke olarak dogrulanabilir niteliktedir. Cunku, teorik olarak mumkundur ki, yapilacak gozlemlerle, tepesinde bir goz olan birilerinin bulunup bu yarginin dogrulanmasi mumkundur. Ote yandan, yaptigimiz gozlemlerle boyle insanlar gormememiz, mantiksal olarak bu teorinin yanlisligini kanitlamaz. Belki bizim ulasamadigimiz biryerlerde tepesinde bir goz olan insanlar yasamaktadir. Bu durumda, eger dogrulanabilirlik bilimselligin olcutu ise en azindan prensipte dogrulanabilir oldugu icin bu onermenin bilimsel bir onerme kabul edilmesi gerekir.
Burada ister istemez, konuyu Tanri inancina ve dinsel aciklamalara da getirecegiz. Okuyucunun dikkatini cekecegi uzere, ornegin Tanri'nin varligi iddiasi, ilke olarak kolayca dogrulanabilir. Tanri, evreni yaratan, ona mevcut duzenini veren bir varlik olarak tanimlandigindan, sadece duzenli bir sisteme veya evrendeki herhangi birseye bakmak, bu fikri dogrular nitelikte olacaktir. Fakat dikkat edilirse, sadece evrenin sebebi olarak tanimlanan ve hakkinda baska bir bilgi verilmeyen bir Tanri fikrini, evrene bakarak yanlislamak mumkun olmayacaktir. Bu yuzden, Tanri'nin varligi iddiasi da diger tum metafizik iddialar gibi yanlislanamaz ve dolayisiyla bilimsel olmayan bir iddia olmaktadir.
Popper ayrica, pozitivist ve empiristlerin neredeyse yegane bilimsel yontem olarak sunduklari "tumevarim" prensibini de elestirir, ve tumevarimin mantiksal olarak imkan degil, imkansizlik icerdigine dikkat ceker. "Butun kugular beyazdir" onermesini ele alalim. Milyonlarca beyaz kugu gormemiz "butun kugular beyazdir" yargisina varmamizi zorunlu kilmaz. Cunku bu, gozlem alanimizin disinda kalan biryerlerde siyah bir kugunun bulunmadigini mantiksal kesinlikle garantilemez. Fakat bir siyah kugu bulunursa bu genelleme yanlislanmis olur. Yani bu cumle mantiksal olarak dogrulanamaz ama yanlislanabilir.
"Dunyada deprem olacak" onermesi milyonlarca yil deprem olmadan gecse de mantiksal olarak yanlislanmayan bir onermedir. Bu yuzden de bilgi icerigi yoktur. Cunku Popper'a gore, bir onermenin bilgi icerigi, onun yanlislanabilirligi ile dogru orantilidir. Yanlislanabilirlik orani arttikca, bilgi icerigi de artar. "2005 yilinda deprem olacak" onermesi oncekine gore oldukca fazla bilgi icerigi tasimaktadir. Cunku 2005 yilinda bir deprem olmadigi takdirde onermenin yanlislanmasi mumkundur. Yani onermenin, hangi durumda yanlislanmis olacagini gosteren bir mantiksal kurgusu vardir. Eger onerme "2005 yilinin Subat ayinda Istanbul'da bir deprem olacak" bicimindeyse, bilgi icerigi oncekilere gore cok daha fazladir.
Bilgi iceriginin yuksek olmasi, dogrulanabilir olmayi degil, yanlislanabilir olmayi mumkun kilacak bir formulasyonu gerektirmektedir. Yanlislanma ihtimalinin yuksek olmasi ise, sinanma imkanlarinin yuksek olmasina baglidir. Yukaridaki deprem orneginde oldugu gibi, metodolojik acidan, sonucta onermenin dogru veya yanlis olmasi onemli degildir. Onemli olan, onermenin mantiksal acidan sinanmaya imkan tanimasi, hangi gozlem veya sinama sonunda yanlislanmis olacagini acikca ifade eden onermeler icermesidir.
Ote yandan, bir teori pratik olarak yanlislanabilir ama pratik olarak sinanamayabilir. Bunun icin yapilabilecek fazla birsey yoktur. Eger bir teori potansiyel olarak yanlislanabilir ve ayni zamanda sinanabilirse muhtemel iki sonuc vardir.
a) Sinama islemi olumlu sonuc vermisse teori desteklenmistir. Burada dogrulanma degil desteklenme kelimesinin kullanilmasi tesaduf degildir. Cunku desteklenmis olmak, dogrulugu ispatlanmis olmak demek degildir. Benzer sekilde, Lakatos'a gore, yanlislanmis olmak da yanlisligi ispat edilmis olmak demek degildir. Yanlislanmis bir teori, pekala dogru olabilir. Burada Popper'in diger bir kavrami devreye girer: yanilabilirlik. Hicbir zaman kesin bilgiye ulastigimizi kanitlayamayiz, cunku yanilma her zaman mumkundur.
b) Eger sinama sonucu olumsuzsa, kuram reddedilir. Fakat biraz once degindigimiz gibi, gozlemlerin bir kurami desteklemesi onun dogrulugunu kanitlamadigi gibi, reddedilmesi de yanlisligini kanitlamaz. Bu konuya Lakatos ile ilgili yazida tekrar donecegiz.
Popper, yonteminin saglam ve kesin bilgiye ulasmayi garatilemedigini, sadece gercege yaklastigimizi, aciklamalarimizin gercege benzedigini bilmemize imkan sagladigini savunur. Mantiksal pozitivistler bilginin dogrularin birikmesiyle ilerledigini savunurken, Popper, bilimin ilerledigini kabul etmekle beraber, bunun dogrularin birikmesiyle degil, yanlislarin ayiklanmasiyla oldugunu savunmaktadir.

