17 Ağustos 2015 Pazartesi

Siyasî Kürtçülerin yıllardır tekrarladıkları bir yığın saçma iddialar sebebiyle, bugünkü Kürt gençleri de artık ciddi ciddi Misak-ı Milli sınırları içinde kalan toprakların, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun tarihen kendilerine ait olduğuna, fakat Türklerin sonradan gelip buraları işgal ettiklerine inanmakta ve eskiden zımnen gönderme yaptıkları hususu bugün açıkça söylemekte ve “topraklarımızı boşaltın” demektedirler. Daha da vahimi kaçak elektrik ve su kullanırken, vergi ödemezken kendilerini haklı görmektedirler.
Siyasî Kürtçülerin bir diğer iddiaları da, Malazgirt’te 10 bin Kürt Sultan Alpaslan’ın safında savaşmasalardı, bizim Anadolu’ya giremeyeceğimiz şeklindedir ve “Bizler size Anadolu’nun kapılarını açıp verdik!” demektedirler. Bu saçma iddia üzerinde başka bir yazımızda duracağız.
Siyasi Kürtçülerin ve yeni yetme Kürt gençlerinin ne söyledikleri, neye inandıkları bizi fazla ilgilendirmiyor, ama bu satırların yazılmasından güdülen asıl amaç, bu saçma iddialara inanan bizim tarih cahili halkımızı ve entelektüel kesimi uyarmaktır.
Kürt adı ilk defa VII. Yüzyıl ortalarında Hz. Ömer’in İran üzerine düzenlediği sefer zamanında tarih kitaplarında, örneğin Taberî’de, - geçmeye başlamıştır ve ondan öncesinde hiçbir kaynakta Kürt adına rastlanmamıştır. Taberî’de geçen Kürt kelimesinin de bir etnisiteyi ifade ettiği kesin değil. Çünkü McDowall, Kurtii kelimesinin Partlar ve Selevkuslarda “paralı okçulara” verilen bir isim olduğunu, etnik anlam içermediğini belirtmektedir.1 Belki de aynı kurtii kelimesi Sasanîler döneminde de bu şekilde kullanılmaya devam etmiş ve muhtemelen Taberî, abartı ve saçma efsanelerle doldurduğu eserinde bu ayrımı fark etmediği için kelimeyi Kürt şeklinde vermiştir. Eğer Taberî’nin kullandığı “Kürt” kelimesi kürtii’nin “d”li şekli değilse, o zaman Mesudî’nin Murûc ez-Zeheb adlı eserinde Kürtlerin aslının Arap olduğu, sonradan dillerini Farsçayla değiştirdikleri2 iddiası doğruluk kazanmaktadır. Yani “Kürt” adı doğrudan Kürt b. Mard b. Sasaa’nın adından gelmektedir ve Mesudî’nin Hz. Süleyman’ın ağzından “ukrudûhum ‘ale’l-cibâl” (onları dağlara sürün!) dedirterek kelimenin “kerede” kökünden geldiği3 ve dolayısıyla “sürgün” anlamı ifade ettiği şeklindeki kaydı da asla gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü yukarıda verdiğimiz cümle Arapçadır, hâlbuki Hz. Süleyman İbranice konuşurdu. Nitekim Şerefhan daha sonra “Kürt” kelimesinin bu anlamını beğenmemiş, “gurg” (kurt/ Gurgân da oradan gelir) kelimesini “Kürt”le karıştırarak kelimeye “cesur, güçlü” anlamı4 yüklemiştir ki, saçmalıktan başka bir şey değildir. Kürt kelimesinin anlamını bugün bizzat Kürtlerin kendileri de bilmemektedir. Yalnızca İbni Tagrıberdî’nin “en-Nücumu’z-Zahire” adlı eserinde Kürt’ün “kıllı” anlamında olduğu belirtilmektedir;5 ancak bunun da mahalli bir deyiş mi, yoksa genel bir anlam mı olduğu belli değil.
Kürt kelimesi “sürgün”, “kıllı” veya “paralı okçu” anlamında olsun veya olmasın, neticede VII. yüzyıldan itibaren değilse bile, daha sonraki yıllarda etnik bir tanımlama olarak kullanılmaya başlamıştır, ama bugünü Misak-ı Milli sınırları içinde değil, İran’da, Ahvaz’da ve Irak’ta.
Bir etnik topluluğun belli bir toprağı atayurdu veya ezeli yurt olarak takdim edebilmesi için, kendilerine veya atalarına ve hatta uzak atalarına ait bir takım izler göstermesi beklenir. Nitekim Kürt akl-ı evvellerinden M. İzady, bu durumdan yakınarak “.. en küçük halkların bile dünya müzelerinde sanat eserleri sergilenirken, Kürtlere ait hiçbir eserin, bir halı veya kilimin, hatta kırık bir ok ucunun bile yer almamasından” şikayet etmekteydi.6 Zavallı İzady! Kürtlere ve hayali atalarına ait bir sanat eseri yoksa, dünya milletleri müzelerinde olmayan şeyin neyini sergileyecekler? Demek ki, olmadığı için sergilemiyorlar! Hadi diyelim, Türkler, İranlılar ve Araplar, Kürtlerle olan siyasî problemleri sebebiyle müzelerinde kasıtlı olarak Kürt sanat eserlerini sergilemiyorlar. Ya peki Kürt meselesini sürekli kaşıyan Rusya, ABD, Fransa ve diğer batı ülkeleri de mi bu konuda söz birliği ettiler. Hayır! Aksine eğer Kürtlere ait bir sanat eseri yahut İzady’nin deyişiyle “kırık bir ok ucu” olmuş olsaydı, Batılı ülkeler bunu büyük bir zevkle müzelerinde sergilerlerlerdi.
Anadolu’nun muhtelif yerlerinde olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da geçmişten günümüze kadar yetip gelen kitabeler, anıtlar, heykeller, köprüler, binalar vs.. vardır. Ama bunların hangi halklara ait oldukları tek tek bilimsel şekilde tespit edilmiştir. Bölgede Milat öncesi ve sonrasında yaşamış halkların hiçbirinin Kürtlerle bağları ikna edici delillerle tespit edilebilmiş değildir.7 Bir defa Kürtlerin ataları belli değildir, daha doğrusu yoktur; onlar, ister kabul etsinler, ister etmesinler, başka halkların etnik temas noktalarında oluşmuş uç topluluklardır ve Türkler de dahil bütün halkların ilk oluşum şekli böyledir. Bir halk, ancak etnogenez aşamalarını tamamladıktan, kendi devletini kurup, milli sınırlara sahip olduktan sonra tarih sahnesine “millet” olarak kaydedilir. Uç topluluklara, hibritlere ve kimeralara ise, “etnik gruplar” denilir. Araplarla Acemlerin yoğun etnik temasları Hz. Ömer dönemiyle birlikte başlar. Daha sonra etnik temasa Türkler de dahil olmuşlardır.
Fakat Kürtler, bir dönem dört elle sarıldıkları batılı ve Rus Kürdologların tezlerini dahi daha sonraları işlerine gelmediği için ellerinin tersiyle iterek, tamamıyla ters teoriler ortaya atıp kendilerini bunlara inandırmaya başladılar. Çünkü bir dönem sayısını 24’e kadar çıkardıkları ata sayısını,8 ciddi tenkitler karşısında peyderpey azaltarak on yedi, ona, beşe kadar düşürdüler, sonra da “Artık Medlerin [Madelerin] atamız olduğu kesinleşti!”9 demeye başladılar. Ama mücerret bir iddianın dışında hiçbir somut delil sunamadılar ve sunmaları da zaten mümkün değil. Medlerde karar kılmalarının sebebi, daha önce sahiplendikleri bazı halkların başka halklar tarafından sahiplenilmesi veya akademisyenlerin Kürt iddialarını çürütecek şekilde o halkların bugün yaşayan bazı küçük toplulukların ataları olduğunu ispat etmeleridir. Yoksa İzady’nin “geçmişte bu bölgede yaşamış ve etnik aidiyetleri kesinkes belirlenmemiş bütün halkları Kürt kabul ediyorum” demesiyle Kürtleri herhangi bir ataya yamamak gülünç bir şey olur.
Bir halkın veya etnik topluluğun tarihi başlangıcının tespiti kadar, o halkın şu anda üzerinde yaşadığı toprakların aslî sakini olup olmadığının ispatı için bazı nirengi noktalarının bulunması gerekir:
a) Yeknesak dilin varlığını kanıtlayan yazılı belgeler (kitabeler, edebi parçalar vs.);
b) Türeyiş efsaneleri ve bu efsanede yaşanılan vatanla ilgili işaretler;
c) Atalarla ilgili hafızalardan silinmeyen yazılı ve sözlü gelenekler, destanlar vs.;
d) Maddi ve manevi kültür yadigârları (o etnik topluluğa özgü günlük kullanım araçları, bunların nev-i şahsına münhasır şekilleri; sanat eserleri; dini sübje ve objeler (tapınaklar, tapınak mimarisi, dini âyin şekilleri, o halka özgü mezar ve defin şekilleri);
e) Belli bir coğrafya üzerinde kurulu, milli sınırları, bayrağı, ordusu, parası, kanunnameleri olan devlet;
f) Kendilerinden veya atalarından yazılı bir şey kalmamışsa bile, komşu halkların kitabelerinde, tarih kitaplarında o halkın etnik adından ve devletinden bahseden satırlar.10 Örneğin Hunlardan geriye bir tek satır dışında yazılı hiçbir metin kalmamıştır;11 ama Çin yıllıklarında Hunlarla ilgili bol miktarda bilgi vardır.
Kürtlerin yukarıda sayılan maddelerde belirtilen hususlardan hiçbirine sahip olmadıkları bilinmektedir. Bir kere tarihte bağımsız bir Kürt devleti hiçbir zaman olmamıştır. Dolayısıyla bir Kürt tarihi değil, ama Kürt aşiretleri tarihi yazılabilir.
Gelelim “bu topraklar tarihen bize aittir, siz gelip topraklarımızı işgal ettiniz” iddiasına; Kürtler bu iddiayı Araplara ve Acemlere karşı ileri sürebilirler, ama bugünkü Misak-ı Milli sınırları içinde Kürtlerin, Kürt adının ortaya çıktığı VII. yüzyıldan itibaren hiç bulunmadıkları üzerinde aşağıda durulacaktır. Bir etnik topluluk geçmişte veya günümüzde yaşadığı topraklarda kendine ait herhangi bir iz bırakmasa bile, bu, onun o topraklarda bulunmadığı anlamına gelmez. Örneğin batılıların dilleri dönmedikleri için Tuarek dedikleri Tavarıkların veya Berberîlerin bugün kısmen Libya’nın çöllük kesiminde, ama daha ziyade Büyük Sahara’da yaşarlar. Ne var ki, onların şu anda yaşadıkları topraklarda çakılmış bir çivileri olmadığı gibi, Mesudî’nin ve bazı coğrafyacıların kaydına göre ilk atayurtları olan Suriye’de12 de onlardan geriye kalan herhangi bir yadigâra rastlanmamıştır.
