23 Ocak 2016 Cumartesi

Giriş
Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki “Türk Kültür Tarihi”nin, daha genel bir deyişle de “Millî Tarihimiz”in ilk temsilcileridir. Çünkü Eskiçağ ve devamındaki çeşitli yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk Devletleridir. Onların öyküsü “tarihî gerçekler” olarak, bir anlamda -çok uzun süreli- Eskiçağ’daki “Türk Dünyası”nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün olmayan gerçekleri vurgulamak için “İlk Türkler” başlığını özelliğini özellikle kullandığımızı, öncelikle ifâde etmek isteriz.
Üç kıtaya yayılan coğrafyanın büyüklüğüyle paralel olarak, “Türk Dünyası”nı kapsayan – çoğunlukla “çağdaş”/”hemzaman”- “yazılı kaynaklar” gerçekte çok çeşitli ve çok zengindir: Asur, Babil, Pers, Grek, Roma, Latin, Bizans, Arap, İran, Avrupa, Çin, Hint, Türk vb. Hiçbir kaynağı sarfınazar etmeden değerlendirmek söz konusudur. Sadece, bu kaynakları bir araya getirmek bile, büyük bir sistem işidir: Yâni, Eskiçağ’dan günümüze uzanan bir kaynak külliyatı söz konusudur. İlk görev, bunun noksansız olarak başarılabilmesidir. Bunlardan ve de arkeolojiden yeterince yararlanmayan bir gerçek bir “tarih yazımı” düşünülemez.
Aşağı yukarı iki-üç asır öncesinden başlayarak Avrupalıların ya da Rusların, Türk Millî Kültür ve Tarihinin kaynaklarını araştırıp dünyaya ve dolayısıyla da bizlere tanıtmaları, bir anlamda ibret verici ve düşündürücüdür: Orta Asya’daki “Türkiyat Araştırmaları” onlarla başlamıştır. 18. yüzyılda Messerschmidt, Strahlenberg, 19. yüzyılda Yadrintsev, Heikel, Radloff, Thomsen ve daha niceleri. İlk “Türkoloji Kürsüsü”, 1795’te Paris’te “Ecole des Languages Orientales Vivantes”da kurulmuştur. Bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Mesela, Napoli’de (1723), Moskova’da (1814), Paris’te (1821), Londra’da (1823), Helsinki’de (1883) ve yine Londra’da (1906) vs. ve bu kuruluşların yayınladığı sayısız bilimsel dergi ve eserler. Çok özet bilgiler de olsa, bunları gençlerimize hatırlatmayı kaçınılmaz bir görev addediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını takiben, 1924’te Fuat Köprülü’ye verdiği direktiflerle Türk dil, kültür, tarih ve etnografyasının araştırılması amacıyla (1933 Reformu ile İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülen) Darülfünun’un Edebiyat şubesine (Edebiyat Fakültesi) bağlı olarak “Türkiyat Enstitüsü”nü kurdurma onuru da Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Bilindiği gibi, bunu 1931’de Türk Tarih Kurumu ve 1932’de de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşları izler. Amaç, Türk, Anadolu ve dünya tarihinin derinlemesine araştırılması; Türk dilinin incelenmesi, özleştirilmesi ve geliştirilmesidir. Günümüzde, tüm dünyayı kucaklayan gerçek bir bilimler birlikteliği söz konusudur. Bizler de bu doğrultuda emek veren, gerçek bilim adamlarına, Türk ve yabancı meslektaşlarımıza en içten teşekkürlerimizi sunmayı zevkli bir görev addediyoruz. Bu satırların yazarı olarak, konuya, her türlü -iç ve dış- politik eğilimlerden ve de “kimlik arama” çabalarından arınmış bu hatırlatmalarla başlamamızın nedenlerini düşünmenizi de dilerim. Meselâ Kimmer ve İskitler’in-hâlâ-“İndo-İranî” kökenli olduklarını savunanları, insafa davet ediyoruz. Çünkü, “Türk Dünyası” bizler tarafından, Türkler tarafından gerçek anlamda, tarafsızca keşfedilmeyi beklemektedir. Atatürk’ümüzü bir kez daha minnetle anıyoruz. Konumuzla bağlantılı olarak, Zeki Velidi Togan, Bahaeddin Ögel ve İbrahim Kafesoğlu gibi çok az sayıdaki hocalarımızın eserlerinden, daima büyük bir hayranlık duyarak yararlandığımızı da öncelikle ve de şükran duygularımızla ifade etmek isteriz: Togan’ın Umumi Türk Tarihi’ne Giriş; Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü; Ögel’in İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi; Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre ve de Türk Mitolojisi gibi.
Kimmer ve İskit Araştırmalarının Başlaması
Kimmerler meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar ise bir rastlantıyla başlar. 17. yüzyılın son çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda gizli kazılar yapan bir defineci çetesi, çok değerli altın eserler ele geçirirler. Durum, Çar I. Petro’ya bildirilir. Eserlere el koyularak bu nadide yapıtlar St. Petersburg’a getirilir. Dönemin koleksiyoncuları ve sanatseverleri, şimdiye kadar bilinmeyen bu değişik tarzdaki eserlere hayran kalırlar ve etkilenirler. Bu olayı takiben, Sibirya’da ve Güney Rusya’da tesadüfen bulunan benzer şekilde buluntular, bu sanata karşı yoğun bir ilginin ve de ilk bilimsel araştırmaların başlamasına neden olur, kurganlar kazılmaya başlanır. Sonuç olarak bu nadide arkeolojik eserlerin, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan atlı-göçebelere ait olduğu anlaşılır.
19. yüzyıldan bu yana -muhtelif aralarla- günümüze kadar ulaşan araştırmalar, satır başları ile bizleri şu sonuçlara götürmüştür: Doğuda Büyük Çin Seddi’nden, kuzeyde Sibirya’dan, güneyde Tanrı Dağları’na, batıda ise Tuna Havzası’na, Macaristan ovalarına kadar uzanan, doğu-batı yönünde yedi bin kilometreyi aşan geniş bozkır kuşağındaki coğrafi alan, genelde İskitler olarak tanımlanan göçebe ulusların yayılma bölgeleridir. M.Ö. 8 ve M.Ö. 7. yüzyıllardan itibaren de kısmen Önasya’yı, hemen hemen de bütün Anadolu’yu içine alan coğrafyayı kapsar.
Kimmerler_Iskitler001
Ukok Kurganın’da bulunan İskit “Buz” Prensesi
Kurgan Kültürleri-Kimmerler ve İskitler
Kimmerler ve İskitler, kökenleri M.Ö. III. bin yılları aşan Kurgan Kültürlerinin -M.Ö. II. ve I. bin yıllardaki- temsilcileridir. Kurganlar, bozkırlardaki göçebe hayat tarzında, belli bir hiyerarşik düzen içinde önem taşıyan kişilerin mezarlarıdır. Bozkır kültürlerinin ayrılmaz parçası olan çadırlarının, ölüler için hazırlanmış benzerleridir. Bu yığma mezar tepeleri, antik batı kaynaklarında ve daha sonraki literatürde Tümülüs olarak adlandırılmaktadır. Bin yıllar içinde -bölgelere göre- bazı farklılıklar gösteren bu tip mezar kültürü, ister Ural-Altay Türk kökenliler olsun, ister Hint-Avrupa kökenliler.
Bozkır göçebelerinin tipik mezarlarıdır. “Kurgan” öz Türkçe olup, “korugan”dan gelmektedir. Ölüleri koruyan özellikleri nedeniyle bu ad verilmiş olmalıdır. En görkemli İskit kurgan grupları, M.Ö. 8. ve M.S. 1. yüzyıllar arasında Kuban, Taman, Kırım, Dinyeper, Don, Kiev, Poltava, Volga, Ural, Altay, Kuzey Moğolistan ve batıda da genellikle Macaristan ve Romanya’da kümelenmişlerdir. Bunlar, bu “mezarlık” alanları, bu atlı-göçebelerin en kutsal alanlarıdır. Tuna Havzası ve Balkanlar üzerinden Trakya’ya ve Anadolu’ya göç eden ve bu topraklarda yerleşen göçebe kökenli toplumlar da, özellikle toprağa bağlanıp, devlet kurabilme aşamasına geldiklerinde, eski geleneklerine bağlı kalarak, ulularını, krallarını, kraliçelerini, soylularını, “tümülüs” adıyla tanımlanan mezarlarına gömmüşlerdir: Anadolu Demir Çağlarındaki Frig, Lidya ve Trak tümülüslerinin tipik örnekleri gibi.
Burada ilginç olan nokta Türklerin, İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra da kurgan geleneklerini devam ettirmiş olmalarıdır. İster Orta Asya’da, ama özellikle de Anadolu’daki Osmanlı öncesi Türk sanatının en zarif mezar anıtları olan Kümbetler, bütünüyle geleneksel çadır mimarlığının -sırlı tuğla ya da taşla- inşa edilmiş eşsiz örnekleridir. Ayrıca Herodotos’ta (IV. 71-73) tüm ayrıntılarıyla anlatılan İskitlerin ölü gömme adetleri ve kurganlarının yanı sıra, önemli kişilerin mumyalama geleneklerinin de devamı dikkat çekicidir. Hanları, hakanları, hatunları ve uluları mumyalama, İskitlerde olduğu gibi, hemen hemen tüm Türk Dünyasında Hunlarda, Göktürklerde süregelmiş özellikle İslamiyet’ten sonra da Anadolu Selçukluları’nda devam etmiştir.
1993’te Güney Sibirya’da, Altaylar’da bulunan Ukok kurganı, mumyalanmış cengâver İskit hatununa aitti. Bu genç soylu İskit kızını hemen hemen tüm dünya tanıdı: Natalya Polosmak tarafından National Geographic, Vol. 186, No. 4, October 1994 sayısında, s. 80-103 arasında, “Siberian Mummy Unearthed” makale başlığı altında, enfes renkli fotoğraflarla yayınlandı. Bunu, Türkiye’de Atlas dergisinin 92. sayısı (Kasım 2000) takip etti. Bu sayıda, bu kona daha ayrıntılı olarak ele alındı. “Altaylar: Anayurt”, başlığı göze çarpıyordu. Türk Dünyası en çarpıcı ve duygusal renklerle tekrar gündemdeydi.
Bozkır Yaşantısı
Uçsuz bucaksız bozkırlardaki yaşantının temelini, hayvancılık ekonomisine yönelik “göçebe hayat tarzı” teşkil eder. Bozkırdaki acımasız tabiat şartları, bozkır insanını uzun bir tarihi süreç içinde devamlı bir mücadeleye yöneltmiştir. Kendilerine özgü örf ve adetler, sanat eserlerinde görülen doğaya yönelik gerçekçiliğin yanı sıra ince bir romantizm, at sırtında, arabalarda geçen hareketli bir yaşamın verdiği sonsuz tecrübe; giyim, kuşam, silah ve teçhizatlar gibi ögeler bu insanların farklı karakter ve yapılarını açık bir şekilde vurgulamakta ve öne çıkarmaktadır. Bozkır insanının asıl geçim kaynağı sahip olduğu hayvan sürülerinden ibarettir. Bazı boyların ise toprağa bağlanarak ziraat yaptıkları bilinmektedir. Bu özellik “Göçebe-Çoban” ekonomisinin “Yerleşik” tipini yansıtmakta ve bu merkezler bir anlamda diğer göçebe boylar için değiş tokuşa dayanan ticaretin aktif merkezlerini diğer bir deyişle de çevrelerinde konaklanan “Kışlakları” simgelemektedir.
Herodotos’un -Güney Rusya’daki alanlarda- “Kralî İskitler” olarak tanımladığı esas yönetici sınıf, soylu İskitler, hiyerarşik olarak egemen oldukları diğer kabile ve boyları da yönetmişlerdir.
Şamanlar
Şamanlar da ulu kişilerdir, hem ruhlar aleminden, gaibden haber verirler, falcılık yaparlar, hem de hekimlik görevini ifâ ederlerdi.
At Kültürü
Yukarıda da değindiğimiz gibi hayvan yetiştirmek göçebe hayatının en önemli uğraşıdır. At, en başta gelen unsurdur, bozkır insanının her şeyidir, onun ayrılmaz bir parçasıdır: Onun üzerinde göç eder, sürülerini yönetir, avlanır, savaşa gider, dini inançlarına uygun olarak nadiren kurban edilir, süslü koşum takımlarıyla donatarak sahibiyle birlikte kurgana gömülür, ayrıca etinden ve sütünden yararlanılırdı. Ural-Altay kökenli göçebelerde, başka bir deyişle Türk dünyasında kısrak sütünden yapılan “Kımız” kültürü de bunun bir parçasıdır. Bu geleneğin Hint-Avrupalı göçebelerde var olup olmadığını bilemiyoruz. Oysa kesin olarak İskitlerle birlikte bu gelenek günümüze kadar hemen hemen bütün Türk dünyasında devam etmiştir.
Bozkır atları, her ne kadar küçük boyda iseler de, çok dayanıklı, süratli, çevik ve vahşi idiler. Strabon bununla ilgili olarak, İskitler’in özel “At Terbiyesi”nden söz etmektedir. Bozkır sanatını resmeden eserler üzerinde de atların yakalanması, gem vurulması, eğerlenmesi ve terbiyesi çokça tasvir edilmiştir. Mesela, ünlü Çertomlyk vazosundaki sahneler de çok gerçekçidir. 
Kimmerler_Iskitler002
Çertomlyk Vazosu
Herodotos’a göre, İskit ileri gelenlerinin en büyük zenginliklerini “yarı vahşi at sürüleri” teşkil etmekteydi. Bozkırlarda, av sporu da at üzerinde yapılırdı: Strabon’a göre “bataklıklarda geyik ve yabani domuzlar, düzlüklerde ise yabani eşekler ve karacalar avlanırdı” at üzerinde “tavşan avı” ise en sevilen sporlardan biriydi. Bu çevik ve hareketli hayvanların avı, bozkır insanının at üzerindeki çevikliğini ve yeteneğini arttırmaktadır. Zengin arkeolojik bulgular İskitler’in ata verdiği önemi ve at sevgisini açıkça gözler önüne sermektedir. Özellikle zengin at koşumları ve teçhizatı dikkat çekicidir, kurganlarda sayısız örnekler bulunmuştur. İskitlerde “mahmuz” yoktur, ancak kamçı kullandıkları bilinmektedir.
Arabalar
Bozkır yaşantısında hayat daima hareketlidir: Erkeklerin günlük görevi at üzerinde sürüleri otlatmak ve avlanmaktır. Bütün kabile ve boylar, yeni ve taze otlaklar bulmak amacıyla, belirli zamanlarda çok uzaklardaki diğer belirli yörelere göç ederlerdi. Bu hareket göçebelerce hiyerarşik bir düzende paylaştırılmış coğrafyanın yönlendirdiği “yazlaklar” ve “kışlaklar” arasındadır.
Yaşlı kadınlar, çocuklar ve ihtiyar erkekler bütün ağırlık ve teçhizatlarla birlikte arabalarda göç ederler, erkekler ise at üzerinde sürüleri yöneterek göç kafilelerine öncülük eder ve yol gösterirlerdi, genç kızlar ve kadınlar da yine at sırtında erkeklerine yardımcı olurlardı.
Arabalar, öküzler/sığırlar tarafından çekilirdi. Arkeolojik bulgulara göre tekerlekler masif ahşaptan veya “altı kollu olarak” işlenir ve üzerine de demir bir çember geçirilirdi. Özellikle bu uzun göçler sırasında 4 ve 6 tekerlekli arabalar revaçtadır. Bunlar aynı zamanda, İskitlerin “seyyar evleri”dir. Arabanın üzerine aynen çadır şeklinde bir ahşap çatkı raptedilmekte, bu çatkının üzerine ise keçe, keten veya kenevirden dokuma kalın kumaşlardan bir örtü ile kaplanmaktadır. Arabanın içinde de halı ve kilimler serilidir. Özellikle Hipokrates İskit arabalarından ayrıntılı bir şekilde bahsetmektedir. Araba, aynen “at” gibi kutsaldır. Bazı kurganlardaki “arabalı gömüler” bunu açıkça yansıtmaktadır. Ayrıca zengin tezyinatlı özel cenaze arabaları, hanlar ve beyler için kullanılmıştır. Pazırık kurganlarında bunların çok çarpıcı örnekleri bulunmuştur. Ölen hanlar ve beyler tüm silahları ve tören giysileri kuşandırılarak egemen olduğu topraklarda tam 40 gün dolaştırılmaktadır. Bu tören sırasında yollara dökülen halk silahları ile ellerini yüzlerini yaralamakta ve bir yas işareti olarak saçlarının ucunu kesmektedirler. Bu özellikle Herodotos’ta ayrıntılarıyla verilen törenler, Hunlarda ve diğer Türk boylarında tarih boyunca devam etmiştir. Bu ulu ölülerin 40 gün dolaştırılma geleneği, İslamiyetten sonra, sadece ve sadece Türkler arasında var olan, Hz. Muhammed için Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan “mevlid”in kırkıncı gün okutulması ile halen yaşatılmaktadır.
Sözü geçen çadırlı arabalar, bozkır kültürünün tipik ögelerinden biridir.
Çadırlar
Çadırlar, yani “yurtlar” ise konaklama alanlarında kurulur, “obalar” teşkil edilirdi. Yerleşik iskan yerlerinde de bu çadır modelleri aynen taklit edilmiştir: Bu evlerin içleri de çadırlarda olduğu gibi kumaş, keçe, kilim ve halılarla kaplanmıştır. Zeki Velidi Togan (19702, s. 34) İskitler’in bozkır yaşantısına değinirken araba ve çadırlar hakkında aynen şunları nakletmektedir: “Bunlar Türk derme evlerinde, yâni keçeden mamûl kubbeli çadırlarda, çoğunlukla bunların tekerleklilerinde yaşamışlardır. Bu nevi derme evleri Türkler’den alarak benimsemiş olan bazı Orta Asya İranîleri’nde bu evlerin aksamına ve şekillerine ait zengin ıstılahın İranca olmayıp, kâmilen Türkçe olması, bu evlerin Türk millî malı olduğunu gösterdiği gibi, Araplar da bunları “Qubba Turkiya” yani “Türk Çadırı” olarak bildirmişlerdir.”
Çadır/Yurt, İskit göçebesi için kutsal bir anlam taşır: “Kutsal ateşin yandığı ocak, aile fertlerini ısıtmakta, bozkırın acımasız soğuk veya sıcağından korumakta ve üzerinde pişen aşla beslenmektedir.” Yukarıda da vurguladığımız üzere kurgan adı verilen mezarların yapısı da, bu bozkır çadırlarının “öbür dünya için” hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey değildir.
Kimmerler_Iskitler003
Türk Çadırı
İskit Hayvan Üslûbu
İskitlere “Bozkırların Kuyumcuları” denilmektedir. “Bozkır Hayvan Üslûbu”nun en güzel ve zengin örneklerini yaratan insanlardır. Grek kolonilerindeki sanatkârlara da, kendi zevklerine göre eserler yaptırmışlardır. Kurganlarda bulunmuş olan bu muhteşem eserler, ki çoğu altındandır, bozkır insanının duygularını en yalın, ancak en çarpıcı şekilde dile getirirler Art Treasures of Ancient Kuban; Les Dossiers d’Archéologie: Les Scythes gibi muhteşem sergi katalogları bu sanatın en güzel tanıtıldığı yayınlardır.
“Kutsal” ve “öncü” hayvan olan geyiğin o kadar çok çeşitli tasviri vardır ki, kendilerine özgü bu sanat anlatımlarını bendeniz “Bozkırların Dili/Bozkırların Yazısı” olarak algılamaktayım. Çalışmalarımıza göre, “yazıdan önceki” ve de (ilk Runik alfabe gibi.) yazıdan sonraki geleneksel, anonim anlatımlarıdır. Türk Dünyası’ndaki, çok zengin kilim, çorap, çevre, heybe vs. gibi el sanatlarındaki her motifin bir “adı” ve de bir “anlamı” vardır. Kanaatimize göre bunlar, “resim yazılarının çözümü gibi” yeniden değerlendirilmelidir.
Giyim-Kuşam
İskitlerin giyim-kuşamları da kendilerine özgüdür. Önden açılan bedene oturmuş olan dar kollu gocuklar ve gömlekler baldırlara kadar uzanmaktadır. Bunun altına pantolon giyilmekte, elbise bir deri kemer ile bağlanmaktadır. Kurganlarda bulunan arkeolojik bulgulara göre, zengin İskitler’in elbiseleri altın süsler ile süslenmiştir. Ayaklarına yumuşak deriden çizmeler veya botlar giymektedirler. Başlarına ise, enselerine kadar uzanan, kulaklarını kapayan sivri “başlıklar” giyerlerdi.
Kimmerler_Iskitler004
Silah ve Teçhizatlar
Ok ve Yay: ok ve yay bozkır savaşçısının başlıca silahıdır ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. Grekler, İskitler için “atlı okçular” deyimini kullanmışlardır. Ok, aynı zamanda sosyal bakımdan da bir anlam taşır: Herodotos’un bildirdiğine göre kişi başına verilen birer ok ucu, büyük bir bakır kazanda toplanmakta ve bu yöntemle “nüfus sayımı” yapılmaktadır. İskitli çocukların yetiştirilmesinde, ok atma maharetine çok önem verilirdi (Herotodos). Bu silahın kullanılmasında, sağdan veya soldan, ya da at üzerinde “dörtnala giderken geriye dönerek atış yapmak”, farklı pozisyonlarda aynı derecede de sürat ve maharet sahibi olmak gerekliydi. Mesela “uzun menzil” yay çekme yarışmaları ve elde edilen başarılar Grek kolonistleri tarafından da kutlanmış, hatta bunların şerefine anıtlar dikilmiştir.
Ok uçları, 40-70 cm uzunluğunda bir beden üzerinde yer almaktadır. Bunlar, kullanılma yerine göre ahşap veya kamıştandır. Demir ok uçlarına en eski İskit buluntuları arasında rastlanılmaktadır. Esas olarak, sert alaşımlı tunç ok uçları revaçtadır. Boyları -kullanılma cinslerine göre- 2,5-5 cm arasında değişmektedir. “Av” ve “Savaş” tiplerinin çeşitliliği dikkat çekicidir. “Mahmuzlu” tipleri karakteristiktir.