14 Haziran 2015 Pazar

Dünya mafyası Washington’da bir araya geldi!
Bu yıl BİLDERBERG cemaati, Amerika’nın Virginia eyaletinde ünlü Marriott otelinde toplandı..
2012 Bilderberg’ine davet edilen 5 kişi arasında daimi katılımcılar Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç ve Ali Babacan’ın yanısıra Vodafone Türkiye İcra kurulu başkanı Serpil Timuray, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Politika Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman ve gazeteci Enis Berberoğlu bulunmaktadır.
Bu yılki Bilderberg Toplantısı’nın ‘karar vericileri’ arasında Henry Kissinger, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Pascal Lamyi, Google Başkanı Eric Schmidt gibi isimler vardır.
Her yıl başka bir ülkede buluşan Bilderbergciler, 2008’deki ABD seçimlerinden önce de Amerika’da toplanmışlardı. O zaman dünyaya Obama’yı ‘hediye’ ettiler. 4 yıl sonra Bilderberg, dünya kanla imtihan edilirken, yine bir seçim öncesi Amerika’da toplandı.. Dünyaya yeni bir kukla ve yeni bir savaş baronu belirleyecekler.
Bu masonik gizli CEMAAT 1920’lerden beri dünyanın geleceğine el koyuyor.. Küresel çete dünyadaki tüm sermayenin yüzde 65’ini elinde tutuyor ve ve tüm ülkelerde GİZLİ gündemlerini uygulamak için ÖRÜMCEK AĞLARI örgütlüyor..
CFR (Dış İlişkiler Konseyi), Trileteral ve BİLDERBERG her yıl gizli toplantılarla dünyanın en güçlü 100 küsur kişisini bir yerde topluyor ve hepimizi etkileyecek kararlar alıyor.. Erol BİLBİLİK bu çeteyi şöyle özetliyor:
      ‘Uluslararası dev tröstler adına dünyayı yöneten üç gizli örgüt vardır.
      Bu yapılanmanın en üst örgütü Dış İlişkiler Konseyi (CFR), onun bir alt örgütü Üçlü Komisyon (TC) ve bunun bir alt örgütü de Bilderberg Grubu (BG)’dur.
      Her üç örgütün de Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’dan olmak üzere toplam beş bine yakın üyesi vardır.
    Türkiye’nin Bilderberg Grubu‘na mensup yaklaşık 40′a yakın yaşayan üyesi vardır.’
Bilderberg’in kurucusu Hollanda Prensi Bernard ve sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger’di.
Retinger Bilderberg kurallarını anlatırken “Batı’nın etik ve kültürel değerlerini paylaşmayı ve savunmayı’ şart koşmuştu.. Katılımcılar finans baronları, işadamları, siyasiler, ticari örgütler, diplomatlar ve medya mensuplarından oluşacaktı…
Erol Bilbilik, ‘Bilderberg aslında Amerikan sermayesinin ve elitinin, CIA’in Avrupa ayağıdır.’ der. Bu masonik gizli teşkilatın ülkelerin kaderleriyle ilgili çok gizli kararlar aldığını Türkiye’nin kaderinin de bu toplantılarda tayin edildiğini anlatır. (Dünyayı yöneten gizli örgütler- Erol Bilbilik)
‘Türkiye’yi uzun dönem yöneten pek çok kişi Bilderberg üyesi olarak kalmıştır. 1950’li yıllardan sonra pek çok iç ve dış politikayı Türkler değil, Bilderberg, CFR ve Trilateral Komisyon Üyeleri belirlemiştir.’
Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığı’na, Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz ise Başbakanlığa Bilderberg toplantıları sonrasında yürümüştür…
Bülent Erandaç dün Takvim gazetesinde, Bilderberg toplantılarına katılan Türk’lerden ve küresel efendilerin ‘derin ilişkilerinin’ Türkiye ayağından örnekler verdi.
      ‘1995: Toplantıya katılan Cem Boyner parti kurdu.
      1996: Toplantıya katılan Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ile Dışişleri Bakanı EMRE GÖNENSAY yurda döndü, 4 gün sonra hükümet düştü.
      GAZİ ERÇEL, 28 Şubat darbe hükümetlerinde Merkez Bankası Başkanı idi. Türkiye’nin yaşadığı en büyük krize giden günlerde paranın rotasını çiziyordu.
      1998: Toplantısına katılan merhum Dışişleri bakanı merhum İSMAİL CEM de parti kurdu.
      2002: Dünya Bankası’nı bıraktı, 3 Mart 2001’de Ecevit Hükümetinin Ekonomi Bakanı oldu.
      2004 yılından itibaren, Koç Holding Yön. Kur. Başkanı MUSTAFA KOÇ’un liderliği başladı.
      2007 yılı Türkiye için çok önemli bir yıldı. İlginçtir Bilderberg toplantısı da İstanbul’da yapıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 27 Nisan e-muhtırası, Hudson darbe toplantıları da o yıldı.
    SONUÇ: Derin dünya olaylarının şifrelerini istiyorsanız, Bilderberg toplantılarına ve katılanlara bakınız..’
Bilderberg’in Türkiye sorumlusu Henry Kissinger’dır.. Ve Koç Holding yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç her toplantıya katılır ve Türkiye sorumlusudur.. Sabancı grubundan Suzan Sabancı da hemen her toplantıya katılmakta ya da Sabancı grubunu temsilen birileri davetliler arasında bulunmaktadır.. Ali Babacan daimi katılımcı gibidir. CHP’den Faik Öztrak ve CHP eski milletvekili, Cumhurbaşkanı Gül’ün danışmanı Zeynep Damla Gürel katılımcı olmuştur..
Son 10 yıldır ‘küresel cemaat toplantılarına’ katılan gazeteci ve akademisyenler arasında Sedat Ergin, Nuri Çolakoğlu, Hasan Cemal, Soli Özel Ruşen Çakır, Cengiz Çandar, Zeynep Göğüş, Fehmi Koru, Sami Kohen gibi isimlere rastlanmaktadır.. Bu yıl onlara Fuat Keyman ve Enis Berberoğlu katılmıştır.
3 Haziran sonrası bu yıl Bilderberg’de alınan kararların kokuları çıkar. Katılımcıların beyanlarını dikkatle takip edin.. Gerek Amerikan seçimlerinin sonuçlarını, İsrail oyunlarını, gerek Suriye ve İran’daki gelişmeleri, Çin ve Pasifik’deki küresel cemaatin adımlarını koklayacaksınız..
Türkiye’ye biçilen ‘rol’ için de ‘Türk’ Bilderberg ‘severlerin’ beyanlarındaki satır aralarını iyi takip edin…
Banu AVAR, 1 Haziran 2012
banuavar@superonline.com
Dipçe: GM-Dipçe: Bilderberg 2012 Toplantısı Katılımcıları