Kürtlere gelince, bu etnik öbeğin “dağlı” anlamında Kürt adıyla ortaya çıktığı tarihten itibaren hangi yüzyıllarda nerelerde yaşadıkları Arap ve Pers coğrafyacıları tarafından tek tek kayıt altına alınmıştır ve sözü edilen coğrafî parçalar arasında Misak-ı Milli sınırları içinde kalan hiçbir yer yoktur.
Kürtlerle ilgili ilk bilgileri veren tarihçi ve coğrafyacılar Taberî, Mesudî ve İstahrî’dir. Ebu’l Farac, Makdisi, el-Kerhî, Yakut Hamevî, İbn el-Esîr, el-Ömerî vd. daha sonraki kuşaktır. Örnegin eserini 940’larda yazan Mesudî Kürtlerin şu bölgelerde yaşadıklarını belirtmektedir: “Kürtlerin bir kolu Kûfe ve Basra’da yani Dinever ve Hemedan’daki Mahey bölgesindeki Şuhcanlardır. Onlar, Rabia b. Nizar b. Maad’ın soyundan olduklarını inkâr etmezler. Mucurdanlar ise Azerbaycan’ın Kenkever nahiyesindendirler. Hazbani, Şurat, Cibal ülkesinde yaşayan Şadencan, Lurri, Madencan, Mezdanekan, Barisan, Celali, Cabarki, Cavani, Müstekan, Şam bölgesindeki Debabil ve diğer aşiretler, en önde gelen kollarıdır ve Mudar b. Nizar’ın soyundandırlar. Curkanlar Hıristiyandır, Musıl ve Cudi dağı civarında yaşarlar.”13
İstahrî ve Mukaddesî (Makdisi)nin Kürtlerin yaşadıkları köy ve şehirleri, bölgeleri sayarken verdikleri Fars, Kirman, Sicistan, Horasan, Isfahan, Hemedan, Şehrizor, Derabad, Şamgan, Azerbaycan, Ermenistan, er-Ran, Baylakan vs. gibi yerleşim birimlerinin14 hiçbiri Türkiye Cumhuriyeti sınırları dâhilinde değildir. Hatta İstahrî, eserinin daha önceki sayfalarında açıkça Kürtlerden ve Kürt yerleşim bölgelerinden bahsetmesine rağmen, 191. sayfada “Azerbaycan, Ermenistan ve er-Ran’daki halkın dili Farsça ve Arapçadır” demektedir.15
Taberî, Erdeşir’in fethettiği yerler ve itaat altına aldığı hükümdarları tek tek saymasına rağmen, ne Kürtlerin yaşadığı bir topraktan, ne de bir Kürt hükümdarından söz eder. Buna karşılık Ermeni, Nabat, Arap vs. gibi halkların adlarını tek tek saymaktadır. Yazar, Sasanîlerle Araplar arasındaki çarpışmaları anlatırken de Kürtlerden söz etmez. Erdeşir oğlu Sabur oğlu Behram zamanında ise el-Cezire’de Rabia ve Mudar kabililerin yaşadığından söz eder.  Mesudî’nin daha sonra Kürtlerin ataları olarak zikredeceği Rabia ve Mudar oğulları bunlardır. Diğer yandan Taberî o çok ciltli eserinde yalnızca iki yerde Kürtlerden söz eder: Fars Kürtleri ve el-Ekrâdu’l yâkubiyye yani Hıristiyan Kürtler, Taberî’nin Fars Kürtleri dediği öbekler hakkında daha detaylı bilgiyi İbni Hordadbeh vermektedir. Ona göre Kürtler Fars bölgesinde dört sancakta (ram) yaşamaktadırlar. Kazvinî, İbnü’l Fakih, İdrisî, Yakut, İbni Kesir, İbnü’l Esir vs. tarihçi ve coğrafyacıların bilgi kaynağı İbni Hordadbeh, onun da bilgi kaynağı eseri günümüze yetip gelmeyen el-Ceyhanî’dir. El-Himyerî’nin Ravzu’l Mi’târ adlı eserinde Kürtlerin yaşadıkları yerlerle ilgili verdiği bilgiler de hemen hemen aynıdır ve Anadolu sınırları dâhilinde herhangi bir yer adı geçmez. Dünya coğrafyasını yedi iklim taksimatına göre anlatan el-Himyerî’nin Anadolu’nun güney ve doğu kesimlerini anlatırken diğer halklardan bahsetmesine rağmen Kürtlerden hiç söz etmemesi de altı çizilmesi gereken hususlardandır.16 Makrizî  de Kürtlerden söz eder ve “… ancak, onların tamamı Fars’ta oturmaktadır” der.17 Tacu’l Arûs adlı meşhur sözlükte ise Kürt maddesinde şöyle denilmektedir. “Onların toprakları Fars, Irak-ı Acem, Azerbaycan, Erbil ve Musıl’dadır.” El-Kazvinî de “Kelar, Taberistan şehirlerindendir. Orada Deylem Kürtleri yaşar” demekte ve Anadolu’da bir Kürt varlığından söz etmemektedir.18
Eserini nispeten daha geç dönemde yazan El-Bekrî’nin el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı kitabında Mesudî’deki bilgiler tekrar edildikten sonra şöyle denilmektedir: “Musul ile Cudi dağı civarında yaşayan Kürtler Yakubî mezhebine bağlı Hıristiyanlardır. Kürtlerin ana vatanları, Şam topraklarındaki Yehva ile Ceziretü’l Arap arasındaki bölgedir. Ebû Nasr el-Ceyhanî ve diğerleri de bu şekilde belirtirler.”19
Görüldüğü gibi XI. yüzyıldan önce yazılan coğrafya kitaplarında Kürtlerin Anadolu’da yaşadıklarına veya bu ülkenin aslî sakinleri olduklarına veya doğu ve güneydoğu Anadolu’da bulunduklarına dair herhangi bir kayıt yok.
Hamdanîlerin Deylemliler tarafından zayıflatılması üzerine X. yüzyılın ortalarında Diyarbakır’ın bir kısmını ve bazı çevre köyleri ele geçirerek küçük bir beylik kuran Mervanîlerin dar bir şeritteki zayıf hakimiyetleri ise ancak seksen yıl sürmüş, fakat Oğuzların saldırılarına dayanamış ve Selçukli hâkimiyetini kabul etmiş, daha sonra da tamamıyla ortadan kaldırılmıştır.
Meşhur Fransız coğrafyacı Vivien de St-Martin, iki ciltlik L’Asie Mineur (Anadolu) adlı eserinde Kürtlerden çok geç dönemlerde yani Anadolu’nun tamamıyla Türk hâkimiyetine geçtiği yıllarda söz eder.
Bildiğimiz kadarıyla XI. yüzyıldan öncesinde Kürtlerin Anadolu’daki varlıklarından bahseden herhangi bir Bizans kaynağı mevcut değildir. Olsaydı, zaten siyasî Kürtçüler çoktan onları belge olarak kullanırlardı. Belgeli tarih yazmak ve iddialar ileri sürmek, hayali vatan, hayali coğrafya ve hayalî atalar yaratmaya benzemez.
952-1136 yılları arasındaki olayları anlatan Urfalı Mateos Vakâyinâmesi’ne göre 973 yılında dahi Amed Arap emîri Hamdun’un hemşehrisi olan bir kadına ait idi.20 Demek ki 973 yılında dahi Amed Arapların elinde idi. Urfa da 1032 yılında Arapların hâkimiyetindeydi. Nitekim kocası Prens Udair’in Kürtler tarafından öldürülüp şehrin saldırıya uğraması üzerine prensin karısı siyah bir bayrak kaldırarak Arap milleti içinde bir yaygara koparmış ve “Kürtler gelip Arapların baba yurdu olan şehri zapt ettiler ve kocam Prens Udair’i öldürdüler” diye haykırmıştır.21 Prens Udair’in hanımının feryadına dikkat ediniz: “Kürtler gelip Arapların baba yurdu olan şehri zapt ettiler!” Bu basit cümle dahi, Kürtlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kalubeladan beri yerli sakinleri olmadığının en önemli delillerdendir.
Demek ki, Kürtler Anadolu’nun aslî sakinleri olmadıkları gibi, X. yüzyılın sonlarında ve hatta XI. yüzyılın başlarında dahi Güney Doğu Anadolu ağırlıklı olarak Arapların hâkimiyetindeydi ve Türkler gelip de Kürtlerin yurtlarını işgal etmiş değillerdir.
Toparlayacak olursak, Kürtler Türkiye’de bir yandan Osmanlı padişahlarının uzak görüş sahibi olmamaları, diğer yandan mezhep belası sebebiyle Türkiye’de özellikle İran’dan taşıdıkları kiracılardır. Irak ve Suriye’deki Türkler nasıl şu anda yaşadıkları toprakların ezeli yurtları olduğunu iddia edemezlerse, Kürtler de bu toprakların ezelî sahipleri olduklarını iddia etme hakkına sahip değildirler. Merhum Zeki Velidi Togan bundan seksen doksan yıl önce, Sibirya ve Rusya sınırları dâhilindeki küçük Türk öbeklerini Türkistan’da toplayarak, onların ezilmesine seyirci kalmamayı teklif etmişti. Bu bağlamda biz de Irak ve Suriye’deki Türkleri Türkiye’ye getirerek Kürtleri Irak ve İran’a, geldikleri asıl vatanlarına göndermeyi ciddi olarak gündeme taşımak zorundayız. Çünkü sürekli Türk’ün aleyhine gelişen bu zoraki ve sevimsiz kardeşliğe bir son vermek, Türklerin menfaatinedir.
Dipnotlar
1. David McDowall, Modern Kürt Tarihi, s. 31.
2. Mesudi, Murûc ez-Zeheb, s.b 294-295.
3. Age., s. 295.
4. Şerefnâme, s. 19, 22.
5. İbni Tagrıberdi, en-Nücumu’z-Zahire, 15/71: “Atabek İnal, Melik Mansûr’un ıstabl-ı sultanîden Kasru’l Eblak’a geçtiğini görünce Kürt [kıllı] lâkablı Emîr Çeribaş el-Muhammedî’ye Babu’s-Silsile’ye çıkıp ıstabılı tutmasını emretti.” Hâlbuki bu Çeribaş, Kürt kökenli değil, Kıpçak asıllıdır ve burada “Kürt” kıllı anlamında lâkap olarak kullanılmıştır.
6. İzady, Kürtler, s. 13.
7. Nitekim M. İzady
8. Örneğin Kürt akl-ı evvellerinden M. İzady
9. Naci Kutlay, Kürtler, s. 18-19.
10. D. Ahsen Batur, Kürdoloji Yalanları, s. 128.
11. Aristov, N. A. Trudı po etniçeskix sostav tyurkskix plemeni.
12. Mesudi, Muruc, 293.
13. age., s. 130.
14. İstahrî, Mesâlik el-Memâlik, de Goege neşri, Lugduni-Batavorum, 1927, s. 87, 99, 103, 114, 115, 135, 200; Mukaddesî, Ahsenü’t-Tekâsim, Beyrut, 2003, s. 316, 339, 360, 376; Minorsky, Les Orgines des Kurdes. Türkçe çevirisi, s. 20.
15. İstahrî, age., s. 191.
16. Batur, Kürdoloji Yalanları, s. 350.
17. Makrizî, es-Sülûk, C. I, cüz. I, s. 3)
18. Kazvinî, Asâru’l Bilâd, s. 494.
19. El-Bekrî, el-Mesâlik ve’l-Memâlik, I/262.
20. Urfalı Mateos Vakâyinâmesi, s.23.
21. Aynı yerde.

