22 Haziran 2015 Pazartesi

GİRİŞ

Cedit Hareketi Türk milli bilincinin gelişimi ve Türk halklarının bağımsızlık mücadelelerine önemli fikri etkisi olmuş bir hareket olarak nitelendirilebilir. Osmanlı Devletinin yıkılış ürecine girmesiyle beraber, devletin kurtuluş reçeteleri olarak ileri sürülen Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin Müslüman ve gayrimüslim azınlıkların ayaklanmasıyla bir anlamda “anlamsızlaşması” Türk milliyetçiliği ideolojisini güçlü bir seçenek olarak ortaya çıkarmıştır. İşte bu dönemde Tatar toplumunda bir yenileşme hareketi olarak başlayan Cedit Hareketinin fikri etkisi, zamanla tüm Türk topluluklarına yayılmış, bağımsızlık mücadelesi veren Türk halklarına olumlu etkilerde bulunmuştur.

A. Cedit Hareketinin Niteliği

İlk Türk aydınlanma hareketi olan Ceditcilik adı verilen reform hareketi, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının başlarında dil, eğitim-öğretim ve dinle ilgili alanlarda bir yenileşme hareketi olarak başlamıştır. Bu hareketin önde gelenlerinden Abdülnâsır Kursâvi (1770-1814), Şihâbeddin Mercâni (1815-1889), Abdulkayyum Nasır (1824-1907) ve Hüseyin Feyizhâni (1826-1866) sayılabilir. Bu hareket genelde Rusya'daki Türk halklarında meydana gelen iktisadi değişikliklerin sonucunda ve bunların etkisi ile canlanan bir uyanış, yenilik hareketidir. Daha sonra Usul-ü Cedit hareketi Türk dünyasının tümüne yayılma yolları aramıştır.[1]
Bu hareket ilk önce eğitim alanında yenilikler getirmeyi amaçlamıştır. Tatar okullarında yeni bir okuma metodunun benimsenmesi tartışmalarıyla birlikte eski metodu savunan "kadimciler ile yenisini savunan "ceditciler " arasında bir mücadele başlamıştır. Bu yeni metodu  savunan  hareket de bu nedenden dolayı "Usul-ü Cedit" adını almış, daha sonra bu mücadeleden yenilikçilerin zaferle çıkması, Cedit hareketine de yeni bir ivme kazandırmıştır.
Tatarların Osmanlı'da yaşayan halkla büyük benzerliğinin olması, Tatar olmayan topluluklar tarafından sevilmeleri ve tek umutlarının diğer Türk toplulukları ile ilişki kurmak olması, Türkçülük akımının bu halk içinde örgütlenmesini kolaylaştırmıştır.  Türkçülük düşüncesinin orijinalliği yanında, bir çok strateji ve kavramı Pan-Slavizmden [2] aldığını söyleyen Landau, Tatarların bu hareket içinde önemli yeri olduğunu, belirtmekte ve Rus yönetiminin bir  çok topluluğu baskı altına almasına rağmen, Tatarların Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma yönünde büyük baskılara maruz kalmasının bu sonucu doğurduğunu söylemektedir.  [3]
Türk milli bilincinin gelişiminde çok önemli yeri olan Türk milliyetçiliği düşüncesi iki büyük grup tarafından formüle edilmiş ve yayılmıştır. Bunlardan ilki Osmanlı aydınları ikincisi de Rusya'dan Osmanlı Devletine gelen aydınlardır. Rus Çarı'nın Rusya Müslümanları hareketini baskı altına almasından sonra, Kırımlı, Tatar, Azeri aydınlardan oluşan bir aydın grubu Türkiye'ye gelmiş, Jön Türk hükümeti de kendilerini iyi bir şekilde karşılamıştır. 1908 Devriminden bir kaç ay sonra, İstanbul'da Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Abdürreşid İbrahimov, Hüseyinzade Ali, Ayaz İshaki Halim Sabit gibi aydınlara rastlanmaktadır. Bu aydınlar tarafından göçmen örgütleri kurulmuş, kurulan gazete ve dergilerin sayısı hızla

B. İsmail Gaspıralı ve Cedit Hareketi

İsmail Gaspıralı, 8 Mart 1851'de Kırım'da doğmuş, bir süre medrese eğitimi aldıktan sonra iki yıl Akmescit (Simferepol)'deki Rus okuluna devam etmiştir. Daha sonra Moskova Askeri Okulu'na ancak tamamlayamadan okulu
bırakmıştır. Gaspıralı, Moskova'da iken Slafovil (aşırı Slav milliyetçiliği) hareketinin önde gelenlerinden Katkov ile tanışmış ve onun sayesinde Rus milliyetçiliği, liberal ve aşırı siyasal hareketleri tanıma fırsatı bulmuştur. Bir süre Kırım'da öğretmenlik yapan Gaspıralı, 1871'de medreseden ayrılarak Fransa'ya gitmiştir. 1874 yılında Fransa'dan İstanbul'a gelerek Askeri okula başvurmuş, ancak başvurusu reddedilince tekrar Kırım'a dönmek zorunda kalmıştır.
İsmail Gaspıralı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin gelişmesinde büyük etkisi olan ve Türkçülüğün bir ideoloji haline gelmesi ve ulusal bilincin ortaya çıkarılmasında önemli katkıları olan bir aydındır. Gaspıralı, Rusya Türkleri içinde ortaya çıkan bir aydın hareketi olan Cedit Hareketi (Usul-ü Cedit) nin önde gelenlerindendir.
Gaspıralı'nın dahil olduğu Tatar Türkleri, diğer Türk halklarına göre eğitim yönünden daha gelişmiş bir düzeye sahiptiler.[4] On dokuzuncu yüzyıl da Türk halklarının yaşadığı toprakları gezen Türkolog Vambery ve K.Fuchs, Tatarlar arasında okuma yazma bilmeyenlerin sayısının, İngiltere ve Fransa'dakilerden daha az olduğunu ve Tatarların okuma yazma bilmeyenlere iyi gözle bakmadıklarını ifade etmektedir. [5]
On yedinci yüzyıl sonundan beri, Tatarlar içinde büyük ve aktif bir burjuva sınıfının gelişmiş olması, on dokuzuncu yüzyılın sonunda milliyetçi uyanışın temelini oluşturmuştur. Türkçülük-Benningsen ve Quelquesay'ın da belirttiği gibi- Tatar burjuvazisinin Ruslarla rekabetinin de bir ideolojik alt yapısını meydana getirmiştir. [6] Bu ideolojik alt yapının oluşumunda bir aydınlanma hareketi olarak nitelendirilebilecek olan reform hareketinin önemli payı bulunmaktadır.

C. Gaspıralı’nın Eğitim Faaliyetleri

Gaspıralı, kendi görüşlerini yaymak üzere 1881-1882 yılları arasında "Tonguç", "Şafak", "Kamer", "Ay", "Yıldız", "Güneş", "Hakikat" ve "Latail" olmak üzere bir dizi broşür  yayımlamıştır. Bu broşürlerde genel olarak dil sorunu incelenmiştir. Daha sonra bu dönemde ilk ikisi Türkçe olan ve Müslümanlara, coğrafya olaylarını, eğitim sistemlerini, basını, sağlık konularını anlatan, "Mirat-ı Cedid"(Yenilik Aynası) ve "Salname-i Türki" ile, Rusya'daki İslâm toplumunun durumunu ve modernleşme konusunu  incelediği, Rusça "Russkoe Musulmanstvo" adlı üç eser  yazmıştır. [7] Gaspıralı, bu eserinde, Ruslar ve Türkler arasında eşitliği savunmuş ve Rusların asimilasyon politikasına açıkça karşı çıkmıştır.

D. “Dilde Fikirde İşte Birlik” Düşüncesinin Doğuşu

İsmail Gaspıralı, bu dönemde yeni ve daha yaygın bir gazete çıkarma çalışmalarına başlamış ve gerekli izni alabilmiştir. 1905 devriminin yarattığı özgürlük ortamından yararlanarak çıkardığı Rusça-Türkçe "Tercüman" (Perevotçik) gazetesi  yenileşme hareketinin bayraktarlığını yapmaya başlamıştır.[8] Gaspıralı'nın önderliğinde  açılan okullarda Rusya'nın her tarafından gelen öğrenciler bu yenileşme düşüncesini kendi yörelerine taşımaya  başlamışlardır . Gaspıralı  Tercüman gazetesinde[9] yayımladığı yazılarda ünlü "dilde,  fikirde, işte birlik" ilkesini yayarak Türk halkları[10] arasında birlik ve dayanışma duygusunun yaratılmasına çalışmaktadır. [11] Yazar, başta kendi toplumunda olmak üzere bir dizi reformun gerçekleştirilmesini; Batılı eğitim kurumlarının açılmasını, Türk halkları için ortak bir dilin kullanılmasını, Rusya Türklerinin ekonomik durumunun düzelmesini ve ekonomik hayata katılmalarını, dinsel örgütlerin revize edilmesini ve Türkler arasında yardımlaşma örgütlerinin kurulmasını öngörmüştür.
Gaspıralı ve diğer Tatar aydınlar, coğrafi uzaklık nedeniyle, Türk halklarının anlaşma güçlüğü çektiklerini ve ortak bir dil yardımıyla bir yakınlaşmanın sağlanması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Türk topluluklarının konuştukları dil benzerdir ancak, aydınlar bir tür "üst Türkçe" ile anlaşabilmektedirler. Temel sorun Türklüğe ait, ortak özelliklerin belirgin bir biçimde bozulması ve edebi faaliyetin azalmasıdır. Ortak dil ve kültürel yakınlığın sağlanabilmesi için eğitim ve dil reformu, gazete yayımlama faaliyeti bu dönem Tatar aydınların temel uğraşısını oluşturmuştur.
Dilde, fikirde ve İşte birlikten Gaspıralı, bütün Türk halklarının arasındaki lehçe farklarının giderilmesi ve bütün Türklerin ortak bir dil ve alfabeye geçmesini, Türkçe'nin Arapça ve Farsça'nın egemenliğinden kurtarılmasını; modernleşme atılımlarının başarıya ulaştırılarak modern  bir devlet içersinde Türklerin  bağımsız olarak yaşamasını amaçlamaktadır. Bu görüşleri  cesaretle dile getiren bir gazete olan Tercüman, giderek yaygınlık kazanarak, İstanbul  gazetelerinden daha fazla sayıda bir okur kitlesine sahip olmuştur. [12]
Gaspıralı bu hareket içerisinde, daha sonra birlikte çalışacakları  Yusuf Akçura ile tanışmıştır. Gaspıralı ve Akçura, Rusya Müslümanlarının taleplerinin yerine getirilmesi için, 1904-1908 yılları arasında birlikte çalışmışlardır. Otoriteden hoşlanmamasına rağmen, Akçura, "hoca" olarak tanımladığı Gaspıralı'nın sadık bir öğrencisi olmuştur. 1911'den itibaren bu ikili İstanbul'da ünlü Türk Yurdu'nu birlikte yayımlamaya başladığında, Akçura, bu gazetenin Tercüman'ın "küçük kardeşi" olduğunu ilan etmiştir. [13]
Bu dönemde Gaspıralı'nın yanısıra, Kazanlı din ve tarih bilginleri, Abdülnasır Kursavi, Şehabettin Mercani [14], Muhammed Abduh ve Şeyh Cemalettin Afgani'nin, Müslümanların Batı'nın gelişmesine ayak uydurması ve özellikle din alanında reform niteliğinde öneriler getirme yönündeki düşünceleri Rusya'da yaşayan Müslümanlar arasında ilerici bir ulema sınıfının doğmasına yol açmıştır.  Diğer yandan tarih ve dil alanında çalışmalar yapan İbrahim Halfin, bu yenilikçi aydınlar arasında önemli bir yere sahiptir.[15]Bu sınıf, dini alanda hurafelere karşı mücadeleye girişerek, okullar aracılığı ile İslâmi uydurulmasını savunmaya başlamıştır.[16]
 Rusya Müslümanları arasında bu yönde mücadelelerini sürdürenler arasında, Rızaeddin Fahreddin, Musa Curullah, Ziyaeddin Kemali, Alimcan Barudi, Hüseyin Fayyazhani, Abdullah ve Ubeydullah Bubi sayılabilir. [17] Milliyetçi düşünce bir çok Türk topluluğu içinde değişik bölgelerde destek bulurken, bu düşünceyi savunan aydınların, bazı konularda birbirinden ayrıldıkları görülmektedir. Örneğin, Gaspıralı'nın güçlü seküler anlayışı çok fazla İslâmi bir nitelik taşımazken, Çar aristokrasisine karşı Tatar bağımsızlığın savunan "Genç Tatar" hareketini Gaspıralı, karşısına almıştır.
Gaspıralı'nın çıkardığı Tercüman gazetesi, yazarın "dilde, fikirde, işte birlik" ilkesi doğrultusunda, Rusya'daki Türkler arasında başta dil birliğini sağlamak ve ortak bir anlaşma dili yaratılmasını sağlamak için çeşitli yazılar yayınlamıştır. Gazete, Osmanlı Türkçesine sadık kalmakla beraber, ağır Arapça ve Farsça terkipler kullanmayarak herkesin, özellikle İstanbul gazetelerinden haberdar olan aydınların anlayabileceği bir dil kullanılmıştır. Ancak 1905  I. Rus Devrimi'nden sonra nispeten  basın özgürlüğüne kavuşan değişik Türk boyları arasında bir gazete yayını patlaması [18]olmuş ve bunların çoğu da kendi mahalli şivelerini kullanmaya başlamışlardır. Bu durum ise, Gaspıralı tarafından ortak dilden ayrılma şeklinde yorumlanmıştır. [19] İsmail Gaspıralı, Türk ulusunun bir bütün olduğuna, coğrafi ve dilden gelen farklılıkların bu bütünselliği bozamayacağına inanmış ve bu nedenle, dil birliğini engelleyecek ve Türk halkları arasında anlaşmayı güçleştirecek unsurlara karşı mücadele edilmesini öngörmüştür. Gaspıralı Türk birliği için gerekli gördüğü düşünce birliği ilkesini, dil birliğine dayandırmış, dil birliği gerçekleşmeden, Türk halklarının birleşmesinden söz edilemeyeceğini savunmuştur.
Gaspıralı'nın önerdiği ve kullandığı dil olarak Kırım kelime ve tabirleriyle desteklediği basitleştirilmiş Osmanlı Türkçesini seçmesi rastlantısal değildir. Hiç şüphesiz ki o dönemde Osmanlı Türkçesi bütün Türk diyalektleri arasında en gelişmiş ve yerleşmiş olanıdır. Osmanlı edebi birikimi ve eğitim deneyimi ile bu dilde mevcut nispeten geniş edebiyat ve yayın diğer Türklerde sıkıntısı çekilen kültür ve eğitim boşluklarının doldurulmasına büyük katkıda bulunmuştur.[20] Ancak Osmanlı Türkçesinin özellikle edebi alanda kullanılan dilin ağır Arapça ve Farsça terkiplerden oluşması, bu yönde bir dil birliğinin oluşmasına da engel oluşturmaktadır. Bu nedenle Gaspıralı Osmanlı edebi dilini eleştirmiş, konuşulan ve yaşayan Türkçe üzerinde bir birlik kurulması gerektiğini söylemiştir.
Gaspıralı İsmail ve diğer aydınların aslında istedikleri kültürel bir birliktir. Konuşulan dilin Rusya'da yaşayan Türkler tarafından anlaşılması ve ortak bir alfabenin gerçekleştirilmesi bu aydınların başlıca amaçlarıdır. Gaspıralı da bu doğrultuda bir siyasal birlik düşüncesinden sürekli kaçınmış, ve bunu tehlikeli bulmuştur. Onun esas kaygısı özellikle böyle bir birliğin toplumsal ve kültürel altyapısını hazırlayabilmektir.[21]
Gaspıralı'nın temel yaklaşımı, "Lisan-ı Umumi" adını verdiği bir dil birliğidir. Bu dönemde bu birliği sağlamaya yönelik bir çok Türkçü dergi yayımlanmaya başlanmıştır. Ruslar bu yayımların milliyetçi olduğu kadar İslâmcı yayınlar olduğunu söyleyerek engellemeye çalışmışlardır.[22] Rus gizli polisi "Ohrana"nın raporunda, Türkçülük adı altında İslâmcılık yapıldığı ifade edilmektedir. Bu hareket içinde 1905'den sonra Tatar gazeteleri yanında Azerilerin çıkardığı gazeteler, Özbeklerin çıkardığı Özelikle "Turan" ve "Buhara-ı Şerif" bunlardan bir kaçıdır. [23]