5 Mayıs 2015 Salı

Atatürk'ün "karma ekonomi düzeni" olarak ders kitaplarımıza giren ancak bu kavramdan daha geniş içerikte olan iktisadi düşünceleri, benimsediği iktisadi prensipler, çağdaş kalkınma politikası ve stratejilerine yön vermiş, ayrıca gelişmekte olan ülkelerin örnek alabileceği önemli bir ekonomik model oluşturmuştur. Atatürk'ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalmadan söylemiş olduğu "...askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner" sözü ekonomiye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Maalesef Yüce Önder Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışından sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin gerekleri istenilen düzeyde yerine getirilmemiştir. Ulusumuzun henüz Atatürk’ün öngördüğü amaçlara ulaşamamış olması bunun kanıtıdır. Makalemizde Atatürk'ün iktisada dair fikirleri ve temel aldığı ekonomik prensipler irdelenmeye çalışılacaktır. Böylece, Atatürk sonrası dönemde ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadi ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği görülecektir. Öte yandan ülkelerarası ticari sınırların giderek kaldırılması yani serbest ticaret ideolojisinin dünya ekonomisine egemen olması, gelişmekte olan ülkelerin ve bu arada Türkiye'nin de kalkınma sorununu giderek daha önemli kılmıştır. Dolayısıyla, Atatürk'ün iktisat siyasetinin temel özelliklerinin ortaya konulması ve hükümetlerin bu prensiplerden taviz vermemesi, küresel ekonomiyle bütünleşme sürecindeki Türkiye'yi bu süreçte daha etkin kılacaktır.

1. Cumhuriyet Öncesi İktisat Politikaları

1.1. 1838 Serbest Ticaret Anlaşması ve Osmanlı Ekonomisi'nin Çöküşü

İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" (1776) isimli kitabında uluslararası ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" (1817) isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir (Ricardo, 1997: 120). Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz (Sabır, 2001: 51). Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin serbest ticarete geçiş serüveni ise 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat politikasını tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması herşeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir (Sayar, 1986: 213). Gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makina endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Zamanla bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bu olumsuz politika sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgahlarına, tarıma dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimi sürecini tamamlamış ülkelerdi. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir.
1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir ( Kazgan: 1999: 39). Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştır.

1.2. Milli Mücadele Dönemi'nde İktisadi Politika

Milli Mücadele Dönemi'nde izlenen iktisat politikası üzerine söylenebilecek ve bugün için de ibret alınması gereken en çarpıcı nokta, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı sıfır enflasyon ile gerçekleştirmiş olmasıdır. Milli Hükümet Kurtuluş Savaşı boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştır. Yani Türkiye'nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.
Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da kullanılan para Osmanlı kaimeleriydi. İstiklal Savaşı'nı T.B.M.M. hükümeti yürütüyordu. Ancak emisyonun yani para basımının anahtarı İstanbul rejimindeydi. T.B.M.M. savaş boyunca kendi adına para basmamıştır. Aynı paranın iki ayrı egemenlik alanında kullanıldığı durumlarda emisyonu kontrol altında tutan tarafın tartışılmaz bir avantajı vardır. Karşılıksız para basılmasıyla başlatılabilecek bir enflasyon, satınalma gücünün İstanbul yöresinde toplanmasını sağlayarak Kuvayı Milliye'nin finansmanını felce uğratabilirdi. Neyse ki bu tehlike gerçekleşmemiş ve İstiklal Savaşı enflasyonsuz gerçekleştirilmiştir (Ergin, 1978: 183-184).
Görüldüğü gibi ne İstanbul Hükümeti ne de T.B.M.M. açık finansman politikası uygulamamış ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da enflasyon problemi yaşanmamıştır. Bu noktada Milli Mücadele'yi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapan İstanbul Hükümetleri'nin neden emisyon politikasıyla Milli Mücadele'ye sekte vurmadığı tartışılabilir. Kanımızca İstanbul Hükümetleri para politikasının ne derece önemli bir silah olduğunun farkına varacak düzeyde iktisada hakim değildi. Aksi takdirde, zaten her türlü ihanetin içinde olan İstanbul Yönetimi, para basarak Kuvayı Milliye'nin elindeki kaimelerin değerini düşürür ve Atatürk'e karşı iktisadi bir savaş başlatırdı. Kuşkusuz bu uygulama da savaşın sonucunu değiştirmezdi, belki bir süre savaşın uzamasına sebep olabilirdi.
Atatürk'ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü'nün şu sözleri çok enteresandır: "Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile "evet" dedirtemedim". Türkiye Cumhuriyeti'nde enflasyon problemi Atatürk'ün vefatıyla başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır (Aysan, 2000: 37).
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda enflasyonun yeri olmamıştır. Atatürk her zaman para değerinin istikrarına büyük önem vermiş, İstiklal Savaşı'nın en zor günlerinde bile tedavüle yeni para çıkarmamıştır. Atatürk'ün sıkı para politikası anlayışı Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiş, Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde karşılıksız para basılmamıştır.