"Ziya Gökalp'in gençliğinde tanıştığı Abdullah Cevdet sayesinde ulusçu bir düşünceye eğilim göstererek yıllarını verdiği ilk kitabının adını öğrenmek istemez misiniz: Kürtçülüğün Esasları ve Kürt Lugatı. Eğer birileri yerinden etmemişse, bu eserin Ziya Gökalp'in el yazısıyla olan aslı şu an Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi'nde olması gerekiyor."
Ziya Gökalp’ın Türkçü olmadan evvel Kürtçü olduğu; fakat bu tutmayınca Türkçülüğün ideoloğu kesilerek ümmeti böldüğü, dolayısıyla asıl gâyenin buna mâtuf olduğu yönünde senelerdir ağızlara sakız yapılan bir numaralı İslâmcı palavrası budur. Yukarıdaki satırlar bu palavrayı ciddî ciddî anlatan Mustafa İslamoğlu adlı şahsa âit… İslâmoğlu’nun 11.06.1999’da kaleme aldığı “Ziya Gökalp’ın Kitabına Ne Oldu?” başlıklı yazısından alıntılamaya devam edelim:
“…birçoğumuza zamanında üstadlık yapmış olan bir büyüğümüzün 70'li yıllarda kaleme aldığı bir eser için bu kitaba müracaat ettiğini ve kitabı bizzat yerinde görüp alıntılar yaptığını biliyordum. Kitabın varlığından emindim emin olmasına da, içime bir kurt düşmüştü: Geçenki yazıda dile getirdiğim "eğer birileri yerinden etmemişse" endişemde, haklı mı çıkmıştım yoksa?”
“Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda endişemde haklı olduğumu anladım; kitap yerinde yoktu. Beni bir merak sardı; bu kitaba ne olmuştu? Eser, siyasal ve tarihi açıdan sıradan bir eser değildi; resmi ideolojinin yarı resmi ideoloğu sayılan bir şahsa aitti ve böyle bir eserin varlığı "Atatürk milliyetçiliği" tezinin ne kadar naiv temeller üzerine bina edildiğini gösterirdi. Gökalp'in el yazısıyla yazılmış olan bu eserin bilinen ikinci bir nüshası da yoktu. İşin kötüsü, bilgisine başvurduğunuz alt kademeden memurlar, bilgi vermekten çekiniyorlardı. Araştırmamızın sonunda, kitabın adına kütüphane kayıtlarında ulaşabilmiştik. Evet, Gökalp'in kitabı on yıllardan beri kütüphanedeki yerinde himmetlisini beklemişti. Fakat, bir gün gelmiş kitap, acele olarak "çok özel" bir emirle Ankara'dan istenmiş ve kitap 'Ankara'ya gönderilmişti.”
İslamoğlu’na şunları sormak isterdim: Bu kitaptan alıntılar yapan “büyüğü” kimdir? Bu kitaptan alıntılar yaparak yazdığı kitabın adı nedir? Bunları, iddiasını sağlamlaştırmak için referans olarak kullanıp kaydetse, yapılan alıntılar hakkında bizi aydınlatsa şüphesiz daha inandırıcı bir iş yapmış olmaz mıydı? Fakat olmayan şeylerin adını vermek, yapılan atıfları göstermek herhâlde İslamoğlu’nun bile erişemeyeceği düzeyde bir sahtekârlık olacağı için bundan imtinâ ederek meseleyi bir müphemlik bulutuyla örterek anlatmayı tercih etmiş. İnsan okurken kendisini bir Tenten hikâyesinin içinde hissediyor. Hadi ona da biz ad koyalım: “Kayıp Kitabın Esrârı. Tenten Sinop’ta.” Hele “Acep bu kitabın başına bir iş gelir mi?” kaygısını duyduğunu ve sonra da ferâset sâhibi bir veli kul gibi bu kaygısında nasıl da haklı çıktığını kitabın gerçekten de gizlendiğini öğrendiği zaman anlaması İslamoğlu’nun bir târihsel metin araştırmacısı değil bilim kurgu yazarı olmaya daha yakın istidâdını takdir etmemizi sağladı. Bu ne ilme, ne ilmî metodolojiye sığan bir deli saçmasıdır. Bakın, Gökalp’ın kariyeri pek çok bilim adamı tarafından ele alınmıştır ve hayatının her dönemi, yazdıkları, çizdikleri gün gibi ortadadır. Bu kariyerin içi, İslamoğlu’nun dediği gibi bir Kürtçülük gayreti ile de kirlenmemiştir.
Evet, Sinop’ta Dr. Rıza Nur Kütüphanesinde Gökalp’ın el yazısıyla kayıtlı bir kitap bulunmaktadır; fakat bu kitap sonraları neşredilen ve İslamoğlu’nun pek de alışık olmadığı ilmî yöntemlerle yazılmış, yine Kürtler üzerine bir çalışmadır: “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler.” Bu inceleme Dr. Rıza Nur’un Maarif Vekilliği zamanında Ziya Beyden hâtırâtında ifâde ettiği şu kaygılar dolayısıyla ilmî bir rapor istemesi sonucunda ortaya çıktı:
“Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama bir gün milli davaya kalkacaklar. Bunları temsil etmek lâzım. Tetkikata başladım. Temsil usullerine dair kitaplar getirttim. Kürtler hakkında kitaplar buldurdum. Diyarbekir’de olan Ziya Gökalp’e de para yollayıp kürtlerin coğrafî, lisanî, kavmî, içtimaî ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın bir Makedonya olmadan, kökünden mes’elenin halli idi.”[1]
İşte bugün Rıza Nur’un vakfettiği kütüphanede olan el çalışma budur. Eğer Ziya Gökalp’ın “Kürtçülüğün Esasları” adında Kürt milliyetçiliğinin ilkelerini va’z eden bir kitabı olsaydı ve bunun el yazısı nüshası Dr. Rıza Nur’un eline geçseydi hiç şüphe yok ki Rıza Nur, ipliğini pazara serdiği onca insanın arasına Ziya Gökalp’ı da dâhil etmekten kaçınmazdı. Gökalp’ın bu incelemesi, yayını yapan Şevket Beysanoğlu’ndan öğrendiğimize göre sadece Rıza Nur’a verilmemiş. Bu tetkik dört nüshadır. Bunlardan birisi Atatürk’e gönderilmiş, o da bu nüshayı çalışmalarında faydalansın diye 1937’de Hasan Reşit Tankut’a hediye etmiştir. Dr. Rıza Nur’a gönderilen nüsha da hâlâ Sinop’taki Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesinde merhum Türkçünün şahsî kitapları içinde 3343 nu. İle mukayyettir. Üçüncü nüsha Baha Said’e verilmiş ve bu nüsha Şevket Beysanoğlu’na intikâl etmiştir. Son nüsha ise Ziya Gökalp’ın vârisleri tarafından Türk Tarih Kurumuna satılan felsefe ders notları arasındaki epey eksik bir yazma imiş. Eserin ilk bölümü, Gökalp hayattayken, Sinop Gazetesinde neşredilmiş; fakat tamamının – yine bazı eksiklerle - derlenip neşredilmesi büyük Türkçünün ölümünden çok seneler sonra gerçekleşebilmiştir[2].
Bu vesileyle şunu da söylemek isterim: Duyduğum kadarıyla Mustafa İslamoğlu Kur’an çalışmalarına kendisini hasretmeden önce İncil hakkında teolojik tetkiklerden oluşan bir çalışmanın müellifiymiş. Fakat sonra Müslüman memleketinde Hıristiyan ilâhiyatına dâir incelemelerin pek tutmayacağını, ayrıca misyonerlik faaliyetlerinin insanı canından dahi edebilecek türlü tehlikelerle dolu olduğunu görünce bu çalışmalarını bir arkadaşına verip kendisini İslam ilâhiyatına adamış. Bir arkadaşım bahsetmişti, hatta Batıda bu eşsiz el yazması notlardan istifâde eden pek çok teolog olduğu ve kimi piskoposların burada vuzuha kavuşturulan meseleleri İslamoğlu’nun adını vermeden intihal ederek mesleklerinde yükseldikleri bile vâkiymiş. Ne yaptıysam bu notlara bir türlü ulaşamadım. Takdir işte… Birileri bunların açığa çıkmasından rahatsızlık duymuş olacak ki ödünsüz bir şekilde saklamışlar… Ben arkadaşıma güveniyorum. Sanırım İslamoğlu önceden papazlığa merak salmıştı. Neyse, şimdiki yolu daha münasip. Hayırlı olsun…
Efendim? Saçmalık mı demiştiniz? İşte saçmalığın boyutu bu!...
Fırsat bulunca bu yazının ikinci kısmını Türk milliyetçiliğini Yahudi icâdı olarak gösteren diğer İslamcı zırvalarına ayıracağım… Bu millet düşmanlarının ipliğini pazara çıkarana dek durmak yok! Ne de olsa Rıza Nur’un tilmiziyiz.