Yaylar ise “Doğu” veya “Asya Tipi” denilen sınıflamaya girmektedir. Bu yay tipi, Orta Asya’nın Atlı ve Göçebe kavimlerinde binlerce yıl kullanılmıştır. Bu tipin en güzel örnekleri daha sonra özellikle Hunlarda mevcuttur. İskit yayı, düz veya içe doğru kıvrık bir “beden” ile buna raptedilmiş iki kısa koldan ibarettir. Ortalama boyu 1 m civarındadır. At üzerinde kullanmaya elverişli olması için kısa yapılmışlardır. Malzeme olarak ahşap, kemik, boynuz, sinir ve tutkal kullanılmıştır, yâni bileşik türdedir, çok parçalıdır. Yayı geren kiriş, sinirden yapılmıştır. Yay germe veya başka bir deyişle “yay kurma” bir beceri işidir. Ünlü Kül-Oba vazosunda bunlarla ilgili çok gerçekçi sahneler resmedilmiştir. Antik Grek yazarlarından bazıları, mesela Strabon ve Plinius, Karadeniz’in kuzey sahillerini de İskit yayının formuna benzetmişlerdir.
Okdanlık: İskitler tarafından kullanılan ve Grekler’in “Goryt”=“Ok-Yay Torbası” olarak adlandırdığı okdanlıkların kendine özgü bir formda yapıldıkları görülür: Ahşap iskelet üzerine deri kaplanmış okdanlığın en büyük özelliği çift gözlü oluşudur. İç gözde yay, dış gözde ise oklar muhafaza edilmektedir. Okdanlığın aldığı ok sayısı 300 ile 400 civarındadır. En güzel örnekleri altın ve elektron kakmalı süslerle tezyîn edilmiştir. Tasvirlerden ve mezarlardaki buluntu durumlarından anlaşıldığı üzere, -aynen kılıç gibi- bel kayışına, sol taraftan kalça üzerine asılmaktadır. At üzerinde ise, yine sol tarafa, eğere asılırdı. Bu tip okdanlıklar, Orta Asya kökenli Türk kavimleri tarafından binlerce yıl süre ile kullanılmıştır.
Kılıçlar: Greklerce “Akinakez” adıyla tanımlanan, takriben 50 cm. boyundaki demir kılıçlar, İskitler’in “millî silahı” olarak kabul edilmekte, Herodot’un verdiği ayrıntılı bilgiye göre de “Savaş Tanrısı”nı sembolize eden “kılıç fetişi” büyük bir saygı görmekte ve “kutsal” addedilmektedir. Kabzaları ve kınları altın kakmalı süslerle tezyin edilmiş zengin örnekler de mevcuttur. Yukarıda değindiğimiz gibi, bel kemerine, sol yanda veya önde asılarak, taşınmaktadır. Ayrıca, ender de olsa, uzun kılıçlar da görülmektedir. Yakın döğüş için çok etkili bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir.
Mızrak ve Cirit: Bu iki silah, savaş ve spor teçhizatı olarak önem taşımaktadırlar. Mızrak uçları genellikle 10-15 cm. boyunda olup, demirden yapılmışlardır.
Baltalar: Bozkır insanının en eski savaş aletlerinden biridir. Üzerleri çizgi veya kabartma olarak “bozkır hayvan üslubu”nun tipik motifleri veya geometrik desenlerle süslüdür. Küçük altın baltaların “soyluluk”, “hanlık”, “beylik” sembolü olduğu bilinmektedir.
Kalkanlar: Pek revaçta olan bir koruyucu unsur olarak görülmez. İskit süvarisi, çevikliği ile, at üzerinde kendini korumayı yeğlemiştir. Ancak, yer savaşlarında, yakın döğüşlerde nadiren kullanılmıştır. Antik kaynaklardan kurganlardan edinilen arkeolojik materyale göre, oval ya da kenarları yuvarlatılmış dört köşe şeklinde olup tahta veya örme sazdan yapılmış, üzerlerinede geyik ya da sığır derisi kaplanmıştır. Oval kalkanlar, ünlü Kul-Oba elektron vazosunda görülürler. Solokha tarağında ise tipik bir örme kalkan görülmektedir. Kostromskaya Mogila’da ise demirden yuvarlak bir kalkan bulunmuştur. Orta kısmında “Umbo” şeklinde, altından işlenmiş geyik armaları görülür. Bu armalar “koruyucu”/“apotropeik” bir anlam taşırlar. Geyik, bozkır mitoslarında -aynen “kurt gibi”- “öncü hayvan” olarak görülmekte ve bu tema Hun-Türk devrinde de devam etmektedir.
Zırhlar: Başlangıçta nadir olarak kullanılmıştır. En eski örneklerden biri Ukrayna’daki kurganlardan birinde bir savaşçının üzerinde çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur. M.Ö. 5. yüzyıla aittir. Deri başlığın üzeri metal pullarla kaplıdır. Bu, görüldüğü gibi, kulaklıklıdır ve enseyi korumaktadır.
Kimmerler_Iskitler005
Savaş Taktikleri
Antik kaynaklarda, İskitler’in “cengâver” karakterlerini yansıtan, “güçlü ve muharip” bir toplum olduklarına dair birçok ayrıntılı kayıt mevcuttur. Mesela, Thukydides bu konuda İskitlerden, övgü ile söz etmekte ve aynen şunları söylemektedir: “Savaşlardaki cesaretleri ve ordularının sayısı bakımından, İskitler, Traklardan çok üstündürler. Zira bunlarla ne Avrupa’da ve ne de Asya’da, hiçbir millet mukayese edilemez. Bunların tümü, tamamen birleşse bile, İskitlerle baş edemezler.”
Meselâ Aristoteles ise İskitleri, Persler, Traklar ve Keltlerle birlikte -askerî bakımdan- karşılaştırmakta ve bunları “üstün cengaver kavimler” olarak nitelemektedir. Ayrıca bu toplum, -evvelce de değindiğimiz gibi- “atlı okçular” veya “hayalet atlılar” olarak da tanımlanmıştır. Çünkü, at üzerindeki savaşlardaki üstün yetenekleri, atlarının sürati ve çevikliği ve de oklarının hedefine vurma garantisi hasımlarınca, dehşetle izlenmiştir.
İskitlerin savaş taktikleri ile ilgili olarak Herodot’tan Pers kralı Dareios’un M.Ö. 513’teki ünlü İskit seferi hakkında çok ilginç bilgiler edinmekteyiz. Burada, sözü geçen seferin tarihi ayrıntıları üzerinde durmayacağız. Ancak, savaş taktikleri ile bağıntılı olarak şu sonuçlara varmak mümkün olmaktadır:
Bozkır süvari birlikleri, süratli atları nedeniyle, büyük bir hareket kabiliyetine sahiptirler. Uzak bölgelerdeki birliklerin süratle, stratejik noktalarda toplandıkları görülür.
Silahların, özellikle okların vurucu gücü fazladır: daha önce gördüğümüz üzere, silahlar, at üzerinde rahatça kullanılacak şekilde yapılmıştır. Ağır silah ve teçhizatlar taşımazlar.
Savaş düzenlerinde, han ve oğulları ve beyler tarafından yönetilen “yan kanatlar” ve “orta” ana kuvvet birimleri görülür. Düşmana aniden saldırılar ve süratle geri çekilirlerdi. Onların kaçtığını zanneden düşman birlikleri, peşlerine düşer ve geniş bozkırda amansız bir kovalamaca başlardı. Amaç, düşmanı içlere çekerek fazlaca yormak, yıpratmak ve de yardımcı kuvvetlerle irtibatlarını kesmektir. Bu arada, kuyular ve kaynaklar kullanılışsız hale getirilir, tarlalar tahrip edilir, kendilerine ait yiyecek ve hayvan yemleri, diğer ağırlıklarla birlikte arabalar ve sürülerle gerilere alınırdı. Böylece, yabancı topraklarda ilerleyen düşman kuvvetleri açlıkla baş başa bırakılırdı. Bu arada yan yana, hilâl şeklinde açılan yan kollar, yâni kanatlar, çevirme harekâtına girişir ve çembere alınan düşman birlikleri imha edilirdi. Bu kurnazca taktik, âdeta yabani hayvan sürülerinin, özellikle atların sürülerek yoruluncaya kadar koşturulmasına ve de aniden çember içine alınarak yakalanmalarına benzemektedir. Bozkırın bu taktiği şüphesiz ki İskitlerin günlük yaşantısı içinde uyguladığı ve ezbere bildiği bir hareket tarzı idi.
Bu savaş taktiği ve teknikleri de, binlerce yıl devamla, bütün Türk kavimlerince başarı ile uygulanmıştır. Meselâ 1071’deki Malazgirt savaşında, Alp-Arslan’ın savaş düzeni, bunun en güzel örneklerinden biridir.
İskitlerin Pers kralı Dareios’un ordularına uyguladıkları bu taktik, binlerce sene sonra Ruslar tarafından da örnek alınarak Napolyon Bonapart’a uygulanmış, II. Dünya Savaşı’nda da Alman orduları aynı nedenlerle hezimete uğratılmışlardı.
İskitlerin bu arada, küçük vurucu timlerle düşman üzerine yaptıkları devamlı ve yıpratıcı hücumlar, “çete savaşları” şeklinde düzenlenmiştir. Bu ufak, fakat tesirli darbeler, düşmanı psikolojik bakımdan büyük ölçüde etkilemektedir. Hunların, Göktürklerin ve Oğuzların savaş tarihlerinde görülen aynı uygulamalar, bilindiği gibi, bir takım destanlara dönüşmüştür.
Kimmerler_Iskitler006
Kimmerlerin Yayılım Alanları
Kimmerler Proto-Türkler olarak tanımladığımız Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı kolunu oluştururlar. M.Ö. II. bin yıl başlarından M.Ö. 8. yüzyıla kadar -merkez Kırım olmak üzere- Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya bozkırlarında ve Kafkasya bölgesinde yaşamışlardır. Bu tarihler arasında güney Rusya Tunç çağı kültürlerinin “taşıyıcıları” ve “temsilcileri” olarak görülürler. Bu devrenin başlarında “doğudan batıya doğru” Kafkasların kuzeyindeki bozkırlarda Donetz havzasına yayılmaları, özellikle Ukrayna bozkırlarında yaşayan Hint-Avrupa kökenli toplumların hareketlenmelerine neden olur. M.Ö. II. bin yılın başlarında Akhaların Yunanistan’a inmeleri, kuzeydeki Avrupa bozkırlarındaki bu hareketlerin bir uzantısıdır. M.Ö. 13.-8. yüzyıllar arasında da Kafkasya ve Dinyeper havzasındaki bölgelere yayılırlar. Bu dönemde özellikle Volga boylarından gelen “Ahşap Mezar Yapıları” ile tanımlanan Srubna kültürü Pre-İskit/Kimmer organik bağlarının arkeolojik kanıtlarıdır. Çünkü daha sonraki yüzyıllarda da Kimmer ve İskit eserlerinin ayrılmazlığı bilim adamlarınca daima konu edilmiştir. Kimmer boylarının M.Ö. 13. yüzyılda batıya doğru yayılmaları – aynen M.Ö. II. bin yılın başlarında olduğu gibi- Hint-Avrupa kökenli toplumların yeniden hareketlenmelerine neden olur: M.Ö. 1200 dolaylarında Dorlar Yunanistan’a, Trak kökenli diğer toplumlarla birlikte Frigler Anadolu’ya göç ederler: Anadolu’nun “karanlık çağları”, başka bir deyişle de belli bir süre sonra en renkli dönemlerden biri olan “Anadolu Demir Çağı” başlar.
Güney Rusya’daki Kimmerlerle bağıntılı arkeolojik bulguların, M.Ö. II. bin yıl başlarına kadar uzanmasına karşılık, yazılı kaynaklarda adlarının geçmesi ancak M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren başlar: Antik Grek kaynaklarında Kymmerioi/Kymmerios olarak geçer. İlk kez, ünlü ozan Homeros onlardan söz eder. Homeros’a göre Kimmerler, yer altı tanrısı Hades’in “ölüler ülkesi”nin yeraldığı “ıssız dünyanın sis ve karanlıklarla dolu bölgelerinde” yaşıyorlardı. Ünlü coğrafyacı Strabon’un bu konuda yaptığı eleştiri ilginçtir. “Ozan (Homeros), Kimmerlerin Bosporus Kimmerius’un kuzeyindeki kasvetli yerlerde oturduklarını bildiği için, Hades civarına yerleştirmiştir. Belki de İyonyalıların bu kavime karşı olan derin düşmanlıkları yüzünden böyle yapmıştır.”
Herodotos ve Strabon gibi -İskitleri ayrıntılarıyla anlatan- antik çağ yazarları, Kimmerleri güney Rusya’nın ilk sakinleri olarak tanımlamaktadırlar. Antik çağda Kerç Boğazı, “Bosporus Kimmerius (Kimmer Boğazı)” adını taşımakta, Kırım’da Grek kolonileri olarak görülen Kimmerikum, Kimmeris, Kimmerike gibi yerleşmeler ve yer adları bir zamanlar Kimmerlerin bu topraklara egemen olduklarını vurgulamaktadır. Kırım adının da Kimmer’den türediği bilinmektedir. Kimmerleri ve Kırım’ı kapsayan Avrupa Hunları ile ilgili mitoslar tüm ayrıntılarıyla birlikte, Bizans tarihçisi Jordanes tarafından nakledilmektedir.
M.Ö. 8. yüzyılda, takriben M.Ö. 500 civarına kadar olan devre çok hareketlidir: Kimmerler, doğudan gelen İskitlerin istila ve baskısı sonucunda, güneye ve batıya doğru çekilerek göç etmek zorunda kalırlar. Göç edemeyen bazı Kimmer boyları ise, İskit egemenliği altında Kırım ve çevresinde yaşamlarını sürdürürler ve zamanla onların içinde eriyerek tarih sahnesinden çekilirler. Antik kaynakların bildirdiğine göre, Taurlar, Toreteler, Dandariler, Psessler, Thteler ve Maotler, İskit egemenliği altındaki, Kırım ve çevresindeki Kimmer boylarını yansıtmaktadırlar. Kimmer-İskit mücadeleleri, Türk devletlerinin tarihleri boyunca tanık olduğumuz kardeş kavgalarının en eski örneklerinden biridir.
Tarihi bakımdan İskit istilası, maddesel kültürün gelişimi yönünden de yeni bir devrin başlamasına neden olur: Güney Rusya’nın Tunç Çağı sona erer ve Demir Çağı başlar.
Kimmerler_Iskitler007
İskit Göçlerinin Başlaması
İskit Göçleri de Orta Asya’daki, bugünkü Moğolistan ve Türkistan’da meydana gelen ve uzun süren bir kuraklık ve kıtlık devresiyle bağıntılıdır. Otlak sahalarının kuruması, çağdaş Çin kaynaklarına göre doğu bozkırlarında yaşayan Hiung-Nu (Hun) kabilelerinin Çin’in kuzeybatı sınırlarına doğru kaymalarına neden olur. M.Ö. 9. yüzyılın sonu ile M.Ö. 8. yüzyılın başlarına ait Çin kaynakları imparator Suan’ın bunları püskürterek, batıya yönelttiklerini nakletmektedir. Demekki İskitleri, batıya Kimmerler üzerine iten ana neden Hiung-Nuların (Hun) bu hareketleridir. (Yine Çin kaynaklarının naklettikleri “çekirge istilâları”, bozkırlarda zaman zaman büyük kıtlıklara neden olmuş, çekirge sürüleri hayvanların tüylerini, yelelerini, kuyruklarını bile kemirerek yemişlerdir.) Herodotos’un kayıtlarında da İskitlerin göçleriyle ilgili ayrıntılı bilgileri bulmak mümkündür. Kafkas geçitlerini aşan Kimmer göç dalgaları (Doğu Göç Kolu), yeni bir yurt edinmek amacıyla, Doğu Anadoludaki Urartu Devleti’nin kuzey sınırlarından başlayarak, Anadolu topraklarını istila etmeye başlarlar. Kurt Bittel bu konuda aynen şu yorumu yapmaktadır: “Kimmerler’in Anadolu’yu istilası, kuvvetli bir ihtimalle, Orta Asya’dan kaynaklanmış olan büyük bir göç hareketinin yan kolunu teşkil etmektedir. Bu hareket, hiçbir zaman bir soygun seferi şeklinde değil, aksine, bütün bir halkın mal ve mülkleriyle beraber yaptıkları bir göç olarak nitelendirilebilir. Bunu bu bakımdan, M.Ö. 13. yüzyıldaki “Deniz Kavimleri”nin haraketleri ile karşılaştırabiliriz.”
Kimmerler, merkezi Kafkasya’daki Gerusin/Portae Sarmaticae/Daryal Geçidi’ni ve Osset Geçitleri’ni takip ederek Urartu sınırlarına dayanmışlardır. Bu geçitler binlerce yıldan beri, günümüz dahil, ulaşım ve askerî harekat bakımından önem taşıyan yegane “doğal geçit” ve “tarihi yollar”dır.
Kimmerlerin ardından İskitler gelmektedir: Herodotos’un ifade ettiği üzere, Kimmerleri takip eden İskitler -yollarını şaşırarak- Kafkasları doğudan dolaşmışlar, Hazar Denizi kıyılarını takiben Derbent- Demirkapı geçidi üzerinden Azerbaycan ve İran’daki Medya topraklarına ulaşmışlardı. Çağdaş Asur çivi yazılı kaynaklarında da bu olaylar hakkında ayrıntılı bilgiler mevcuttur: Asur casusluk örgütünün başında bulunan veliaht prens Sanherib, babası ünlü Asur kralı II. Sargon’a raporlar göndererek, Kimmerler’in Urartu topraklarına yayıldıklarını ve Urartuların ağır yenilgilere uğradıklarını bildirmektedir. Urartu kralları I. Argisti (yaklaşık olarak M.Ö. 785-760) ve II. Sarduri’ye (Yaklaşık olarak M.Ö. 760-730) ait bazı Urartu yazıtlarından anlaşıldığına göre, Kimmer göç ve istilâsından takriben 50 yıl kadar önce -Çıldır ve Gökçe Göl arasındaki “İş-qi-GU-lu ülkesi”/Leninakan bölgesinde- Kimmerlerle Urartular komşu duruma gelmişlerdi. Özellikle II. Sarduri, Kura Havzasını kapsayan “Guriania ülkesi”nden ve buradaki karışıklıklardan söz etmektedir.
Kimmerler_Iskitler008
Adları
Asurlular Kimmerler’i “Gimirrai”, İskitleri “İskuza/Asquzai” olarak adlandırmıştır. Urartularsa Kimmer ve İskitleri “İşqigulu” adıyla tanımlamaktadırlar. Grek kaynaklarında “Skyt”, Persçe gibi doğu dillerinde ise “Sak”; ya da başka örneklerde olduğu gibi “Saka”, “Caha” gibi adlarla tanınırlar. Bu bilgiler daha sonra Kutsal Kitaplara yansımıştır: Anadolu’ya Kuzeyden gelen diğer toplumlarla birlikte adları geçmektedir ve bunlar Nuh Peygamberin oğlu Yafes’ten türemişlerdir (Ahdi Atik/Tevrat, Genesis 10; Ezekiel 38,6: “Gomer”=Kimmer; “Askenaz”=İskit). Bunlarla ilgili olarak -İslamî ve İran tesirli- Türk mitoslarındaki (=Oğuz-nameler ve Han-name) “Gog-Magog” ve “Ye’cüc-Me’cüc” hakkındaki ilginç yorumları ve bilgileri Zeki Velidi Togan ve Bahaeddin Ögel’in eserlerinde topluca bulmak mümkündür.
Akadca İşquzai adında da -quz-,-quzai- o dönemki “Oğuz” adının arkaik söyleyişinin, çivi yazısındaki şekli olduğu şüphesizdir. Tarihi bir gerçek olarak da şunu vurgulamak istiyoruz: “İskit”/“Saka” adları “Türk” adı ile eşdeğerdedir. İskitler, Eskiçağ’da “politik güç” olarak tarih sahnesinden çekildikleri hâlde, Orta Çağ’da, meselâ Bizans kaynakları, İslâmiyet’i henüz kabul etmemiş olan Türk toplumlarından, Türk boylarından “İskit” adıyla söz etmektedirler. İslâmiyet’i kabul edenler ise kendi adlarıyla anılırlar. Bu ayrım bizce, çok anlamlıdır. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Daha sonra da, meselâ 17. ve 18. yüzyılın ünlü Boğdan voyvodası Dimitri Kantemiroğlu’nun kaleme aldığı Osmanlı Tarihi’nde Kırım Tatarları ile İskitler’in aynılığı hakkındaki yaklaşımları dikkat çekicidir. Ya da Baron de Todt’un Kırım Han’ın ölümü hakkında naklettikleri çok önemlidir.
Sözü edilen dönemin en güçlü devletlerinden olan Asur’un yanı sıra Anadolu’da Urartu, Frig ve Lidya devletleriyle İyonya şehirlerini dehşet içinde bırakan Kimmer akınları özellikle Anadolu’nun siyasi yapılanmasında büyük değişikliklere neden olmuştur. Urartu Devleti, büyük sarsıntılar geçirir: Bir taraftan kuzeyden gelen Kimmer göç ve akınları, diğer taraftan Asur kralı II. Sargon’un (M.Ö. 721­-705) M.Ö. 714’teki ünlü 8. seferinin ağır darbeleri karşısında Urartu kralı I. Rusa (yaklaşık olarak M.Ö. 730-714) başkent Tuşpa’da intihar eder.
Urartu kralı II. Argişti (yak. ol. M.Ö. 714-685) kuzeye yönelerek Kimmer akınlarını önlemeye çalışır, ancak M.Ö. 707’de ağır yenilgiye uğrar. Onu takip eden Urartu kralı II. Rusa (yak. ol. M.Ö. 685-645) ise akıllıca bir politika izler, dalgalar halinde Urartu topraklarında ilerlemekte ve yayılmakta olan Kimmer boyları ile anlaşır, ezeli düşman Asur’a karşı ittifak yaparak bir kısım Kimmer boylarını Urartu topraklarında iskân ettirir ve bunların yerleşmelerini sağlar. Bu arada Asur sınırlarında Kimmerlerle yapılan bir savaşta ünlü kral II. Sargon hayatını kaybetmiştir. Urartu kralı II. Rusa’nın müttefiki olan Kimmerler’in ana göç kolu ise batıya doğru yönelmiş ve Frig devleti egemenliğindeki topraklara doğru ilerlemeye başlamıştır.
Bu olayları takiben M.Ö. 677 civarında, Teuşpa adlı liderlerinin yönetimindeki Kimmer akıncıları -Konya Ereğlisi dolaylarındaki- Hubusna yöresinde yenilgiye uğratılır. Kral Asarhaddon’un (M.Ö. 686­-669) yönetimindeki Asur’un bu başarısı -muhtemelen- Kimmerler’in Toros geçitlerini aşarak Çukurova bölgesine yayılmalarını önlemiştir. Kral Asarhaddon, saltanatı süresince Kimmer tehlikesinin korkusu ve baskısı altında yaşamıştır. Bu ünlü Asur kralının güneş tanrısı Şamaş’a yönelttiği -politik kapsamlı- duaları ve yalvarışları bu duygularını açıkça yansıtmaktadır: Asarhaddon bu cengâver bozkır akıncılarından “cehennemin doğurduğu” diye söz eder, Kimmer lideri Teuşpa’yı da “kuzeyli düşman” “Umman Manda” adıyla tanımlar. Bu arada Kimmerlerin, Asur’un vasali olan -Toroslar ve Çukurova yöresindeki- Hilakku devletiyle anlaşma yaptıkları görülür. Asur kralı, akabinde Hilakku’yu cezalandırmıştı.