2. 1923-1938 Yılları Arasında Ekonomik Reformlar

Osmanlı Devleti'nden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi olmamasından dolayı dışa bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir ekonomi idi. Ülkede kayda değer bir sermaye birikimi olmadığından, bir başka deyişle, yanlış politikalar nedeniyle Türk burjuvazi sınıfı oluşamadığından yatırım yapabilecek zengin yoktu. Ticaret Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekelinde olmuştur. Atatürk'ün "...askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir" anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi'nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde bir çok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yakalanamayacak ekonomik istikrar sağlanmıştır.

2.1. İzmir İktisat Kongresi

Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya karar vermiştir. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında "Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalmış bir gerçek vardır. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir...Milletimiz düşman ordularını mahvetmiştir. Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz" diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir (Ergin 1978: 184-185).
Kongre'de alınan kararlara gelince, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat siyasetinin rotasını çizen bir "Misakı İktisadi" kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayiini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düzeni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir (Demir, 1994: 51).
İzmir İktisat Kongresi kararlarında devletin iktisadi yaşamda fiilen üstleneceği belirli işlevlerin olduğu bunların da ağırlıklı olarak altyapı ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Devlet demiryolu, karayolu ağını kuracak, limanlar inşa edecektir. Haberleşme örgütünü gerçekleştirecek, eğitim işlerini üstlenecektir. Ticaret ve sanayi bankalarının kurulmasına ve ortaklığına öncülük edecek, ancak buralardaki paylarını daha sonra Özel Kesim'e devredecektir. Devlet katıksız bir liberal iktisat politikası yani "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yanlısı olmayacak ama, ekonomik yaşamın gereklerini bizzat üstlenip gerçekleştiren de olmayacaktır (Kuyucuklu, 1986: 174).
Kongre'de yabancı sermaye konusu da tartışılmış, yabancı sermayeye karşı olunmadığı önemle vurgulanmıştır. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında yabancı sermayeye karşı olmadığını söylemiştir. Ancak, Türk yasalarına ve örfüne saygılı yabancı sermaye istediğini, yabancı sermayenin bundan değişik bir düzenleme biçimindeki varlığına kesinlikle karşı olduğunun da altını çizmiştir. Atatürk'ün bu düşüncesi "Misakı İktisadi" belgesinin 9. maddesinde yer almıştır. Bu maddenin gereği Ocak 1924'te yabancıların mülk edinmelerini serbestleştiren bir yasa ile yerine getirilmiştir. Ayrıca 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'ndan yabancı sermayenin de yararlanması düşünülmüştür.
Yukarıda açıklananlara ek olarak şunlar da Kongre'de alınan kararlar arasındadır (Aydemir, 1981: 348):

• Anonim şirketlerin kurulmalarını kolaylaştırmak,
• Milli Bankaların kurulması,
• Demiryolları inşasının hükümetçe bir programa bağlanması,
• Sanayiin teşviki,
• Yerli malı giyilmesi,
• Amele denen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması,
• Memlekette ticaretin tamamen serbest bırakılması.