[1] Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, s. 906, Altındağ Yayınevi, 1967.
[2] Ziya Gökalp, Bütün Eserleri – Bir, Kitaplar 1, s. 560, YKY, 2007, İstanbul.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Bir Gecede Dilsiz ve Dinsiz Kaldık Diyenlere Yanıtlar

OSMANLICAYA EN BÜYÜK DARBEYİ İNDİREN ATATÜRK DEĞİL A.CEVDET PAŞA'DIR. OSMANLICA DENİLEN UYDURUKÇA DİL ISLAH OLMUŞSA SEBEBİ A.Cevdet Paşadır.
"LİSÂN-I TÜRKÎ, BİR İLİM DİLİ OLAMAZ DİYENLERE LİSANIMIZIN HER ŞEYE KABİLİYETLİ OLDUĞUNU VE GÜZEL ESERLER YAZILABİLECEĞİNİ TASDİK ETTİRDİM."
Cevdet Paşa'yı sadece ilmin sırçadan köşkü içine çekilmiş bir adam olarak tanıtmak isteyenlere bu sözleri mânalı bir cevaptır.
Şimdi anlatacağım Latin Alfabesi A.Cevdet Paşa Münif Fehim paşa tarafından gündeme alınmıştır
Cevdet Paşa'nın hece veznini, Türk şiirinin en tabiî vezni olduğunu söyleyip yazması da dikkate değer görüşlerinden birini teşkil eder.

Ahmet Cevdet Paşa sınırsız çalışma azmi olan bulunduğu mevki ve makamları Türklük için değerlendiren ender devlet adamlarımızın biridir.

Bu bahse, ilk defa temas eden emiyet-i İlmiye-i Osmaniye'de verdiği konferansı vesilesiyle Münif (Paşa) Efendi'dir.

1860 tarihinde Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye adlı dernek 1862 de çıkarılan Mecmua-i Fünun'un ilk sayısında harf konusu gündeme gelmiştir

Münif Efendi

"Paşa, mecmuanın: "Herkesin anlayacağı surette sehl-ül-ibare olmak üzere çıkacağını" 

kaydetmektedir.

Münif Paşa'nın yazı dilini sadeleştirmekteki hizmeti çok büyüktür.Tüm gazete ve dergiler, Mecmua-ı Fünün'un açtığı çığırı takip etmişlerdir.

Ayıntablı Mehmet Münif Paşa'nın âzası bulunduğu Cemi-yet-i İlmiye-i Osmaniye harflerimizin değişim hareketinin başlangıcı sayılabilir.

Münif Efendiye göre, harekeler kullanılsa dahi, Arap harflerinin tahsili hususundaki güçlüklerin giderilemediğinin herkes farkındadır.
Cevdet Paşa kimdir ?

Bu sözleri söyleyen Milli Eğitim Bakanlığı yapmış 30 civarında Ansikloperi gibi eserler kaleme almış bir Osmanlı paşasıdır.
Arapça'da sesli harflerin olmayışı ve harekelerin bu gereksinimi tam manâsı ile karşılamaması sebebiyle okuyan gerçekte, harfleri değil, zamanla ülfet kazanmış olduğu kelimelerin suretlerini okumaktadır. (Münif Fehim Paşa)
Arap Alfabesindebir Türk anlamını bilmediği ya da daha önce hiçkarşılaşmadığı bir kelimeyi doğru olarak okuması mümkün olmamaktadır."M.Fehim

Münif F.Paşaya göre
 "LATİN HARFLERİNE GÖRE İLMİN YAYILMASINDA TEMEL VASITALARDAN BİRİ OLAN KİTAPLARIN BASIMINDA 30 HARF YETERLİ OLMAKTADİR"

M.Fehim Paşa
 "OSMANLICA DA İSE SADECE "NESİH" YAZININ TERTİBİ EN AZ 500 HARFİN KULLANILMSINI İCAP ETTİRMEKTEDİR" 
diyerek hadiseyi açıklar.
Atatürk ‘ün Dil Devrimleri

Değerli Arkadaşlarım
Harf devrimi Atatürk’ün dil sahasında, dolayısıyla kültür sahasında yaptığı en büyük harekettir.
Alfabe değişikliği dil sahasında yapılması zarurî olan, yapılması mümkün olan ve yapılan tek devrimdir.
Yeni Türk alfabesinin, harf devriminin esas kıymeti Türkçeyi kendisine uygun bir yazı sistemine kavuşturmuş olmasıdır.
Gerçekten yeni harfler, yeni yazı Türkçenin gövdesine en uygun bir elbise, Türkçe için tam mânasiyle bir biçilmiş kaftan durumundadır.
Harf devriminin asıl değeri dil ölçüsü karşısındaki bu yüksek değeridir.
Bir alfabenin, bir yazının kıymeti ve mükemmelliği bağlı olduğu dili ifadedeki kabiliyeti ile ölçülür.
Bu ölçü ile Atatürk’ün harf devrimi Türk kültürü ve Türk Milleti için son derece ulvî bir hadise olarak alkışlanmaya lâyıktır.