E. Gaspıralı ve Türk Birliği Düşüncesi

Rusya'da yaşayan Türk ve Müslüman halklar arasında bir birlik kurma düşüncesi, siyasal ortamın da uygun olmasıyla bu dönemde yeni bir ivme kazanmıştır. İçlerinde İsmail Gaspıralı, Ali Merdan Topçubaşı, Seyid Gerek, Yusuf Akçura, Fatih Kerimi, Kadı Abdürreşid  İbrahim, Musa Curullah Bigi, Abdullah Apanay gibi Türk halkalarının önde gelen şahsiyetlerinin önderlik ettiği Rusya Müslümanları Kongresi (15 Ağustos 1905), Müslüman halklar arasında birliği kurma yönünde önemli bir fonksiyon üstlenmiştir. [24]
Bu yönde toplanan ilk kongre, Nidzhni-Novgrod'da  15-28 Ağustos tarihlerinde yaklaşık 150 delegenin katılımıyla toplanmıştır. Gaspıralı kongreye katılan liderlerden biridir ve Tatarlar bu kongrede çoğunluğu oluşturmaktadır. Kongreye Azeriler ve diğer Türk topluluklarından, Sibirya'dan, Türkistan'dan ve Rusya içlerinden temsilciler katılmıştır. Kongre aynı zamanda tüm Müslüman halkların haklarını da savunmaktadır. Kongrenin ilk açıklaması -Rusya'daki diğer liberal burjuvazi ile benzer olarak- Rusya'nın tüm Müslüman halklarının haklarını elde etmeye yönelik olarak oluşturulmuştur. Kongre sonunda, Rusya'daki Müslümanların tümünü içine alan bir örgüt kurulmasını kararlaştırılmış ve faaliyet alanı 18 bölgeye ayrılmış ve her birimin kendi meclislerini seçim yoluyla oluşturmaları öngörülmüştür. Merkezi asamble Bakû'de toplanırken, uygulamada bir çok yerel meclis toplanmış ancak bunlardan yalnızca Kazan Meclisi düzenli bir çalışma gösterebilmiştir. [25] Rusya Müslümanları kongresinin ikincisi, 13-23 Ocak 1906 tarihleri arasında St. Petersburg'da yaklaşık 100 delegenin katılımıyla gerçekleşmiştir. Bu kongre, Azeri ve Tatar milliyetçilerinin önderliğinde "Rusya Müslümanlarının İttifakı" olarak adlandırılmıştır.
Doğrudan siyasal bir eylem  niteliğindeki  üçüncü Kongre Nidzhni-Novgrod'da ilk Duma'nın dağılmasından hemen sonra, Ağustos 1906'da toplanmıştır. Bu kongrede tartışmaların merkezini, savunuculuğunu Yusuf Akçura'nın yaptığı, İttifak'ın bir siyasal partiye dönüştürülmesi sorunu oluşturmuştur. Gaspıralı siyasal parti düşüncesine karşı çıkmış ve hareketin din ve kültür alanı ile sınırlı kalmasını savunmuştur. Ancak özellikle Rus sosyalist devrimcilerine yakın olan ve başlıca önemli grubunu Tan'cıların (bu adı Tan Yıldızı adlı yayın organından almışlardır) oluşturduğu Ayaz İshaki[26] önderliğindeki Tatar sosyalistleri siyasal partiye, bütün sınıfların çıkarlarını savunacak bir partinin kurulmasının imkansızlığı nedeniyle tavır almışlardır. Akçura'nın savunduğu etnik ve dinsel yakınlığın bir siyasal parti kurmaya yetecek ortak noktalar olduğu düşüncesinin kabulü sonucunda aynı adı taşıyan “İttifak” adlı bir siyasal partinin[27] kurulması karara bağlanmıştır.[28] Rusya Müslümanlarının siyasal temsilini amaçlayan girişimler, Rusya'da yaşayan Türk halkları arasında ulusal bilince dayalı bir bağımsızlık anlayışının gelişmesine neden olmuştur. 1905 yılından sonra oluşan ortam, Başbakan Stolipin'in  iktidara gelmesiyle değişmiş ve halklara tanınan özgürlüklerin kısıtlanması yönünde uygulamalar başlatılmıştır. Bunun sonrasında da Birinci Dünya Savaşının başlaması toplumsal ve siyasal  hareketlerin tamamen durması sonucunu doğurmuştur.
Gaspıralı, "Rusyadaki Müslümanlar" makalesi ile, Türklerin geri kalma nedenlerini araştırmış ve dil birliğinin gelişme için gerekli olduğunu vurgulamıştır.[29] Gaspıralı, Rusya dışında, Müslümanların ve Türklerin birliğini ve gelişmesini  sağlamaya  yönelik konferanslar vermiş,  Müslümanların bulundukları ülkelerin ekonomik hayatına katılması yoluyla ancak gerilikten kurtulacaklarını ve güçlü birer topluluk olacaklarını söylemiştir. [30] Rusya'da toplanan kongrelerden sonra,  Gaspıralı'nın Mısır'da uluslararası bir Müslüman Kongresi düzenleme girişimleri ise sonuçsuz kalmıştır.
Rusya'da 1905 devriminden sonra yaşanan gelişmeler Türkçü aydınların çalışmalarını yakından ilgilendirmektedir. Anayasanın ilanı ile başlayan kısmi özgürlük ortamı bir çok Türkçü aydının rahat bir çalışma ortamı bulmasına ve siyasal görüşlerini yüksek sesle ifade etmelerini sağlamıştır. Bu doğrultuda, değişik Türk topluluklarında mitingler ve toplantılar düzenlenmiş, milliyetçi hareketin önderleri bu toplantılarda konuşmalar yapmışlardır.
İsmail Gaspıralı'nın, Türk halklarını "dilde, fikirde ve işte" bütünleştirme amacını taşıyan çalışmaları, özellikle Tercüman Gazetesi ve Usul-ü Cedit Hareketi, başta Rusya'da yaşayan Müslüman ve Türk topluluklarının ulusal bilinçlerini  kazanmasında, Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde ve bu ülkede yaşayan halkların hak arama mücadelesinde önemli  işlevleri yerine getirmiştir.

Kaynaklar

Devlet, Nadirİsmail Bey Gaspıralı, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990
Kohn,  Hans Pan-İslavizm ve Rus Milliyetçiliği, Kervan Yayınları,İstanbul,  1986.
M. Landau, Jacop Pan Turkism: From Irredentism to Cooperation, Hurst Comp., London, 1995.
Schiltberger, Johannes Türkler ve Tatarlar Arasında 1394-1427, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997.
de Tott,François Türkler ve Tatarlar Arasında On Sekizinci Yüzyıl Osmanlı Türkleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.
Devletşin, Tamurbek Sovyet Tataristan'ı, Çev.:Mehmet Demircan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981
Oba, Ali Engin Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul, 1994
Mardin, Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul.
Georgeon,François Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996.
Yamauchi, Masayuki Sultan Galiyev, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998.
Kanlıdere, Ahmet "Kazan Tatarları Arasında Tecdid ve Cedit Hareketi (1809-1917)",  Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı:46, Yaz- 1997.
Kırımlı, Hakan Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996.
Ilgar, İhsan Rusya'da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.
Ortaylı,İlber Çarlık Rusyasında Türkçülük Hareketleri ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara, 1968.
Akar, M.-Deniz, S.-Bilecik, F, Türk Dünyası Çağdaş Edebiyatı, Yesevi Yayınları, İstanbul, 1994.


* Yrd.Doç.Dr., Muğla Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü
[1] Nadir Devlet, İsmail Bey Gaspıralı, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990,s. 9.
[2] Pan-Slavizm hakkında bkz. Hans Kohn, Pan-İslavizm ve Rus Milliyetçiliği, Kervan Yayınları, İstanbul, 1986.
[3] Jacop M. Landau, Pan Turkism: From Irredentism to Cooperation, Hurst Comp., London, 1995, s.1.
[4] On dört ve on beşinci yüzyıllarda Tatar toplumsal yapısı ve gündelik yaşamı hakkında bkz. Johannes Schiltberger, Türkler ve Tatarlar Arasında 1394-1427, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997; François de Tott, Türkler ve Tatarlar Arasında On Sekizinci Yüzyıl Osmanlı Türkleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.
[5] Arminius Vambery, Das Türkenvolk, Leipzig,1885, s.431; K. Fuchs, Kazanskiye Tatari v Statistiçeskom i etnografiçeskom Otnoşeniyah, Kazan, 1844, s.113. akt.: Tamurbek Devletşin, Sovyet Tataristan'ı, Çev.:Mehmet Demircan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, s.40.
[6] Landau, a.g.e., s. 8.
[7] Devlet, a.g.e., s.22.
[8] Tercüman Gazetesi, Kırım'ın Ruslar tarafından  işgali yıldönümünden iki gün sonra çıkmıştır. Diğer yandan Ruslar'ın bu gazetenin yayımına izin vermesini Nadir Devlet, Müslümanların Rusya'ya karşı sempati duymalarını sağlamaya yönelik olduğunu belirterek, Gaspıralı'nın ilk sayıda Ruslardan övgüyle söz etmesini de, gazete iznini sağlamaya yönelik bir hareket olarak nitelendirmektedir. Bkz.  Devlet, a.g.e., s.23.
[9] Rusya Türkleri arasında iletişimi sağlamak ve kendi sorunlarını duyurmak için bu dönemde en önemli araç gazete çıkarmaktır. Türklerin bu yönde yaptıkları bir çok girişim Ruslar tarafından engellenmiştir. Bu alanda bilinen ilk girişim yarı Türkçe ve yarı Rusça olan "Kazankiya İzvestiya"(Kazan Haberleri)dir. Ancak resmi makamlar bu gazetenin çıkmasına izin vermemişlerdir. Daha sonra "Bahr-ül Ahbar", "Yıldız" ve "Tanğ Yıldızı" adlı gazeteler de aynı sona uğramıştır. 1870'de Türkistan Genel Valisi Kaufmann'ın izniyle "Türkistan Vilayetinin Geziti" adlı bir gazete yayımlanmasına karşın bunu bir Türk gazetesi saymak yanlıştır. İlk Türk gazetesi ise, Azerbaycanlı Hasan Zerdabi'nin, 1877 Osmanlı-Rus savaşında Türk yanlısı tutumu nedeniyle kapatılan, kısa ömürlü "Ekinci" (1875-1877) gazetesidir.  Devlet,a.g.e., s.20.
[10] 1897 yılında yapılan nüfus sayımına göre, Rusya'da yaşayan Türklerin sayısı 13.889.241'dir. 1912 başlarında bu sayı, 16.226.073'e varmıştır. Bu sayının en büyük kısmını Tatarlar (5.124.397) ve Kırgızlar (5.165.542) oluşturuyordu. Başkurtların sayısı ise, 1.769.962 idi. Yer bakımından Türklerin  dağılımı ise şöyledir: 3.335.000 Orta Asya'da yaşayanlar, Türkistan ve Steptekiler 7.995.000, Sibiryadakiler 120.000. R. Majerczak, "Une Nouvelle Statistique de la Population Musulmane en Russie et de la Presse Musulmane Russe", Revue du Monde Musulman,Cilt:38, Eylül 1914, s.270, akt. Ali Engin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul, 1994, s.143.
[11] Gaspıralı'nın çıkardığı ve "dilde, fikirde, işte birlik" ilkesini savunan Tercüman dışında, Rusya Türkleri arasında benzer düşünceleri yaymaya çalışan bir çok gazete-dergi bulunmaktadır. Bununla beraber Türkler, 5 dinsel, 48 yardımlaşma, 34 eğitim derneğinde sahiptiler. Bu dergi ve gazeteler şöyle sıralanabilir: Vakit (Orenburg), Beyan-ül Hak (Kazan), Kuyah (Kazan), İkbal(Bakü), Seda-i Hak (Bakü), Semerkand (Bakü), Yolduz (Kazan), İdil (Astrahan), Turmuş (Ufa), Din ve Hayat (Orenburg), Nur (Sen Ptersburg), İl (Sen Ptersburg), Molla Nasreddin (Bakü),  Çura (Orenburg), Mektep (Kazan), Aykap (Toytzk), An (Kazan), Ayna (Kazan), İktisad (Kazan), Ed-Din vel-Edep (Kazan). Türklerin yaşadığı bir çok bölgede, Türklerin  gazete ve dergiler çıkmasına rağmen , yayımların en çok Kazan'da çıkması, Tatarların entelektüel alanda diğer Türk topluluklarından ileride olduğunu da göstermektedir.
[12] Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul, s.89.
[13] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1996,  s. 26.
[14] Bu aydınlar dinsel alanda bir yenileşme yanında ulusal kimlik noktasında da yeni öneriler getirmişlerdir. Volga Bulgarları, Müslümanlar, Tatarlar, Kazan-Tatarları gibi çeşitli adlarla bilinen bu yöre insanları, Kazan-Tatarları adı altında ulusal kimlik ve imaj kazanma  mücadelesi de vermişler, bu yönde özellikle Şehabettin Mercani'nin önemli etkinliği olmuştur. Masayuki Yamauchi, Sultan Galiyev, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998, s.60.
[15] Devletşin, a.g.e., s.31-35.  Bazı kaynaklarda İbrahim Halfin, Abdülkayyım Nasıri, Hüseyin Feyzhanov ve Muhammed Zahir Bigiyef gibi aydınlar milliyetçilikten uzak ve Sovyet sistemine uygun kişiler olarak ele alınmaktadır. bkz. Ahmet Kanlıdere, "Kazan Tatarları Arasında Tecdid ve Cedit Hareketi (1809-1917)",  Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı:46, Yaz- 1997, s.91.
[16] Tarihçilerin ideolojik konumlarına göre, Tatar aydınlarını değişik biçimde değerlendirdikleri ve dinsel unsurun  milliyetçi ve Sovyet dönemi tarihçilerinde ihmal edilmiş  olduğuna yönelik görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre, Sovyet tarihçileri, dinsel endişeleri ağır basan Tatar reformcularını ya tamamen inkar etmekte, ya küçümsemekte ya da belli yönlerini öne çıkarmaktadırlar. Ahmet Kanlıdere, orijinal kaynaklara dayanarak, bazı yazarların, -Cedit Hareketine mensup aydınların- her türlü eski düşünceye karşı olan reformistler olarak nitelendirildiklerini, bunun ise, temeldeki  dinsel endişeyi saptırdığını ileri sürmektedir. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz  Kanlıdere, a.g.m., s.90-91.
[17] Oba, a.g.e., s.144.
[18] 1905 Devriminden 1917 Devrimine dek sadece Kazan edebi dilinde kırk kadar gazete ve otuz beş kadar da dergi çıkarılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Fikir (1905), Yıldız (1906), Vakit (1906), Azad (1907), Tan Yıldızı (1906), Tavış (1907), İl (1913), Söz (1915), Bizning İl (1916), Burhan-ı Terakki (1906), İdil (1907-1914), El-Islah(1907), Koyaş(1912).
[19] Devlet, a.g.e., s.41.
[20] Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996, s..48.
[21] Gaspıralı, hayatının son yıllarında İstanbul'da Türk Ocakları başkanı Hamdullah Suphi'ye bu konudaki düşüncesini şöyle açıklamıştır: "Bazı düşünceler vardır ki o bize  yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım, biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasal birliği başkaları düşünsün" Kırımlı, a.g.e., s.47.
[22] Sovyet yönetimi, Cedit hareketine ve Tatar reformcularına olumsuz gözle bakmıştır. 1970'lerde yayınlanan ve Tatar okullarında ders kitabı olarak okutulan tarih kitabında, Ceditciler, "liberal burjuva milliyetçilerinin ideologları" olarak nitelendirilmektedirler. Aynı yönde milliyetçi olarak tanınan bazı tarihçilerin de  (Akdes Nimet Urat ve Tamurbek Devletşin gibi), Cedit hareketi aydınlarının tümünü, milliyetçi aydınlar olarak nitelendirmektedirler. Bkz. Kanlıdere, a.g.m., s.91.
[23] Landau, a.g.e., s.9.
[24] Devlet, a.g.e., s.78.
[25] Landau, a.g.e., s.11.
[26] Ayaz İshaki (İdilli), Tatar Türklerindendir ve 1905'de "Tancılar" adlı siyasal örgüt ve "Tan Yıldızı" adlı gazeteyi kurmuştur. Bu örgüt, Rus Çarlığını devrim yoluyla devirmeyi amaçlamaktadır. İshaki, 1905 Devriminden sonra Müslümanların oluşturduğu komitelere katılmış ve Ekim Devriminden sonra da Rusya'yı terk etmiş ve İdil-Ural bölgesinin bağımsızlığını savunan "Yanğa Millî Yul" dergisini çıkarmıştır. İshaki,  "Üyge Taba" ve "Dulkın İçinde" adlı eserlerinde milliyetçi-Türkçü düşünceyi ön plana çıkarmıştır. İhsan Ilgar, Rusya'da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990, s.116
[27] Bu siyasal partinin tam adı "İttifak-ül Müslimin"dir. Partiyi destekleyenler edebi kuruluşlar, eğitim ve "Müslümanların Kültürel Gelişimi için Yardım Örgütü" gibi yardım kuruluşlarıdır. Partinin kuruluş yeri Astrahan'da Hanskaya Stavka' dır. Orenburg'da "Vakit" ve Bakü'de "Sada" gibi gazeteler örgütün yayın organı niteliğindedir.
[28] Georgeon, a.g.e., s.57.
[29] İlber Ortaylı, Çarlık Rusyasında Türkçülük Hareketleri ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara, 1968, s.15.
[30] M.Akar-S.Deniz-F.Bilecik,Türk Dünyası Çağdaş Edebiyatı,Yesevi Yayınları, İstanbul, 1994, s.131