Kimmerlerin Hubuşna yöresindeki yenilgiden fazlaca etkilenmedikleri anlaşılmaktadır: Doğu Göç Kolu’na mensup boylar, M.Ö. 7. yüzyılın başlarında Frigya egemenliğindeki topraklara yayılarak, istila etmişlerdir: (Eusebios’a göre M.Ö. 696/695; Julius Africanus’a göre ise M.Ö. 676’da) Frig başkenti ünlü Gordion kuşatılarak ele geçirilmiş, tahrip edilerek yağmalanmış ve efsanevi kral Midas (Asur kaynaklarında: Mita) “boğa kanı içerek intihar etmiştir.”
Gordion’da, Midas’ın gömüldüğü en büyük kralı tümülüste -altın hariç- çok değerli ölü hediyeleri bulunmuştur. İleri sürülen bir görüşe göre Kimmerler, Midas’ın tüm altınlarını yağmalayarak beraberlerinde götürmüşlerdir. Bu nedenle Midas’ın tümülüsünde altın yoktur. En görkemli ve güçlü çağını yaşayan Frig devletinin ani yıkılışı ve Anadolu’daki politik güç ve etkinliğini kaybedişi -istila haline dönüşen- Kimmer göçünün ne çapta olduğunu açıkça yansıtmaktadır.
Anadolu’da Kimmer Bozkır Devleti
Frig devletini yıkan Kimmerler, batı yönde Lidya devletinin sınırlarına dayanmıştır. Yakın geçmişte Frig devletinin egemen olduğu topraklar, özellikle İç Anadolu bozkırları, artık bir anlamda, Kimmer Anadolu Bozkır Devletinin hâkimiyet alanındaki bölgelerdir. Ana göç kolunu oluşturan Kimmer boyları, bozkır-göçebe geleneklerini devam ettiren, kabile ve boy teşkilatına dayanan bir politik güç, Kimmer Anadolu Bozkır Devleti dediğimiz birliği tesis ederler. Bu organize güç yaklaşık bir yüzyıl boyunca Eski Anadolu’nun tarih sahnesinde önemli roller oynamıştır. Bu gücün varlığı, gün geçerek çoğalan arkeolojik bulguların yanında yazılı kaynakların analizinden elde edilen sonuçlar, siyasi antlaşmalar ve de saptayabildiğimiz filolojik yaklaşımlarla birlikte diğer öğeler bunu açıkça kanıtlamaktadır. Julius Lewy ve Kurt Bittel gibi bazı eski kuşak bilim adamları -görüşümüze tam uymamakla birlikte- Orta Anadolu’da örgütlenmiş bir Kimmer devletinin varlığını kabul etmektedirler.
Bu arada bazı boylar, Orta Anadolu’dan kuzeye-Amasya yöresindeki Paplagonia bölgesine yönelerek, kuzeye açılan doğal tarihi yolu takiben Karadeniz sahillerine ulaşırlar. Çok yakın bir geçmişte Amasya’da Gümüşhacıköy’de bir rastlantı sonucunda bulunan bir alçak kurgan, kaçak kazılar sonucunda tahrip edilerek, yağmalanmıştır: İnsan ve at gömüsünü muhafaza eden bu mezarda, ölü hediyesi olarak uzun demir kılıç, tunç balta, gem parçaları ve mahmuzlu tipik ok uçları, geleneksel ölü hediyelerini oluşturmaktadır. Kurtarılabilen eserler Amasya Müzesi’ne getirilmiştir. Gümüşhacıköy’ün daha önceki bir adının da “Kımerî” oluşu çok anlamlı ve dikkat çekicidir.
Antik Kaynaklara göre, Miletos’un Karadeniz sahillerindeki güçlü bir kolonisi olan Sinope (Sinop) tahrip edilir, “Oikist/Kurucu” Abrondas öldürülür ve Yunanlı kolonistler geçici bir süre için yarımadadan sürülürler ve bazı Kimmer boyları bu yörede yerleşir.
Amazonlar Kimdir?
Antik Grek ve Roma/Latin kaynaklarında Sinop’un doğusundaki “Themiskyra” bölgesi, başka bir deyişle de Amisos’un (Samsun) doğusunda uzanan Thermodon/Terme çayı havzası ve dolayları Amazonların yaşadıkları topraklar olarak gösterilir. Aynen Gümüşhacıköy’de olduğu gibi, bir rastlantı sonucunda eski eser kaçakçılarınca bulunan ve yağmalanan iki alçak kurgan ve içindeki çok zengin ölü hediyeleri, antik kaynaklar dışında, bu insanların bu bölgede gerçekten de yaşadıklarını kanıtlayan çok seçkin arkeolojik bulgulardır. Gerçekte -bozkır göçebe kültürünün ve geleneklerinin ve de çok eski bir Türk töresinin gereği olarak- at üzerinde savaşan Kimmer ve İskit kadınları ve kızları, Karadeniz sahillerini iskan eden, Yunanlı kolonistleri bir anlamda dehşet içinde bırakmış ve bunlar -çeşitli yörelerde- birer mitos haline dönüşerek Antik çağ kaynaklarında ve devamında yer almış ve saygı görmüşlerdir. Bilindiği gibi Amazonlarla ilgili sahneler Antik Grek sanatında özel bir yer tutmaktadır. Tarihi gerçek olarak şu sonuç bizce çok önemlidir: İster Eski Anadolu’da ve ister Kafkasya’da ve diğer yörelerde nerede bir Kimmer ya da İskit göçü ya da istilâsı varsa, orada muhakkak bir Amazonlar Efsanesi ve öyküleri çıkar. Bu bir rastlantı değildir.
Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus’a/Trabzon, batıdaysa Herakleia Pontika’ya (Karadeniz Ereğlisi) kadar yayılırlar: Trabzon yakınındaki Ağırmış Dağ’ın antik çağda Kimmerius Dağı adını taşıması da ilginç bir kanıttır. Antik kaynaklara göre batıdaki Herakleia Pontika/Karadeniz Ereğlisi, “Mariandynoi” kabilesinin topraklarında kurulmuş olan bir Megara kolonisidir. Balkanlar üzerinden gelen “Mariandynoi” kabilesinin, efsanevi şefi olarak sözü edilen “Heros Kimmerios” -aynen Amazon efsanelerinde olduğu gibi- bu temaların en güzel örneklerinden birini daha oluşturmaktadır. Tarihî gerçek olarak bazı Kimmer boyları bu yörede yaşamışlar ve Sinop’ta olduğu gibi Grek kolonistlerle savaşmışlardır. Ayrıca, yukarıda değindiğimiz üzere Batı Karadeniz bölgesinde yaşamış olan Trak kökenli “Mariandynoi” kabilesi, mitolojik bir anlatımla Kimmerlerle bağıntılı gösterilmiştir. Bu mitosla ilgili olarak ünlü “François Vazosu” üzerinde “Mariandynoi” kabilesinin atası “Heros Kimmerios” ok atan tipik bir bozkır savaşçısı şeklinde resmedilmiştir. Bu figürün yanındaki ünlü “Toxamis” de, aynı kıyafet ve techizatla ok atmaktadır. Toxamis adının -en yakın olarak- “Toktamış” adıyla çağrışım yaptırdığını ifade etmek isteriz. Kimmerlerin Karadeniz bölgesinde yayılması bu yöredeki bazı küçük yerleşim gruplarını etkilemiş, bu toplumlar, daha gerilere, dağlık bölgelere çekilmek zorunda kalmışlardır.
Doğu Göç Kolu olarak adlandırdığımız Kimmer ana göç kolunun bu hareketleri böylece süregelirken, doğuda da olaylar hızla gelişmektedir. Urartu topraklarında yaşayan ve onların müttefiki olan Kimmer boyları bir takım politik girişimlerin içinde görülürler. Gerçekte bu olaylar, İran’daki Medler’in Önasya dünyasında yeni bir politik güç olarak ortaya çıkmalarıyla bağlantılıdır. Medler, Asur kralı Asarhaddon’a karşı Kimmer, Mannai ve diğer bazı toplumlarla birlikte güç birliği yaparlar, bu güçler tümüyle Asur’a karşı harekete geçmiştir.
Bu olaylar süregelirken, Önasya dünyası yeni bir istilâya uğrar, yukarıda da değindiğimiz üzere Azerbaycan ve Medya’ya yayılan İskit dalgaları Önasya dünyasını tehdit etmeye başlar; nerdeyse Mısır kapılarına kadar dayanırlar. Önce de vurguladığımız gibi kral Asarhaddon, bu kudretli Asur kralının tanrı Şamaş’a yalvararak veya akıl danışarak her türlü kehanete başvurması ve bu bozkır savaşçıları karşısında duyduğu “batıl korkulardan” kurtulmaya çalışması, gerçek anlamda Kimmer ve İskitlerin Önasya’daki askeri ve politik güçlerini açıkça kanıtlamaktadır. Asarhaddon, hemen tüm saltanatı boyunca, devamlı olarak Kimmer ve İskit akınlarının korkusu altında yaşamıştır.
Urartu kralı II. Rusa’nın-Kimmerlerle olduğu gibi-akıllıca bir politika izleyerek, İskitlerle anlaşma yaptığı görülür. Bu kez İskit akınları doğrudan Asur sınırlarına yönelir. Ancak M.Ö. 674 yılı dolaylarında yapılan bir savaşta Asarhaddon tarafından mağlup edilirler. Oysa Asarhaddon İskitlerin Asur için gerçek bir tehlike olduğunu sezmiştir: Çünkü Asur sınırları sadece İskit akıncıları tarafından tehdit edilmekle kalmamış, bu yeni, tehlikeli ve güçlü düşman, Asur karşıtı bazı toplumları müttefik yaparak, onları Asur’un boyunduruğundan kurtarma çabalarına girişmiştir.
Asarhaddon onları yenilgiye uğratmasına rağmen anlaşma yoluna gitmiş, İskit hakanı Bartatua’nın isteği üzerine kızlarından birini, bir prensesi ona eş olarak vermiştir. İskitlerle -kan bağlarına dayanan- bir anlaşma yapması, Asur devletinin aynı zamanda Urartu’ya ve de Kimmerlerin dolaylı desteği ile kurulan Med devletine karşı bir önlemdir.
Asur çivi yazılı metinlerindeki Akadca yazılım şekli ile Bartatua, Herodotos’un (I, 103) Madyes’in babası olarak tanımladığı -Grekçe yazılımıyla- Protothyas’dır. Madyes, Türk destanlarında “Alp Er Tunga”, İran destanlarında ise “Afrasyab” adlarıyla görülmektedir.
Bu arada Urartu kralı II. Rusa, Doğu Anadolu’da Kimmerlerle birlikte bir askeri sefer düzenler: Asur ve Urartu devletleri arasında uzun süredir çekişme konusu olan Diyarbakır yöresindeki Şupria bölgesinde büyük karışıklıklara neden olur, ancak Asarhaddon’un M.Ö. 673-672 dolaylarındaki “Şupria Seferi” bu konunun Asur devleti lehine sonuçlanmasını sağlar.
Iskit
Kimmer-Lidya İlişkileri
Kimmer bozkır devletinin varlığı, en çok-batı komşuları olan-Lidya’yı huzursuz etmiştir: Friglerin bir zamanlar hakim oldukları topraklara yayılan ve gittikçe güçlenen Kimmer boyları bir süre sonra batı komşuları Lidya devletinin sınırlarına dayanırlar. Bu saldırılar, Lidya devletinin toprak bütünlüğünü zaman zaman tehlikeye düşürmüş ve hatta Frig devleti gibi yıkılmalarına ramak kalmıştı. Lidya’ya yönelen ilk Kimmer akınları Gyges dönemine rastlar. Bu dönemde Lidya kralı Gyges (Asur kaynaklarında Gugu) Kimmer tehlikesine karşı Asur devletiyle yakınlaşma politikası güder ve Asur kralı Asurbanipal’den yardım ister: Asur kralı aynen şunları söylemektedir “Gugu ayaklarıma kapandı”. M.Ö. 660/657 dolaylarındaki ilk Kimmer akınlarına karşı koyabilen Lidya kralı, bu arada esir aldığı, iki Kimmer beyini zincire vurarak Ninive’ye göndermiş ve Asurbanipal’e olan şükran borcunu ödemiştir. Asur çivi yazılı kaynakları kral Gyges’in/kendi deyimleriyle Gugu’nun bu zaferini, Asur yardımına bağlamaktadırlar. Ancak, bu yardımın nasıl olduğu bilinmemektedir. Kimmerler karşısında kendini güçlü hisseden kral Gyges, Asurla olan bağlantılarını keser ve hatta Asurbanipal’e karşı cephe alır. Sonuçta -Lidya kralının bu vefasızlığına ve dönekliğine çok üzülen- Asur kralının tanrılarına yaptığı ünlü “beddua”sı yerini bulur ve Kimmerler ikinci kez Lidya topraklarına saldırırlar: M.Ö. 652 yılında -akropol yâni yukarı şehir dışında- başkent Sardes ele geçirilir, tahrip edilerek yağmalanır ve kral Gyges öldürülür.
Bu olaylar zinciri Anadolu’daki Kimmer siyasi tarihi bakımından büyük bir önem taşır: Yakın geçmişte en parlak dönemlerini yaşayan Urartu kralı I. Rusa, ünlü Asur kralı II. Sargon, Frig kralı ünlü Midas gibi kral Gyges’te aynı kaçınılmaz sonu paylaşmıştır. Tüm bu olaylar -yakın bir süre sonra- İyonya bölgesinde de devam edecek benzerleriyle birlikte analiz edildiğinde bozkır savaşçılarının güçlü bir şekilde organize edildikleri ve de savaş sanatındaki geleneksel üstünlükleri belgelenmektedir.
Kimmer Batı Göç Kolu ve Trako-Kimmerler
Bu sıralarda, Güney Rusya bozkırlarından İskitler tarafından sürülmeye devam edilen Kimmerlerin Batı Göç Kolu Avrupa içlerine kadar yayılır: Orta Avrupadaki bunlarla ilgili arkeolojik malzeme -bazı batılı bilginlerce- Trako-Kimmer buluntuları adı altında tanımlanmaktadır. Akabinde İskitlerin Macaristan ovalarını da istila etmeleriyle, takriben M.Ö. 500 yılı dolaylarında politik güç olarak, tarih sahnesinden silinirler.
Batı göç kolundan ayrılan bazı boylar, güneye yönelirler ve Romanya-Bulgaristan ovalarına yayılırlar. Ancak İskitlerin Tuna bölgesine sarkmaları Kimmerleri yeniden göçe zorlar: M.Ö. 7. yüzyılın ortalarında aynı baskıya maruz kalan -Trak boylarından- Thynler, Bithynler, Trerlerle birlikte boğazları geçerek, Anadolu topraklarına girerler. Bu yeni göç dalgaları güneye İyonya bölgesine yönelmeden önce Çanakkale Boğazı’nın Asya sahillerinde ve hinterlandında dolanırlar. Çanakkale’de Nara Burnu üzerindeki Abydos kenti kuşatılır, ve bazı kentler haraca bağlanır, bu arada da Edremit Körfezindeki Antandros ele geçirilir. Bazı antik kaynaklara göre Kimmerler orada uzun süre yaşamışlardır ve bu nedenle de bu şehir antik çağda uzun bir süre “Kimmeris” adıyla anılmıştır.
Batı Anadolu’ya inmeye başlayan yeni göç dalgası, Lidya’nın bu yörelerde toprak kaybına neden olur. Aynı zamanda da batıdan Lidya üzerinden gelen İyonya’ya yönelen ana Kimmer kuvvetleriyle birleşir: Asur ve Grek kaynaklarına göre, bu sıralarda Kimmer bozkır devletinin başında Dugdamme (Akadca)/Lygdamis (Grekçe) bulunmaktadır.
Gyges’ten sonra Lidya tahtına çıkan Ardys, babasının ölümüne neden olan Kimmer akınlarının dehşetini yaşamıştır. Bu nedenle -babası gibi- Asur’a yakınlaşma politikası güder ve yardım ister (ARAB, II, no. 785): Ancak Asur kralı Asurbanipal’in yardım edip etmediği bilinmemektedir. Çünkü babasının kaypak politikası nedeniyle bozulan Asur-Lidya diplomatik ilişkileri, muhtemelen büyük tavizlere rağmen sonuç vermemiş ve Asur, Lidya aleyhine gelişim gösteren Kimmer akınlarına seyirci kalmıştır. Kısa bir süre önce, takriben M.Ö. 648-646 arasında, Kimmer beyi Dugdamme, Asur kralı Asurbanipal ile bir antlaşma yapmıştır. Kimmer beyinin “yemin ederek” söz verdiği bu antlaşma, kuvvetle muhtemeldir ki, bir “saldırmazlık paktı” niteliğindedir. Başkent Sardes, M.Ö. 645 dolaylarında ikinci kez kuşatılarak -yine akropol hariç- amansızca tahrip edilmiş ve Ardys güç durumda kalmıştır. Ancak kral Ardys’in akropole çekilerek, bu akınlara karşı koyabilmesi takdiri şayandır.
İyonya Bölgesine Kimmer Akınları
Çok geçmeden İyonya kentleri de aynı yazgıyı paylaşırlar. Kallinos gibi ünlü şairler -gençlerin korkaklığını yererek- coşkulu mısralarla İyonya halkını, eli silah tutanları Kimmerlere karşı mücadeleye çağırmışlardır. M.Ö. 644/643 dolaylarında ünlü Ephesos/Efes şehri kuşatılır, güçlü surların gerisine çekilen halk, şehri savunur. Ancak sur dışında kalan, Grek dünyasının kutsal merkezlerinden biri olan, ünlü Artemis Tapınağı yakılarak tahrip edilir. Magnesia ise, hemen bu olayın ardından hücuma uğramış, ele geçirilerek yağmalanmıştır. Priene ve Didyma gibi diğer ünlü merkezler de bu yağmalamadan paylarını almışlardır. British Museum’daki Klazomenai lahdinde, Kimmerlerle İyonyalılar’ın mücadeleleri çok canlı bir şekilde resmedilmiştir. Özellikle bozkır savaşçılarıyla birlikte savaşan köpekler ilginçtir. Kimmer akınları, tarihsel süreç olarak İyonya kentlerinin ekonomik ve kültürel gelişimlerini bir süre geriletmiş, ancak Kimmer tehlikesinin geçiştirilmesinden sonra güçlenmelerine neden olmuştur. Çünkü Kimmerlerin bu bölgedeki akınları geçicidir, büyük ganimetler elde ettikten sonra geri dönmüşlerdir, denize ulaşmanın da onlar için bir önemi yoktur! Oysa Kimmer tehlikesinden sonra İyonya şehirleri, Lidya’nın tehditlerine karşı koyabilecek duruma gelmişler ve de “kolonizasyon hareketleri”ni hızlandırmışlardır.
Sonun Başlangıcı
Kimmerlerin -bilinen- en son ve güçlü akınları Çukurova bölgesi üzerinedir: Hatırlanacağı gibi Kimmer lideri Dugdamme’nin Asur kralı Asurbanipal ile bir saldırmazlık anlaşması yaptığına değinmiştik. Oysa bir süre sonra Gülek Boğazı’nı aşarak M.Ö. 630 dolaylarında Çukurova’ya inen Kimmer güçleri Tarsos/Tarsus ve Anchiale’ye kadar ilerlerler. Ancak Kilikya kralı Syennesis tarafından dağıtılarak mağlup edilirler. Dugdamme’nin ölümü Kimmerler arasında -kan dökmeye varan- kargaşalık yaratır ve bu da kesin mağlubiyetlerine neden olur. Dugdamme’nin yerine oğlu Sandaksatru geçer, yenik düşen Kimmer akıncıları geri dönerler. Orta Anadolu’daki Kimmer egemenliğinin ve gücünün sonu yaklaşmaktadır.
Güçlü Lidya kralı Alyattes bu olaylardan sonra Kimmerleri mağlup ederek, doğuya doğru, Kızılırmak’ın ötesine sürer. Bu sıralarda da Önasya’daki güç dengesi bozulmuş, Kyaxares’in önderliğinde -İskitler’le birleşen- Medler M.Ö. 612’de Asur İmparatorluğu’nu yıkmıştır. Akabinde Urartu Devleti’ni de yıkan bu yeni güç, M.Ö. 591 yılında Kızılırmak’a dayanmıştır. İran’daki Medler’in güçlenmesiyle Herodotos’un “28 yıl” olarak belirttiği Önasya’daki İskit hakimiyeti de sona ermiştir. Gerçekte Urartu Devleti İskit akınlarıyla yıkılmış, son darbe ise Medler tarafından vurulmuştur. Meselâ, ünlü Urartu kalesi Sardurihinili/Çavuştepedeki yoğun tahrip tabakaları içinde ele geçirilen çok çeşitli İskit buluntuları, at koşumları veya hayvan üslubuyla bezeli kemik at koşum parçaları ve sayısız mahmuzlu ok uçları gibi çok değerli arkeolojik bulgular bu tahribatın kimler tarafından yapıldığını açıkça kanıtlamaktadır.
Bilindiği gibi Lidya devleti ile Medler arasındaki savaş beş sene sürer (M.Ö. 590-585). Ünlü bilgin Thales’in önceden bildirdiği gibi güneş tutulması olur, savaşan güçler bunu “tanrıların gazabı ve uyarısı” olarak yorumlayarak çarpışmalara son verirler: M.Ö. 585’te yapılan antlaşmayla Kızılırmak Lidya ve Medler arasında sınır kabul edilir, Anadolu bu iki devlet arasında bir anlamda paylaşılmıştır. Bu süre zarfında da bu iki güç arasında kalan Kimmer boyları da Anadolu’daki etkinliklerini de yitirerek tarih sahnesinden çekilirler.
Ayrıca, Elazığ-Norşun Tepe’deki -kurban edilen- at gömülerinin yanında bulunan kartal başlı gem; Gordion’da at gömüleri ve at-koşum süslerinin yanı sıra, “tavşanı kaçıran kartal” motifli kemik plâket; Sardes’te, Ephesos’ta Boğazköy’de bulunan “bozkır hayvan üslûbu”nun ilginç örnekleri gibi nice benzer eserler, özellikle Kimmer ve İskit tahrip tabakalarının içindeki buluntuların birkaçıdır.
Sonsöz
Kimmer ve İskitler’in “Türk” kökenli olduklarına dair birkaç önemli hususu da belirtmek arzusundayız:
M.Ö. 750-550 arasındaki “Grek Kolonizasyonu”nun büyük bir yayılımını oluşturan Karadeniz’deki hareketlerinden çok önce, Akhalı denizciler Güney-Doğu Karadeniz sahilindeki Batum civarına, Kolkhis bölgesine ulaşmışlardı. Kafkasya’daki “Altın Post”u ele geçirmek için düzenlenen ünlü macera, Argonautlar’ın “Argo” gemisiyle yaptıkları müthiş serüven, “Tek gözlü devlerle mücadeleleri, Kyklop Polyphemos’un gözünün kör edilişi vs.”, bizim “Tepegöz Efsanesi” olarak bildiğimiz öykünün aynısıdır. Veya Lidya tarihi araştırılırken, Kırgızlar’ın ünlü “Manas Destanı” karşımıza çıkar.
X. Millî Türkoloji Kongresi (25-27 Eylül-İstanbul 1998) ve VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi (8­12 Kasım 1999) toplantılarında, büyük bir onur duyarak açılış bildirisi olarak sunduğumuz “Herodotos’ta Oğuz Kağan Destanı” başlıklı bildirimiz, seçkin bilim adamları olan, Türk dünyasının ve ilgili yabancı meslektaşlarımızın üzerinde büyük bir etki yaratmış ve takdir toplamıştır. Ayrıntıları ile yayına hazırladığımız bu çalışmamızın -yukarıda değindiğimiz toplantılarda sunduğumuz- “eşleştirme” çizelgemizi, dikkatinize sunuyoruz.
Prof. Dr. M. Taner TARHAN
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 1 Sayfa: 597-610