Arap Alfabesi’nin Yetersizliği

10. Asırdan 20. Asrın başlarına kadar bin seneye yakın bir zaman süresince kullanılan A rap harfleri Türkçe için elverişli bir yazı değildi.
Bu alfabede Türkçe için bir yandan lüzumundan fazla bir sessiz ve ünsüz harf kalabalığı bulunmaktaydı.
Arapça'nın bir kaç ünsüz harfi bir tek işaretle karşılamak gibi yetersizlikleri vardı.
Buna bir kaç örnek verebiliriz Mesela he harfi hem /h/ sesini hem de /e/ sesini karşılıyordu.
Sözlerin içerisinde /h/ sesini karşıladığı zaman farklı, /e/ sesini karşıladığı zaman farklı biçimde yazılıyordu.
Arapça Alafabe de Türkçedeki /s/ sesi için üç, /z/ sesi için de dört ayrı harf vardı.
Türkçe sözlerdeki /z/ sesi tek birharfle yazılıyordu amaArapça sözlerdeki /z/ sesinin dört harften hangisiyle yazıldığını bilmek gerekiyordu.
Arap Alfabesindeki harflerin bazı harflerle birleşmesi de farklı biçimlerde olabiliyordu. Kelimeleri yazılışını ezberlemek gerekiyordu.
Böyle birtakım uygulamalar vardı ki, Türkçeyi Arap kökenli alfabeyle yazmak büyük bir zorluk oluşturuyordu.
Bir gazetenin, bir derginin basılabilmesi için en az 500-600 harfe ihtiyaç olması, önemli bir sorundur.
Arap alfabesi, Arapça için mükemmel bir alfabe olabilir. Türkçe'ye uygun değil.. Türkçenin ünlüleri bol Sekiz ünlü var yazı dilimizde.
Hatta bölge ağızlarındaki “kapalı e” ünlüsünü de katarsanız 9 ünlü var.
Ama Arap alfabesinde ünlü olarak kullanılabilen bir tek elif harfi vardır. Yerine göre /a/ veya /e/ sesini karşılar. /o/, /ö/, /u, /ü/ seslerini ise vav harfi karşılıyordu. Vav harfi aynı zamanda /v/ sesinin de karşılığıydı.
/o/, /ö/, /u, /ü/ sesleri için söz başında vav harfinin elifle birlikte yazılması gerekiyordu. Bunun dışında /ı/, /i/ seslerimiz de var. Bu sesler için de y harfi kullanılmıştır. Y harfi de aynı zamanda /y/ sesini karşılıyordu.
Arkadaşlar Arap yazısı, Türkçedeki ünlü sistemini karşılayabilen nitelikte değildi. O dönemde pek çok okuma yanlışı yapılıyordu o dönemde Arap Alfabesinin çeşitli şekillede yazılması sürekli fıkralara konu olmuştur: Ancak anlatılan fıkraların çoğu gerçektir.
İstanbul’a Sinop’tan gemilerde çalıştırılmak üzere kırk kürekçi istenmektedir. Kırk kürekçi beklerken, kırk kör keçi gönderildiği anlatılır.
Karışıklığın sebebi, Osmanlı yazısında kırk kürekçi yazılışıyla kırk kör keçi yazılışı aynı olmasıdır. Ezbere bağlı bir yazının nesi savunulur?
Vokal işaretleri ise Türkçenin zengin vokal sistemini karşılamaktan çok uzaktı.
Türkçenin iki veya dört vokali için bir tek harfi olduğu düşünülürse bu alfabenin Türkçe bakımından nasıl yetersiz olduğu kolayca anlaşılır.
Şekil bakımından da Arap harfleri iyi bir yazı vasıtası olmaktan çok uzaktır.
Harflerin başta, ortada ve sonda ayrı ayrı şekillere girmeleri yüzünden büyük bir işaret kalabalığı ile karşılaşılır.
Eski yazının imla gelenek ve uygulamaları da Türkçeye hiçbir zaman uygun olmamıştır.
Arap Alfabesinde 1000 yıl uğraş verilmesine rağmen Türkçeye uygun imlânın kurulamamış olması Arap harfli yazının isabetsizliği nedeniyledir.
Gerek bu kusurlu, sistemsiz ve gelişigüzel imlâ, gerek Arap harflerinin uygunsuzluğu ve yetersizliği Türk diline en büyük darbe olmuştur.
Arap harfleri alfabesi Türkçeyi asırlarca yarısı yazılıp yarısı yazılmayan, yazılan kısımları da tam sarih olmayan bir dil hâlinde tutmuştur.
Atatürk bütün bunları genç yaşından beri bu konuda çalışmalar yapmış1916'da Muş cephesinde Rusları yenerken bile Latin harflerine eğilmiştir.
Atatürk Türkçenin dili ile hiç bir alakası olmayan ve gelişmesine engel Arapça Alfabeden kurtulmasının zaruretine inanmıştır.
Büyük Önder bir dilci isabetiyle kavramış olarak Arapça Alfabe ile günü gelince tereddüt etmeden Latin Harflerine dönülmesini sağlamıştır.
Peki Osmanlıca’yı Bırakırken Neler Oldu ?

Değerli Arkadaşlarım Sizlere Arapça Alfabeden dönülme sebeplerini kısaca açıkladım Yine de itirazlar var Osmanlıcayı bırakmak yıkım olmuş!!!
Osmanlıca bilenler kadar hiç bilmeyenler, elif harfini bile bilmeyen, Eski kitapları okumamış kişiler arasında devrimi eleştirenler vardır.
Arap Alfabesine dönülmeliymiş. Bir defa Arap alfabesini yeniden kabul etmek, hatta ikinci bir alfabe olarak kullanmak bile imkansızdır.
Arkadaşlar bu gün Arap Harfleri iyiydi tartışması dünya tarihinde nadir rastlanan bir radikal hareketin değerlendirilmesi açısından ilginçtir.
Alfabe değiştirmek tarihte ilk kez görülen bir olay değildir, hatta Türkler tarih boyu birkaç kez alfabe değiştiren bir millettir.
Alfabe değişikliğine cesaretle ve anında karar verilerek hızlı bir biçimde uygulamaya geçildiği doğrudur.
Yukarıda bahsettiğim gibi Latin Alfabesine geçiş çalışmasını 1860'da bahseden Münif Fehim Paşadır 1928’de 78 yıllık bir geçmişi vardı.

Peki Alfabe Devrimi ile Ne Oldu ?

Türk milleti Türk Di devrimi ile Milli kimliğine ve özüne dönmüştür
Alfabe ve Türk Dil inkılâbıyla Halkın diline- Yunus Emre’nin şiirlerindeki dile dönülmüştür.


Osmanlıca adeta başlı başına öğrenilmesi gereken 10-15 yıllık bir ders haline gelmiş halk ile devletin dili ardasında uçurum oluşmuştur.
Osmanlıca nedeniyle halk ile devletin dili ardasındaki fark nedeniyle çağdaş düzeyde eğitim yapılması zorlaşmıştır.
Bu sebeple Ahmet Cevdet Paşa’dan itibaren bütün aydınlar buna çözüm aramışlar dilimiz fasılalı olarak Türkçeleşmiştir.
Cumhuriyete gelindiğinde Türkçe kelimeler %18-20’lerde bulunmakta h Arapça kelimeler Türk dilinin fonetiğine uymamaktadır.

Dil Devrimi Nasıl ve Kiminle Başladı ?

Değerli Arkadaşlarım Cumhuriyet düşmanları Atatürk ve cumhuriyeti Türk dil devrimini yaptı diye suçluyor ancak bunu başlatan Osmanlıdır.
Okuma-yazma usulünün kolaylaştırılması, harflerimizin islâhı ve değiştirilmesi konusunda ilk teşebbüs AYINTABLI MEHMET MÜNİF PAŞA'ya aittir.
İlk çalışma ise 1850'de Ahmet Cevdet Paşa iledir Ondan itibaren bütün aydınlar buna çözüm aramışlar dilimiz fasılalı olarak Türkçeleşmiştir.
Osmanlıcadan Türkçeye dönüş Cevdet Paşa Şinasi Ziya Paşa Ahmet vefik paşa Ayıntablı Mehmet Münief Paşa 'nın mücadeleleri ile başlamış. Ahunzade Feth Ali Namık Kemal Ali Suavi Mehmet Emin Yurdakul Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Mehmed Emin Resulzade, Abdürreşid İbrahimov, Hüseyinzade Ali, Ayaz İshaki, Halim Sabit Babanzade Naim, Ziya Gökalp Kazım Nami, Akil Koyuncu Ali Canip Ahmet Mithat, Şemseddin Sami, Necip Asım, Ahmet Rasim, Bursalı Tahir, Mehmet Celal, Tepedelenlizade Kamil, Samih Rıfat, Veled Çelebi İzbudak, Ahmet ihsan, Necip Türkçü, Fuat kösearif, İsmail Hakkı İzmirli Nazmi Kılıçzade Hakı Tunalı Hilmi Ömer Seyfeddin gibi 80 civarında bilim ve fikir adamı Türkçecidir.
Şimdi bu çok değerli Türkçecilerin -Türkçülerin- sadeleştirdiği Türkeçe'ye döndürmeye çalıştığı Osmanlıca'ya bakıp 250-300 yıl önceki Uydurma bir dilden Türkçeye dönülmüştür. "İmza": Arapçada, "geçirmek" anlamınadır. "Ra’nâ" Arapçada,"Ahmak kadın" anlamınadır.
İtibar: Arapçada, bir yerden geçmek, ibret almak anlamınadır. İkrah: Arapçada, bir işi zorla yaptırmak anlamınadır (Tiksinmek değil)
Arapça ve Farsça sözcükleri edebiyat veya şiir için alırken anlayarak bile almamışız dilimize yerleşen sözcüklerin manası uydurmadır.