15 Haziran 2015 Pazartesi

Karl Popper ve Elestirel Akilcilik
Karl. R. Popper 20. yuzyil bilim felsefesi tartismalarinin kose taslarindan biridir. Mantiksal pozitivizmin temel tezlerini elstiren ve bu yuzden de tepkici bir dusunurdur.
Popper'in elestirdigi standart bilim anlayisi, gozlemlenen olgusal dunyadan elde edilen bilgilerin tumevarim yontemiyle genellestirilmesi, bu genellestirilen gozlem ve deneye dayanan onermelerden olusan kuramlarin dogrulama yontemiyle bilgi dagarcigimiza aktarilmasini ongoruyordu. Bu bilim anlayisi su varsayimlara dayanmaktaydi:
1. Zihin, nesne ile iliskiden once bostur.
2. Insan zihni nesneleri nesnel olarak algilar.
3. Gozlemlenen olgularin ozelliklerini ve sozkonusu olgular arasindaki iliskileri ifade eden tikel onermeler tumevarimla genellenebilir.
4. Duyularin gozetiminde tekrar olgu dunyasiyla karsilastirilip dogrulanabilen genellemeler birikimsel bir surec izleyerek bilimin iskeletini olustururlar.
Bu, pozitivist, tumevarimci, birikimci ve ilerlemeci bilim anlayisinin varsayimlarinin tumu Popper tarafindan elestirilir.
1. Kuramdan bagimsiz bir gozlem olamayacagini, cunku tum gozlemlerin onlari anlamli kilan bir kuramsal yapi icinde olustugunu,
2. Tikel bilgilerin genellemesiyle tumel bilgi elde etmenin mantiksal bir kesinlik tasimadigini,
3. Bilimselligin olcutunun sanildiginin aksine dogrulanabilirlik degil, yanlislanabilirlik oldugunu, ve
4. Yaygin kaninin aksine bilimsel bilginin dogrularin birikmesiyle degil, yanlislarin ayiklanmasiyla ilerledigini savunur.
Bilim ile bilim olmayani ayirma sorunu
Popper da mantiksal pozitivistler gibi bilimle bilim olmayan arasinda bir ayrimin nasil yapilabilecegi sorununa deginir. Mantiksal pozitivistlerin bu konudaki olcutu onermelerin muhtemel gozlem veya duyumlarla desteklenebilir sekilde formule edilmelerini ifade eden dogrulanabilirlik olarak belirlemislerdi. Bu sadece bilimle bilim olmayani degil, ayni zamanda anlamli olanla olmayani birbirinden ayiriyordu mantiksal pozitivistlere gore.
Popper, dogrulanabilirlik yerine yanlislanabilirligi koyarken, bu olcutun anlamli olanla olmayani degil, sadece bilimsel olanla olmayani birbirinden ayirdigini savunuyordu. Yani Popper, bilimsel olanla olmayanin ayriminin yapilmasi gerektigini kabul etmekle beraber, bunun anlamlilik, anlamsizlik ikilemi cercevesinde ele alinmasina karsi cikiyordu. Ona gore anlamlilik kategorisini sadece bilimsel bilgilere ozgu kilmak yanlisti. Metafizik olmak anlamsiz olmak demek degildi.
Popper'in yanlislamaciliginin esasini olusturan "yanlislanabilirlik" ilkesine deginmeden once, Popper'in "dogrulanabilirlik" ilkesine getirdigi elestirilere yakindan bakmakta yarar var.
1919 yili, izafiyet teorisinin test edilmesi acisindan onemli bir yildi. Cunku o yil, izafiyet teorisinin gunesin cekim alanina giren isinlarin egilme gostereceklerine yonelik ongorusunun sinanmasina imkan verecek bir gunes tutulmasi olacakti. Popper, gunes tutulmasinin teoriyi dogrulamasi veya yanlislamasindan ziyade meydana gelecek sonucun bilimin yontemi acisindan onemiyle ilgilenmekteydi. Yapilan olcumler sonunda isinlarin egildigi saptandi ve sonucta izafiyet teorisinin ongoruleri dogru cikti. Eger ongoru dogru cikmasaydi, teori reddedilecekti, veya yeni test imkanlari yaratacak sekilde yeniden formule edilecekti. Yani izafiyet teorisi, eger yanlissa, yanlisliginin ortaya cikartilmasina imkan veriyordu. Dolayisiyla, "yanlislanabilir" bir teoriydi.
Popper, izafiyet teorisiyle Marks'in tarih, Freud'un psikanaliz ve Adler'in bireysel psikolojiyle ilgili teorilerini karsilastirir. Bu teorilerden, Marks'in teorisinin, izafiyet teorisine benzer sekilde bazi ongorulerde bulundugunu (ornegin kapitalizmin yikilacagi ve zorunlu sekilde tum kapitalist ulkelerin sosyalizme gececegi), dolayisiyla yanlislanabilir yonlerinin oldugunu ve sozkonusu yonlerin zaman icinde yapilan gozlemlerle yanlislandigini soyler.
Fakat ozellikle diger iki teoriyi (Freud'un ve Adler'in teorileri), yanlislanabilirlik acisindan cok daha problemli bulur. Bir ornek vermek gerekirse, Adlerci psikolojinin temel ilkesi, insan eylemlerini asagilik duygusunun motive ettigidir. Bir nehrin kenarinda yururken nehre dusmus ve bogulmamak icin cirpinan bir cocugu goren adamin muhtemel iki tavrini bu kuramin isiginda yorumlayalim. Adam, ya cocugu kurtarmak icin nehre atlayacak, ya da atlamayacaktir. Eger adam cocugu kurtarmak icin nehre atlarsa, Adlerci psikanalist bunu adamin tehlikeye ragmen suya atlamaya cesaretli oldugunu ispatlayarak asagilik duygusunu yenmeyi amacladigina yoracaktir. Eger adam nehre atlamazsa, o zaman da adam cocuk bogulurken bile kiyida kalma sogukkanliligina sahip oldugunu ispat ederek asagilik duygusunu telafi etmektedir.
Dolayisiyla her durumda kuram dogrulanmaktadir. Bu ve buna benzer orneklerin ustunde duran Popper, boylece bir kuramin dogrulugunu onaylayacak, kurami destekleyecek veri bulmanin cok kolay oldugunu farkeder. Dolayisiyla, kurami nelerin dogrulayacaginin degil hangi durumlarda kuramin yanlislanmis olacaginin ifade edilmesinin kurama bilimsellik vasfi kazandiracagini savunmaya baslar.
Burada Popper, dogrulanabilirligi hem onermelerin mantiksal yapisi hem de bilimsel aciklamanin mantigi acisindan elestirmektedir. Yanlis oldugu bilinen, yapisal olarak olumlu bazi cumlelerin, ilke olarak dogrulanabilir olduguna, fakat yanlislanamayacagina dikkat ceker. Ornegin "Tepesinde bir gozu olan insanlar vardir" onermesi, ilke olarak dogrulanabilir niteliktedir. Cunku, teorik olarak mumkundur ki, yapilacak gozlemlerle, tepesinde bir goz olan birilerinin bulunup bu yarginin dogrulanmasi mumkundur. Ote yandan, yaptigimiz gozlemlerle boyle insanlar gormememiz, mantiksal olarak bu teorinin yanlisligini kanitlamaz. Belki bizim ulasamadigimiz biryerlerde tepesinde bir goz olan insanlar yasamaktadir. Bu durumda, eger dogrulanabilirlik bilimselligin olcutu ise en azindan prensipte dogrulanabilir oldugu icin bu onermenin bilimsel bir onerme kabul edilmesi gerekir.
Burada ister istemez, konuyu Tanri inancina ve dinsel aciklamalara da getirecegiz. Okuyucunun dikkatini cekecegi uzere, ornegin Tanri'nin varligi iddiasi, ilke olarak kolayca dogrulanabilir. Tanri, evreni yaratan, ona mevcut duzenini veren bir varlik olarak tanimlandigindan, sadece duzenli bir sisteme veya evrendeki herhangi birseye bakmak, bu fikri dogrular nitelikte olacaktir. Fakat dikkat edilirse, sadece evrenin sebebi olarak tanimlanan ve hakkinda baska bir bilgi verilmeyen bir Tanri fikrini, evrene bakarak yanlislamak mumkun olmayacaktir. Bu yuzden, Tanri'nin varligi iddiasi da diger tum metafizik iddialar gibi yanlislanamaz ve dolayisiyla bilimsel olmayan bir iddia olmaktadir.
Popper ayrica, pozitivist ve empiristlerin neredeyse yegane bilimsel yontem olarak sunduklari "tumevarim" prensibini de elestirir, ve tumevarimin mantiksal olarak imkan degil, imkansizlik icerdigine dikkat ceker. "Butun kugular beyazdir" onermesini ele alalim. Milyonlarca beyaz kugu gormemiz "butun kugular beyazdir" yargisina varmamizi zorunlu kilmaz. Cunku bu, gozlem alanimizin disinda kalan biryerlerde siyah bir kugunun bulunmadigini mantiksal kesinlikle garantilemez. Fakat bir siyah kugu bulunursa bu genelleme yanlislanmis olur. Yani bu cumle mantiksal olarak dogrulanamaz ama yanlislanabilir.
"Dunyada deprem olacak" onermesi milyonlarca yil deprem olmadan gecse de mantiksal olarak yanlislanmayan bir onermedir. Bu yuzden de bilgi icerigi yoktur. Cunku Popper'a gore, bir onermenin bilgi icerigi, onun yanlislanabilirligi ile dogru orantilidir. Yanlislanabilirlik orani arttikca, bilgi icerigi de artar. "2005 yilinda deprem olacak" onermesi oncekine gore oldukca fazla bilgi icerigi tasimaktadir. Cunku 2005 yilinda bir deprem olmadigi takdirde onermenin yanlislanmasi mumkundur. Yani onermenin, hangi durumda yanlislanmis olacagini gosteren bir mantiksal kurgusu vardir. Eger onerme "2005 yilinin Subat ayinda Istanbul'da bir deprem olacak" bicimindeyse, bilgi icerigi oncekilere gore cok daha fazladir.
Bilgi iceriginin yuksek olmasi, dogrulanabilir olmayi degil, yanlislanabilir olmayi mumkun kilacak bir formulasyonu gerektirmektedir. Yanlislanma ihtimalinin yuksek olmasi ise, sinanma imkanlarinin yuksek olmasina baglidir. Yukaridaki deprem orneginde oldugu gibi, metodolojik acidan, sonucta onermenin dogru veya yanlis olmasi onemli degildir. Onemli olan, onermenin mantiksal acidan sinanmaya imkan tanimasi, hangi gozlem veya sinama sonunda yanlislanmis olacagini acikca ifade eden onermeler icermesidir.
Ote yandan, bir teori pratik olarak yanlislanabilir ama pratik olarak sinanamayabilir. Bunun icin yapilabilecek fazla birsey yoktur. Eger bir teori potansiyel olarak yanlislanabilir ve ayni zamanda sinanabilirse muhtemel iki sonuc vardir.
a) Sinama islemi olumlu sonuc vermisse teori desteklenmistir. Burada dogrulanma degil desteklenme kelimesinin kullanilmasi tesaduf degildir. Cunku desteklenmis olmak, dogrulugu ispatlanmis olmak demek degildir. Benzer sekilde, Lakatos'a gore, yanlislanmis olmak da yanlisligi ispat edilmis olmak demek degildir. Yanlislanmis bir teori, pekala dogru olabilir. Burada Popper'in diger bir kavrami devreye girer: yanilabilirlik. Hicbir zaman kesin bilgiye ulastigimizi kanitlayamayiz, cunku yanilma her zaman mumkundur.
b) Eger sinama sonucu olumsuzsa, kuram reddedilir. Fakat biraz once degindigimiz gibi, gozlemlerin bir kurami desteklemesi onun dogrulugunu kanitlamadigi gibi, reddedilmesi de yanlisligini kanitlamaz. Bu konuya Lakatos ile ilgili yazida tekrar donecegiz.
Popper, yonteminin saglam ve kesin bilgiye ulasmayi garatilemedigini, sadece gercege yaklastigimizi, aciklamalarimizin gercege benzedigini bilmemize imkan sagladigini savunur. Mantiksal pozitivistler bilginin dogrularin birikmesiyle ilerledigini savunurken, Popper, bilimin ilerledigini kabul etmekle beraber, bunun dogrularin birikmesiyle degil, yanlislarin ayiklanmasiyla oldugunu savunmaktadir.

14 Haziran 2015 Pazar

Dünya mafyası Washington’da bir araya geldi!
Bu yıl BİLDERBERG cemaati, Amerika’nın Virginia eyaletinde ünlü Marriott otelinde toplandı..
2012 Bilderberg’ine davet edilen 5 kişi arasında daimi katılımcılar Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç ve Ali Babacan’ın yanısıra Vodafone Türkiye İcra kurulu başkanı Serpil Timuray, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Politika Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman ve gazeteci Enis Berberoğlu bulunmaktadır.
Bu yılki Bilderberg Toplantısı’nın ‘karar vericileri’ arasında Henry Kissinger, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Pascal Lamyi, Google Başkanı Eric Schmidt gibi isimler vardır.
Her yıl başka bir ülkede buluşan Bilderbergciler, 2008’deki ABD seçimlerinden önce de Amerika’da toplanmışlardı. O zaman dünyaya Obama’yı ‘hediye’ ettiler. 4 yıl sonra Bilderberg, dünya kanla imtihan edilirken, yine bir seçim öncesi Amerika’da toplandı.. Dünyaya yeni bir kukla ve yeni bir savaş baronu belirleyecekler.
Bu masonik gizli CEMAAT 1920’lerden beri dünyanın geleceğine el koyuyor.. Küresel çete dünyadaki tüm sermayenin yüzde 65’ini elinde tutuyor ve ve tüm ülkelerde GİZLİ gündemlerini uygulamak için ÖRÜMCEK AĞLARI örgütlüyor..
CFR (Dış İlişkiler Konseyi), Trileteral ve BİLDERBERG her yıl gizli toplantılarla dünyanın en güçlü 100 küsur kişisini bir yerde topluyor ve hepimizi etkileyecek kararlar alıyor.. Erol BİLBİLİK bu çeteyi şöyle özetliyor:
      ‘Uluslararası dev tröstler adına dünyayı yöneten üç gizli örgüt vardır.
      Bu yapılanmanın en üst örgütü Dış İlişkiler Konseyi (CFR), onun bir alt örgütü Üçlü Komisyon (TC) ve bunun bir alt örgütü de Bilderberg Grubu (BG)’dur.
      Her üç örgütün de Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’dan olmak üzere toplam beş bine yakın üyesi vardır.
    Türkiye’nin Bilderberg Grubu‘na mensup yaklaşık 40′a yakın yaşayan üyesi vardır.’
Bilderberg’in kurucusu Hollanda Prensi Bernard ve sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger’di.
Retinger Bilderberg kurallarını anlatırken “Batı’nın etik ve kültürel değerlerini paylaşmayı ve savunmayı’ şart koşmuştu.. Katılımcılar finans baronları, işadamları, siyasiler, ticari örgütler, diplomatlar ve medya mensuplarından oluşacaktı…
Erol Bilbilik, ‘Bilderberg aslında Amerikan sermayesinin ve elitinin, CIA’in Avrupa ayağıdır.’ der. Bu masonik gizli teşkilatın ülkelerin kaderleriyle ilgili çok gizli kararlar aldığını Türkiye’nin kaderinin de bu toplantılarda tayin edildiğini anlatır. (Dünyayı yöneten gizli örgütler- Erol Bilbilik)
‘Türkiye’yi uzun dönem yöneten pek çok kişi Bilderberg üyesi olarak kalmıştır. 1950’li yıllardan sonra pek çok iç ve dış politikayı Türkler değil, Bilderberg, CFR ve Trilateral Komisyon Üyeleri belirlemiştir.’
Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığı’na, Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz ise Başbakanlığa Bilderberg toplantıları sonrasında yürümüştür…
Bülent Erandaç dün Takvim gazetesinde, Bilderberg toplantılarına katılan Türk’lerden ve küresel efendilerin ‘derin ilişkilerinin’ Türkiye ayağından örnekler verdi.
      ‘1995: Toplantıya katılan Cem Boyner parti kurdu.
      1996: Toplantıya katılan Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ile Dışişleri Bakanı EMRE GÖNENSAY yurda döndü, 4 gün sonra hükümet düştü.
      GAZİ ERÇEL, 28 Şubat darbe hükümetlerinde Merkez Bankası Başkanı idi. Türkiye’nin yaşadığı en büyük krize giden günlerde paranın rotasını çiziyordu.
      1998: Toplantısına katılan merhum Dışişleri bakanı merhum İSMAİL CEM de parti kurdu.
      2002: Dünya Bankası’nı bıraktı, 3 Mart 2001’de Ecevit Hükümetinin Ekonomi Bakanı oldu.
      2004 yılından itibaren, Koç Holding Yön. Kur. Başkanı MUSTAFA KOÇ’un liderliği başladı.
      2007 yılı Türkiye için çok önemli bir yıldı. İlginçtir Bilderberg toplantısı da İstanbul’da yapıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 27 Nisan e-muhtırası, Hudson darbe toplantıları da o yıldı.
    SONUÇ: Derin dünya olaylarının şifrelerini istiyorsanız, Bilderberg toplantılarına ve katılanlara bakınız..’
Bilderberg’in Türkiye sorumlusu Henry Kissinger’dır.. Ve Koç Holding yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç her toplantıya katılır ve Türkiye sorumlusudur.. Sabancı grubundan Suzan Sabancı da hemen her toplantıya katılmakta ya da Sabancı grubunu temsilen birileri davetliler arasında bulunmaktadır.. Ali Babacan daimi katılımcı gibidir. CHP’den Faik Öztrak ve CHP eski milletvekili, Cumhurbaşkanı Gül’ün danışmanı Zeynep Damla Gürel katılımcı olmuştur..
Son 10 yıldır ‘küresel cemaat toplantılarına’ katılan gazeteci ve akademisyenler arasında Sedat Ergin, Nuri Çolakoğlu, Hasan Cemal, Soli Özel Ruşen Çakır, Cengiz Çandar, Zeynep Göğüş, Fehmi Koru, Sami Kohen gibi isimlere rastlanmaktadır.. Bu yıl onlara Fuat Keyman ve Enis Berberoğlu katılmıştır.
3 Haziran sonrası bu yıl Bilderberg’de alınan kararların kokuları çıkar. Katılımcıların beyanlarını dikkatle takip edin.. Gerek Amerikan seçimlerinin sonuçlarını, İsrail oyunlarını, gerek Suriye ve İran’daki gelişmeleri, Çin ve Pasifik’deki küresel cemaatin adımlarını koklayacaksınız..
Türkiye’ye biçilen ‘rol’ için de ‘Türk’ Bilderberg ‘severlerin’ beyanlarındaki satır aralarını iyi takip edin…
Banu AVAR, 1 Haziran 2012
banuavar@superonline.com
Dipçe: GM-Dipçe: Bilderberg 2012 Toplantısı Katılımcıları

5 Mayıs 2015 Salı

Atatürk'ün "karma ekonomi düzeni" olarak ders kitaplarımıza giren ancak bu kavramdan daha geniş içerikte olan iktisadi düşünceleri, benimsediği iktisadi prensipler, çağdaş kalkınma politikası ve stratejilerine yön vermiş, ayrıca gelişmekte olan ülkelerin örnek alabileceği önemli bir ekonomik model oluşturmuştur. Atatürk'ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalmadan söylemiş olduğu "...askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner" sözü ekonomiye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Maalesef Yüce Önder Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışından sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin gerekleri istenilen düzeyde yerine getirilmemiştir. Ulusumuzun henüz Atatürk’ün öngördüğü amaçlara ulaşamamış olması bunun kanıtıdır. Makalemizde Atatürk'ün iktisada dair fikirleri ve temel aldığı ekonomik prensipler irdelenmeye çalışılacaktır. Böylece, Atatürk sonrası dönemde ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadi ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği görülecektir. Öte yandan ülkelerarası ticari sınırların giderek kaldırılması yani serbest ticaret ideolojisinin dünya ekonomisine egemen olması, gelişmekte olan ülkelerin ve bu arada Türkiye'nin de kalkınma sorununu giderek daha önemli kılmıştır. Dolayısıyla, Atatürk'ün iktisat siyasetinin temel özelliklerinin ortaya konulması ve hükümetlerin bu prensiplerden taviz vermemesi, küresel ekonomiyle bütünleşme sürecindeki Türkiye'yi bu süreçte daha etkin kılacaktır.