ermeni kurtler
PKK 35 bin kişinin kanını ellerinde taşıyan PKK lideri Artin Agopyan (APO) ermenidir.
“Parmaksız Zeki” kod adlı Şemdin Sakık, Ermeni’dir. Nenesinin Ermeni olduğunu kendisi açıklamıştır.
Bölücü Kürt partisi milletvekili Sırrı Sakık Ermeni’dir.
Bölücü Kürt partisi sözde “eş başkanı” Emine Ayna, katıksız bir Ermeni’dir.
PKK’nın önderlik ettiği, şimdi pek adı duyulmayan “sürgünde Kürdistan hükümeti” delegesi, 1959-Silvan doğumlu Semra Bakır, Ermeni’dir. Semra’nın kardeşi Orhan Bakır’ın asıl adı Armenak’tır. Ermeni terör örgütü TİKKO mensubu idi, Örgütün merkez komitesine kadar yükselen Orhan Bakır, güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada Bingol’de öldürülmüştür.
1977-Silvan doğumlu Bülent Bakır Ermeni’dir.
“Sürgündeki hükümet” delegesi Meryem Tabaş Ermeni’dir. Dedesi Hokar, nenesi Haykanuş’tur.
“Zazan Bertin” kod adlı 1980-Silvan doğumlu Ruşen Tapancı Ermeni’dir. Dedesinin adı Ohannis’tir. “Mavi Çarşı”nın yakılması eylemine katılmıştır.
1975 doğumlu Yusuf Cihangir Ermeni’dir. Dedesinin adı Vartan’dır.
1965-Karakaçan doğumlu Adnan Dizin Ermeni’dir. Dedesinin adı Kirkor’dur.
1970-Siirt doğumlu Nihat Türksoy, hiç de TÜRK soylu değildir, Ermeni’ dir. Dedesinin adı Serkis, nenesinin adı Zerdo’dur.
1977-Bozova doğumlu Mehmet Güzel Ermeni’dir. Dedesinin adı Mıgırdıç, nenesinin adı İlsevik’tir.
“Cihan” kod adlı, 1974-Pertek doğumlu Akif Yadigâroğulları Ermeni’dir. Büyük dedesi Apkar, nenesi Maryam’dır.
1973-Ömerli doğumlu Metin Gümüş Ermeni’dir. Büyük dedesi Artin, ninesi Dihram’dır.
1948-Palu doğumlu Zülküf Demirtaş Ermeni’dir. Bu hıristiyan herif, “HADEP İmamlar Birliği” üyesi olmuştur!..
1978-Silvan doğumlu Sidar Şimşek Ermeni’dir. DEHAP ilçe teşkilatında görev yapmıştır. Büyük dedesi Bedros, nenesi Luşin’dir.
1977-Diyarbakır doğumlu Mehmet Sami Geniş Ermeni’dir.
Uyuşturucu madde kaçakçısıdır. Yakalanıp, 11.12.2002 tarihindeİstanbul; 6.DGM mahkemesinde CK/405 ve CK/403: Uyuşturucu madde ticaretinden yargılanarak 6 yıl 8 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Büyük dedesi Serkis, nenesi Şuşi’dir.
1975-Afşin doğumlu Özgür Erbil Ermeni’dir. Sahte belgeler ile yurtdışına çıkmıştır. Almanya’da, uyuşturucu tâciridir. Büyük dedesi Akup (agop), nenesi Lüsye’dir.
1977-Silvan doğumlu Orhan Olsen Ermeni’dir. Büyük dedesinin adı İliyo, nenesinin adı Mari’dir. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
1968-Muş doğumlu Kutbettin Akşula Ermeni’dir. 1992 yılında Muş ilinde PKK terör örgütüne maddî yönden destek sağlamak amacıyla silah kaçakçılığı yapmaktan tutuklanmıştır Büyük dedesi Vartan, nenesi Zelha’dır. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
1979-Yurtbeyi doğumlu Barış Başak Ermeni’dir. Büyük nenesinin adı Kotine’dir. DTP kurucu üyesidir.
1953-İdil doğumlu Abdülaziz Özdemir Ermeni’dir. Dedesi Yusuf, ninesi Kazo’dur. 21.2.1991 günkü çatışmada ölü ele geçirilmiştir.
1972-Siverek doğumlu Levent Kayadağ Ermeni’dir. Dedesi Migdat, ninesi Havuş adındadır. 16.10.1993 günü çatışmada ölü ele geçirilmiştir.
1954-Beştüşşebap doğumlu Mehmet Öztunç Ermeni’dir. Dedesinin adı Musa, nenesinin adı Miran’dır. PKK’ya yardım ve yataklıktan tutuklanmış, daha sonra HADEP Antalya İl Kurulu’na seçilmiştir.
1977-Karayazı doğumlu İdris Sefil Ermeni’dir. Terörden hapis yatmış, sonra bir ara Konya HADEP Gençlik Komitesi üyeliği yapmıştır. Sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
İdris’in akrabası Ersin Sefil de Ermeni’dir. Kuzey ırak’ta çatışmada öldürülmüştür.
1974-Hazro doğumlu Haci İçer’in hacılıkla hocalıkla alâkası yoktur, Ermeni’dir. Dedesi Ali, nenesi Gule’dir. HADEP Hazro İlçe Yönetim Kurulu üyesi idi. O da sahte çürük raporu alarak askere gitmemiştir.
1973-Yaylayanı doğumlu Dilâver Öncü Ermeni’dir. HADEP Konak Şubesi Yönetim Kurulu üyesi idi. Izmir’de misyonerlik faaliyetinde bulunmuş, kilisede vaaz vererek hıristiyanlık propogandası yapmıştır.
1965-Firke doğumlu Edip Yıldız Ermeni’dir. Büyük dedesi Gaço, nenesi Rihan’dır. HADEP Parti Meclisi üyesi idi. PKK’lı suçluların avukatlığını yapmaktadır. Nevşehir E tipi cezaevinde yatan PKK terör örgütü mensubu Nimet Can’ın avukatlığını yapmıştır.
1964-Benek doğumlu Haşim Benek Ermeni’dir. Büyük dedesinin adı Şiho, nenesinin adı Kitro’dur. 16.03.1985 günü Şırnak ilçesi Dereler Köyü civarında, Eşek Mağaraları mevkiinde güvenlik kuvvetleri ile teröristler arasında çıkan çatışmada sağ olarak ele geçirilmiş ve Diyarbakır mahkemesinde CK/ 1 68 : yasa dışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan yargılanmıştır. Hapis yatmış, sonra DEP Antalya-Muratpaşa Belediye Encümeni adayı olmuştur.
1954-Kamberşeyh doğumlu Mahmut Hakkı Eşiyok Ermeni’dir. Büyük dedesinin adı Hokar, nenesinin adı Haykanuş’tur. HADEP İstanbul il teşkilatı sekreterliği yapmıştır.
1959-Urfa doğumlu İzzettin Kalaycı Ermeni’dir. 11.7.1986 tarihinde Diyarbakır 1. As. mahkemesinde CK/168 : Yasadışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan yargılanmış 8 yıl 8 ay hapis yatmış, sonra Şanlıurfa HADEP il teşkilatında görev almıştır. 23.06. 1 996 tarihinde Ankara’daki HADEP 2. olağan kongresinde Türk bayrağının indirilerek PKK bayrağı asılması olayına karışmıştır.
1948-Kölük doğumlu Mehmet Cantekin Ermeni’dir. Büyük dedesi Bedros, nenesi Meryem’dir. Diyarbakır merkez Kayapınar Belediye başkanlığı yapan Mehmet Cantekin, 1995 tarihli milletvekili seçimlerinde Diyarbakır HADEP Milletvekili adayı olmuştur. Mehmet Cantekin Kulp Karpuzlu da köy koruyucularını yönlendirerek terör örgütü PKK’ya lojistik destek sağlamaktadır. 2003 yılında PKK’nın 1978′de kurulduğu Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde DEHAP ve Göç-Der yöneticileri ile birlikte ‘barış ağacı’ adı altında ağaç dikmek töreni düzenlemiştir. Törende bölücü başı Öcalan’ı övücü sloganlar atılmıştır.
1953-Siirt doğumlu Maruf Altın Ermeni’dir. Büyük dedesi Ohanis, ninesi Pori’dir. Ama babasının dönme adı Hüseyin, anasının dönme adı Nafiye’dir. Böylece pek çok kişinin yaptığı gibi Ermeni olduklarını gizlemişlerdir. DEP İzmir-Konak ilçe teşkilatı üyesi idi. 23 Eylül 1998 tarihinde TCK 1 68 : Yasadışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan 1 2 yıl 6 ay ağır hapis cezasına mahkûm olmuştur.
1973-Urfa doğumlu Mehmet Sait Yalçın Ermeni’dir. Dedesi Girbuş, ninesi Varti’dir. Ancak babasının dönme adı Mehmet Kerim, anasının dönme adı Mevlude’dir. 1997′deki Bodrum bombalı saldırısının sorumlusudur. Müebbet hapse mahkûm olmuştur.
1975-Hazro doğumlu Zanamazak Yezidî’dir.
1973-Nusaybin doğumlu Mehmet Zeki Şaşmaz Yezidî’dir.
1971-Nusaybin doğumlu Abdullah Şaşmaz, kendini hiç de ALLAH’ın kulu saymaz, Yezidî’dir.
1975-Hazro doğumlu Nevzat Tedik Yezidî’dir. Halit-Revzete’ den olma Nevzat Tedik’in nenesi Hüsna Tedik Diyarbakır il teşkilatı HADEP üyesi de olan PKK’nın gençlik örgütlenmesi içinde yer alan Nevzat Tedik, 11 Ekim 2001 tarihinde TCK 1 68: Yasa dışı silahlı örgüt kurmak veya katılmaktan 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.
PKK’nın Avrupa’daki kasası Nuriye Kesbir Yezidî’dir. Aynı zamanda Kongra-Gel PKK’nın cephe örgütü Avrupa Kürt Demokratik Toplum Koordinasyonu (CDK) sözde meclis üyesidir. Eylül 200 1 ‘de Hollanda’ya yasadışı yollardan girmek isterken yakalanmıştır.
1980-Midyat doğumlu Şevkiye Atalan Yezidî’dir.
1966-Midyat doğumlu Fahrettin Şahin Yezidî’dir.
Adana’da yakalanan PKK’lı canlı bomba Hatice Arat Yezidî’dir. Dedesi Hasso, nenesi Meryem de Yezidî’dir.
1955-Beşin doğumlu Osman Ergin Yezidî’dir. DTP Merkez Yönetim Kurulu üyesidir.
Batılılar’ın aleyhimize kullanmak için sözüm ona “Türkler” arasından seçtirdiği, Avrupa Parlamentosu üyesi Feleknaz Uca, Yezidî’dir.
Feleknaz’ın babası Abdullah Uca, “Yezidî Kürdistan Birliği” başkanıdır, Elbette o da Yezidî’dir. Televizyonlarda boy gösteren Metin Uca nedir, size kalmış… Çünkü bu bölücü-militanların yumuşak uzantısı tüm medya, bürokrasi, parlamento ve hatta asker içindedir.
1971 -Midyat doğumlu Seyithan Alpar Süryânî’dir, yani SEYYİT Peygamber torunu) falan değil, düpedüz Hıristiyan’dır.
1976-Midyat doğumlu Metin Kesenci Süryânî’dir. “Beth Nehrin” adlı Süryânî ve Asurî örgütünün kurucusudur.
1975-Midyat doğumlu Adnan Kesenci Süryânî’dir.
1983-Nusaybin doğumlu Bilal Yürek Süryânî’dir.
1980-Pervari doğumlu Salih Boğdu Süryânî’dir.
1937-Ceylanpınar doğumlu Şemsi Emen Süryânî’dir. HADEP üyesi idi.
1969-Kurtalan doğumlu İhsan Kaya Süryânî’dir. Romanya’da PKK insan, silah, ve uyuşturucu kaçakçılığı yapmaktayken sahte pasaport ve kimlikle yakalanmıştır. Büyük dedesi Görgis, nenesi Şemuni’dir.
1962-Siirt doğumlu Basri Kaysi Süryânî’dir. Büyük dedesi Gorgis, ninesi Şemuni’dir. İHD Siirt Şubesi üyesi, ve DEHAP Siirt il teşkilatı delegesi idi.
1980-Siirt doğumlu Ayhan Kaysi Süryâni’dir. Büyük dedesi Gorgis, ninesi Şemuni’dir. Pek çok olaya karışmış, 1997′de teslim olmuştur.
Itirafçı olmuş, 1999′da tahliye edilmiştir.
1952-Nusaybin doğumlu Mehmet Zeki Kanşiray Süryânî’dir. Büyük dedesi Zeytun, ninesi Meryem’dir. İzmir Köy Hizmetleri soygununa katılmıştır. 16.7.1990 günü Bornova Tarım ve Orman Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü Personeli maaşlarının silah zoruyla gasp edilmesi olayında tutuklanmıştır. Hapis yatmış, sonra HADEP Gaziemir İlçesi Yönetim Kurulu üyesi olmuştur.
1968-Derik doğumlu Fethi Oktay Süryânî’dir. Dedesi Turnas, nenesi Mennuş’tur. 1 997′de yakalanmış, müebbed hapse mahkûm olmuştur.
1948-Palu doğumlu Zülküf Demirtaş Ermeni’dir. Büyük dedesi Kinkos, ninesi Nazlı’dır. Ikisi de Ermeni idi.
Hala bu ermenilerin peşinden giden kürtlere şaşarım…..
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU

Türkiye’de hiç kimse gardrop Atatürkçüsü kadar Atatürkçülüğe zarar vermedi. Hiç kimse gardrop Atatürkçüsü kadar devrimleri kemiremedi. Hiç kimse Türkiye’nin çağdaş medeniyet seviyesine erişmek çabasını gardrop Atatürkçüsü kadar baltalayamadı.
Kafası boş, üslupkar, olumlu düşünceden yoksun beyzade, kalemiyle fikirlerin ancak kabuğunu tırmalayan kültürsüz yaratık.
Halk düşmanı, Osmanlı tenpersti, çalışmadan yaşayan asalak, imtiyazlı dalkavuk, Batı’nın penceresinde maymun, komprador hizmetçisi kalem...
İngiliz kumaşında, Fransız kravatında, İskoçya viskisinde, İtalyan şapkasında, Batı medeniyetini başlatıp bitiren zavallı.
Bir gardrobun eni boyu ve yüksekliğinde dünyası çizilen entelektüel...
Halkı hor gören, Batı’nın üstünlüğüne körü körüne inanan.
Amerikan zencisine, Amerikan beyazından düşman, Batı’nın üstünlüğüne Batı’dan fazla inanan, Kongoluya Belçikalıdan daha hırslı, Çinliden korkan, Cezayir’e kin duyan, Nasır’a İngilizden fazla diş bileyen...
Batı toplumunu tenkit ve tahlil eden çağdaş düşünceyi ve akımları küfür sayan...
Atatürk’ün milli kurtuluş savaşını, Amerikan kapitalizmine, emperyalizmine satmakta mezat memuru...
Son yılların olayları iyice ortaya çıkıyor ki, Atatürk’ün bağımsızlık ve kurtuluş hareketini yabancılarla ortak çıkarlarla eritenlerin başında gardrop Atatürkçüleri gelmektedir. Bunların menfaatleri uğruna yapmayacakları hiçbir şey yoktur. Çünkü onlar gerçekte Atatürkçü değil, Osmanlı tenperestidirler. Atatürk’ün bükülmez iradesi altına girip hizmet görmeyi hiçbir zaman için çıkarlarına uygun bulmamışlardır. Batılılaşma sandıkları hareket, yüzde yüz kompradorların Batılılaşma anlayışlarına uygundur.
Halk bir yanda horlanacak, sefalet içinde yüzecek, aşağılık görülecek, bir azınlığın iktisadi çıkarları için kullanılacaktır.
Öte yanda bir mutlu azınlık Batılı maymunluğunda ve refah içinde yaşayacaktır. Caz ile dans ederek, açık saçık elbise giyerek, şapkanın envaını deneyerek, Batı’nın muhafazakar akımlarını temsil eden eserleri tiyatrolarda oynayarak...
Operaların renkli kostümleriyle parlayan sahnelerde salonları yabancı misafirler, kordiplomatik ve levantenlerle doldurup Batılılaşma-...-Fransız Amerikalılardan bekleyerek...
Böylesine tiplerin Tanzimat’ın ve Meşrutiyet’in fesli, altın çerçeveli gözlüklü, getrli, kolalı yakalı alafranga beylerinden hiçbir farkı yoktur. Bunlar yaşadıkları Atatürk çağının anlamını hiçbir zaman anlamamış ve anlamak istememiş salak Osmanlı tenperestleridir.
Bunların yüzündendir ki devrim halka mal edilememiştir, bunların yüzündendir ki Atatürkçülük anlayışı fakir halk tabakaları karşısında iktisadi muhtevadan yoksun bir anlamsızlık içinde kalmıştır.
Ve ilk fırsatta Atatürk’e ihanet etmek fırsatını kaçırmamış ve Atatürk düşmanlarıyla birkaç pula anlaşarak kemiklerini satmışlardır.
Halkın vicdanında yoğunlaşmış inançlara küfretmek, ama o inançların sahiplerine hiçbir hak tanımamak mesleği bunlarındır. Çıkarcılıkları, inançsızlıkları, eyyamcılıkları, ikiyüzlülükleriyle gerçek halk çocuklarının güvensizliğini, kişiliklerinde toplayanlar bunlardır.
Bunların verdikleri kötü örnekler, Atatürkçülüğün kurutulması için en başta gelen rolü oynamışlardır.
Gerçek Atatürkçülere ve Atatürkçülüğün devrimcilik-devletçilik-hakçılık temel ilkelerine düşmandırlar.
Bugün kompradorlar yönetimin en başta gelen hizmetkarları olarak komisyoncuların, tefecilerin, vurguncuların, vatan satıcılarının avukatlığını yapmaktadırlar.
Milliyetçiliği milliyetsizlerin, müslümanlığı sahtecilerin elinden kurtarmak gerektiği gibi Atatürkçülüğü Atatürkçülüğün A'sından nasipsiz bu Osmanlı tenperestlerinin dilinden kurtarmak gerekir.
Atatürk, kapitalizmin emperyalizminden vatanı kurtarmak savaşının lideridir. Gardrop Atatürkçüleri ise Güney Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya ve Güney Amerika’ya kadar kapitalizmin bütün sömürgelerinde bulunan Batı mukallidi maymunlardan farksızdılar.
Atatürk’ün yaptıkları devrimlerin yanında görünürler, ama Atatürkçülüğün devletçilik-devrimcilik-halkçılık ilkeleri köklü reformları gerektirdiği için karşıdırlar. Şapka giymek haksız kazançlarla ilgili değildir. Latin harfleriyle de yazsan Arap harfleriyle de yazsan kompradorun çıkarını ilgilendirmez. Şekilde kalan her değişiklik, çıkarlara dokunmayan her davranış, yüzeyde kalan her tedbir elbette çıkarcı çevreleri rahatsız etmez.
Ama emperyalizme karşı her çıkış ve emperyalizmin içerdeki temsilcilerine karşı her tedbir içerde ve dışarda kıyameti koparır.
Gerçek Atatürkçüler Batı mukallitlerinin Türk kurtuluş hareketini nasıl yozlaştırdığını iyice tahlil etmelidirler. Bugün Asya’nın ve Afrika’nın mazlum milletlerinin emperyalizme baş kaldırmasını yeren kişiler, şapka da giyseler, çarşafa karşı da olsalar, yeni yazıya taraftar da olsalar, Atatürkçü sayılmazlar. Onlar devrim hareketlerini gardrop değişikliği sanan zavallılardır.
İlhan Selçuk
Gardrop Atatürkçülüğü
(9 Eylül 1966, YÖN)