Ahmet Cevdet Paşa Dönemi

Denildiği gibi Osmanlıcayı Türkçeleştirmeye başlı Atatürk değil ondan 80 yıl evvel bir devlet politikası haline getiren A. Cevdet.Paşa'dır.
"Ahmet Mithat" Efendi'nin romanlarında, "Recaizâde Üstad Ekrem" ve hattâ "Muallim Naci"nin nesirlerinde Cevdet Paşa'nın tesirleri görülür.
O zamana kadar "Türkçe ilim dili olamaz, ya Arapça veya Farsça yazmak lâzımdır" diye yanlış bir anlayış vardı.
Osmanlıcaya hakikatin en büyük darbesini indiren Cevdet Paşa'dır. Osmanlıca denilen uydurukça dil ıslah olmuşsa sebebi A.Cevdet Paşadır.
"LİSÂN-I TÜRKÎ, BİR İLİM DİLİ OLAMAZ DİYENLERE LİSANIMIZIN HER ŞEYE KABİLİYETLİ OLDUĞUNU VE GÜZEL ESERLER YAZILABİLECEĞİNİ TASDİK ETTİRDİM."
Cevdet Paşa'yı sadece ilmin sırçadan köşkü içine çekilmiş bir adam olarak tanıtmak isteyenlere bu sözleri mânalı bir cevaptır.
Latin Alfabesi de A.Cevdet Paşa Münif Fehim paşa tarafından gündeme alınmıştır.
Okuma-yazma usulünün kolaylaştırılması, dolayısıyla harflerimizin değiştirilmesi konusu 1860'da gündeme gelmiş ve münakaşalara yol açmıştır.
Latin Harfleri konusuna ilk defa temas eden emiyet-i İlmiye-i Osmaniye'de verdiği konferansı vesilesiyle Münif (Paşa) Efendi'dir.
1860 tarihinde Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye adlı dernek 1862 de çıkarılan Mecmua-i Fünun'un ilk sayısında harf konusu gündeme gelmiştir.
Münif Paşa'nın yazı dilini sadeleştirmekteki hizmeti çok büyüktür. Tüm gazete ve dergiler, Mecmua-ı Fünün'un açtığı çığırı takip etmişlerdir.
Mehmet Münif Paşa'nın âzası bulunduğu Cemi-yet-i İlmiye-i Osmaniye harflerimizin değişim hareketinin başlangıcı sayılabilir.
ARAP ALFABESİNDEBİR TÜRK ANLAMINI BİLMEDİĞİ YA DA DAHA ÖNCE HİÇKARŞILAŞMADIĞI BİR KELİMEYİ DOĞRU OLARAK OKUMASI MÜMKÜN OLMAMAKTADIR."M.Fehim
M.Fehim Paşaya göre
 "LATİN HARFLERİNDE BÖYLE BİR MÜŞKÜL SÖZ KONUSU OLMADIĞINDAN BİR ÇOCUK 6 YA DA 7 YAŞINDA OKUYUP YAZMAYI ÖĞRENEBİLMEKTEDİR."
Münif F.Paşaya göre 
"LATİN HARFLERİNE GÖRE İLMİN YAYILMASINDA TEMEL VASITALARDAN BİRİ OLAN KİTAPLARIN BASIMINDA 30 HARF YETERLİ OLMAKTADİR"
M.Fehim Paşa
 "OSMANLICA DA İSE SADECE "NESİH" YAZININ TERTİBİ EN AZ 500 HARFİN KULLANILMSINI İCAP ETTİRMEKTEDİR" diyerek hadiseyi açıklar.
Görüldüğü gibi Münif Fehim Paşa Latin Alfabesini Atatürk'ten 68 yıl önce gündeme getirmiş meseleyi bütünüyle ortaya koymuştur.
OSMANLICAYI YERDEN GÖĞE ÇIKARANARAPÇA HARFLERİ ÖVENLERİN ELLERİNDEKİ SERMAYE BİR OSMANLI BİLİM ADAMI PAŞA TARAFINDAN ELLERİNDEN ALINMAKTADIR.
Münif Fehim Paşa ve Osmanlı Türk aydınlar Latin Alfabesinin Türk dilinin fonetiğine dil yapısına uyduğunu bilmektedir bunlar tartışılmıştır.
Azerî Türkleri'nden Ahundzâde Feth-Alî İstanbul'da Saltanata Arap alfabesinin ıslahı ve Latin alfabesi ile değiştirilmesi planını sunar.
Osmanlıca bilim kurulların da Latin Harlere geçiş konusunda çok çalışılmış. Atatürk gibi bir dehanın işaret ettiği sesli harfler bulunamamıştır.
Yine Osmanlı akademilerinde tartışmalar halkın İslami yönde göstereceği tepki nedeniyle karara bağlanamamış ıstılah(Sadeleştirme) seçilmiştir.
Bunlardan sonra, 1870 de Ali Suavi ve II. Abdülhamit zamanında da Şemsettin Sami Bey, harflerin islahı üzerinde düşüncelerini yazmışlardır.
Ali Suavi, Paris’te 1869 da neşretmekte olduğu “Ulum” gazetesine “Lisan ve hattı Türki” başlıklı bir makale yazmıştır (Cilt 1, s. 214)
Hüseyin Cahit (Yalçın),Celal Nuri (1913) Kılıçzade Hakkı Latin harfleri ve alfabenin kabulü hakkında hayli cesaretli neşriyat yapmışlardır.
1923 yılından itibaren Türkçe eğitim yapmakta ve Çağdaş Avrupa devletlerini yakalamaktaki zorluklar göz önüne alınarak dil ve harf devrimi üzerinde bir çok makale yazılmış 1923'de konu meclise getirilmiş 1926 yılına gelindiğinde Arap harfleri ve Osmanlıca gündemi teşkil etmiştir.
1926 yılına gelindiğinde Gazetelerin baş köşesinde Türkçe ve Latin harfleri konusu vardı.
Dr. İsmail Şükrü: 
"Yeni dünyaya yeni bir yazı"
Ayaz İshaki:
 "Arap ve Latin elifbalarını mukayese", 
Falih Rıfkı: "Latin harfleri", 

gibi bir çok yazı kaleme alınmıştır bunları sıralarsak:
İkdam gaz.10.2.1926. Milliyet gaz. 9.30.3.1926 Akşam gaz.11.3.1926 Milliyet gaz. 11.12.1926 "İkdam" 14-17.3.1926 "Milliyet" 12.3.1926,
Türkistan’da Türk Dil Devrimi

Lâtin harflerinin kabul edilmesi büyük bir ihtimal kazandığından Türk dili ile Lâtin harflerinin uyumu araştırılmaya başladı.

Bakû Kongresi ve Latin harfi", "Vakit" gaz., 20.3.1926. O sırada Özbekistan, Lâtin harflerini çoktan kabul etmişti.

1926'da Bakü'de Birinci Türkoloji Kongresi toplanmıştır. Kongrede Arap alfabesinin yerine Latince yeni bir alfabenin kabulüne karar verilmiştir
.
1927 yılında Lâtin harfleri, Sovyetler Birliğindeki Türkler arasında eğitim yönünden önemli gelişmeler sağlıyor Türkiye bundan etkileniyordu.

1927 yılında Halk Latin harfleri konusuna dönüş beklemekteyken TBMM Başkanı,Lâtin harflerini kabul etmenin zaruri olduğunu bildiriyordu.

1927 yılı sonlarıyla 1928 yılının ilk yarısı, Lâtin harflerinin Türkçeye uygulanması yolunda hummalı bir dönem olmuştur.

Hâkimiyyeti milliyye'de Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet'de Yunus Nadi,İkdam'daCelâl Nuri,Lâtin harflerinin kabulü fikrini yaymaya çalışmışlardır.

1928 yılı başında Lâtin harfleri ile Türk alfabesi düzenlenmesinin dışında eğitim ve öğretimin gelişmesinin mümkün olmadığı görüldü.

Hatta "Paris Panayırı" filminin Türkçe alt yazıları Lâtin harfleriydi.Rıza Nurda"Oğuzname" yi İskenderiye'de Lâtin harfleriyle bastırmıştı.

Bakanlar Kurulu'nun kararı ile 26 Haziran 1928 tarihinde resmen çalışmaya başlayan Dil Encümeni, şu kişilerden oluşuyordu:

Falih Rıfkı (Atay),
Yakup Kadri (Karaosmanoğlu),
Ruşen Eşref (Ünaydın),
Ahmet Cevat (Emre),
Ragıp Hulusi (Özdem),
Fazıl Ahmet (Aykaç),
Encümen üyeleri Latin alfabesi temelinde Türkçenin ses yapısına uygun bir milli Türk alfabesi hazırlama görevini yüklenmiş bulunuyordu.
Alfabe Komisyonu, "24" harften oluşan Latin alfabesini olduğu gibi kabullenmemişti.
Türkçe'nin özelliğine göre Latin alfabesindeki bazı harfleri atarken, buna bazı yeni harfler eklemeyi uygun bulmuştur.
Örneğin "Q" ve "X" harflerine yer verilmezken, "ç, ğ, i, ş" gibi ı, ö, ü gibi ünlüleri eklemeyi zorunlu görmüştür.
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ ALFABE İNKILABI 80 YIL GAZETELER VE KURUL VE MECLİSLERDE DİLE GETİRİLMEYE DEVAM ETMİŞ NETİCEDE HALKIN DA TEPKİSİYLE OLMUŞTUR.
Encümen "Türkçeye dönüşün ve Latin harflerine geçişin 10 -15 yıllık bir süreçte gerçekleşeceğini" söyleyince Atatürk "hayır böyle olmaz" der.