1. Cumhuriyet Öncesi İktisat Politikaları

1.1. 1838 Serbest Ticaret Anlaşması ve Osmanlı Ekonomisi'nin Çöküşü

İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" (1776) isimli kitabında uluslararası ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" (1817) isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir (Ricardo, 1997: 120). Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz (Sabır, 2001: 51). Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin serbest ticarete geçiş serüveni ise 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat politikasını tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması herşeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir (Sayar, 1986: 213). Gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makina endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Zamanla bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bu olumsuz politika sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgahlarına, tarıma dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimi sürecini tamamlamış ülkelerdi. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir.
1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir ( Kazgan: 1999: 39). Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştır.

1.2. Milli Mücadele Dönemi'nde İktisadi Politika

Milli Mücadele Dönemi'nde izlenen iktisat politikası üzerine söylenebilecek ve bugün için de ibret alınması gereken en çarpıcı nokta, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı sıfır enflasyon ile gerçekleştirmiş olmasıdır. Milli Hükümet Kurtuluş Savaşı boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştır. Yani Türkiye'nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.
Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da kullanılan para Osmanlı kaimeleriydi. İstiklal Savaşı'nı T.B.M.M. hükümeti yürütüyordu. Ancak emisyonun yani para basımının anahtarı İstanbul rejimindeydi. T.B.M.M. savaş boyunca kendi adına para basmamıştır. Aynı paranın iki ayrı egemenlik alanında kullanıldığı durumlarda emisyonu kontrol altında tutan tarafın tartışılmaz bir avantajı vardır. Karşılıksız para basılmasıyla başlatılabilecek bir enflasyon, satınalma gücünün İstanbul yöresinde toplanmasını sağlayarak Kuvayı Milliye'nin finansmanını felce uğratabilirdi. Neyse ki bu tehlike gerçekleşmemiş ve İstiklal Savaşı enflasyonsuz gerçekleştirilmiştir (Ergin, 1978: 183-184).
Görüldüğü gibi ne İstanbul Hükümeti ne de T.B.M.M. açık finansman politikası uygulamamış ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da enflasyon problemi yaşanmamıştır. Bu noktada Milli Mücadele'yi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapan İstanbul Hükümetleri'nin neden emisyon politikasıyla Milli Mücadele'ye sekte vurmadığı tartışılabilir. Kanımızca İstanbul Hükümetleri para politikasının ne derece önemli bir silah olduğunun farkına varacak düzeyde iktisada hakim değildi. Aksi takdirde, zaten her türlü ihanetin içinde olan İstanbul Yönetimi, para basarak Kuvayı Milliye'nin elindeki kaimelerin değerini düşürür ve Atatürk'e karşı iktisadi bir savaş başlatırdı. Kuşkusuz bu uygulama da savaşın sonucunu değiştirmezdi, belki bir süre savaşın uzamasına sebep olabilirdi.
Atatürk'ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü'nün şu sözleri çok enteresandır: "Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile "evet" dedirtemedim". Türkiye Cumhuriyeti'nde enflasyon problemi Atatürk'ün vefatıyla başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır (Aysan, 2000: 37).
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda enflasyonun yeri olmamıştır. Atatürk her zaman para değerinin istikrarına büyük önem vermiş, İstiklal Savaşı'nın en zor günlerinde bile tedavüle yeni para çıkarmamıştır. Atatürk'ün sıkı para politikası anlayışı Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiş, Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde karşılıksız para basılmamıştır.

2. 1923-1938 Yılları Arasında Ekonomik Reformlar

Osmanlı Devleti'nden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi olmamasından dolayı dışa bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir ekonomi idi. Ülkede kayda değer bir sermaye birikimi olmadığından, bir başka deyişle, yanlış politikalar nedeniyle Türk burjuvazi sınıfı oluşamadığından yatırım yapabilecek zengin yoktu. Ticaret Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekelinde olmuştur. Atatürk'ün "...askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir" anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi'nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde bir çok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yakalanamayacak ekonomik istikrar sağlanmıştır.

2.1. İzmir İktisat Kongresi

Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya karar vermiştir. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında "Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalmış bir gerçek vardır. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir...Milletimiz düşman ordularını mahvetmiştir. Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz" diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir (Ergin 1978: 184-185).
Kongre'de alınan kararlara gelince, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat siyasetinin rotasını çizen bir "Misakı İktisadi" kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayiini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düzeni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir (Demir, 1994: 51).
İzmir İktisat Kongresi kararlarında devletin iktisadi yaşamda fiilen üstleneceği belirli işlevlerin olduğu bunların da ağırlıklı olarak altyapı ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Devlet demiryolu, karayolu ağını kuracak, limanlar inşa edecektir. Haberleşme örgütünü gerçekleştirecek, eğitim işlerini üstlenecektir. Ticaret ve sanayi bankalarının kurulmasına ve ortaklığına öncülük edecek, ancak buralardaki paylarını daha sonra Özel Kesim'e devredecektir. Devlet katıksız bir liberal iktisat politikası yani "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yanlısı olmayacak ama, ekonomik yaşamın gereklerini bizzat üstlenip gerçekleştiren de olmayacaktır (Kuyucuklu, 1986: 174).
Kongre'de yabancı sermaye konusu da tartışılmış, yabancı sermayeye karşı olunmadığı önemle vurgulanmıştır. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında yabancı sermayeye karşı olmadığını söylemiştir. Ancak, Türk yasalarına ve örfüne saygılı yabancı sermaye istediğini, yabancı sermayenin bundan değişik bir düzenleme biçimindeki varlığına kesinlikle karşı olduğunun da altını çizmiştir. Atatürk'ün bu düşüncesi "Misakı İktisadi" belgesinin 9. maddesinde yer almıştır. Bu maddenin gereği Ocak 1924'te yabancıların mülk edinmelerini serbestleştiren bir yasa ile yerine getirilmiştir. Ayrıca 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'ndan yabancı sermayenin de yararlanması düşünülmüştür.
Yukarıda açıklananlara ek olarak şunlar da Kongre'de alınan kararlar arasındadır (Aydemir, 1981: 348):

• Anonim şirketlerin kurulmalarını kolaylaştırmak,
• Milli Bankaların kurulması,
• Demiryolları inşasının hükümetçe bir programa bağlanması,
• Sanayiin teşviki,
• Yerli malı giyilmesi,
• Amele denen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması,
• Memlekette ticaretin tamamen serbest bırakılması.

Alınan kararlardan açıkça görülmektedir ki, uygulanacak iktisat politikasının liberal çizgiye yakın olması düşünülüyordu. Ancak bu dönemde benimsenen liberal politikaların zorunlu bir "laissez faire" uygulaması olup olmadığı tartışılabilir. Yeni Cumhuriyet Lozan Anlaşması gereği 1928 yılına kadar gümrükleri düzenleme yetkisine sahip olmadığından, kamu otoritesinin serbest ticareti terk etme seçeneği yoktu (Balkanlı, 2002: 87).
Lozan Anlaşması henüz sonuçlanmamış, milli mücadele süreci tüm hızıyla devam ederken böyle bir ekonomi kongresini toplamış olması dahi, Atatürk'ün iktisadi soruna ne derecede önem verdiğini göstermeye yeterlidir. Başından sonuna Atatürk'ün yönlendirdiği Kongre'de iktisat bakanının şu sözleri makroekonomik bir istikrarın formülünü verir niteliktedir: "Gayemiz, istihsalimizi ihtiyacımıza göre tezyid ederek kendi kendimize kifayet etmeye doğru gitmek olmalıdır. Harice göndereceğimiz istihsalatımızı da ihmal edemeyiz. İthalatımızla ihracatımız arasında tevazün ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde iktisadiyatımız iflas tehlikesinden yakasını kurtaramaz" (Ökçün, 1997: 222).

2.2. Kalkınma Planları

Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye'de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir (Kuyucuklu, 1986: 180).
2.3. Atatürk Dönemi'nde Başlıca Ekonomik Girişimler
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimlerin bazılarını maddeler halinde sıralamak, onbeş sene gibi kısa bir zamanda devasa bir kalkınma hamlesine girişildiğini göstermeye yeterlidir:

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
• Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
• 1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
• 1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

3. Atatürk ve Devletçilik

Devletçiliğin iktisadi düzlemdeki görünümü "karma ekonomi" anlayışıdır. "Karma ekonomi" yaklaşımı sosyalizm benzeri bir yaklaşım olmayıp, esas itibarıyla, ekonominin gerekli altyapısını hazırlayıp, kalkınma sürecine paralel olarak piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirilmesidir.
Atatürk'ün Devletçilik anlayışı bir kalkınma modelidir. Atatürkçü Devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınai teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları gereğince kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir (Aysan, 2000: 35). İsmet Giritli'nin yorumuyla Atatürk Devletçiliği "...sosyalizmin anladığı manada ve bir doktrin mahiyetinde olan devletçilik değil, sadece pratik ve pragmatik manada yani milli ekonominin zaruretleri, memleketin hızlı kalkınması ve bunun için sanayileşmesi ihtiyacı ile sınırlı olan özel teşebbüsün tam güvenlik ve istikrar içinde varlığını sürdürmesini de lüzumlu bulan başka bir deyimle, karma ekonomi sistemine dayanan hızlı sanayileşmeye dönük bir kalkınmayı gerçekleştirecek bir devletçiliktir" (Giritli, 1975: 298).
Görüldüğü gibi, Atatürk'ün Devletçilik İlkesi esas itibarıyla bir kalkınma modeli olup, katı bir ideoloji olarak algılanmamalıdır. Atatürk'ün Devletçilik İlkesi değerlendirilirken dönemin ekonomik koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Falih Rıfkı Atay'ın şu sözleri Devletçilik ilkesinin zaruriyetten doğduğunu açıkça göstermektedir: "Yeni Türkiye'de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır: Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiç bir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi" (Atay, 1984: 452).
Atatürk döneminde uygulanan devletçi iktisat politikasının, 1930'lu yıllarda ağırlık kazanması, devletçilik ilkesinin zaruriyet sonucunda ortaya çıktığı tezini doğrulamaktadır. Çünkü, İzmir İktisat Kongresi'nde benimsenen, liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir. Aslında dünya konjonktürü de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasına müsayitti. "Laissez Faire"ci liberal iktisat politikaları ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Batı ekonomilerinde ortaya çıkan bu bunalımın esas nedeni [ Arz>Talep] olgusuydu. İktisat biliminin temel gayesi Arz-Talep eşitliğini sağlamaktır. Ünlü iktisatçı Keynes 1936'da yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" isimli kitabında bu eşitliğin ancak devlet müdahalesi yoluyla sağlanabileceğini savunmuş ve bu müdahalenin teorik altyapısını hazırlamıştır. Devlet otonom yatırım harcamaları yoluyla milli geliri arttırarak Arz-Talep eşitliğini kurmalıydı. Türkiye'nin temel ekonomik sorunu ise kalkınma problemi olduğundan, esas savaşın talep cephesinden ziyade arz cephesinde verilmesi gerekiyordu. Türkiye'nin 1930'lardaki "karma ekonomi" modelinin bu nedenle iktisat biliminin alt dallarından olan kalkınma iktisadının öncüsü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet müdahalesinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını gerçekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir.
Atatürk’ün Devletçilik politikası, yalnız iktisat politikası ile ilgili bir kazanım değildir. Devletçilik politikası, aynı zamanda, tam bağımsızlık ilkesinin bütünlenmesidir. Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla sürdürülebileceğini söyleyerek gelecekteki yöneticileri uyarmıştır. Ancak daha sonra gelen kadrolar bir kalkınma modeli olan Devletçilik İlkesini devam ettirememişler ve yanlış kalkınma stratejileri izleyerek ekonomimizi dışa bağımlı bir hale getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız süreçte ekonomik bağımsızlık-siyasi bağımsızlık arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu daha iyi görmekteyiz.
Atatürk Devletçiliğinin CHP'nin Mayıs 1931 Kongresi'nde saptanan programındaki tanımı şöyledir: "Bireysel çalışma ve işleri temel tutmakla birlikte olanaklı olduğunca az süre içine ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti eylemli olarak ilgilendirmek önemli ilkelerimizdendir." (Alp, 1998: 243).
Görülüyor ki Devletçilik (karma ekonomi) = devlet + özel sektör'dür. Devletin, "karma ekonomi" politikasına göre kurduğu sanayi kuruluşlarına ve ortaklıklara Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) denilmektedir. Sümerbank (1933) ve Devlet Sanayi Ofisi (1932) bunlardan en önemlileri arasındadır. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. 1929-39 Dünya sanayii üretim artışı %19 iken Türkiye'de %96 olmuştur (Tekin, 2001: 186-187).
Buraya kadar olan açıklamalarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Öncelikle, Devletçilik İlkesi iki ana hedefe odaklanmıştır: i) "İktisadi Bağımsızlık", ii) Hızlı Kalkınma. Bu hedeflere o dönem koşulları içinde pür liberal bir politika ile ulaşma olanağı yoktur. Atatürk serbest piyasa ekonomisine karşı olmayıp, zaman içinde özel sektörün gelişip devlet sektörünün üstlendiği işlerin bir kısmını devralmasını istemiştir. Bu nedenle, Devletçilik İlkesi "ekonomide bütün işleri herzaman devlet yapacak" anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bazılarının öne sürdüğü gibi, "Devletçilik İlkesi artık sona erdi" sözleri bu ilkenin anlamını kavrayamamaktan veya Atatürkçü Sistem'e karşı önyargılardan ileri gelmektedir.