30 Aralık 2015 Çarşamba

Uzun ömrü kültür, folklor araştırmalarında; insanların yarattığı kültürel ürünlerin bilimsel yöntemlerle derlenmesi için geçti. Balkanlar’dan Azerbeycan’a sayısız bölgede incelemelerde bulundu. İnsan dostluğunun, birliğinin, kardeşliğinin gelişmesi için emek verdi. Alevi – Bektaşi – Kızılbaş İnanç ve Kültürü’nün günyüzüne çıkarılması için verdiği mücadele genç araştırmacılar için bir rehber oldu. Melikoff, bu konuda araştırma yapan en önemli bilim insanlarından birisi. Kendisiyle yaptığım söyleşilerle yaşamı, Alevilik/Bektaşilik hakkındaki görüş ve düşüncelerini derlemeye çalıştım.
Bizim önümüzü aydınlatan değerli hocamızı saygıyla selamlıyorum.


Biz de sizin o tatlı ağzınızdan tekrar dinlemek isteriz, sizin hayat hikayenizi?

Ben kışın ortasında, on metre buzun olduğu bir zamanda doğdum. Petesburg’ta, Rus İhtilali başladığı gün dünyaya geldim. Çok kötü bir tarih çünkü yaşımı herkes bilir. Bunu saklıyamam. Babam kaçmaya mecburdu, çünkü zengindi. Onu bırakmazlardı. Onu öldüreceklerdi. Kaçmaya mecbur olduk, kayıkla. Çabuk kaçtığımız için kurtulabildik. Trenle kaçtık. Bir ay sonra ise trenler durduruldu. Fransa’ya gitmiştik. Ben Fransa’da tahsil ettim.

Sizin çalışmalarınıza baktığımızda halk kültürü, halk bilimi, antropolojik, sosyolojik kültürel bir çalışma dünyanız olduğunu görüyoruz. Bu alana nasıl yöneldiniz. ?

İlber Ortaylı bana bir kart göndermişti. “Sen bir aristokrat aileden gelmene karşın, solcu oldun, solcularla bağlantılar kurdun.” diye çok tatlı şeyler söyledi. Benim doğumum halk içinde değildi.

Gençlik döneminizde solla, sosyalizmle ilginiz olmuş muydu?

Hayır. Böyle bir şey olmamıştı. Fakat ben gençliğimde, din, dil, mezhep farkı gözetmiyordum. Ben her insanı aynı görüyordum. Gençliğimden beri bu böyleydi. Fakat ben de bir snobizim vardı. “İnsanlar üniversite okumuş mudur, okumamış mıdır” ben buna önem verirdim. Bu benim için mühim bir hadiseydi. Bu da çok uzun sürdü. Ne zaman ki Alevileri tanıdım, duvar orada yıkıldı. Anladım ki, insanlar üniversiteyi bitirmeseler de akıllı olabilir, zeki olabilir, iyi niyetli olabilir. Ben Alevileri tanıdıktan sonra bunu anladım. Bunları tanıdıktan sonra bu snobizim yıkıldı.