Alınan kararlardan açıkça görülmektedir ki, uygulanacak iktisat politikasının liberal çizgiye yakın olması düşünülüyordu. Ancak bu dönemde benimsenen liberal politikaların zorunlu bir "laissez faire" uygulaması olup olmadığı tartışılabilir. Yeni Cumhuriyet Lozan Anlaşması gereği 1928 yılına kadar gümrükleri düzenleme yetkisine sahip olmadığından, kamu otoritesinin serbest ticareti terk etme seçeneği yoktu (Balkanlı, 2002: 87).
Lozan Anlaşması henüz sonuçlanmamış, milli mücadele süreci tüm hızıyla devam ederken böyle bir ekonomi kongresini toplamış olması dahi, Atatürk'ün iktisadi soruna ne derecede önem verdiğini göstermeye yeterlidir. Başından sonuna Atatürk'ün yönlendirdiği Kongre'de iktisat bakanının şu sözleri makroekonomik bir istikrarın formülünü verir niteliktedir: "Gayemiz, istihsalimizi ihtiyacımıza göre tezyid ederek kendi kendimize kifayet etmeye doğru gitmek olmalıdır. Harice göndereceğimiz istihsalatımızı da ihmal edemeyiz. İthalatımızla ihracatımız arasında tevazün ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde iktisadiyatımız iflas tehlikesinden yakasını kurtaramaz" (Ökçün, 1997: 222).

2.2. Kalkınma Planları

Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye'de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir (Kuyucuklu, 1986: 180).
2.3. Atatürk Dönemi'nde Başlıca Ekonomik Girişimler
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimlerin bazılarını maddeler halinde sıralamak, onbeş sene gibi kısa bir zamanda devasa bir kalkınma hamlesine girişildiğini göstermeye yeterlidir:

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
• Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
• 1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
• 1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