4. Atatürk ve Ekonomik İstikrar

Atatürk sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır (Eroğlu, 1981: 50-51).
Atatürk'ün 1 Mart 1922 Tarihli T.B.M.M. açılış konuşmasında "Türk parası sağlam değerini tutmaktadır. Hükümet bu siyasaya çok değer vermektedir; bundan böyle bu siyasadan ayrılmayacaktır" sözleri istikrarlı bir para politikasından yana olduğunu göstermektedir (Balkanlı, 2002: 87). Basılan paranın üretim karşılığı olmalıdır. Ülkenin üretiminde artış olmaksızın para basılması, yani açık finansman politikası talebi arttıracaktir. Arz-Talep dengesi Talep lehine bozulacağı için böyle bir politikanın ilk sonucu fiyatlarda sürekli artış yani enflasyon şeklinde kendisini gösterecektir.
Enflasyon verimli yatırımların yapılmasını engeller, yüksek talep ithalatı arttırırken ihracatı caydırır, dolayısıyla dış ticaret açığı büyür, enflasyonist politikalar gelir dağılımındaki dengesizlikleri arttırır. Üretim çeşitli darboğazlarla karşı karşıya kalır ve uzun vadede enflasyonlu bir büyümeyi sürdürmek olanaklı değildir.
Enflasyona yol açmamak için devletin giderlerini para basarak değil, vergi gelirleriyle karşılaması lazımdır. Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomide iç dengenin sağlanabilmesi için G (Devlet Harcamaları) = T (Vergiler) olmalıdır. Dış dengenin formülü ise X (İhracat) = M (İthalat)'tır. Dolayısıyla makroekonomik bir istikrar için vergilerden ve ihracattan elde edilen gelirlerin devlet harcamaları ve ithalat harcamalarının toplamına eşit olması gereklidir. Atatürk döneminde bu ekonomik istikrar ilkesinin benimsendiğini ve yaşama geçirildiğini görüyoruz. 1930-1938 Yılları arasında kalan dönemde (1938 yılı hariç) X - M hep pozitif rakamlar olurken, [ T + X = G + M] de büyük ölçüde sağlanmış yani ekonomik istikrar korunmuştur. Atatürk bugün uygulamakta zorlandığımız istikrar politikasının en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Atatürk'ün dış ticarete ilişkin olarak 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı şu konuşma dış dengeye ne kadar önem verdiğini göstermektedir: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin aktif karakterini muhafaza etmektir. Çünkü tediye muvazenesinin en mühim esasını bu teşkil eder". Atatürk bir başka konuşmasında da "...İstiklal-i maliyenin mahfuziyeti için şart-ı evvel, bütçenin bünye-i iktisadiye ile mütenasip ve mütevazin olmasıdır..." demektedir. Yani maliye politikasında da bütçe denkliği prensibini esas almaktadır. Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisat anlayışında öne çıkan unsur istikrarlı ekonomi politikasıdır. Atatürk'ün ekonomik istikrar konusundaki hassasiyeti, Kurtuluş Savaşı'nın en zor anlarında bile para basma yoluna gitmemesiyle açıkça görülmektedir. Enflasyon sorununu en zor anlarında bile yenen bu büyük ulus ne acıdır ki, büyük önderin bedenen aramızdan ayrılışından sonra bir daha bu dertten yakasını kurtaramamıştır.
5. Sonuç
Bu çalışmada Büyük Önderimiz Atatürk'ün benimsediği iktisadi ilkeler ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak olmuştur. Osmanlı'dan alınan kötü miras bu yolda büyük bir dezavantaj oluşturmuş ancak yine de Büyük Önderimizin deyimiyle "az zamanda çok büyük işler yapılmıştır". Atatürk'ün görüşüne göre bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kalkınabilmesi için istikrarlı iktisat politikaları uygulamak şarttır. Bunun için gerek iç gerek dış iktisadi dengeler gözetilmeli, karşılıksız para basma gibi kolaycı yollara sapılmamalı, kesinlikle enflasyonist bir politika izlenmemelidir.
Atatürk, devlete pazar ekonomisine geçişte öncü ve destekleyici bir rol vermiştir. Atatürk döneminde devlet, kalkınmanın adeta motoru işlevini görmüştür. 1923-1938 Yılları arasında geçen onbeş yıl boyunca fiyat istikrarı bozulmadan ve bütçe açıklarına gidilmeden çok büyük işler başarılmıştır. Burada önemli olan nokta şudur; bir kalkınma hamlesine girişilirken ne yapılacağının hesaplanıp, yatırımların nasıl finanse edileceğinin planlanarak rasyonel bir şekilde hareket edilmesi gereklidir. Dış borçla, karşılıksız para basılarak, enflasyonist politikalarla girişilen kalkınma hamleleri tıkanmaya mahkumdur. Atatürk bunların hiçbirine tenezzül etmemiş, gerçekleştirilen tüm ekonomik başarılar ve yapılan yatırımlar o dönemin kendi gelirleriyle, ülkenin geleceğinden yenilmeksizin elde edilmiştir. Gerçek başarı da budur zaten.

Dr. Hasan SABIR
İstanbul Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat
Anabilim Dalı Öğretim Elemanı

24 Nisan 2015 Cuma

Acılar, karşılaştırılamaz; yarıştırılamaz…
Ama…
Gelin görün ki…
Sürekli abartılı istatistik rakamları vererek büyük bir acı, “soykırım” yalanıyla kabul ettirilmeye çalışılıyor.
Madem öyle, biz de rakamlara bakalım!
Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu…
- Ermeni Patrikhanesi‘ne göre, 2.5 milyon idi.
- Lozan Konferansı’ndaki Ermeni heyetine göre, 2.2 milyon idi.
- Fransız “Sarı Kitabı”na göre, 1.5 milyon idi.
- İngiliz Yıllığı’na göre, 1 milyon 56 bin idi.
- Osmanlı resmi belgelerine göre ise…
1893 nüfus sayımına göre, 1 milyon bin 465 idi.
1906 nüfus sayımına göre, 1 milyon 120 bin 748 idi.
1914 nüfus sayımına göre, 1 milyon 122 bin 850 idi.
Peki…
27 Mayıs 1915’te kabul edilen ve 1 Haziran 1915 tarihi itibariyle yürürlüğe giren “Tehcir Kanunu” ile sevk edilen Ermeni nüfusu ne kadardı?
İngiliz Savaş Propaganda Bürosu (Wellington House) çalışanı Arnold Toynbee editörlüğündeki “Mavi Kitap”a göre, 1 milyon ile 1 milyon 200 bin Ermeni arasındaydı! Bunlardan 600 bini hayatını kaybetmişti!
ABD resmi kaynaklarına göre tehcir rakamı 486 bin kişiydi.
Osmanlı kayıtlarına göre ise tehcir edilenler 428 bin 758 kişi…
Ermeni hemşehrim
Öyle abartıyorlar ki…
Sanırsınız Anadolu vilayetlerindeki tüm Ermeniler tehcire tabi tutuldu!
Oysa…
Adana‘da 14 bin Ermeni tehcire gönderilirken 16 bin Ermeni yerinde kaldı.
Harput‘ta 51 bin Ermeni tehcire gönderilirken 4 bin Ermeni yerinde kaldı.
Sivas’ta 136 bin 84 Ermeni tehcire gönderilirken 6 bin 55 Ermeni yerinde kaldı.
Afyon‘da 5 bin 769 Ermeni tehcire gönderilirken 2 bin 222 Ermeni yerinde kaldı.
Maraş‘ta hiç tehcir olmadı, 8 bin 845 Ermeni yerinde kaldı.
Benim memleketim Çorum‘da ise bin 231 Ermeni nüfusun hepsi tehcir edildi. (Hemşehrim Vahram Dadrian, tehcirde 15 yaşındaydı; kapağına ailesinin fotoğrafını koyduğu, tehcir günlüğü “To the Desert“ kitabı 1945’de ABD’de basıldı. Maddi hataların bulunduğu kitap Ermeni Diasporası’nın başucu eseri oldu!)
Katolik ve Protestan Ermeniler arasında tehcir edilen hemen hemen hiç yoktu.
Bu arada… Diaspora tehcir için “deportaion” yani “yurt dışına çıkarma” diyor ki, Suriye o tarihte Osmanlı toprağı idi!
Peki… Tehcir sırasında ne kadar Ermeni vatandaşımız can verdi?
Sorunun yanıtı için tehcire gönderilenler ile iskan bölgelerine ulaşan nüfus arasında farkı bilmeniz yeterlidir:
Tehcir edilenlerden 56 bin 610 Ermeni iskan bölgesine ulaşamadı.
Bunlardan…
500 Ermeni, Erzurum-Erzincan yolunda;
2 bin Ermeni, Mardin yolunda;
5 binden fazla Ermeni, Dersim bölgesinde öldürüldü.
Katledilenlerin toplam sayısı 9-10 bin idi.
Tifo, dizanteri gibi hastalıklardan 25 bin ile 30 bin arasında Ermeni öldü.
Diğerleri kayıptı; yurt dışına kaçtıkları tahmin ediliyor.
Yok, “1 milyon Ermeni öldürüldü”; yok “1.5 milyon Ermeni öldürüldü” deniliyor!
Batı kaynakları sadece anılara dayanıyor; Osmanlı ise isim isim tuttuğu kayıtlara…
Hemşehrim Vahram Dadrian‘ın bulunduğu Ermeni kafilesi; Çorum, Yozgat, Boğazlıyan, Kayseri, Niğde, Ulukışla, Tarsus, Adana, Hamidiye ve Hasanbeyli yoluyla Halep’e ulaştı. Dadrian ailesi, Hama, Humus, Şam yoluyla Arapların da yaşadığı Jeresh adlı Çerkez köyüne giderek üç yıl kaldı. Savaşın bitmesiyle Kudüs, Hayfa, Beyrut, İskenderun, Mersin, Larnaka, Antalya, Rodos, İzmir deniz yoluyla İstanbul‘a döndüler. Sonra ABD’ye gittiler.
Evet 18 Aralık 1918’deki kararname ile Ermenilerin evlerine dönebileceği açıklandı. Kimi döndü, kimi Avrupa, Amerika, Asya ülkelerine gitti…
Ermeni isimleri
Ermeniler ile Türkler arasında 1071 Malazgirt Savaşı‘yla ilişkiler kuruldu. Ermenileri Bizans zulmünden Türkler kurtardı. Melihşah, Ermeni kralı Kivrike’nin kızıyla evlendi.
Bu Ermeni isimlerine de yansıdı.
Tanzimat’tan sonra yapılan bir çalışmada Ermeniler arasında Melikşah, Gökçe, Kutluşah, Arslanşah, Emirşah, Eymür, Murat, Budak, Hüdaverdi, Tatar, Hızırşah, Orhan, Cihanşah, Atabek, Edip, Fethullah, Kiçibeğ, İsfendiyar gibi yaygın kullanılan isimler vardı.
19’uncu yüzyılın sonlarına doğru Ermeni bebeklerine, “Vrej” (Öç al); “Azad” (özgür); “Armenouhie” (Ermeni); “Vrej houie” (hınç al); “Berdjouhie” (muhteşem) gibi etnik kökene vurgu yapan isimler verilmeye başlandı!
Her şey birkaç yılda değişiverdi…
Oysa… 1826 Yunan isyanından sonra Osmanlı, “millet-i sadıka” dediği Ermenileri Rumlardan boşalttığı devletin önemli koltuklarına oturttu.
19’uncu yüzyılda…
22 Ermeni nazır/bakan yapıldı…
29 Ermeni bürokraside en üst rütbe paşalığa yükseltildi…
33 Ermeni milletvekili oldu…
7 Ermeni büyükelçi, 11 Ermeni konsolos olarak Osmanlı’yı temsil etti. Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı kadrolarında 100’ü aşkın üst düzey Ermeni memur vardı. Yüzyılın sonunda Sayıştay’dan Darphane’ye, Danıştay’dan PTT’ye kadar devletin önemli merkezlere Ermenilere emanet edildi.
Sonra ne oldu?
Yunan, Sırp, Bulgar, Arnavut, Arap gibi Ermeni de Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucu Osmanlı’dan kopmak istedi.
Sonuçta…
8 milyon 856 bin 315 kişinin öldüğü,
21 milyon 219 bin 452 kişinin yaralandığı,
7 milyon 750 bin 945 kişinin kayıp ve esir olduğu,
Ve insanoğlunun o güne kadar hiç görmediği, topyekün cinnet geçirilen o yıllarda sadece Ermeniler değil herkes acı çekti…

Adı, Bernard Lewis…
Bugün 99 yaşında ve hiç kuşkusuz Ortadoğu ve İslam tarihi konusunda yaşayan en önemli İngiliz tarihçilerden biri… Yaşadığı yüzyılın tanığı bir tarihçi…
Otobiyografik çalışması olan “Tarih Notları/Bir Ortadoğu Tarihçisinin Notları” (Arkadaş Yayınevi) kitabı geçen yıl çıktı.
Unutmuşum…
Tarih: 18 Kasım 1993.
Bernard Lewis, Fransız Le Monde gazetesine “Türkler, Ermeni soykırımı yapmamıştır” dedi. “Ermenilere doğrudan yönelik bir kin duygusu oluşturma ya da Avrupa’daki Yahudi düşmanlığı ile mukayese edilebilecek ‘iblisleştirme’ kampanyası olmamıştır. Ermeni tehciri tüm ülkeyi içine almamıştır. Türkler, -kendilerine yapılana oranla nispetsiz de olsa- Ermenilere karşı durup dururken eylem yapmamıştır. Bununla birlikte Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni milletini toptan yok etmeyi amaçlayan bir kararının ya da planının varlığına ilişkin ciddi hiçbir delil veya belge mevcut değildir.”
Bernard Lewis ve Le Monde hakkında, “özgürlüğün mabeti” Fransa’da ikisi ceza, ikisi de kamu davası olmak üzere dört dava açıldı!
Mahkeme, üç suçlamayı düşürdü. Ancak Lewis hakkındaki kamu davasını kabul etti. Ve mahkeme bakın ne dedi: “Bilim adamının, ifade özgürlüğünü kullanırken tanıkları veya toplumda oluşmuş kanaatleri nazarı itibara alma zorunluluğu vardır!” Yuh artık!
Bu nedenle… Fransa’da yayınlanan Quid Ansiklopedisi, “soykırım” konusunda Türk tarafınınn görüşünü de yazdığı için mahkum ettirildi!
Tarihçi Lewis karar üzerine şöyle diyecekti:
“Bütün bir ulusu soykırım yapmakla suçlayarak ya da Ermeni gerillalar tarafından Türk, Kürt ve diğer Müslüman köylülerin katledilmesini inkar ederek veya onaylayarak, Türklerin duygularını incitmeyle ilgili bir sınırlama yoktu.“
Lewis’i yargılayan hukuk Ermeni katili affetti…
Vali-katil dayanışması
1972 yılı Ekim ayı başı…
Türkiye’nin Los Angeles Konsolosluğu‘na gelen ve İran asıllı olduğunu, adının “Gourg Yaniki” olduğunu söyleyen bir Amerikan vatandaşı, elinde Osmanlı sarayından kaçırılmış tarihi bir tablo ile imzalı bir hatıra banknot bulunduğunu belirterek, bunları Türkiye’ye bağışlamak istediğini söyledi.
Başkonsolos Mehmet Baydar Ankara ile yazışmalar yaptı. Ankara bağışı kabul etti.
Tarih: 27 Ocak 1973.
Başkonsolos Mehmet Baydar, yardımcısı Bahadır Demir‘i de yanına alarak Santa Barbara şehri Biltmore Oteli‘ne gitti. 34 nolu odada “Gourg Yaniki” ile buluşup emanetleri alacaklardı.
Baydar ve Demir odaya girdikleri anda kurşunlara hedef oldu.
“Gourg Yaniki”nin gerçek adı, Gourgen Mıgırdiç Yanıkyan idi. Aslen Rus vatandaşıydı. “1915’in intikamı için cinayeti işledim” dedi.
Aslında suikast “geliyorum” demişti:
24 Nisan 1972‘de bir grup Ermeni Türk Konsolosluğu’na saldırmış, kimi çalışanları tartaklamıştı.
29 Ekim 1972‘de Mevlana ekibinin Los Angeles temsili, Ermenilerin “bombalarız” tehdidiyle yapılamamıştı.
4 Kasım 1972‘de Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Belair Hotel’de düzenlenen balo Ermenilerin saldırısına uğramıştı.
Hava gergindi ve ardından suikast geldi; iki diplomatımız şehit edildi.
Katil Yanıkyan ömür boyu hapse mahkum edildi.
Bitmedi…
Adı, George Dökmeciyan…
Anadolu Ermenisi idi. Annesi Erzurumlu, babası Gaziantepli idi. 1900’lı yılların başında ABD’ye göçmüşlerdi.
Dökmeciyan California Valisi seçildiğinde ilk icraatlarından biri “soykırımı”, okulların müfredatına sokmak oldu.
Los Angeles’taki Yahudi “Soykırım Müzesi”ne valilik bütçesinden 5 milyon dolar bağışlayarak “Ermeni soykırımın” da müzede yer almasını sağladı!
Ve… Vali Dökmeciyan, “serbest bırakılırsam yine aynısını yaparım” diyen Türk konsoloslarının katili Yanıkyan’ı affedip cezaevinden çıkardı!..
Hukuk mu dediniz; adalet mi dediniz; geçiniz…
Varsa yoksa “soykırım” dayanışması…
Dört T planı
“Hay Dat” nedir, hiç duydunuz mu?
“Megali İdea” gibi…
“Siyonizm” gibi…
Diaspora Ermenilerinin “büyük ülkü”südür…
“Hay Dat” idealini hayata geçirmek için Diaspora’nın “Dört T” planı vardır:
1) Tanıtma; Ermenilere “soykırım” yapıldığı propagandasının yürütülmesidir. Ermeni teröristler, Türk diplomatlarını, eşlerini, çocuklarını öldürerek “sorunu” dünya kamuoyu önüne getirdiler.
2) Tanınma; “Soykırım” kampanyalarıyla dünya kamuoyu ve parlamentoları ikna etmek ve özellikle de Türkiye’nin “soykırımı” resmen kabul etmesini sağlamaktır. Son dönemdeki Türkiye’deki faaliyetlerin amacı budur. TBMM’ye “soykırımı” kabul eden milletvekillerini sokma gayreti bu nedenledir. Selahattin Demirtaş’ın -tarihi gerçeklere aykırı olduğunu bilmesine rağmen sırf Türk düşmanlığı nedeniyle- “soykırımı” tanıması bu yüzdendir. Sonra, sıra üçüncü maddeye gelecektir:
3) Tazminat; “Soykırıma” uğramış Ermeni mirasçılarına para ödenmesidir. Tazminat olarak, 104 milyar 544 milyon 260 bin 400 dolar istiyorlar!
4) Toprak; “İşgal altındaki topraklarının” iadesidir.
İşte bu nedenle…
Siz ne derseniz deyin….
Siz ne yazarsanız yazın…
Sadece kendi yalanlarına inanılmasını istiyorlar.
Bu nedenle… Hiçbir bilimsel tartışma davetini kabul etmiyorlar. “Türkiye ile Ermenistan tarihçileri komisyon kursun; Türk, Rus, İngiliz, Alman, Fransız, Ermeni, Alman arşivlerinde çalışmalar yapsınlar” derseniz hemen reddederler.
Yetmez:
ABD üniversitelerindeki 69 tarihçi bildiri yayınlayarak, “Türkler soykırım yapmamıştır” deyince bilim adamlarını tehdit ederler. Prof. Dr. Standford Shaw‘ı ailesiyle Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakırlar.
Ermeni tarihçi L.Marashlıyan’a asistanıyla birlikte, Ankara’daki uluslararası “Türk Tarihi” konferansına katılması üzerine yapmadıklarını bırakmazlar. “Soykırım” kitabı yazarak kurtuldu adamcağız.
Evet… Amaçları sadece bu dört aşamalı planı hayata geçirmektir…
Türkiye ise tüm bu olup biteni sadece seyretmektedir.
AKP bu amaçla iktidar yapılmadı mı?