Aleviliği, Alevileri ne zaman, nasıl tanıdınız?

Ben o zaman kürsü sahibiydim. Profesördüm. Strasburg’ta kürsüm vardı. Ben destan edebiyatıyla ilgileniyordum. Türkiye’ye de sık sık geliyordum. Ama muhitim hep profesörlerdi. Köyle hiç ilgim yoktu. İlk kez Bektaşi alemine girmeye çalıştım. İlk tecrübem iyi geçmemişti. Fakat bir gün sokaktan geçerken, bir ilan gördüm, “Hacı Bektaş Gecesi”. Ben aklıma koymuştum, o geceye gitmeye. Harbiye’deydi o gece. İçimde bir korku vardı. Ama o korkumu yendim. Girdim içeri. Halk içinde oturdum. Ben bunu ilk kez yapıyordum. Ne Fransa’da ne de başka bir yer de bunu yapmamıştım. Muhitim, üniversite muhitiydi. Türkiye’de de uzun süre kalmıştım. Ama bir tecrübem yoktu. Ama burada saz vardı, semah vardı. Aynen bunun gibi, Hacı Bektaş’a gittim. Diğer geceler ve cemlere katıldım. Saz ve nefesler bana büyük bir tesir etti. Feyzullah Çınar’ı dinledikten sonra ise alt – üst oldum. Ses, saz güzeldi ama önemli olan sözdü. Nefeslerdeki sözler müthişti. Benim hayatımda büyük profesörler olmuştu, ama kimse bana bu durumu anlatmamıştı. Bir şiir der ki “Ben Ali’den başka Tanrı bilmezem.” Ben elbette şok oldum. Hemen anlamak istedim, neden bu yorum? Hem meraka hem de büyük bir heyecana kapıldım. Senelerce bana Türkiye’de Sünnilik var demişlerdi. Burada ise Şiilik’ten bile farklı şeyler vardı. 30 sene geçti, bu merakın üzerinden. Bu bu 30 sene boyunca Alevi köylerine gittim. Nasıl ben Rus İhtilali’nde doğduysam; Alevileri tanımam da benim için bir ihtilaldi hayatımda.

Alevilerle tanışmadan önce de halk kültürü ve bilimi olan folkloruyla ilgileniyordunuz, masallar, destanlar, halk anlatı türleri gibi… ?

Ama daima Ortaçağ’daki meselelerle. Ben Ortaçağ’ı çok seviyordum. Avrupa Ortaçağ’ı, Fransa, İngiliz Ortaçağını seviyordum. Destan Erdebiyatı bana çok ilginç geliyordu. Bu nedenle, Ben Türk Ortaçağı’nı da inceliyordum. Ben Türk Destan kahramanlarının yaşamlarını inceledim. Onlar benim kahramanlarım olmuşlardı. Onların hayatlarının kitaplarını yazdım.

Ortaçağ’a ilginiz, Ortaçağ Türk Edebiyatı’nı da araştırmanız sonucunu doğurdu?
Hayır. Ben, her zaman Doğu’yu sevmiştim. Çocukluğumdan beri Şark’ı seviyordum. Sorbonn’a devam ederken Şark Dili Okulu’na gittim. Doğu Dilleri’nden üç dil öğrenmek gerekiyordu: Arapça, Farsça, Türkçe. Arapça’yı biraz okudum ama sevmedim. Türkçe ve Farsça’yı çok sevdim. Ben gençken Atatürk sağdı, Ona büyük bir hayranlığım vardı. Türk Tarihi’ni seviyordum. Hala da seviyorum.

Sık sık gezileriniz oldu. Orta Asya’ya, Azerbaycan, İran, Balkanlar’a inceleme seyahatleriniz oldu?

Orta Asya’ya gitmem kolay olmadı. Çünkü Sovyetler vardı. Sovyet Rusya’ya gitmek zordu. İlk defa, 1968 senesinde, UNESCO tarafından Tacikistan ve Türkmenistan’a toplantılar için gittim. Azerbaycanlılar gelmişti, Fransa’ya, ben profesördüm o zaman. Kültür başkanı bana; Fransa – Azerbaycan Kongresini düzenler misiniz? dediler. Ben kabul ettim. İlk Azeri – Fransa kongresi düzenlendi. Ben ondan sonra, Azerbaycan’a gitmeye başladım. Dağıstan`ı da bilirim. Oraya da seyahatlerim oldu. En çok Azerbaycan’ı seviyorum.

Prof. Dr. Fuat Köprülü Türk Tarih Bilimi’nin kurucusu olarak kabul ediliyor. Siz de Ondan etkilenmiştiniz, sanırım.

Elbette. O çok mühim bir tarihçidir. Çok büyük bir alimdir. Beni çok etkiledi. Bir diğer tarihçi Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’dır. O benim büyük dostumdu. Biz sürekli onunla görüşüyorduk. Ortak gezilerimiz oluyordu. Onun ölümü ben de büyük bir boşluk yarattı.

Alevilik – Bektaşilik – Kızılbaşlık konularında yaptığınız bi-limsel araştırmalar yanında alan incelemelerinizle de em-salsiz bir deneyimi bizlere aktardınız. Canlı gözlemleriniz de etkisiyle birçok kişi de doğruyu yakalamış oldu.

Bu durum da benim hayatımda bir değişimdir. Alevilik’ten önce, ben sadece kütüphanelerde çalışıyordum. Eski el yazmalarını okuyordum. Her yazdığımın menbasını arıyordum. Alevilik’te el yazması yoktu. Melik Danişmenti, Seyit Battal’ı araştırmak için kütüphanelere gidebilirsiniz. Fakat Alevilik’te bu yoktu. Etnologlar gibi çalışmak gerekirdu. İnsanlar arasına girmeniz gerekiyordu. Bu insanlardan da bir şeyler öğreneceksiniz. Bu insanlar üniversiteden insanlar değildiler. Köylerden, aşiretlerden insanlardı. Bambaşka bir metodla olayı incelememiz gerekiyordu. Başka bir çalışma tekniğiyle çalışmak gerekiyordu ve de ben onu öğrendim.

Şah Ahmet Yesevi, Aleviliğe – Bektaşiliğe girişte anlaşıl-ması gereken bir şahıs. Orta Asya’da tasavvufu, halk sufiliğini başlatan temel kişi olan Ahmet Yesevi hakkında neler söyleyeceksiniz?

Ahmet Yesevi’yi ilk anlatan “Türk Edebiyat’ında İlk Mutassavıflar”la, Prof. Dr. Fuat Köprülü olmuştur. Ahmet Yesevi’yle uğraşmak biraz zor. Çünkü kaynaklar az. Az kaynaklarla hipotezler yapmak gerekiyor. Membalar az. Herkes kendi yorumuyla görüyorlar Onu.
Ahmet Yesevi, bir Türkmen’dir ama medresede okudu. Büyük bir ulemanın müridi oldu. Sonra Türkistan’a dönüp İslam’ı yaymaya koyuldu. Bu zordu. Çünkü, halkın eğitimi yoktu. Onlara, onların anladığı şekilde, İslam’ı anlamak gerekiyordu. İslam’ı bir Halk Dini olarak onlara öğretmek lazımdı. O da bunu yaptı. Daha sonra bu insanlar, Şamanist’tiler. Eski İnançlarını atmayan bu halk İslam’la Şamanizm’i uyuşturdular. Ahmet Yesevi büyük bir alimdi ama elbette Onu, İbn-i Arabi’yle, İbn-i Rüşt’le, Mevlana Celalettin’le kıyas edemeyiz. Çünkü onlar şehirden gelen insanlardı. Onlar medreselerde okuyan ve şehir insanları arasında bulunan insanlardı. Fakat, Ahmet Yesevi böyle değildi. O da medresede okudu ama daha sonra kendi aşiretine döndü ve orada yaşadı. Halk Kültürü’nü o yarattı. İslam Kültürü’nü halka o değişik anlattı. Türkiye’deki Halk Kültürü Ondan gelmektedir. Anadolu’da Halk Sufiliği dönüşerek geldi.

Bir de Hacı Bektaşı Veli var. Türk Heteredoksluğunun temel şahsiyeti ve sembolü olan Hacı Bektaşi Veli hakkında da çok fazla şey söyleniyor. Siz neler söyleyeceksiniz, Onun hakkında?

Çok önemli, karizmatik bir şahsiyet. Ama Onun hayatını yazmak da kolay değil. Tarih olarak bazı kaynaklar var ama daha çok efsanelerle gelen bir hayatı var. Menakıbnameleri birbirini de tutmuyor. Tarihi kaynaklar Hacı Bektaşi Veli için, XIII. yüzyılda, Baba İlyas ile beraber gelip isyana karışıyor. Bir isyancı harekete katıldığını yazıyor tarih. Onun Orta Asya’dan geldiği söyleniyor. Tabii ki Onun Horasan’dan geçmesi gerekiyordu. Çünkü bunun kuzeyinde ve güneyinde çöller var geçilmesi zor. Bağdat’tan, Harz’den geçmiş olabilir. XIII. yüzyılda Horasan’dan gelen Hacı Bektaş, Babai İsyanı’na katılıyor. Ama efsaneler bize diyor ki, O Peygamber’in soyundan. 7. İmam’ın soyundan diyorlar. Hatta bazıları, 8. İmam’ın soyundan geliyor, diyorlar. Ama bunu uyuşturmak zor. Bir tarafta tarihi gerçekler var, bir tarafta efsaneler var. O halk sufisiydi. Biliyorsunuz ki Ahmet Yesevi için de aynı şey söz konusudur.

Abdal Musa, Geyikli Baba, Barak Baba, Kızıl Deli Sultanlar var… Çeşitli evliyalar, erenler, babalar, abdallar var. Bunlar Halk Sufiliğinin, Türk Heteredoksisinin temsilcileriydi. Kalenderi dervişleriydi bunlar. Peki bir de Mevlana Cela-lettin gibi düşünürler de var. Bunların farkı nedir birbi-rinden?

O şehirden geldi. Babası bir ulemadır. O ancak ulemelar arasında bulundu. Halka yukardan baktı. Medrese çevresinde bulundu her zaman. Halkla hiç ilgisi yoktu. Bilhassa, Türkmen halkını sevmiyordu. Türkmenler hakkında ağır şeyler söylüyorlardı. Türkmenler, ancak yıkar diyordu.

Astarabatlı Fazlullah ve Onun öğretisi Hurufilik var. Astarabatlı Fazlullah kimdir, neler yapmıştır? Onun Bektaşiliğe etkileri neler olmuştur?

Bakü’de Zümrüt Gülizade’nin çok güzel bir kitabı yayınlandı. “Azerbeycan’da Hurifilik ve Anadolu ve Rumeli’deki Yankıları” Rusça yayınlandı. Önemli bir eserdir. Ben de ondan çok şey öğrendim. Büyük Nesimi, Fazlullah’ın damadıdır. Nesimi, Şirvan’da Nesimi köyündendir. Fazlullah Astarabadi öğretisini Bakü’de yayıyor, okulunu Bakü’de açtı. Öğrencileri, müritleri Bakü’de, Onun çevresindeydiler.
Bektaşiliğe üç büyük etki oldu. Bektaşilik evvela bir halk diniydi. Kerbela şehitlerinin etkisi vardı ama, derin bir Şiilik etkisi yoktu. İlk etki Fütüvvetten geldi. Ahilik içinde bir Şiilik etkisi vardı. Onun da Bektaşiliğe etkisi oldu. Daha sonra Astarabadi’den bir etkilenme oldu. Fazlullah Astarabadi Mürşid-i İsmailiy’di. İsmailiğe bağlıydı. 7 İmam Şiiliği vardı. Bunu biz şimdi, Bulgaristan’da görebiliyoruz. Bulgaristan’daki Babalar 12 değil 7 İmam’ın Şiiliği‘nin etkisindeydiler. Bu Hurifilik’ten geliyordu. Bulgaristan Kızılbaşlığı’nda 7 ocak var, 7 post var. Çok tuhaf ama bu bir gerçek. Şeyh Bedreddin fikirleriyle benzerlikler var. Kızılbaşlık, Safaviler’den gelmiştir.

Astarabatlı Fazlullah’ın fikirleri yasaklanınca, taraftarları öldürülünce, bir kısım taraftarı da Anadolu’ya kaçtı. Etkileri de çok oldu Anadolu’da sanırım?

Hurifiliğin etkileri daha çok Rumeli’de olmuştur. Deliorman bölgesinde etkisini gösteriyor. Anadolu’da Kızılbaşlığın derin etkisi oldu. Fazlullah 1396 senesinde, öldürüldü. Hacı Bektaşı Veli 1270 yılında öldü. Aralarında yüzyıllık fark var. Hacı Bektaş bir halk sufisiydi. Astarabatlı Fazlullah, bir halk sufisi değildi. O İsmailiydi. 7 İmamcı Şiiydi. Bir öykü var. Bir gün Astarabatlı Fazlullah, rüya görmüş. Rüyasında Cebrail Ona her şeyi bırakmasını artık kendi görüşlerini anlatmasını, yaymasını söylemiş. İlk başta kimse Ona inanmadı. O da Bakü’ye kaçmaya mecbur oldu ve orada görüşlerini yaymaya başladı. Fakat Onun öğretisini Türkler Türkmenler çok benimsediler. Ama büyük bir hata yaptı, Timürlengi Hurifi yapmak istedi. Böyle olunca Timurleng Ona karşı bir fetva hazırlattı. Timurlengin oğlu Onu öldürttü.
Hurifilik bir halk hareketi değildi. Fazlullah medresede okumuştu. O çok gezmiş, dolaşmış, okumuş bir alimdi. Kırk yaşından sonra başlamıştı görüşlerini yaymaya.
Bektaşilik daha önce oluşan bir halk hareketiydi. Ama Hurifiliğin büyük bir etkisi oldu Bektaşiliğe. Fazlullah, XIV. asrın sonunda öldürüldü. Bektaşiliği kuran Abdal Musa, XIV. asrın başlarında yaşadı. Aradan büyük zaman geçmişti. Birçok Bektaşi dervişleri ilk Osmanlı fetihlerinde yer aldılar. Abdal Musa, Geyikli Babalar hepsi Sultan Orhan, I. Murat, zamanındaydılar.

Yani ilk devirde Bektaşilik’le, Hurifilik arasında farklıklar vardı. Ne ki Fazlullah öldürüldü, müridleri Anadolu’ya geldi-ler, bundan sonra Hurufilik, Bektaşiliği etkiledi, diyorsu-nuz?

Evet. Onun müritleri bu arada, Büyük Nesimi ki çok okumuş birisiydi, Bektaşiliğe etki ettiler. Biliyorsunuz, Nesimi ismini kullanmış, bu adla anılan birçok insan var. Ama bizim bildiğimiz Büyük Nesimi, 1426’da öldürüldü. O çok iyi eğitim görmüş birisiydi. Üç dil bilen birisiydi.

“Her neye kim baktın ise anda sen Allah’ı gör / Kancaru kim azm kılsan “semme vechullah”ı gör / Bu ikililik perdesinden geç hicabı ref’kıl / Gel bu birlik vahdetinden bak bu ressullahı gör / Hacc-ı ekber kılmak istersen gel ey zahid berü / Aşıkın kalbi içinde sen bu beytullahı gör” diyor, Nesimi.
Peki Büyük Nesimi ve diğerlerinin düşüncelerinin oluşmasında hangi düşünsel, inaçsal, felsefi akımlar etki etmiş olabilir?