3. Atatürk ve Devletçilik

Devletçiliğin iktisadi düzlemdeki görünümü "karma ekonomi" anlayışıdır. "Karma ekonomi" yaklaşımı sosyalizm benzeri bir yaklaşım olmayıp, esas itibarıyla, ekonominin gerekli altyapısını hazırlayıp, kalkınma sürecine paralel olarak piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirilmesidir.
Atatürk'ün Devletçilik anlayışı bir kalkınma modelidir. Atatürkçü Devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınai teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları gereğince kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir (Aysan, 2000: 35). İsmet Giritli'nin yorumuyla Atatürk Devletçiliği "...sosyalizmin anladığı manada ve bir doktrin mahiyetinde olan devletçilik değil, sadece pratik ve pragmatik manada yani milli ekonominin zaruretleri, memleketin hızlı kalkınması ve bunun için sanayileşmesi ihtiyacı ile sınırlı olan özel teşebbüsün tam güvenlik ve istikrar içinde varlığını sürdürmesini de lüzumlu bulan başka bir deyimle, karma ekonomi sistemine dayanan hızlı sanayileşmeye dönük bir kalkınmayı gerçekleştirecek bir devletçiliktir" (Giritli, 1975: 298).
Görüldüğü gibi, Atatürk'ün Devletçilik İlkesi esas itibarıyla bir kalkınma modeli olup, katı bir ideoloji olarak algılanmamalıdır. Atatürk'ün Devletçilik İlkesi değerlendirilirken dönemin ekonomik koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Falih Rıfkı Atay'ın şu sözleri Devletçilik ilkesinin zaruriyetten doğduğunu açıkça göstermektedir: "Yeni Türkiye'de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır: Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiç bir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi" (Atay, 1984: 452).
Atatürk döneminde uygulanan devletçi iktisat politikasının, 1930'lu yıllarda ağırlık kazanması, devletçilik ilkesinin zaruriyet sonucunda ortaya çıktığı tezini doğrulamaktadır. Çünkü, İzmir İktisat Kongresi'nde benimsenen, liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir. Aslında dünya konjonktürü de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasına müsayitti. "Laissez Faire"ci liberal iktisat politikaları ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Batı ekonomilerinde ortaya çıkan bu bunalımın esas nedeni [ Arz>Talep] olgusuydu. İktisat biliminin temel gayesi Arz-Talep eşitliğini sağlamaktır. Ünlü iktisatçı Keynes 1936'da yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" isimli kitabında bu eşitliğin ancak devlet müdahalesi yoluyla sağlanabileceğini savunmuş ve bu müdahalenin teorik altyapısını hazırlamıştır. Devlet otonom yatırım harcamaları yoluyla milli geliri arttırarak Arz-Talep eşitliğini kurmalıydı. Türkiye'nin temel ekonomik sorunu ise kalkınma problemi olduğundan, esas savaşın talep cephesinden ziyade arz cephesinde verilmesi gerekiyordu. Türkiye'nin 1930'lardaki "karma ekonomi" modelinin bu nedenle iktisat biliminin alt dallarından olan kalkınma iktisadının öncüsü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet müdahalesinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını gerçekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir.
Atatürk’ün Devletçilik politikası, yalnız iktisat politikası ile ilgili bir kazanım değildir. Devletçilik politikası, aynı zamanda, tam bağımsızlık ilkesinin bütünlenmesidir. Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla sürdürülebileceğini söyleyerek gelecekteki yöneticileri uyarmıştır. Ancak daha sonra gelen kadrolar bir kalkınma modeli olan Devletçilik İlkesini devam ettirememişler ve yanlış kalkınma stratejileri izleyerek ekonomimizi dışa bağımlı bir hale getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız süreçte ekonomik bağımsızlık-siyasi bağımsızlık arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu daha iyi görmekteyiz.
Atatürk Devletçiliğinin CHP'nin Mayıs 1931 Kongresi'nde saptanan programındaki tanımı şöyledir: "Bireysel çalışma ve işleri temel tutmakla birlikte olanaklı olduğunca az süre içine ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti eylemli olarak ilgilendirmek önemli ilkelerimizdendir." (Alp, 1998: 243).
Görülüyor ki Devletçilik (karma ekonomi) = devlet + özel sektör'dür. Devletin, "karma ekonomi" politikasına göre kurduğu sanayi kuruluşlarına ve ortaklıklara Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) denilmektedir. Sümerbank (1933) ve Devlet Sanayi Ofisi (1932) bunlardan en önemlileri arasındadır. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. 1929-39 Dünya sanayii üretim artışı %19 iken Türkiye'de %96 olmuştur (Tekin, 2001: 186-187).
Buraya kadar olan açıklamalarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Öncelikle, Devletçilik İlkesi iki ana hedefe odaklanmıştır: i) "İktisadi Bağımsızlık", ii) Hızlı Kalkınma. Bu hedeflere o dönem koşulları içinde pür liberal bir politika ile ulaşma olanağı yoktur. Atatürk serbest piyasa ekonomisine karşı olmayıp, zaman içinde özel sektörün gelişip devlet sektörünün üstlendiği işlerin bir kısmını devralmasını istemiştir. Bu nedenle, Devletçilik İlkesi "ekonomide bütün işleri herzaman devlet yapacak" anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bazılarının öne sürdüğü gibi, "Devletçilik İlkesi artık sona erdi" sözleri bu ilkenin anlamını kavrayamamaktan veya Atatürkçü Sistem'e karşı önyargılardan ileri gelmektedir.