14 Nisan 2015 Salı


A. Osmanlı Devleti Döneminde Çıkan Ayaklanmalar

1. Patrona Halil İsyanı

2. Kabakçı Mustafa İsyanı

3. 31 Mart Ayaklanması

- 31 Mart Vakası (Star Gazetesi - 30 Mart 2003)

B. Cumhuriyet Döneminde Çıkan Ayaklanmalar

1. Şeyh Eşref Ayaklanması

2. 1 nci Düzce Ayaklanması

3. Şeyh Sait Ayaklanması

4. Menemen (Kubilay) Olayı

Patrona Halil İsyanı (29 Eylül - 11 Ekim 1730)
İrticaî anlamdaki ilk ayaklanma olaylarından biri Sultan III ncü Ahmet zamanında (29 Eylül - 11 Ekim 1730) meydana gelen Patrona Halil İsyanıdır. Arnavut asıllı ve yeniçeri olan Patrona Halil ve yandaşları; 29 Eylül 1730 tarihinde Sultan Bayezit Camii'nin Kaşıkçılar kapısı tarafında ellerinde yalın kılıç olduğu halde bayrak açıp, üç- dört koldan hareketle "Şer ile davamız vardır; ümmet-i Muhammet'ten olanlar dükkânlarını kapatıp bayrak altına gelsin..." diye bağırarak halkı ayaklandırmışlardı.

Ayaklanan bu asiler askerî kışlaları da basarak silâhlarına el koymuşlardır. Asiler bu ayaklanma sırasında üç veziri boğdurmuşlar; Sultan III ncü Ahmet'i de tahttan indirmişlerdi. Sultan III ncü Ahmet'in yerine padişah olan l nci Sultan Mahmut, hükümet otoritesini yeniden tesis etmek, devletin huzur ve asayişini sağlamak için Patrona Halil ve yandaşlarını bir tertip sonucu öldürtmüştür.

Kabakçı Mustafa İsyanı (1808)
Sultan III ncü Selim tarafından batıya dönük özellikle orduda yapılmak istenen ıslahat hareketlerine ve yeniliklere karşı 1808 yılında gerici güçlerin kışkırtması ve girişimleri ile Kabakçı Mustafa İsyanı meydana gelmişti. Bu isyan Osmanlı Devleti'ni çok zor durumda bırakmış; ayrıca, Sultan III ncü Selim'in tahttan indirilmesi ve daha sonra da şehit edilmesi ile sonuçlanmıştır. Aradan belli bir süre geçtikten sonra ayaklanmanın lideri Kabakçı Mustafa ile ayaklanmaya ön ayak olan Köse Mustafa Paşa, 300 yandaşı ile birlikte Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa tarafından idam edilmişlerdir.

31 Mart Ayaklanması (13 Nisan 1909)
İstanbul'da İngiliz yanlısı Sadrazam Kâmil Paşa'nın da desteği ile gerici ve dine
dayanan Volkan gazetesini çıkaran, 6 Şubat 1909 tarihinde de "İttihad-ı Muhammedi” cemiyetini kuran Kıbrıs doğumlu "Derviş Vahdeti"; gerek gazetesinde gerekse kurduğu cemiyetin programında Kuranıkerim ve şeriat hükümlerinin yürürlüğe gireceğini belirtmekte; ayrıca, Avrupa'da eğitim gördükten sonra yurda dönen batı ve modern düşünceli subaylara ve İttihat Terakki Partisi'ne karşı halkı ve askerleri ayaklandırmaya çalışmaktaydı.
Söz konusu cemiyet, ayaklanmadan önce 20.000 kişilik bir kalabalıkla birlikte yeşil bayraklarla Ayasofya Camii önünde toplanmış ve "...şeriat emirleri ve Tanrı hükümleri bir tarafa bırakıldı. Din ve diyanet hâlâ ayaklar altında kalacak mı?..." gibi söylemlerle cahil halkı tahrik etmeye çalışmıştır. Nihayet, 31 Mart (Rûmi tarihle1325, Milâdî tarihle 13 Nisan 1909) gününün sabahı İstanbul'da Taşkışla'daki 4 ncü Avcı Taburu ayaklanmış, subayları yakalayıp hapsettikten sonra çavuş ve onbaşıların komutasında Ayasofya Camii'ne gelmişler ve yolda "şeriat isteriz" diye bağırmışlardır.

Bu ayaklanmaya İstanbul'daki bazı birliklerle beraber sarıklı ve cübbeli hocalar ve bir kısım cahil halk da katılmıştır.

Asiler, kabinenin çekilmesini, II nci Tümen Komutanı Cevdet Paşa ile Hassa Ordusu Komutanı Musa Paşa'nın görevden alınmasını, ayrıca şeriat hükümlerinin kesin olarak uygulanmasını istiyorlardı. Ayaklanmanın ilk günü Lazkiye Mebusu Arslan Bey ile Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü. Ayrıca, ele geçirilen genç subaylar da kurşuna dizildi. Yıldız Kışlası subaylarından altısı kışlanın mutfağı önünde boğazlandı. Ayrıca, Asar-ı Şevket zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşısı Ali Kabuli ise gemisinin erleri tarafından Yıldız Sarayı'na götürülüp Padişah Abdülhamit'in gözleri önünde şehit edildi. Gericilerin İstanbul'daki ayaklanmaları Bursa, Erzincan, Erzurum ve Adana vilayetlerine de sıçramıştı. Ayaklanmanın ikinci günü Bursa'da hocalar ve şeyhlerle birlikte binlerce insan ellerinde yeşil bayraklarla telgrafhane önünde toplanarak İstanbul'daki isyancıları desteklediklerine dair İttihad-ı Muhammediye Cemiyetine ve Kıbrıslı Derviş Vahdetî'ye telgraf çekmişlerdi.

Sonuçta ayaklanmayı bastırmak üzere Mahmut Şevket Paşa komutasında
oluşturulan ve komutanlığını Hüseyin Hüsnü Paşa, kurmay başkanlığını ise kolağası (Yzb.) Mustafa Kemal (ATATÜRK)'in yaptığı Hareket Ordusu 14 Nisan 1909 tarihinde Selanik'ten İstanbul'a hareket ederek Yeşilköy'e gelmişti. Asilerin lideri eski Trablusgarp valisi Arnavut asıllı İngiliz dostu İsmail Kemal, İstanbul'daki İngiliz elçiliğine sığınmış, İngiliz bayrağı taşıyan bir vapurla Yunanistan'a kaçmıştı. 23 Nisan 1909'da Hareket Ordusu, Sirkeci, Aksaray, Edirnekapı ve Beyoğlu olmak üzere dört kol halinde İstanbul'a girdi. İsyancıların merkezi haline gelen Taksim Kışlası ile Selimiye ve Yıldız kışlalarındaki asiler etkisiz hale getirilmiş ve böylece halkın ve devletin bekasını ilgilendiren önemli bir ayaklanma olayı bastırılmıştı.

Osmanlı Padişahı Sultan II nci Abdülhamit, bu olaylardan sonra Millet Meclisince
tahttan indirilmiş; yerine 27 Nisan 1909 tarihinde Sultan V nci Mehmet (Reşat)
getirilmiştir. Ayrıca, Osmanlı Harp Divanı, 31 Mart ayaklanmasında suçlu gördüğü 49 kişiyi asmak suretiyle idam etmiştir, idam edilenlerin içinde ayaklanmanın elebaşılarından, irticaî yayın yaparak halkı isyana teşvik eden Volkan Gazetesi sahibi Derviş Vahdetî de bulunuyordu.

31 Mart vakası

31 Mart ayaklanması, geleneksel Osmanlı halk ayaklanmalarının son örneğiydi; bu isyanların amaçları ve müttefikleri hiç değişmedi.

Bugünse varoşların eğitimsiz, işsiz, asosyal kitleleri ile tarikat bağlantılı sözde din adamlarından oluşan yeni ittifakın amacı aynı, fakat araç farklı: Artık amaçlarına seçim sandığı aracılığıyla ulaşmayı öğrendiler...

Yanlış bilinen tarihi gibi, 94 yıl önce İstanbul'u kasıp kavurduğu 11 gün boyunca
yaşanan olayları ve nedenleriyle çeşitli ve genellikle eksik, yanlış, çarpıtılmış
yorumlara konu olan 31 Mart Olayı, muhalefetin demokratik bir gövde gösterisi olarak başladı, ama siyasal deneyimsizlik sonucu esnaf, suhte ve askerlerden oluşan kitlenin irticai başkaldırısına dönüştü.

31 Mart 1325 (bugün kullandığımız takvime göre 13 Nisan 1909) sabahı erken
saatlerde İstanbullular sokaklardan akın akın geçen askerlerin haykırışlarıyla
uyandılar. O güne dek Hürriyet Bekçileri (Nigehban-ı Hürriyet) adıyla tanıtılan Selanik 4. Avcı Taburu askerleri sokakları doldurmuştu. Alaturka saat 7'de (gece yarısı) subaylarını bağlayan er ve erbaşlar, Arnavut Hamdi Çavuş önderliğinde, isyan sarhoşluğuyla haykırıp ateş ederek Meclis'in bulunduğu Sultanahmet Meydanı'na doğru akıyordu.

'Yaşasın asker!', 'Şeriat isteriz' çığlıkları ile bölünen derin bir uğultu meydanı sarmıştı.

Sarı elbiseli avcı askerlerinin süngüleri ışıldıyor, ellerindeki beyaz yeşil bayraklar
sabah serinliğinde dalgalanıyordu. Alaturka saat 5'te (12.45) meydan hareketlendi; boru sesleri arasında ellerinde yeşil bayraklarla tekbir getirerek Divanyolu'ndan gelen kalabalık bir grup fark edildi. Meydan bir anda 'papatya tarlasına' dönüştü: Gelenler, medrese talebeleri (suhte), cami hocaları, vaizlerden oluşan alt düzey ulemaydı.

İşte 31 Mart Olayı adıyla tarihimize geçen kanlı ayaklanma böyle başladı.
Ayaklanmanın ilk gününde 20'ye yakın mektepli zabit katledildiği gibi, Tanin ve Şurayı Ümmet gazetelerinin matbaası basıldı, makineleri parçalandı. Adliye Nazırı Nazım Paşa ile Lazkıye mebusu Emir Arslan Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İ.T.) ileri gelenleri sanılarak 'yanlışlıkla' öldürüldü. Dükkanlar yağmalandı, başıbozuk askerin tüfekleriyle sağa sola ateş etmesi sonucu kazara yaralananlar, ölenler öldü.

Kısacası İstanbul, isyancıların egemenliği altında kaldığı 11 gün boyunca, geçmiş
yüzyılların kazan kaldıran Yeniçerileri'nin günlerine benzeyen olaylara sahne oldu.

Geleneksel Osmanlı halk ayaklanmalarının son örneği olan 31 Mart isyanını,
Makedonya'daki İ.T. yanlısı gönüllü sivil ve askeri güçlerin oluşturduğu Hareket
Ordusu bastırdı. İlan edilen sıkıyönetimi izleyen Divan-ı Harp yargılamaları sonucu pek çok askerle birlikte ulemadan, Volkan gazetesi yazarları Derviş Vahdeti ile Enderunlu Lütfi de asıldı.

31 Mart isyanının nedenleri

Asilerin ilk başta meclisin önünde toplanarak dileklerini mebuslara aktarmak
istemeleri, olayın meşrutiyetçi demokratik boyutunu gösterir. Serbesti, Zaman, İkdam gazetelerinde, asker ve din adamlarının Kanun-u Esasi'ye bağlı olduklarının sık sık dile getirilmesi de bir başka ipucudur. Peki ama, demokratik bir gövde gösterisi nasıl olup da bir 'irtica' olayına dönüşmüştü?

Bunun için biraz daha geriye, isyandan tam 8 ay 21 gün önce (10 Temmuz 1324/23 Temmuz 1908) ilan edilen Meşrutiyet'in günlük yaşamda yarattığı değişikliklere göz atmak ve bunların siyasal ve toplumsal bağlamdaki gelişmelerdeki yansımalarını değerlendirmek gerekiyor.

1. Günlük yaşamın değişmesi

Meşrutiyetin ilanını İstanbullular'ın dinmek bilmez sevinçlerini ifade ettikleri sonu
gelmez gösteriler izledi. Hürriyet kahramanları Niyazi, Enver ve Eyüp Sabri'nin
fotoğrafları elden ele geziyor, adlarına şarkılar besteleniyor, kartpostallar
bastırılıyordu.

Hürriyeti herkes kendine göre anlıyordu: Meşrutiyeti herkesin istediğini yapma
özgürlüğü olarak kabul edip işlerine gitmeyenler bile vardı. Öyle ki, sonunda İ.T.
'herkesin işinin gücünün başına dönmesi gerektiğine' dair birkaç bildiri yayınlamak zorunda kaldı.

Meşrutiyet'in ilanından sonra onlarca yeni gazete ve dergi kuruldu; bu gazete ve
dergilerde kadınlar da yazmaya başladı. Kadınların sesi siyasal yaşamın içinde de duyuluyordu. Yaşam değişmişti; farklı siyasal olaylara tepki olarak boykotlar, bağış kampanyaları, balolar düzenleniyor toplantılar yapılıyordu.

2. Siyasal muhalefetin doğuşu

2 Eylül'de İstanbul'a dönen Prens Sabahaddin ve taraftarları İ.T.'den bekledikleri
yakınlığı göremeyince bir muhalefet partisi kurdular. 17 Eylül 1908'de kurulan bu
partinin adı Ahrar (Hürler, Liberaller) Fırkası idi. Ahrar, 31 Mart'a dek birbirlerinden çok farklı muhalif grupları bir araya toplayan siyasal bir şemsiyeye dönüştü.

Geleneksel güç odakları olan Saray (Abdülhamid) ile heyet-i vükelanın yanı sıra,
siyasal yaşamın yeni unsurları olarak İ.T. ve Ahrar da karşı uçlarda yerlerini aldılar.

Çoğunlukla genç subay ve küçük memurlardan oluşan İ.T., Meşrutiyet'in ilanından sonra hemen iktidara gelemeyip hükümeti denetlemekle yetindi. Bu ortamda gerçekleştirilen seçimlerde (Kasım 1908), İ.T.'nin listesindeki adayların hemen hepsi meclise girdi. Ama bunların çoğu İ.T.'li değil, sadece istibdada karşı olmalarıyla tanınan kişiler olduğundan, İ.T. 17 Aralık 1908'de açılan Meclis-i Mebusan'da kendi mebuslarına söz geçiremeyince baskıya başvurdu. Bu, muhalefeti daha da şiddetlendirdi; muhalefetten Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi siyasal gerginliği alabildiğine tırmandırdı.

3. Dış bunalım

Meşrutiyetin ilanını izleyen Ekim ayında, yüzlerce yıldır Osmanlı egemenliğindeki
bazı Avrupa topraklarından siyasal statüleri hızla değişti. Abdülhamid'in böl ve yönet siyasası doğrultusunda, çeşitli Avrupa devletleriyle yürüttüğü denge politikasının sonucu özerk siyasal birimler, yani eyalet-i mümtaze olarak Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan Bulgaristan Prensliği, Bosna-Hersek ve Girit vilayetleri, Meşrutiyetten sonra art arda koptu. Bulgaristan bağımsız krallığa dönüşürken Bosna-Hersek Avusturya'ya, Girit ise Yunanistan'a iltihakını ilan etti. Bu olaylar özellikle Avusturya'ya karşı milliyetçi bir nefret doğdu. Avusturya mallarına boykot ilan edildi.

Dış bunalımın en önemli sonucu, İttihatçıların zannettiği gibi tek başına Kanun-u
Esasi'nin devleti kurtaramayacağının anlaşılması ve halkın gözünde İ.T.'nin itibarını düşürmesiydi.

4. Yeni rejimin reformları

Ordudaki değişiklikler: Yeni rejimin ordudaki ilk reformlarından biri, zamanın
gerekleriyle bağdaşmayan askeri sistemde gerçekleşti: Prusya tipi disiplinin
uygulanmaya başlaması sonucu, eğitim sırasında namaz, abdest gibi askerin
devamlılığını engelleyen dinsel ritüeller olabildiğince azaltıldı. Bu uygulama asker
içinde grev hareketlerine yol açtı. Ne ki, er ve erbaş grevleri, İ.T. yanlısı mektepli zabitlerce şiddetle bastırıldı. Askeri sistemde bir başka önemli reform da, erbaşların zabit olma yolunun kapatılmasıydı.