Panteizm. Panteizm, Vahted-i Vücud’un bir kolu. İbn-i Arabi’nin bir kolu. Vahdet’i Vücut, İbn-i Arabi’den geliyor. Nesimi, çok batiniydi. Bir çok Bektaşi şairileri var, Hurufi etkisinde olan. En büyüğü Virani. Virani diyordu ki “Fazl-ı Ali” (Ali Allah’tır), O da büyük bir Hurufi şairi.

Vahdet-i Vücutçuluk’ta “Tanrı – evren-insan” iç içeliği var. Tanrı insanda tecelli ediyor. İnsan-ı Kamil olarak Ali söyle-niyor. Doğanın dönüşümü var. Reenkarnasyon var. Tena-süh var. Bunları Maniheizm, Mazdaizmin, Zerdüştlüğün, Şamanizm’in etkilediğini de söylüyebilir miyiz?

Tenasüh eskiden beri vardı. Maniheizm’de de vardı. Budizm’de de vardı. Uygurlar Budistti. Reinkarnasyon daima vardı. Reankarnasyon her dinde var. Hıristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik hariç tüm dinlerde Reinkarnasyon var. Eflatun, Sokrat reincarnasyona inanıyorladı. Fedon var. Sokrat, zehir içirilip idam edilecek, etrafındaki öğrencileri, müridleri ağlıyorlar. O da ağlamamalarını söylüyor. O diyor ki, ölüm zaten yeni bir başlangıçtır.

Aleviler Bektaşiler için ölüm bir başlangıç. Bektaşiler diyor ki, ölüm “Sevgiliye kavuşmadır”. Büyük sevgiliye vuslat, kavuşma olarak yorumluyorlar ölümü?

Fakat biliyor sunuz, vuslat başka. İnsan Allah’ın bir parçası. İnsanın son aşaması, İnsan-ı Kamil olmak o zaman insan Allah’a kavuşacak. Allah’ın bir parçası olacak. Fakat biz o kadar kamil değiliz. Hilmi Dedebaba, “Tuttum aynayı yüzüme / Ali göründü gözümü” demek ki O Ali’yi yani Allah’ı görebiliyor. Fakat günümüzde, insan Tanrıyı görebiliyor. “Kainatın aynasıyım / Madem ki ben insanım” diyor, Daimi. Feyzullah, “Allah benim / ben Allah’ın” fakat Daimi bunu daha felsefi olarak söylüyor. Günümüzde insan Tanrıya ulaşıyor.

Şeyh Bedreddin hakkında neler söylersiniz?

Nazım Hikmet Şeyh Bedreddin hakkında evrensel bir eser yazdı. Bu eserde, Şeyh Bedreddin’i bambaşka bir gözle görüyoruz. Sosyalist olarak. Ama o dönemde işçi sınıfı yoktu. Fabrikalar yoktu. Nazım, Şeyh Bedreddin’i bir şairin mantığıyla görüyor. Biz Şeyh Bedreddin’i, Yunan kaynaklarından biliyoruz. Fakat Yunan kaynaklarında da yeterli bilgi yok. Neden Şeyh Bedreddin ilk önce Deliorman’da isyana başladı. Neden şimdiki Deliorman Kızılbaşları, Şeyh Bedreddin’i Hacı Bektaş’tan daha çok seviyor ve tanıyorlar. Bedreddiniler var. Şeyh Bedreddin’e hala çok büyük bir saygı ve sevgi var orada. Onun ölüm yıldönümünde büyük matem tutuyorlar. Semah yapıyorlar. Uryanlar semahı yapıyorlar. Şeyh Bedreddin hala onlar tarafından, büyük bir sevgiyle anılıyor.

Şeyh Bedreddin, Astarabatlı Fazlullah’ın görüşlerinden etkilenmiş miydi? Şeyh Bedreddin Hurufiliği, Balkanlar’da yaymış mıydı? Onun eseri Varidat bize yardımcı olabilir mi?

Aynı dönemde yaşıyorlar. Rumeli’de 7 İmamlık yaygınlığı herhalde, Şeyh Bedreddin etkisiyledir. Çünkü, Fazlullah Rumeli’ye gelmemiştir. Şeyh Bedreddin’in Rumeli’de Hurufiliği yaydığı fikri bir hipotezdir. Kesinlik kazanmadı. İyi araştırmak lazım. Araştırmalar bitmedi.
Varidat bir din kitabıdır. Buradan, Hurifilik’le ilgili bir şey göremiyoruz.
Öğrencim, Balive’nin yazdığı bir kitap var, Şeyh Bedreddin hakkında. Burada Türkiye’de Fransızca olarak basıldı bu eser. Çok güzel bir kitap, Beylerbeyi’nde Sinan Kuneralp, İziz Basımevi’nde basıldı. İziz Yayınevi’nde, benim de iki kitabım var Fransızca. Türk Sufiliği ve Destandan Efsaneye isimli kitaplarım yayınlandı, Fransızca olarak. Muhtelif makalelerimdi bunlar.

Destanları incelerken, Türk Destanlarında Kerbela motifini de inceleyen makaleniz ve incelemeleriniz de oldu sanıyorum?

Benim o konuda bir makalem var. Kerbela Destanları hakkında. Destanı Maktelin Hüseyin üzerinde çalışıyordum. Ondan sonra farkına vardı ki bazı şeyleri anlamıyorum. Halk tasavvufunu anlamak için çabaya giriştim. Çok ilginçtir Destanı Makteli Hüseyin’de esas kahraman Hüseyin değildir. Asıl kahraman Eba Müslim’dir. Çünkü bu Türklere aittir. Türkler savaşçı bir halk. İmam Hüseyin öldürüldü. Ağlamak lazım. Fakat bu yetmez. Bunun intikamını almak lazım. Onun intikamını da alan Eba Müslim. Hakiki kahraman Eba Müslüm. Eba Müslim Kerbela’nın öcünü alan esas kahramandır, Türkler için.

Halk kahramanı oldu ve Ona destan yazıldı?

Hem de nasıl. Müthiş bir şeydir. Eba Müslim’e yazılan bu eser dünya çapında bir eserdir. Hüseyin Türk’ler için bir kahraman değil. Çünkü Hüseyin bir şehit ağlamak lazım ama iş bitmiyor ağlamakla, öcünü de almak lazım. Bir Türk için bu iş bitmez. Madem ki insan öldü onun öcünü almak lazım.

Fuzuli’nin de büyük şair “Ne yanar kimse bana ateşi dilden özge / Ne açar kimse kapum badu sabadan gayri” diyen, Hadikadus Suedası (Erenler Bahçesi) eserini yazan Şair. Fuzuli’nin bu eserini incelediniz mi?

Evet, inceledim. Bu Kerbela Şehitleri için bir matemdir, mersiyelerdir. Fevkalade güzeldir. O Şii’ydi. O büyük şairdir. Bütün Türkler için de büyük şairdir. Reenkarnasyona inanmıyordu. İmam Cafer Mezhebi’ne bağlı bir Şiiydi. “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” büyük bir sözdür. O büyük bir tasavvuf şairidir. O aşk gözüyle dünyaya bakıyordu.

Pir Sultan Abdal var bir de?

Pir Sultan bir halk kahramanıdır. O ise bambaşka büyük şairdir.

Bir Gnos var. Gnosizm var…

Gizli din anlamındadır. Çünkü, mesela Alevilerde Peygamber demiş, ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. Muhammed gördüğünüz dindir, fakat Ali gizli dindir. Ezoterik tarafı var.
Bir Alevi’ye sordum, Ali’nin kim olduğunu anladım ama Muhammed’in kim olduğunu anlamadım dedim. Adam elektriği açtı. Siz bunu görüyorsunuz bu Muhammed’dir. Görmediğiniz Ali’dir. Fakat, ölümden sonra göreceğiniz Ali olacak görmediğiniz Muhammed. Bizim görmediğimiz din Gnos’tur. Buna irfan denir. Alevilik İrfancılıktır. Alevilik, Gnosizmdir. İnsan-ı Kamil’le ulaşmaktır, temel amaç. Bu da Manihaizm yani Gnosizmdir. Gnosizm gizli öğretidir. Mesala Kuran’ı alıp bir ayet okuyorsunuz. Bu ayetin gizli tarafı var. O da gnostur.

Şamanlarla bağlantısı nedir gnosun?

Bağlantısı yoktur. Şamanlar sadeydiler, basit yaşayan insanlardı. Tasavvuf yoktu onlarda.

Ama Şamanlar ruhlar aleminde geziyorlar?

Hayır. Bu Manihaizm’de var. Budizm’de var. Manihaizm bir gnosizm vardır. Alevilik, İrfancılık bir gnosizmdir.

Şöyle diyebilir miyiz; sayılar, rakamlar, resimler, nesneler, olaylar, değişimler dedik. Alevilik, çok değişik din, inanç ve kültürlerden etkilenerek bir gnosizm şekline büründü. Onun sembolleri vardı; Ali, Muhammed, Hüseyin, Hatayi gibi…

Ama bu zor mevzu. 30 yıldır uğraşıyorum, hala çözemediğim şeyler var. Kolay değil gnosa ulaşmak. Ana şey Alevilik’te reenkarnasyon’dur. Reenkarnasyon ve Tanrının insan içinde olması.

Eline / Beline / Dilene hakim ol anlayışı var bir de?

Bu Manihaizm’den gelmiştir. Manihaizm’de üç yasak vardır. Bu Aleviliğe geçmiştir.

Şah İsmail Hatayi Alevilik’te çok önemli bir şahsiyettir. Şah İsmail kimdir, neler yapmıştır, neler yapmaya çalışmıştır.

Şah İsmail cazibeli bir kişiliktir. Alevilik onun babası Haydar’la başlar. Şah İsmail 3 yaşında öksüz kaldı. Uzun Hasan’ın kızı Şah İsmail’in annesiydi. Uzun Hasan’dan sonra bu Akkoyunlular kavga etmeye başladılar. Yakup, Uzun Hasan’ın oğlu, Şah İsmail’i öldürmek istiyor, politika olarak. Şah İsmail bütün çocukluğu boyunca saklanmaya mecbur oldu. İki ağabeyisi öldürüldü. O hep bir yerden, bir yere göçmek zorunda kaldı. Daima bir ölüm korkusu içinde yaşadı. Bu adam 13 yaşında, komundanlık yapıp zafer kazanmaya başlıyor ve padişah oluyor. Kültürlüydü, cesurdu. Onun taraftarları olan aşiretler Ona tapıyorlardı. Onun Ali Murtaza kendisi olduğuna inanıyorlardı. O da inanıyordu. Bakü’ye gitmiştim. Orada bir din adamı bana, Şah Hatayi’nin çok güzel bir şiirini okudu:

“Yakın bilki Hüdayidir Hatayi” Muhammed Mustafa’dır Hatayi / Saki nesli Cüneyt Haydar oğlu Ali Hayderi’dir Hatayi / Hasan aşkına dünyaya geliptir Hüseyin’i Kerbelayıdır Hatayi” Son dizesi, “Benim ismim biri Şah İsmaildir bir ismim Hatayidir Hatayi”dir.

Müthiş şiirdir. O hakikaten kendisinin Hz. Ali olduğuna inanıyordu. O çok gençti, Ona bunu müritleri inandırdılar. Fakat Çaldıran’dan sonra feryat etti müridleri. Çaldıran’dan sonra Şah Hatayi hiç gülmedi. Kendisini içikiye verdi ve çok genç yaşta öldü.

Hatayi çok önemli, Onun devrinde Kızılbaşlık vardı.

Onun müridleri Onu Ali yerine koyuyorlardı. Ali’in Tanrının görüntüsü olduğuna inanıyorlardı müridleri. Herhalde kendisi Tanrı olduğuna inanıyordu. Madem ki yazıyor “yakın bilki Hüdayi’dir Hatayi”. O halk buna inanıyordu.

O Kızılbaşlığı propagandayla Anadolu’da yaydı?

Fakat bu Şeyh Cüneyt zamanında başladı. Şeyh Haydar zamanında Kızılbaşlık kuruldu. Çünkü Şeyh Haydar, taraftarlarına, askerlerine kızıl külah giydirdi. Onlara Kızılbaşlar dediler. Hayderi de derlerdi. Şah İsmail destanı bir kişiliktir. Şah İsmail dengesizdi. Çok büyük bir kahraman, büyük cesurdu. Ama aynı zamanda zalimdi. Sadece Yavuz zalim değildi, O da zalimdi.

Sünnileri öldürmüştü.

Daha çok kendi düşmanlarını öldürmüştü. Yavuz Sultan ile Onun arasında bir fark var. Şah İsmail dengesizdi. Kızdığı zaman çok zalim şeyleri yapabilirdi. Lüzumsuz şeyleri yapabilirdi. Fakat Yavuz Selim kendi mantığıyla hareket etti. Politika yaptı.

Kerbela Olayı var. Hz. Ali’yi Aleviler çok seviyorlar. Ama, Ali değişik kimliklerde yaşıyor günümüzde. Aleviler, Sünniler, Şiiler başka görüyorlar Ali’yi. Bir Arabistan’da yaşayan Ali var. Bir de Alevilerin gönlünde yaşayan, “Şir-i Yezdan” Şah, Serçeşme Başı ulu padişah; tüm kötülüklerin zalimlerin karşısında mazlumların yanında Ali var?

Ali ve Alevilerin taptığı Ali bambaşkadır. Alevilerin taptıkları Şahı Merdan tarihi Ali değil.

Ne gibi farklar var?

Büyük farklar var. Evvela Alevilerin taptıkları Şahı Merdan, başlangıçta eski Türklerin Gök Tanrısıydı. Gök Tanrı yavaş yavaş İslam dünyasındaki Ali oldu. Ama önceden o Gök Tanrıydı. Aleviler çok mühim bir yer veriyorlar, Güneş’e. Mesala bir nefes var. ”Şahı Merdan çusa geldi sırrı aşikar eyledi. / Gökte gürleyen benem diye Ömer’e söyledi / Ol dem şimşek yalabudı yedi sema gürledi. / Hem bakidir hem sakidir nuri rahmanım dır Ali”. Jüpiter’le Ali arasında bir fark olmadığını göreceksiniz. Şahı Merdan cuşa geldi sırrı aşikar eyledi, gökte gürleyen benim kim gökte gürler Jüpiter gürler. Gökte gürlüyor, fırtına oluyor. Bunun nedeni Ali’dir. Ali Gök Tanrısıdır. Siz nefeslerden bunu anlayabiliyorsunuz. İslam’da Gök Tanrı Ali oluyor. Onun için Ali’yi Tanrılaştırıyorlar. İlk önce Gök Tanrııydı sonra Ali Tanrı oldu. Demek bu Ali’yi Tarihi Ali’yle birleştirmeye imkan yok.

İran’da Anadolu Aleviliği’ne benzer topluluklar var mı?

İran’da Ehli Haklar var. Onlar Aleviliğe çok benziyorlar. Onlarda Ali’yi Tanrılaştırıyorlar, Aleviler gibi. Şah Hatayi’yi de Tanrılaştırıyorlar. Ehli Haklar içinde “Kırklar” zümresi Hatayi’nin Divanı’nı kutsal kitap olarak görüyorlar. Bir genç Fransız araştırmacı var, müzikolog, Jean During Onları inceliyor.


Söyleşi:AYHAN AYDIN,  01.12.1997, Ulus, İstanbul

Folklor Edebiyat Dergisi, 15. Sayı
Yol Dergisi, 12. Sayı (İrene Melikoff Özel Sayısı)