Atatürk
" HEM İLİM VE FENDE İLERLEMEYİZ HEMDE NETİCE ALAMAYIZ. BU İŞİ ÜÇ AYDA BAŞARMANIZ GEREK" demiştir.
Heyet üyeleri " Efendim bunu ancak siz başarabilirsiniz" demişlerdir. Atatürk bu görevi üstlenmiş kara tahta kurarak Anadolu’yu dolaşmıştır.

Bakanları Milletvekillerini Valileri Kaymakamları kara tahta önünde ve halkın huzurunda tek tek imtihan etmiştir.
Yeni Türk Alfabesi Milli bir çoşkuyla karşılanmış Tüm yurdu dolaşan Büyük Önder gittiği her yerde sevgi ile karşılanmıştır.
Başöğretmen Atatürk yılmadan yorulmadan sıraya dizilen öğretmenleri memurları halktan "Sen gel bakalım" dediği herkesi tek tek imtihan etmiştir.
Atatürk'ün Alfabe öğretme gezileri aslında her Türk evladının bilmesi gereken muhteşem bir olaylar dizisidir.
Türkçenin kolay ifade edildiği Latinceye dönüş ile kısa sürede %3 %5’lerde olan okuma yazma oranı %60-%70’lere çıkmıştır.
Modern okullar kurulmuş Türk Milleti çağın gereği olan eğitim seviyesini yakalamıştır. Üçgen demek için üç satır yazı yazmaktan kurtulmuştur.
Kimsenin cahil olduğu filan yoktur. Dinimizi geçmişimizi kaybettiğimiz filan da yoktur. Eğitim seferberliğine girilmiştir.
Atatürk’ün Türkçe İçin Türkiye Gezileri

Atatürk'ün Alfabe gezileri ile ilgili Ömer Sami Coşar;( "Elifbe'den Alfabeye 5", Milliyet Gazetesi, 14 Kasım 1960, S. 4)ı dinleyelim.
Resimde görüldüğü gibi Atatürk İsmet Paşayı Kayseri de halkın önünde imtihan etmektedir.
Atatürk üç ay süren gezisi sırasında Milletvekillerini Bakanları resmi görevlileri binlerce insanı tek tek yazı tahtasının önüne çıkarmıştır.
Gazi Paşa Tekirdağda ,Eczacı Ekrem Bey'in eczanesi önüne geldiğinde Eski Cami imamı Mevlâna Mustafa Özeren'e saygıyla seslendi 'Hocaefendi Eski Cami imamı hemen gelmiş. Gazi'nin yanına sokulmuştu. Birlikte Merkez Eczanesine girilmiş, bir masanın etrafına geçilmişti.
Atatürk:
"Hoca efendi! Yaz bakalım.
VETTÎNİ VEZZEYTÛNİ VE TÛRİ SİNİN VE HÂZELBELEDİL EMÎN"
Hoca Efendi,özenle kur'andan bu âyeti yazmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, gözlerini hocanın gözlerine dikerek
 'Hocam, ben bu yazdıklarını ' ''VALTİN VAİZİTON" olarak okuyorum. Ne dersin?" dedi.
Gazi, Arap harfleri ile âyeti etrafındakilere okutmuş, her biri başka türlü bir şey söylemişti.
Atatürk devamla
 "Görüyorsun hoca efendi, yeni harflerin şeddesi maddesi yok. Hem bak bu harflerle ne kadar kolay ve yanlışsız okunuyor." dedi
Atatürk devamla
 "Sevgili Hocam biz işte bunu düşünerek ve okuma yazma bilenin çoğalması, milletimizin hızla kalkınması için …”
Atatürk
" ARAPÇA TÜRK DİLİNE UYMUYOR BÜTÜN CİHANA LİSANIMIZI KOLAYLIKLA ÖĞRETEBİLMEK İÇİN LÂTİN HARFLERİNİ KABUL EDİYORUZ BUNA NE DERSİNİZ?"
Eski Cami imamı çok mutlu olmuştu
 " ÇOK GÜZEL EFENDİM ÇOK GÜZEL,BÖYLECE YAZI MESELEMİZ ÇÖZÜLÜR.DİYECEK BİR ŞEY YOK ALLAH MUVAFFAK ETSİN"dedi.
Gazi ayrılırken gene Eski Cami imamına,
“ SEVGİLİ HOCAM SİZDEN DE YENİ TÜRK YAZISINI ÖĞRENMENİZİ İSTERİM ÖĞRENİN ÖĞRETİN" demişti.
İnkılâplara inanmış olan bu ihtiyar din adamı birkaç ay zarfında bu harfleri öğrenmiş Yeni yazıyla Atatürk'e bunu bildirmişti.
BU BİLGE HOCA EFENDİ GAZİ'NİN KENDİSİNE HEDİYE ETTİĞİ, EL YAZISININ BULUNDUĞU KÜÇÜK KÂĞIDI HAYATININ EN KIYMETLİ HATIRASI OLARAK SAKLAMIŞTI.
Arkadaşlar Yeni Türk harfleri usulca sevildi, tutuldu. Yurdun her köşesinde Halk Dershaneleri açıldı. Çabuk öğrenildi.
Alfabe devrimi ile Boyacı, manav, bakkal, hamal, bekçi, kadın erkek kısa zamanda gazete, dergi okur oldu.
Mustafa Kemal Paşa, rahatlıkla toplumun içine karışıyor, onlarla beraber oluyor, konuşuyor, haberleşiyordu.
Tıpkı bir öğretim üyesi gibi onları eğitiyor, sorularını cevaplıyor. Uyarıyor, kolaylık veriyordu.
Halk ta, sanki bir öğretmene başvururmuş gibi, ondan özel ve teknik bilgi istiyordu.
Mustafa Kemal Paşanın şu telgrafı, bu durumun açık ve değerli bir örneğidir:
“Gemlikte: gazozcu Haydar, tuhafiyeci Yahya, zahireci İsmail, Bekir Ali, Adil ve Hüseyin zürradan Ethem, zeytinci Mustafa, Sait, Bakkal Osman okuma ve yazmayı bir haftada öğrenmek çabasını gösterdiğinizden hoşnut oldum, kutlarım. Düzenlenmekte olan sözlük isteğinize uygun olacaktır"
Dilde Sadeleşme
Arkadaşlar Dilde sadeleşmeyi hızlandıran şey alfabe değişikliği değil, esas itibariyle Türkçeleşme gayret ve çalışmalarıdır.

ATATÜRK, TÜRK MİLLETİNİN- HALKIN DİLİNİ - DEVLETİN RESMİ DİLİ HALİNE GETİRMİŞTİR.

TATÜRK HALKIN KONUŞTUĞU DİLİ GRAMER KURALLARI ÇERÇEVESİNDE YENİDEN GELİŞTİRİP GÜZELLEŞTİRMİŞTİR

ATATÜRK GÜZEL TÜRKÇEMİZİ TÜRK MİLLETİNİN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERECEK DÜNYANIN SAYGI DUYACAĞI BİR LİSAN HALİNE GETİRMEK İSTEMİŞ BAŞARMIŞTIR
Bir insanın Osmanlıcayı tam olarak anlayabilmesi ve düzgün bir şekilde konuşabilmesi sanki ayrı bir bilim dalını öğrenmesi durumundaydı.

Osmanlıcayı öğrenen bir kişinin ise bilim yapması oldukça zordu. Bu gün Osmanlıcaya dönüş isteyen kalmamıştır çünkü geriye gidiş demektir.

Türk Dili inkılabının manasını ve önemini kavrayamamış olanlar bulunmakta, bu konuda ileri geri bilgisizce konuşulmaya devam edilmektedir.

Hendese kitabında
"zaviyetanı mütebadiletanı haricetan,müsellesi mütesaviyüladla,şibhi münharifin mesahai sathiyesi,zû vücûhi kesire"denilse

Nebatat kitabında
"zütülfilkateyn, useybatı taliye zatülilkahı hafiyei viaiye'den"
bahsedilseydi bu gün kendi dilimizi mi konuşmuş olacaktık ?

Teşrih ve Hayvanat kitaplarında
"butayni eymen, dessamei zşerafetüsselase, meai zûisna aşer, zülgalsamatülmusaffaha, "deseydik

Sarf ve Nahiv kitabında
"mef'ûlünanh, müzafünilyh, mazii şuhûdi,müsnedünileyh"
sözcükleri bulunsaydı kendi dilimizi mi konuşmuş olacaktık?
Bu günkü bir tek kelimeyi ifade etmek için ezbere bir satır yazı yazdığımız taktirde bilim ve eğitim de ileri gitmemiz mümkün olamayacaktı.

Türkçe'de halkın kullandığı şimdilik bildiğimiz 16.000yıllık bir bilim diline dönülmüş toplumsal bütünlük sağlanmış, eğitim kolaylaşmıştır.
TDK Başkanı Ne Diyor ?

Bir Önceki TDK Başkanı Ş.Haluk Akalın ile yaptığımız kitap hacimli sohbette Türk Dilindeki gelişmeleri anlatmış.
En geniş kapsamlı Türkçe sözlükte yalnızca 40.000 kelime bulunmaktayken yeni hazırlanan lügatta 560.000 sözcüğün bulunduğunu ifade etmiştir.