Ulema ile ilgili değişimler: Ulemanın yeni rejimden hoşnutsuzluk nedenleri de,
modernizasyon süreci içinde yönetici sınıf içindeki imtiyazlı konumlarına indirilen son darbeydi. Aslında bu bir asırdır devam eden bir süreçti. İ.T., İslam dinini devleti kemiren doymaz bir kurt olarak gördüğünden, yeni rejimde ulemaya bir rol vermeyi asla düşünmedi. Medreseleri asker kaçağı yuvası olarak gördüğü için, yüzlerce yıldır askerlikten muaf tutulan medrese talebelerinden başarısız olanların askere alınacağını açıkladı.

Böylece ulema, İ.T. iktidarına karşı olan liberallerce kurulan Ahrar'a katıldı. Bu
ittifakın en kesin kanıtlarına Derviş Vahdeti'nin Volkan gazetesinde rastlanır. Bu
gazete 31 Mart'a çok yakın bir tarihte kurulan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin de sözcülüğünü üstlenecekti.

Osmanlı halk ayaklanmaları

Osmanlı toplumu klasik çağ boyunca, çerçevesini devletin çizdiği bir İslam
paradigmasıyla yaşamını sürdürürken tam bir uyum içindeydi. Yaşam, şeriat ve örf (kanunlar) doğrultusunda toplumun her kesimi için bildik bir ırmakta akıyordu. Bu toplumun için ulema-asker bürokrasisi, halk ve 'tebasının babası' olarak 'Padişah'ın sahip olduğu güç, dengeli bir dağılım gösteriyordu. Ulema, devlet ile halk arasında 'aracı' grup olarak, 'patrimonyal bürokrasi' adı verilen bu sistemin en önemli toplumsal katmanıydı.

Gel gelelim, devletin Batılılaşmak zorunda kalması tüm bu dengeleri bozdu. Devletin buna karar vermesi, halkın da kaçınılmaz olarak Batılılaşmayı kabul etmesini getirmedi. Hele 'adil olmayan yöneticiye başkaldırma' hakkını veren İslam dinine bağlı kitlelerce hiç. Böylece yaşamın bildikleri akışının ellerinden kayıp gideceği kaygısına kapılan geleneksel katmanlar ile 'Batı taklitçisi züppeler' olarak gördükleri oluşan yönetici sınıf arasında, bir daha hiç kapanmayacak bir uçurum açıldı.

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda modernizasyon süreci, yapılan reformlar ile bunların yarattığı tepkilerin getirdiği isyanların tarihine dönüştü: III. Ahmed'in Lale Devri'ne karşı Patrona Halil (1730), III. Selim'in Nizam-ı Cedid'ine karşı Kabakçı Mustafa (1807), Abdülmecid'in Islahat Fermanı'na karşı Kuleli Olayı (1859), Kırım savaşı ardından birbirini izleyen ekonomik ve diplomatik krizlere karşı 1876'daki suhte ayaklanmaları.

Bu isyanların ortak özellikleri, hepsinin İstanbul'da meydana gelmesidir. Hepsinde müttefikler hemen hemen aynıdır: Yeniçeriler (sonradan er ve erbaşlar), esnaf, ulema ve orta sınıfın alt düzeyi kent sakinleri. Ülkedeki siyasal ve ekonomik hoşnutsuzluğa ne zaman bir de dış bunalım eşlik etse, ayaklanma koşulları tamamlanmış oluyordu.

İstanbul'daki geleneksel halk ayaklanmaları sırasında, modernleşmeci devlet örgütü adeta donar; bu 1730'da nasılsa, 1909'da da aynen olmuştu. Batıcı aydınlara kaçacak delik aratan, devlet otoritesini tümüyle işlevsizleştiren mekanizma aynen işler. Ayaklananlar şeriat bayrağına laf olsun diye ya da 'mürteci' olduklarından sarılmaz. Şeriat içi boş bir slogan değil, ayaklanan kitlelerin yaşam felsefesi, yaşam alanlarının bekçisidir. İslam dinine göre, müminlerin baskıcı yönetime başkaldırma hakkı vardır. Huruc denilen bu mekanizma, inananların yalnız hakkı değil, görevidir de. Mümin, İslam'ı yüceltmek için başka çaresi kalmadığında başkaldıracaktır. Çünkü İslami gelenek ve ilkelerin devamını sağlamak her Müslüman'ın bireysel görevidir.
Batılılaşma süreci devlet ile halk arasında bir uçurum açmıştı. Devletin görevi bu iki grup arasındaki uçurumu, eğitsel, siyasal ve toplumsal araçlarla derhal kapatmaya çalışmak olmalıydı. Aslında, geleneksel kesimin devletle mecburen ilişkide bulunan katmanlarında bunu başardı da. Bunlar orduya aldığı asker, mahkemelerde, mekteplerde, camilerde görev yapan alt düzey ulema idi. Nitekim, 31 Mart'ta bu gruplar hiç değilse başlangıçta, Batılılaşmayla doğan yeni iletişim kanallarını (gazetelere şikayet mektupları yazmak, cemiyet kurmak, imza toplamak vb. yollarla protesto gösterilerinde demokratik çerçeveyi korumak) kullandılar. Devletle doğrudan bağı olmayan halk kesimleri ise bu araçları bilmiyordu. Ama gündelik yaşamın çehresindeki değişimlerden de hoşnut değillerdi. O halde, geleneksel-İslami yaşam alanlarını korumak için yapabilecekleri tek şey vardı: İsyan.

'İ.T.'nin despotizmine karşı muhalefetin hazırladığı bir gövde gösterisi' olarak
başlayan 31 Mart, işte bu mekanizmalarla 'irtica'a dönüştü. 18. yüzyıldan itibaren
isyanların ana temasını oluşturan 'nehy an-il-münker'in (şeriatin yasakladıklarını
yaptırmamak), 1909'da hala kullanılması, şaşırtıcı bir anakronizme benzese bile,
aslında günümüzde de kullanılıyor: Türban, faiz, organ bağışı, vb meselelerde İslami değerlerden oluşan bir yaşam alanı yaratmak ve yeni siyasal muhalefet söylemler oluşturmakta hala etkili. Cumhuriyet'in ilanından 80 yıl sonra değişen ise, geleneksel Osmanlı ayaklanmalarının 'çağdaş' unsurlarının artık demokratik süreçleri öğrenmiş ve 'Şeriatin yücelmesini' bugün artık seçim sandığı aracılığıyla gerçekleştiriyor olması...

Şeyh Eşref Ayaklanması (26 Ekim - 24 Aralık 1919)
Millî mücadelemizin başladığı ilk yıllarda Bayburt ilçesi Hart nahiyesinde 26 Ekim - 24 Aralık 1919 tarihlerinde Şeyh Eşref ismindeki bir gericinin liderliğinde millî birlik ve mücadelemizi sarsacak nitelikte gerici hareketler başlatılmıştı. Şeyh Eşref yaptığı propagandada ahir zaman peygamberi (mehdî) olduğunu ve kendisine kurşun işlemediğini iddia etmişti. 7 Aynı ifadeleri 23 Aralık 1930 tarihinde meydana gelen Menemen olaylarında Mehdî Derviş Mehmet de kullanmıştı. Şeyh Eşref, "şeriat perdesi" arkasında cahil halkı kandırarak ayaklandırmış ve Türk vatanını parçalamaya kalkan hain emellerin aleti olmuştu. Ayaklanma sırasında 28 nci Alay'dan 50 kişilik bir müfreze tedbirsizlikten dolayı Şeyh Eşrefin adamlarına esir düşmüş, Alay Komutanı Bnb. Nuri de şehit olmuştu.8 Bu arada gericilere esir düşen subaylara - "kâfir" kabul edilerek -imanlarının yenilettirilmesi amacıyla günlerce ibadet ve zikir yaptırılmıştı. Sonuçta millî müfrezelerimizin gayretleriyle Şeyh Eşref ve müritleri 24 Aralık 1919 tarihinde etkisiz hale getirilmişlerdi. Bu olaylarda iki er şehit olmuş ve üçü subay toplam 44 kişi yaralanmıştı.

1 nci Düzce Ayaklanması (13 Nisan - 31 Mayıs 1920)

İzmit - Adapazarı - Düzce - Bolu civarında, Berzak Saferbey adında bir gericinin
teşviki ve İngilizlerin desteği ile 13 Nisan - 31 Mayıs 1920 tarihleri arasında 1 nci
Düzce ayaklanması meydana gelmişti. Olaya Mustafa Kemal Paşa (ATATÜRK)'nın
direktifi ile müdahale eden 24 ncü Tümen Komutanı Yb. Mahmut, iyi niyeti ve
tedbirsizliğinden dolayı asilere karşı başarılı olamamış, çıkan çatışmada şehit
olmuştu. Ayrıca, asiler ve köylüler Tümen'in gerisinde bulunan ağırlıklara saldırarak yağmalamışlardı. Ayaklanmaya katılan irticaî grup "...İstanbul ve padişahın emirlerini dinlemeyen Ankara'yı biz de dinlemeyiz..." şeklinde sloganlar kullanmışlardı. Ayrıca, Bolu'da Abdülkadir adındaki genç bir subayı (Menemen'deki Kubilay gibi) önce bıçakla ağır yaralayıp sonra iple astıktan sonra "...işte Şeyhülislâm fetvasının hükmü yerine geldi..." diye bağırmışlardı.
Ayaklanmanın bastırılmasında millî kuvvetlere komuta eden Bnb. Çolak İbrahim ile Kuvayi Tedibiye komutanı Yb. Arif (KARAKEÇİLİ)'in önemli katkıları olmuştu. Bu sırada TBMM açılmış ve 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye kanunu
yürürlüğe girmişti. Ayaklanma genişleme istidadı göstermiş ve Ankara'yı tehdit eder bir hâl almıştı. Mustafa Kemal Paşa, Geyve'deki Ali Fuat Paşa'nın olaya el koymasını istemişti. Aslında asileri sevk ve idare eden Sadrazam Damat Ferit ve onun adamları idi. 23 Mayıs 1920 tarihinden itibaren de Alb. Refet (Bele) ile Çerkez Ethem Kuvvetleri asilerle yaptığı çetin muharebelerden sonra bu önemli ayaklanmayı bastırmışlar ve sonuçta isyancıların elebaşısı Berzak Safer Bey ve adamları millî kuvvetlerimiz tarafından hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardır.

Şeyh Sait Ayaklanması (13 Şubat - 31 Mayıs 1925)
Şeyh Sait Ayaklanması İslami Kürt Devleti kurmak amacıyla Şeyh Sait adında bir asinin liderliğinde 13 ŞUBAT 1925 tarihinde Diyarbakır'ın Dicle (Piran) ilçesinde başlatılmış, Diyarbakır, Bingöl (Çapakçur), Elazığ ve Muş'un ilçe ve köylerine sirayet etmiştir. Asilerle ordu birlikleri arasında yapılan çetin ve kanlı çatışmalardan sonra ayaklanma 31 MAYIS 1925 tarihinde bastırılmıştır. Ayaklanmanın sebeplerinden önemli oldukları değerlendirilenler aşağıda sunulmuştur:

Şeyh Sait, üzerinde ele geçirilen ve bölgedeki ağa, şeyh ve beylere hitap eden
mektubunda özetle: "...1300 küsur seneden beri İslâm dinine tabiyiz. Hz. Muhammed bu dinin elçisidir. Şimdi bu Kur'an ve İslâmî yıkmaya başladılar. Eğer biz iman sahibi ve Allanın birliğine inananlar İslâm'da birlik olamazsak, cümlemiz behemehal mahv ve yok olacağız. Tüfeklerle beraber kurtuluş yolunu bulunuz..." ifadelerini kullanmıştır.

Şeyh Sait'in asi liderlerine yazdığı diğer mektupta da özetle "...Hükümetin dinsizliği, dine ait vakıfların, medreselerin, şeyhliğin kaldırılması, fuhuş ve zinanın artması, kadınların ecnebilerle dans etmesi..." gibi ifadelerle yöre insanlarına, Cumhuriyet Hükümeti'ne karşı kin ve nefret duygularını aşılamak istemiştir.

Gnkur. Bşk.lığının birliklere yayımladığı 28 Şubat 1925 tarihli yazısında da belirttiği gibi, ayaklanmanın gaye ve hedefi; din ve şeriat talebi, hilâfet ve saltanatın iadesi maskesi altında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasıdır.
Şeyh Sait, 13 Şubat 1925 Cuma günü kalabalık bir atlı grubu ile Dicle (Piran)'ye
gelmiş, buradaki camilerde verdiği vaazlarda "...medreseler kapatıldı, din mektepleri Millî Eğitim'e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim..." demek suretiyle ayaklanma hareketinin ilk işaretini vermişti.
Şeyh Sait isyanından beş yıl sonra, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen'de meydana gelen gerici ve irticaî olayda da başta asilerin başı Mehdî Derviş Mehmet olmak üzere bir kısım yobaz mürteci grubu Menemen sokaklarında ve olayın meydana geldiği Belediye Meydanında halka hitaben "...Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden ayırmaya çalışıyorlar, şapka giymeye zorluyorlar diyerek ..." halkı ayaklanmaya teşvik etmişti.

Şeyh Sait, kardeşi Şeyh Abdurrahim ve adamları Dicle (Piran)'de bazı mahkumları tutuklamak üzere gelen Ütğm. Hasan Hüsnü Efendinin komutasındaki Jandarma müfrezesine karşı ateşle mukabele etmiş; müfrezeden bir şehit ve iki yaralı verilmişti.

Şeyh Sait'in adamları sopaların ucuna yeşil bayrak ve Kur'an asarak "Sallallah
Muhammed..." diye bağırmaya başlamışlardı. Cumhuriyet tarihine "Şeyh Sait isyanı" olarak geçecek hareket fiilen başlamıştı.

Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk'ta "...birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin,
çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını
falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacıların ellerine bırakan insanlardan
meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?" demek suretiyle bu konuda hassasiyetini dile getirmişti.

Şeyh Sait ve adamları Dicle (Piran)'de isyanı başlattıktan sonra 15 Şubat 1925
tarihinde Genç vilayetini ele geçirmiş, daha sonra Diyarbakır'ın Lice ilçesine yakın Fıs boğazında ayaklanmaya müdahale etmek üzere görevlendirilen 21 nci Süvari Alayı'nı pusuya düşürmüştü. Bu alayı takviye için gelen diğer birlik komutanı Yb. Hüseyin'i de şehit etmişlerdi. Bu olay asilerle ordu birliklerinin ciddî olarak ilk karşılaşmaları olmuştu.

Asi grubu ellerinde yeşil sancak ve göğüslerinin üzerinde Kur'an-ı Kerim olduğu halde bankaları, evleri, dükkanları basıp soyarak kendilerince "hak yolunda" ilerliyorlardı.

Türklerden tanrı adına teslim olmalarını istiyorlardı. Halifelik olmadan Müslümanlığın da olmayacağına dair bildiriler dağıtıyorlardı. Şeriat geri getirilmeli idi...

Hainler, 19 Şubat 1925 tarihinde Diyarbakır'ın ilçesi Hani'yi, 25 Şubat 1925'te Elazığ vilayetini ele geçirmişler; önce Jandarma binası ile bazı askerî tesisleri daha sonra evlen ve mağazaları işgal edip yağmalamışlardı. Asiler ayrıca hapishanedeki mahkumları serbest bırakarak adliyedeki evrakı da yakmışlardı.
Elazığ'ın düşmesinden sonra asilerin Malatya vilayetini de ele geçirmeleri ihtimaline karşı ATATÜRK, 26 Şubat 1925 tarihinde Malatya yakınında İzoli'de bulunan 17 nci Tugay Komutanı Alb. Osman'a öğüt mahiyetinde verdiği emirde, özetle: "...asiler ciddî muharebe ve çarpışma sonucunda değil, mensuplarının ve müritlerinin çağrısına uymak suretiyle ve bunların kendilerine katılması ile Elazığ'a gelebilmişlerdir. Asilerin silâhı; aldatmayı, bozgunculuğu ve din ile şeriatı vasıta olarak kullanmak suretiyle bilgisizlikten faydalanmaktır. Geçmesi zorunlu olan birkaç günü mevcudunuzu koruyarak kazanmak tercihe değer. Ayrıca, durumunuzun olağanüstü olduğundan ve bunun gereği olarak olağanüstü tedbir almaya zorunlu olacağınızdan beni haberdar etmelisiniz..." demiştir.

Başbakan ismet (İNÖNÜ) Paşa ve Hükümetin TBMM'ye 4 Mart 1925 tarihinde
gönderdiği "Takrir-i Sükûn" kanunu ile irtica ve isyan ile memleketin sosyal nizamını, emniyet ve asayişini bozmaya yönelik bütün faaliyet ve yayınlar yasaklanmış ve bu kanuna uymayanların İstiklâl Mahkemelerinde yargılanacağı hükmü getirilmiştir.

Asilerin esas hedefi Diyarbakır vilayeti idi. Burayı da ele geçirip Kürdistan'ın
bağımsızlığını ilân edeceklerdi. Şeyh Sait asilerle birlikte 7 Mart 1925 gününün
gecesi Diyarbakır'ın dört kapısına birden taarruz etmişti. Ordu birlikleri ile asiler
arasında yapılan şiddetli ve kanlı çarpışmalar sonunda asiler bozguna uğramıştı.

Bu olay ayaklanmanın dönüm noktasını oluşturmuştur.

Ordu birlikleri, 26 Mart 1925 tarihinden itibaren Hınıs, Varto, Elazığ ve Diyarbakır
istikametinde genel taarruza geçmiş ve sonuçta asilerin ele geçirdikleri yerler tekrar geri alınmıştı. Bu suretle, sarsılan, ortadan kaldırılmak istenen devlet otoritesi yeniden tesis edilmiştir.