4. Atatürk ve Ekonomik İstikrar

Atatürk sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır (Eroğlu, 1981: 50-51).
Atatürk'ün 1 Mart 1922 Tarihli T.B.M.M. açılış konuşmasında "Türk parası sağlam değerini tutmaktadır. Hükümet bu siyasaya çok değer vermektedir; bundan böyle bu siyasadan ayrılmayacaktır" sözleri istikrarlı bir para politikasından yana olduğunu göstermektedir (Balkanlı, 2002: 87). Basılan paranın üretim karşılığı olmalıdır. Ülkenin üretiminde artış olmaksızın para basılması, yani açık finansman politikası talebi arttıracaktir. Arz-Talep dengesi Talep lehine bozulacağı için böyle bir politikanın ilk sonucu fiyatlarda sürekli artış yani enflasyon şeklinde kendisini gösterecektir.
Enflasyon verimli yatırımların yapılmasını engeller, yüksek talep ithalatı arttırırken ihracatı caydırır, dolayısıyla dış ticaret açığı büyür, enflasyonist politikalar gelir dağılımındaki dengesizlikleri arttırır. Üretim çeşitli darboğazlarla karşı karşıya kalır ve uzun vadede enflasyonlu bir büyümeyi sürdürmek olanaklı değildir.
Enflasyona yol açmamak için devletin giderlerini para basarak değil, vergi gelirleriyle karşılaması lazımdır. Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomide iç dengenin sağlanabilmesi için G (Devlet Harcamaları) = T (Vergiler) olmalıdır. Dış dengenin formülü ise X (İhracat) = M (İthalat)'tır. Dolayısıyla makroekonomik bir istikrar için vergilerden ve ihracattan elde edilen gelirlerin devlet harcamaları ve ithalat harcamalarının toplamına eşit olması gereklidir. Atatürk döneminde bu ekonomik istikrar ilkesinin benimsendiğini ve yaşama geçirildiğini görüyoruz. 1930-1938 Yılları arasında kalan dönemde (1938 yılı hariç) X - M hep pozitif rakamlar olurken, [ T + X = G + M] de büyük ölçüde sağlanmış yani ekonomik istikrar korunmuştur. Atatürk bugün uygulamakta zorlandığımız istikrar politikasının en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Atatürk'ün dış ticarete ilişkin olarak 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı şu konuşma dış dengeye ne kadar önem verdiğini göstermektedir: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin aktif karakterini muhafaza etmektir. Çünkü tediye muvazenesinin en mühim esasını bu teşkil eder". Atatürk bir başka konuşmasında da "...İstiklal-i maliyenin mahfuziyeti için şart-ı evvel, bütçenin bünye-i iktisadiye ile mütenasip ve mütevazin olmasıdır..." demektedir. Yani maliye politikasında da bütçe denkliği prensibini esas almaktadır. Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisat anlayışında öne çıkan unsur istikrarlı ekonomi politikasıdır. Atatürk'ün ekonomik istikrar konusundaki hassasiyeti, Kurtuluş Savaşı'nın en zor anlarında bile para basma yoluna gitmemesiyle açıkça görülmektedir. Enflasyon sorununu en zor anlarında bile yenen bu büyük ulus ne acıdır ki, büyük önderin bedenen aramızdan ayrılışından sonra bir daha bu dertten yakasını kurtaramamıştır.
5. Sonuç
Bu çalışmada Büyük Önderimiz Atatürk'ün benimsediği iktisadi ilkeler ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak olmuştur. Osmanlı'dan alınan kötü miras bu yolda büyük bir dezavantaj oluşturmuş ancak yine de Büyük Önderimizin deyimiyle "az zamanda çok büyük işler yapılmıştır". Atatürk'ün görüşüne göre bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kalkınabilmesi için istikrarlı iktisat politikaları uygulamak şarttır. Bunun için gerek iç gerek dış iktisadi dengeler gözetilmeli, karşılıksız para basma gibi kolaycı yollara sapılmamalı, kesinlikle enflasyonist bir politika izlenmemelidir.
Atatürk, devlete pazar ekonomisine geçişte öncü ve destekleyici bir rol vermiştir. Atatürk döneminde devlet, kalkınmanın adeta motoru işlevini görmüştür. 1923-1938 Yılları arasında geçen onbeş yıl boyunca fiyat istikrarı bozulmadan ve bütçe açıklarına gidilmeden çok büyük işler başarılmıştır. Burada önemli olan nokta şudur; bir kalkınma hamlesine girişilirken ne yapılacağının hesaplanıp, yatırımların nasıl finanse edileceğinin planlanarak rasyonel bir şekilde hareket edilmesi gereklidir. Dış borçla, karşılıksız para basılarak, enflasyonist politikalarla girişilen kalkınma hamleleri tıkanmaya mahkumdur. Atatürk bunların hiçbirine tenezzül etmemiş, gerçekleştirilen tüm ekonomik başarılar ve yapılan yatırımlar o dönemin kendi gelirleriyle, ülkenin geleceğinden yenilmeksizin elde edilmiştir. Gerçek başarı da budur zaten.

Dr. Hasan SABIR
İstanbul Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat
Anabilim Dalı Öğretim Elemanı