Atatürk'ün dil davamıza yön vermekteki katkısı ve payı, ancak onun gibi muazzam bir önderin, onun gibi dev bir otoriteye sahip bir dâhinin gerçekleştirebileceği dev cüsseli bir atılım şeklinde tecelli etmiştir.
Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayında topladığı Birinci Türk Dil Kurultayı çok defa hakkı yenmiş,inkâr edilmiş Türk milletinin bir şahlanışıydı.
Atatürk:
"Türk dili zengin, geniş bir dildir.Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır" diyordu.
Atatürk:
 "TÜRK MİLLETİNİN DİLİ TÜRKÇEDİR. TÜRK DİLİ DÜNYADA EN GÜZEL, EN ZENGİN VE EN KOLAY OLABİLECEK BİR DİLDİR."diyordu.
Atatürk'ün amacı zengin, güzel ve milli Türkçe idi. Bu gayeden ayrılmak kişinin Türklüğünden uzaklaşmasıdır.
"Yüksel Türk Senin için Yüksekliğin hududu yoktur" diyen Aziz Atatürk'ün Türk Milletini Yükseltme ve Yüceltme ülküsü vardı.

Atatürk bir dil uzmanı değildir. O bir komutandır. O Bir yol göstericidir. Ancak yükselmesini arzu ettiği Türklük şuurunun temel sütunlarından birisi olan Türk Dilini istiklâle kavuşturmak için son nefesine kadar yoğun çaba harcamış yegane devlet adamımızdır.
Dil ve Tarih inkılapları Türk'e Türklüğünün iadesi anlamını taşır. Atatürk'ün Türkçe savaşı soylu bir mücadeledir.
Türkçeyi Türkiyeye hakim kılmak mücadelesinden vaz geçerek tersine yapılan bütün işler ülkemizi parçalanmaya götürecek talihsiz adımlardır.

Bir lehçe olan Kürtçeyi bir dil haline getirerek ondan bir millet meydana getirme gayesi içerisinde bulunanlar Vatan hainidir.
Türkçeyi Türkiye'ye hakim kılmak yerine farklı dilleri teşvik edenler Türk milletinin gerçek düşmanlarıdır.

Atatürk ülkesinin birliği, bütünlüğü huzur ve refahı yolunda yürürken Cumhuriyetin ilanı ile vatandaşlarımız "Etrakı bi idrak Türk" şeklinde bahsedilen ezik bir durumdan tam bağımsız bir milletin şeref ve haysiyet sahibi alnı açık başı dik evlatları haline gelmiştir.
İşte bunun için her yıl 10 Kasım günü Milyonlarca Türk onu saygı ve sevgiyle anıyor onun için göz yaşı döküyor.
ATATÜRK'ÜN TÜRKÇE SAVAŞINA İHANET EDENLER TÜRK DİLİYLE UĞRAŞANLAR ASLINDA TÜRK MİLLETİNE TÜRKLÜĞE SAVAŞ AÇMIŞ GAFİLLER VE VATAN HAİNLERİDİR.
Genç yaşta yitirdiğimiz Milli Eğitim Bakanlarımızdan Dr Reşit Galip 1 Türk Dil Kurultayında şöyle sesleniyordu:
"TÜRK DİLİNİN ASLÎ ZENGİNLİĞİNE ASLÎ HAŞMET VE ÂZAMETİNE GÖLGE OLANLAR MİLLET HAFIZASININ CEHENNEMİNDE DÜNYANIN SONUNA KADAR YANACAKLARDIR."
Nihal Atsız:
 "ORDUSUNU KAYBEDEN MİLLET TEHLİKEDEDİR,İSTİKLÂLİNİ KAYBEDEN MİLLET FELAKETE DÜŞMÜŞTÜR.DİLİNİ KAYBEDEN MİLLET YOK OLMUŞ DEMEKTİR"


Türkçe Giderse Türkiye Gider !

Bir milletin dilini bozdunuz mu, onun kültür faaliyetini aksatmış, fikir hareketlerini tam bir karışıklık içine düşürmüş olursunuz.
Dilini yitirmemiş bir halk, bir kavim milliyetini muhafaza ediyor demektir.
Onun istiklâline kavuşarak ve devlet kurarak bir millet hâlinde ortaya çıkması her zaman için mümkündür. Tarihte bunun örnekleri pek çoktur.
Bir milletin kurmuş olduğu devlet yıkılabilir, oturduğu vatan elinden alınabilir, dili yaşıyorsa, o millet dağılmamıştır, kaybolmamıştır, ayaktadır.
Bir milletin dili bozulursa, kültüründe buhranlar başlar. Sanat, edebiyat ve fikir sahalarında çöküntüler meydana gelir.
BİR MİLLETİ İÇTEN YIKMAK İÇİN, DİLİNDE ANARŞİ MEYDANA GETİRMEK VE BÖYLECE KÜLTÜRÜNÜ ÇÖKERTMEK, İLK BAŞVURULAN HAREKETLERDİR.
Arkadaşlar dilimizle ve kültürümüzle uğraşılması önemli meselelerimizden başındadır. Din Maskesi takanlar Arapçacı oldukları için uğraşmıyorlar.
TÜRK MİLLETİNE OLAN KİNLERİNİ MASKELEMEK İÇİN YAPIYORLAR DAMARINDA ZERRECE TÜRK KANI TAŞIYAN TÜRK İÇİN TÜRK'E GÖRE DÜŞÜNÜR.
MİLLET BÜTÜNLÜĞÜNÜN GELECEĞİ ANCAK DİLLE GÜVENCE ALTINA ALINABİLİR. DİLİNİ YİTİREN MİLLET KİŞİLİĞİN DE YİTİRMİŞ OLUR.
En İyi Örnek !
BUNUN EN BELİRGİN ÖRNEĞİ ESKİ BULGARLAR TÜRKLERİDİR BULGAR TÜRKLER’İ HUN DEVLETİ’Nİ TEŞKİL EDEN MİLLETLERDEN BİRİ OLARAK GİRMİŞLERDİR.
Tarihteki pek çok Türk Devleti Bulgarlar gibi tarih sahnesinden silinmiş hatta Türk'e düşmanlık bile gütmüştür DİL EN ÖNEMLİ KONULARDANDIR.

Dil ve Kültür

"TÜRK DİLİ TÜRK MİLLETİ NİN KALBİDİR, BEYNİDİR."

- MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Kültür bir milleti millet yapan, millet adını verdiğimiz insan cemiyetini kuran bir varlıktır.
Kültürün unsurları, dil, tarih örf ve adetler, dünya görüşü, din, san’at, ve milli şuurdur.
Dil olmasa düşünce ve duyguda gelişmezdi, insan topluluğu ilerlemez, bir medeniyet oluşturamazdı Bir milletin kültürü onun dilinde yaşamaktadır.

BU NEDENLE DÜŞÜNCE VE DUYGULARI NESİLDEN NESİLE, İNSANDAN İNSANA NAKLETME VASITASI OLAN DİL,HER TÜRLÜ KÜLTÜR FAALİYETİNİN TEMELNİ TEŞKİL EDER.

Ünlü dil bilimcilere göre, yalnız kendi dillerinde ilerleme yapabilen milletler gerçek birer kültürün yaratıcısı olabilmektedir.

İnsan dil ile düşünebildiği ve düşüncesinin en iyi anlatım aracı dil olduğu için, dil kültürün yaratıcısı ve geliştiricisidir.

Bir toplumda sosyal yapıyı şekillendiren bütün değerler, dil hazinesine aktarıldığı için bir milletin kültürü onun dilinde yaşamaktadır.

Bu ortak değerler, bir kuşaktan ötekine ancak dil yolu ile geçirilebildiği için, dil aynı zamanda bir kültür taşıyıcısıdır.

Görülüyor ki, dil ile sosyal yapı ve o sosyal yapıyı şekillendiren kültür arasında ayrılmaz bir bağ vardır.

KISACASI, BİR MİLLETİN KÜLTÜRÜ ONUN DİLİNDE YAŞAMAKTADIR. DİL,SOSYAL YAPININ VE KÜLTÜRÜN AYNASIDIR MİLLİ KÜLTÜRÜN TEMEL DİREKLERİNDEN BİRİDİR.
Cevap : Türk kültürünün yetiştirdiği insan tipi mükemmeldir. Bu tip,hangi kademede olursa olsun, insani meziyetler ve faziletlerle doludur

Attila’dan Kül Tigin’e Alp Arslan’dan Atatürk’e, Barbaros’tan Mimar Sinan’a, Yusuf Has Hacib’den Uluğ Bey’e, Yunus Emre’den Fuzûli’ye, Evliya Çelebi’den Gaspıralı İsmail’e Ziya Gökalp’den, Ali Şir Nevai’ye sayısız yüksek insan tipleri Türk kültürünün sinesinden çıkmıştır.
YALNIZ MEHMETÇİK TİPİ TÜRK İNSANININ NE MÜSTESNA BİR VARLIK OLDUĞUNU GÖSTERMEYE KAFİDİR.
Türk kültürü üstün bir cemiyet şekli ortaya koymuştur. İnsan cemiyetlerinin en yüksek faaliyetleri devlet kurmaktır.