15 Nisan 1925 tarihinde Genç ilçesinin kuzeyinde sıkıştırılan ve yakalanacaklarını
anlayan Şeyh Sait ile diğer asi liderler, Doğuya doğru Bulanık üzerinden İran'a
kaçmayı plânlamışlar; ancak, Varto güneyinde Çarpuk (Abdurrahman Paşa) Köprüsü civarında birliklerimiz tarafından yakalanmışlardır. Şeyh Sait yakalandıktan sonra Varto'da alınan ilk ifadesinde özetle; "...büyük kuvvetler yetişemez zannettik. Tam müstakil Kürt Krallığının ilânı zamanı idi. Fakat kuvvetler yetiştiler..." demiştir.

Diyarbakır'da kurulan Şark İstiklâl Mahkemesi Başkanı Mazhar Müfit (KANSU)'nun, 26 Mayıs 1925 tarihinde yapılan duruşmada Şeyh Sait'e sorduğu "Diyarbakır'ı almakla ne olacaktı?" sorusuna karşılık olarak Şeyh Sait "...Diyarbakır'ı aldıktan sonra kısas tatbik edecektik. Yalancının dilini, hırsızın elini kesecektik. Din böyle emrediyor. Dünyayı Peygamberin zamanındaki kadar olmasa da biraz iyileştirecektik.

Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk..." şeklinde ifade
vermiştir.

Sonuç olarak, Şark İstiklâl Mahkemesinin 28 Haziran 1925 gün ve 341 / 69 sayılı
gerekçeli kararına göre Şeyh Sait ile birlikte 48 asi 28 Haziran 1925 gününün gecesi Diyarbakır'ın Siverek kapısında idam edilmişlerdir. Şeyh Sait ayaklanması, can kayıplarının dışında Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütçesinin ilk iki yıl açık vermesine, Musul ve Kerkük bölgeleri ile petrollerinin elden çıkmasına ve bu bölgelerin İngilizlerin hakimiyetine girmelerine neden olmuştur.

Menemen (Kubilay) Olayı (23 Aralık 1930)
Menemen'de Kubilay'ın 23 Aralık 1930 tarihinde şehit edilmesine neden olan irtica olayı, İstanbul'da Erenköy Şevki Paşa Köşkü'nde ikamet eden 84 yaşındaki
Nakşibendî tarikatı lideri Erbilli Şeyh Esat ile oğlu Mehmet Ali tarafından hazırlanmış, Manisa Askerî Hastanesi imamlığından emekli olan Laz İbrahim Hoca tarafından da teşvik ve tahrik edilmiş, mürteci Derviş Mehmet ve adamlarınca da hunharca icra edilmiştir."

Şeyh Esat ve tarikatının amacı, Cumhuriyet Hükümeti'ni yıkmak, ATATÜRK ilke ve inkılâplarına aykırı olarak saltanat ve şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp yeniden fesin kullanılmasını sağlamaktı.

Menemen olayında önemli etkinliği olan Laz İbrahim Hoca, olaydan önce Erbilli Şeyh Esat tarafından Manisa'ya sözde baş Halife olarak atanmıştır. Anılan şahıs, Manisa ve civarındaki ilçe ve köylerde Nakşibendi tarikatını yaymaya çalışmış; ayrıca, Cumhuriyet ve ATATÜRK ilke ve inkılâpları aleyhine konuşmalar yapmıştır.

Dolayısıyla irticaî hareketlerin oluşmasına ön ayak olmuştur. Laz İbrahim Hoca
tarikatın bir toplantısında da Kubilay'ı şehit eden Giritli Derviş Mehmet'in Mehdîliğini ilân etmişti, Kubilay olayının elebaşısı olan Mehdi Derviş Mehmet ve gerici grubu, 06 Aralık 1930 Cumartesi günü akşamı Manisa'da tatlıcı Hüseyin'in evinde yaptıkları son toplantıda, Menemen'de gerçekleştirecekleri irtica eyleminin plânını hazırlamışlardı.

İrtica grubu, Manisa'dan hareket ederek Paşaköy, Sünbüllerve Bozalan köylerinden temin ettikleri silâhlarla birlikte 23 Aralık 1930 Salı günü sabahı Menemen'e gelmiş ve buradaki Müftü (Köseköy - Kesikköy) mescidine girmişlerdi. Mürteciler mescitte mihraba asılı bulunan (üzerinde "La ilahe illallah inna fetahneke" suresi yazılı) yeşil bayrağı da alarak olayın cereyan ettiği Belediye Meydanı'na gelerek orada bulunan halka "...Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden ayırmaya çalışıyor, şapka giymeye zorluyorlar.." diyerek esnafı dükkânlarını kapatmaya ve kendilerine katılmaya zorlamışlardı.

Mehdi Derviş Mehmet, ayrıca, "kendisinin peygamber olarak geldiğini, şeriatı yerine getireceğini, Menemen'in 70 .000 Müslüman (Bazı yayınlarda 70.000 Arap askeri, bazı yayınlarda ise Halife ordusu tabiri kullanılmaktadır) tarafından kuşatıldığın, Şeriat Bayrağı altına girmelerini, girmeyenlerin kılıçtan geçirileceğini, askerin silâh atamayacağını, kendilerine top ve merminin işlemeyeceğini..." ifade ederek halkı ayaklandırmıştı.

Mürteci grubunun meydandaki bu eylemlerine Menemen Jandarma Bölük Komutanı Yzb.Fahri Bey müdahale ederek dağılmalarını istemiş; ancak, bu gerici ve yobaz grubu ile orada bulunan halk dağılmamıştır. O sırada Mehdi Derviş Mehmet, Yzb.Fahri'ye " Ben Mehdiyim. Şeriatı ilân ediyorum. Bana kimse mukavemet edemez.

Karşımdan çekil !" demiştir. Mehdinin bu sözü orada bulunan Menemen halkının
bazıları tarafından alkışlanmıştır.

Ayaklanan bu gerici topluluğun tehlikeli hareketlerini ilk seferde kontrol altına
alabilmek amacıyla Menemen'de konuşlu 43 ncü Piyade Alayından P. Atğm. Mustafa Fehmi Kubilay görevlendirilmişti. Kubilay eratın cephane almasını beklemeden 26 mevcutlu müfrezesi ile birlikte olayın cereyan ettiği Hükümet Konağı'na (Belediye Meydanında) doğru hareket etmişti.

Kubilay olay mahalline gelmiş, müfrezesine süngü taktırmış ve erleri müfreze
çavuşunun komutasına bırakarak ayaklanan mürtecilerin yanına gitmişti. Meydanda Mehdi Derviş Mehmet ile karşılaşmış ve kendisine "yaptıkları hareketin suç olduğunu ve bu kanunsuz eyleme son vermelerini, kan dökmeden buradan çekip gitmelerim" söylemiştir. Ancak, bu arada yere düşmüş ve Mehdi Derviş Mehmet'in mavzer kurşunu ile yaralanmıştır (bazı kaynaklarda mürtecilerden birinin silâhından atılan mermi ile yaralandığı belirtilmektedir).
Olay mahallinde bulunan Kubilay'ın müfrezesi irticaî gruba ateş açmış; ancak,
silâhlarında manevra mermisi bulunduğundan dolayı etkili olamamıştı. Bunu fırsat bilen Mehdi Derviş Mehmet ise, "bakın bana mermi işlemiyor." diyerek daha da cür'etlenmişti. Kubilay, ağır bir şekilde yaralanmıştı. Kubilay, meydandaki hükümet binasına girmek istemiş; fakat, binanın giriş kapısı kapalı olduğu için girememişti. Bu nedenle, hükümet binasının hemen yanındaki Kazez Camii bahçesine girmişti. Mehdi Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet ile birlikte Kazez Camii bahçesinde bitkin bir vaziyette bulunan Kubilay'ın başını gövdesinden ayırmış; yeşil bir bayrağın tepesine takmıştı. Böylece, Cumhuriyet ordusunun kahraman bir subayı, asil Türk evladı Kubilay canavarca bir hisle şehit edilmiş, cehalet ve taassubun kurbanı olmuştu.

Mehdi Derviş Mehmet ve irticaî cani grubu, bu cinayetle yetinmeyip Kubilay'ın başını Menemen sokaklarında dolaştırmış, bu sırada kendilerine müdahale eden Şevki ve Hasan adlı kahraman iki bekçiyi de öldürmüşlerdi. Olay yerinde toplanan 250 - 300'e yakın ahali ise Kubilay'ın şehit edilmesi esnasında donuk, hissiz ve seyirci kalmış; hatta bir kısmı olayı tasvip edercesine alkış tutmuştu.
Bu menfur olaya müdahale etmek üzere 43 ncü Piyade Alay Komutanlığınca Yzb.
Ragıp Çaldıran Bey ile Yzb. Abdüibahri Bey'in komutalarında makineli tüfekle
takviyeli iki bölük görevlendirilmişti. Bölük Komutanlarınca şehir içinde en önemli
bina, tesis, yol ve kavşaklarda gerekli önlemler alındıktan sonra halkın dağılmaları, evlerine gitmeleri, aksi takdirde ateş edileceğine dair uyarılar yapılmıştı. Ancak, bu uyarılara uyulmadığı gibi gericilerin "Bize kurşun işlemez, biz şeyhiz, dervişiz..." demeleri üzerine ateş açılmış ve bu ateş esnasında Kubilay'ı şehit eden Mehdi Derviş Mehmet ile birlikte Sütçü Mehmet ve Şamdan Mehmet öldürülmüşlerdi.

Türk Ordusunun kahraman subayı Kubilay ile Cumhuriyet rejiminin sadık bekçileri Şevki ile Hasan'ın cenazeleri, 24 Aralık 1930 tarihinde kendilerine yakışır bir şekilde yapılan törenle Menemen'e defnedilmişti. Olayın hemen ardından Menemen'de ayyıldız tepede devrim şehidi Kubilay ile Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki adına anıt dikilmiş ve bu anıtın üzerine "inandılar, dövüştüler, öldüler... Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz." ifadesi yazılmıştır.

Olaylardan bir hafta sonra 01 Ocak 1931 tarihinde TBMM'nde Başbakan İsmet
(İNÖNÜ) Paşa olay hakkında özet olarak; "...Kubilay olayı yüzlerce seneden beri dini siyasete alet eden bütün hareketlerin yeniden ortaya çıkmasıdır. Bu zavallılar lâikliğe karşı gelerek şeriat istemektedirler. Gerçekte ise menfaatlerini kaybetmişlerdir. Onu istiyorlar..." demiştir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa ise, 27 Aralık 1930 tarihinde Gnkur. Bşk. Mareşal Fevzi
ÇAKMAK'a gönderdiği mektupta, özetle, "Kubilay Bey'in şehit edilmesinde
mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen'deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkâr bulunmaları bütün Cumhuriyetçi vatanperverler için utanılacak bir hadisedir.

Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin idealist öğretmen heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey, temiz kanı ile Cumhurıyet'in hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır..." demiştir.

ATATÜRK, 08 Şubat 1931 tarihinde Ege bölgesinde yaptığı bir gezide de; "...Halkın saflığından istifade ederek milletin maneviyatına tasallut eden kimseler ve onların takipçi ve müritleri elbette bir takım cahillerden ibarettir. Milletimizin önünde açılan kurtuluş ufuklarında fasılasız yoi almasına mani olmaya çalışanlar hep bu müesseseler ve bu müesseselerin mensupları olmuştur. Türk milletinin bunlardan daha büyük düşmanı olmamıştır. Bunların mevcudiyetini müsamaha ile telâkki edenler, Menemen'de Kubilay'ın başı kesilirken lâkaydane seyretmeye tahammül ve hatta alkışlamaya cesaret edenlerle birdir" demiştir.

Menemen olayına karışanların yargılanması ile görevlendirilen Divan-ı Harp Başkanı General Mustafa MUĞLALI, duruşmada bulunan sanıklara hitaben; "tarikatın münevver tabakalarından bu millet çok zarar görmüştür. Tarikatçılar, daima millet ve memlekete kötülük yapmışlardır. Son 400 senelik Türk tarihi tetkik edilirse Nakşibendiler din ve tarikat perdesi arkasında zavallı saf Müslümanları kalpte saklı olan o 'sırla' zehirlemiş ve bu millet sizin aletiniz olmuştur." demiştir.

Menemen olayının elebaşılarından olan ve Müftü Mescidindeki yeşil bayrağı alıp
meydana çıkararak 23 Aralık 1930 gününün sabahından itibaren irtica hareketini
başlatan Nalıncı (Mantarcı) Hasan (idam cezası verilmiş; ancak, yaşının küçük
olmasından dolayı 24 sene hüküm giymiştir) ismindeki mürteci, yapılan
sorgulamasında "... İstanbul'da Laz İbrahim Hoca (duruşmalar sonunda idam
edilmiştir) vasıtasıyla Şeyh Esat'ı ziyaret ettiğini, bir süre Erenköy'deki köşkünde
misafir kaldığını, bu zaman zarfında köşkteki konuşmaların Hükümet aleyhinde
olduğunu, orada bulunan Laz İbrahim Hoca'nın da "Şapkaların atılacağına, feslerin giyileceğine. Halifeliğin geleceğine, tekkelerin yeniden açılacağına" dair sözlerini duyduğunu belirtmiştir.

Olayda yaralı olarak ele geçirilen ve bir müddet sonra idam edilen Emrullah oğlu
Mehmet Emin sorgusunda; Mehdî Derviş Mehmet'in bir toplantıda, "dünyanın Şeyh Esat Hocanın avucunda olduğunu, isterse tufanlar ve fırtınalar yaratıp dünyayı alt üst edecek kudrette bulunduğunu söylediğini, kendisinin de Arabistan'a hatta Çin'e kadar giderek Hz. isa ile birleşeceğini ve oradan Avrupa'ya yönelerek Avrupa devletlerini dahi dine davet edeceğini" ifade etmiştir.

Mehmet Eminin sorgusunun devamında, Mehdî Derviş Mehmet'in "Hz. Peygamber
de bu esrardan içti ve öylece miraca çıkarak Allah ile görüştü" diyerek orada
bulunanlara devamlı zikrettirerek esrar içirdiğini, Mehdî Derviş Mehmet'in
Menemen'de "Kutbülak tap (Allah'ın vekili) Esat Hoca'ya ve umum şeyhlere telgraf çekeceğiz. Hükümeti işgal edeceğiz, tekkeleri açacağız. Hükümeti iki ay tatil edeceğiz. Manisa, Ankara ve daha başka vilayetleri de işgal ettikten sonra İstanbul'a halifeliği iade edeceğiz..." dediğini söylemiştir.

Manisa'dan Giritli Küçük Hasan'ın (hakkında mahkemece idam kararı verilmiş; ancak, yaşı küçük olduğundan 24 sene hüküm giymiştir) yapılan sorgulamasında; " Bozalan köyünde Mehdî Mehmet ve arkadaşlarına iki adet silâh verildiğini, bu köyde bir hafta kadar kaldıklarını, zikir ederek esrarlı sigara içtiklerini ..." ifade etmiştir.

Mahkeme başkanı General Mustafa MUĞLALI, bir sanığın "Vallahi efendim...Ben
namaz bile kılmıyorum. Oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır." demesi üzerine
General MUĞLALI da; "Biz camilerin kapısına içerisi yasak diye çifte nöbetçi mi
diktik? Minarelerin kapılarını mı ördürdük? Müezzinler beş vakit ezan okuyor. Gürül gürül mukabele okuyor. Ramazanda toplar atılıyor. O halde dinin elden gittiğini söyleyenlerin ya gözleri kör ve kulakları sağırdır yahut da onlar bu safsata ile kötülükler yapmak istiyorlar.” demiştir.

Mahkemece hakkında idam kararı verilip çok yaşlı olduğu için 24 sene hüküm giyen; ancak, tutuklu bulunduğu sırada ölen Erbilli Şeyh Esat'ın yapılan sorgulamasında "...Nakşibendi tarikatmdayım. 60 senedir bu tarikata mensubum. Ancak, Hükümetin çıkardığı tekaya (tekkeler) ve zevaya (zaviyeler) kanunundan sonra tarikatla bir ilgimkalmadı. Erenköy'deki yalıda sade bir hayat yaşamaktayım" demiş; masum olduğunu, Hükümete karşı olmadığını sözlerine eklemiştir.

Yukarıdaki ifadeler dikkate alındığında, Menemen Olayının hazırlayıcısı olan
Nakşibendi tarikatı lideri Şeyh Esat'ın yurt dışı bağlantısı ile ilgili olarak Askerî
Mahkeme Başkanı General Mustafa MUĞLALI, verdiği beyanatta "Şeyh Esat, hilâfet komitesiyle alâkasına dair bir itirafname hazırlıyordu. Bu münasebetle İngiliz casusu Lavrens (LAWRENCE) ile münasebette bulunduğunu da doğrulamaktaydı. Fakat, hastalığı bunu yazıp bitirmesine mani olmuştur." demiştir.

Diğer ayaklanma olaylarında olduğu gibi "Menemen Olayı'nda da Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırma, siyasî veya kişisel çıkar sağlama, din ve din duygularını istismar ederek halkı ayaklandırma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yıkarak yerine Şeriat Devleti kurmayı amaçlayan gerici hainlere karşı devletin meşru güçleri gerekli tedbirleri almış ve suçlulara hak ettikleri cezaları vermiştir.